Baki Karer
6 Aralık 2012 Perşembe
ÖCALAN VE "GİZLİ TANIK"
Baki Karer
27 Kasım 2012 Salı
KARANLIK DEHLİZLERDE YAZILMIŞ BİR OYUN DAHA SONA ERDİ
“(...)Burada bulunan topluluk içinde hiç kimsenin üzerinde istediği gibi tasarufta bulunabileceği kendine has ne bir canı vardır, ne de kendine özgü bir niyeti olabilir. (..)hiç bir militan kendi varlığı üzerinde bir mülkiyet hakkına sahip değildir. Hiç bir militan 'bu can benim canımdır' diyebilecek durumda olamaz, olmamalıdır.Böyle bir tutumda ısrar eden kişide mülkiyet duyguları gelişiyor demektir.” (Serxwebûn sayı, 65, s.13)
****
Son 8-9 aydır tarihin en çirkef oyunları sergilenmekte. Bir süre daha bu çirkef oyunların sergilenmesine şahit olacağız. Gelişmelerin seyri onu gösteriyor. Tema, sahne dekorları ve oyuncular yine aynı olacak. Bıkmadan usanmadan, daha doğrusu zorla, çapulçulukla daha fazla gelir elde etmenin gayretini bir süre daha sürdürecekler. Oyun, her zaman aşina olduğumuz oyun, oyuncular da, hep tanıdık oyuncular olacak. Dekoru ise hiç tartışmaya gerek yok; kan ve cesetten ibaret olmayan bir dekor zaten kabul görmemekte. Bu nedenle gösterime sunulacak yeni sahne oyunları üzerinde durmaya pek gerek yok. Çünkü geçmişte oynanaların tekrarı olacaktır.
Ama henüz biten sahneyi biraz irdelemekte yarar var. Biten sahne, yani açlık grevleri. Açlık grevleri neden, ne uğruna başlatıldı, niçin sona erdirildi, bilen var mı? Şimdi belki de onlarca, yüzlerce insan şu veya bu oranda sakat kalacak. Sakat kalacak bu insanlara, bu insanların ailelerine, eş ve dostlarına gelecekte kim, ne yanıt verecek? Bir hiç uğruna bunca Kürt gencinin geleceğini ipotek altına alan kimlerdir? Meclisten gelecek maaşlar için ruhunu karanlığa satanları, Kürt halkı iyi tanımalıdır. Sadece tanımakla kalmamalı, hesab sormalıdır. Ölüme yatmış olan gençler hastalıkla boğuşurken, bu baylar, Mecliste yumuşak koltuklarına gömülerek, otomobillerinde seyehat ederek, dublex dairelerinde şaraplarını yudumlayarak bir sonraki ayın kazançı üzerine kafa yoracaklar.
Bunca insanı ölüme yatırmanın, yine binlerce insanın bile bile dağlarda ölüme sürülmesinin tek nedeni, İstanbul'da bir avuç elitin rahatlığı içindir. Kürt halkının iç dinamikleri parçalanmakta, dili, tarihi, kültürü iç hainler aracılığıyla bitirilmeye çalışılmakta. Bir halk, iki Küçük'le bir general akrabasının başrol oynadığı karanlık güçlerce yok edilmeye çalışılıyor. Kürt halkını yoketmeye yönelik projeler 'Kürdüm' diyenlere uygulatılmaktadır. Ne tesadüftür ki, geçmişte de Hamidiye Alayları'nın kurulmasına üç kişi öncülük yapmıştı.
Açlık grevleri daha başından itibaren bir Gladyo operasyonudur. Öcalan, uzun süreden bu yana kendini büyüten güçlerle birlikte projeler geliştirmekten alıkonulmuştu. Daha doğrusu, Gladyo'cu efendileriyle ortak hareket etmekten men edilmişti. Bu durum ister istemez Kandil-BDP tabanında giderek etkisinin azalmasını getirmişti. Aclık grevleriyle birlikte Öcalan, tekrar sahneye çıkarılmak istenmiştir. Yani Kürt halkına zoraki 'önder' empoze edilmektedir. Bu politika, Gladyo politikasıdır. İç politikada ortaya çıkan gelişmeler de dikkate alınarak, Ortadoğu'nun bugünkü konjektöründe, Öcalan vasıtasıyla Kandil-BDP yan cepte tutulmak istenmekte. Kandil ve BDP'nin olmadığı bir siyasal ortamda ortaya çıkabilecek yeni dengelerin hiçte çıkarlarına hizmet etmeyeceği bilinmekte. Bir de bu nedenledir ki, ölüm orucları bir operasyondu. Büstçü Kemalislerle içiçe geçmiş Kandil-BDP,yani son tahlilde bir erkgenekon operasyonudur.
Hükümetin, Ergenekon operasyonlarını, Fırat'ın ötesine taşıma niyeti olmadığı bilinmekte. Yalçın Küçük'ün birdenbire 'iç savaş' çağrısı yapması boşuna değildi. Kürt, Kürdistan denildiğinde, içlerindeki tüm kinlerini kusan malum bu büstçü Kemalistler, neden bu kadar aclık gerevlerinin savunuculuğunu yaptı acaba? 'Tüm hapishaneleri Tahrir'e çevirdik' diye övünç duymaları nedendir? Tahrir'de bir kaç saatin içinde 30 yıllık bir diktatörlüğün yıkıldığı biliniyor. Bu söylem halkla dalga geçmektir. Bu tavır bir halkı aşağılamadır. Kürt halkı bu aşağılanmayı kabul edemez, etmeyecektir de. Kürt halkı, bölüşümcü olmayan Kemalist siyasetin kurbanı olmayacaktır.
'Ölüm orucu' eylemiyle varılmak istenen bir başka hedef daha vardır. Bilindiği üzere Ortadoğu tarihinin en sancılı dönemini yaşamakta. Bölgesel çatışmaların göbeğinde yer alan ülkelerden biri de, Irak'tır. Irak'ta mezhepsel ve etnik çatışmaların boy gösterme olsalığı yüksektir. Gladyo, Öcalan'ı meşrulaştırma temelinde Kandil ve BDP'yi kontrol altında tutmaya, günümüz koşullarında daha fazla ihtiyaç duymakta. Böylece Federal Kürt Yönetimi üzerinde provakasyonlar geliştirmeyi, Batı Kürdistan'da Esad iktidarıyla işbirliği içinde denetim kurmayı amaçlamaktadırlar. Aslında geçmişte, yani 90'lı yıllarda KDP'ye kaşı oynanan oyunların bir benzeri de bu gün Kamışlı ve civarında oynanmaktadır. Kandil yönetiminin dayandığı karanlık güçler, bu bölgelerde geliştirecekleri provakasyonlardan alacakları güçle, içte yürüttükleri iktidar kavgalarında ileri mevziler kazanacaklarını düşünmekteler.
Ölüm orucu çok ciddi bir eylemdir. Hiç bir zaman rastgele başvurulacak bir eylem biçimi olamaz. Kaldı ki, içinde bulunduğumuz koşullarda, merkezine insanı koymayan, insan yaşamını önemsemeyen her eylem biçimi, her şeyden önce insani değildir. Bunun bilinmiyor olması mümkün değil. Ayrıca böylesi ciddi eylemlere başvurmak için ülke içi dengelerin ve uluslararası konjektörün elverişlilik düzeylerinin hesaplanması gerekir. Yine ileri sürülecek taleplerin halkta ne oranda yankı bulacağı gözardı edilemez. Eğer tüm bunlar hesaba katılmaksızın körü körüne ölüm orucuna başvuruluyorsa, ortada apaçık bir art niyet vardır. Kandil ve BDP yönetiminin 'Öcalan'a özgürlük' talebini ileri sürerek Kürt gençlerini ölüme yatırması, aslında gençleri kovboy olarak kullanmasından başka bir şey değildir. Perde arkası gerçekler oynanan böylesi senaryolarla örtbas edilemez.
Ama ne yapmak isterlerse istesinler, hedeflerine ulaşamayacakları gün gibi aşikârdır.
19.11.2012
BAKİ KARER
7 Kasım 2012 Çarşamba
ÖCALAN'A ÖZGÜRLÜK YA DA ŞERÊ VİRA
23 Ekim 2012 Salı
KORKMAYIN, ŞİMDİ KORKMANIN ZAMANI DEĞİLDİR
7 Ekim 2012 Pazar
SURİYE'YE KARŞI MİSİLLEME
28 Eylül 2012 Cuma
ŞEMDİNLİ'DE KİM SAVAŞIYOR?
4 Nisan 2012 Çarşamba
APOCULARIN İÇ İNFAZLARI VE FAİLİ MECHULLER
8 Mart 2012 Perşembe
BAKI KARER - YAZILARIM
SEÇİMLER YAKLAŞIRKEN
15 Ocak 2012 Pazar
SEÇİM VE DEMOKRASİ
SEÇİM VE DEMOKRASİ
29 Mart 2009 yapılacak
yerel seçime az bir zaman kaldı. Ama aslında seçim propagandası yasal süreçten
aylarca önce başladı. Başından itibaren çekişme daha çok AKP ve CHP arasında
geçmekte. MHP sürece damgasını vuracak pek fazla bir girişim içinde olmayı
başaramadı. MHP ne kadar çaba gösterse de geçmişinden dolayı çok fazla bir
seçmen tabanına ulaşması zaten pek olanaklı değil. Neredeyse sabitleşmiş yüzde
sekiz ile on barajı arasında dönüp dolaşmakta. Etnik milliyetçi çizgisinde ısrarlı
davrandığı sürece, bu düzeyde kalmaya mahkumdur.
İstanbul, Ankara, İzmir
ve benzeri metropol kentlerde daha çok CHP ve AKP arasında kıyasıya bir
rekabetin yaşanıyor. Ama ne olursa olsun bu kentlerde de sonuç aşağı yukarı
belli olmuş durumda; İzmir hariç diğer metropollerde yine de AKP ezici bir
sonuç alacaktır. Bu gidişle İzmir’in de ne kadar dayanacağı pek belli değil.
AKP’nin, daha doğrusu Recep Tayyip Erdoğan’ın tepkisel çıkışları sonucu İzmir
bir süre daha CHP’nin yanında saf tutacağa benzemekte. Bu yarışta Diğer
partilerin DSP, ANAP ve DYP’nin neredeyse adı bile geçmemekte. Aday
gösterdikleri kişilerin özelliklerinden dolayı belki bir kaç beldede belediye
başkanlıkları alabilirler. Bunlar da mevcut tablonun değişmesinde pek bir
oynamaz.
DTP ise hiçte döneme
uygun olmayan örgütlenme politik tavırlarıyla orta yerde can çekişip durmakta.
Saldırganlığı ve tehditkâr tavırlarıyla bir süre daha durumunu koruyacağa
benzemekte, daha doğrusu rejimin çıkarları gereği DTP biraz daha görmemezlikten
gelinecek. Hakkında açılan kapatma davasının bir türlü sonuçlanmamasının
altında yatan bir neden de budur. Feodalitenin son çırpınışlarını, en önemlisi
de toplumda bölünmüşlüğü temsil ettiği için, kendiliğinden yok oluş sürecine
bırakılmış durumda. MHP ve DYP karışımı bir politikanın loca türünden bir
örgütlenmesi olarak DTP, içinde bulunduğumuz konjektörde boyunduruk altında
biraz daha koşulacak. Zaten bu konuda gönüllü olmadığını söyleyemez. Bir yanı
köylülüğe, feodaliteye, bir yanı da aslında egemen ulus milliyetçiliğine
dayanmakta. Kaldı ki, Kürt nüfusunun ekonomik ve sosyal yapısı irdelendiğinde
egemen güçlerin böylesi bir oluşumu amaçları doğrultusunda kullanmamaları
mümkün değil. Demokrasinin tüm kurum kuruluşlarıyla işlerlik kazandığı
koşullarda zaten böylesi bir örgütlenmenin bir gün bile ayakta kalması
düşünülemez. Bu oluşum ve öncekiler biraz daha gerilere gidilerek irdelenirse,
görülecektir ki, globalist politikaların ve sermayenin belirli noktalara
yoğunlaşmaktan çıktığı döneme tekabul etmesi tesadüflerle açıklanamaz.
Küreselleşmenin tipik
iki önemli özelliğini vurgulamakta yarar var; ‘sivil toplum örgütlenmesi’ ve
diğeri de gezginci sermaye. Elbette her sivil toplum örgütlenmesi sonuçta bir
toplumsal ilişkidir. Yani toplumsal ilişki yumağı içinde çıkarları ortak olan
çevrelerin bir arada kümelenmesidir. Son 20 yıldan bu yana ön plana çıkartılan
”sivil toplum örgütlenmesi” ile küresel sermayenin akışı ve yoğunlaşmasını
birbirinden bağımsız olarak ele alma bizi globalist politikalar konusunda
yanılgılara götürür. Gezginci sermaye gittiği yerde kalıcı, sürdürülebilir bir
ekonomik ve mali yapının oluşmasını engellemek için özellikle doksanlı yılların
başından itibaren yerelliği ön plana çıkarmaya başladı. Dolayısıyla kültürel,
dinsel, mezhepsel ve azınlık çatışmaları yarattı. ‘Yerellik’te ileri sürdüğü
bahane de ‘sivil toplum örgütlenmesi’ yutturmacasıydı. ‘Sivil toplum
örgütlenmesi’ masalını yaygınlaştırırken de ‘demokrasi’ maskesini kullanmaktan
çekinmedi. Oysa her yerellik şu veya bu biçimde genelden uzaklaşma demektir.
Daha açık bir ifadeyle ulusal çıkarlardan, vatandaşlık bağının getirdiği ortak
değerlerden uzaklaşma anlamını taşımaktadır. Ulusal değerlerin karşısına yerel
değerlerin, toplumsal sorumlulukların yerine kişisel veya dar loca çıkarlarının
alınması, gezginci sermayenin hiç bir zahmete katlanmadan sermayesini her geçen
gün büyütmesine neden olmuştur. İşte ‘sivil toplum’, ‘demokrasi’ yutturmacası
altında DTP türü örgütlenmelerinin ortaya çıkartılması boşuna değildir.
DTP yerelliğinden dolayı
genel için üretici, çözümleyici olmaktan uzaktır. Dikkat edilirse hiç bir
konuda çözümleyici proje öne sürememekte. Yerelliğinden dolayıdır ki, loca türü
örgütlenmede çakılıp kalmıştır. Şiddeti, daha doğrusu toplumda terör estirmeyi
temel almasının bir nedenini de burada aramak gerekir. Yani bir kısım
feodallerin locası durumundadır. Bu nedenledir ki, baskıyla ve korku yayarak,
eğer adına politika denilirse, politika yapmaktan başka çıkış yolu yoktur.
Baskı ve korku yayarak siyaset yapmanın kimler has olduğunu tekrar
hatırlatmanın bir anlamı yok. TV ŞEŞ karşısında bile şeş-beş olmalarına bu
anlamda şaşmamak gerekir. Burjuvalaşma arzusu taşıyıp da burjuvalaşamayan,
gelişen ekonomik sosyal koşullarda yok olmaya mahkum feodalitenin son
çırpınışlarını sergileyen DTP, ‘sivil toplum örgütlenmesi’, ya da ‘demokrasi’
maskesini daha fazla kullanamayacaktır. Hele hele genelde Irak ve G.Kürdistan’a
yönelik geliştirilen politikalar, her geçen gün alternatifsiz kalmalarını
sağlamaktadır. Kast sistemine dayalı örgütlenme modelinin ne kendi içinde ne de
dışa karşı demokratik olduğu görülmemiştir. Dolayısıyla DTP’nin demokrasi ve
özgürlükler sorunu yoktur. Hızla tasfiye olan yöresel sistemin bir parçası
olduğu için, genel sistemin yarattığı nimetlerden biraz daha fazla pay alma
kavgasını yürütmektedir. Bu yapı içinde yer alan toprak ağalarının, aşiret
reislerinin bir kısmı burjuvalaşamasa da hiç olmazsa bir kaç dublex daire
sahibi olarak kalma şansına sahip olacak ve ömürlerini yoksulluk içinde
geçirmeyecek. Bu tavrıyla da dönüşümün daha fazla sancısız, çatışmasız
olmasında iyi bir kanca rolü oynadığı inkâr edilemez.
Bu anlamda içinde
bulunduğumuz konjöktürde yapılacak seçimlerin halkın özgür iradesini ne kadar
yansıtıp yansıtmayacağı tartışılması gereken önemli konuların başında
gelmektedir. DTP, baskı ve şiddeti ön plana çıkartarak halkın özgür iradesine
gem vururken, iktidar olmanın tüm avantajlarını kullanan AKP’de,manipülasyonlarla
özgür iradenin sandıklara yansımasını engellemeye çalışmakta. Bu cenahta da
yine ‘sivil toplum’ aldatmacasıyla cemaatlerin önemli roller oynadığını
görüyoruz. Kırdan kente göç etmiş kesimlerin daha çokta 90’lı yılların başından
itibaren cemaatler içinde kümelendiğini biliyoruz. AKP’nin bu dinsel loca türü
örgütlenmeleri, hem sahip olduğu belediye hem de devlet olanaklarını kullanarak
hızlandırdığı ve yaygınlaştırdığı bir gerçek. İşte, cemaatler ya da localar
aracılığla manipülasyonlar yapılmakta. Kırsal kesimden göç ederek metropollerin
kenarlarını çevrelemiş kesimlerin şehirlerde modern yaşam ve kültürle
bütünleşmeleri cemaatler aracılığıyla engellenmekte. Göçmen kitlenin genel
yapıyla bütünleşmesi, yani entegrasyona uğraması dinci cemaatlerin ve bunlar
aracılığıyla iktidar olmayı temel almış partilerin işine hiç gelmemekte.
Bunlara potansiyel oy deposu gözüyle bakılmakta. Bu nedenledir ki, AKP uzun
yıllar iktidar olmasına karşılık sosyal yardım yasasını çıkarmamakta, merkezi,
devlet kontrolünde sosyal yardımdan kaçınmaktadır. Bu tavır, vatandaşlık
anlayışı ve kültürünün yerine cemaat anlayışı ve kültürünü egemen kılmadır. Bu
nedenledir ki, AKP kapı kapı dolaşıp birkaç kiloluk poşetler halinde gıda,
çamaşır makinası, buzdolabı vs. dağıtmakta. Bu, en vahşi bir şiddettir. Bu
açıkça seçimleri manipüla etme demektir. Bir somun ekmeğe muhtaç bırakılmış
insanlar, ‘yardımlarla’ ‘kul’ haline getirilmekte. Ama vatandaşlık anlayışının
egemen olduğu yerde sorgulama, vardır. Yani bilincin ön plana çıkması söz
konusudur. Demokrasi havarisi kesilen AKP, bu yöntemlerle demokrasinin yaygınlaşmasını
ve yaşamın her alanında işlerlik kazanmasının önüne geçmekte. Bu tavır eninde
sonunda DYP ya da CHP mirasının devralınması anlamına gelmektedir. Sonuç
olarak, AKP demokrasiden korkmakta.
AKP’nin şiddet
anlayışını somutlaştıran bir başka konu da, seçim meydanlarında halka ’Tek vatan, Tek bayrak, Tek
millet’ sloganı attırmasıdır. Hemen her alanda tek olmayı, tekleşmeyi temel
alma ötekileştirme anlamını taşır. Bu düşünce tarzının arka planının ne kadar
tehlikeli olduğunu tartışmaya bile gerek yok. Yaşadığımız
çağın çok gerisinde ve aynı zamanda diktatörlük çağrışımı yapan bu sloganı
kendine çıkış noktası yapan bir partinin demokratikliği, demokrasi anlayışı çok
tartışma götürür. Bu, Şırnak’ın her hangi bir köyünde sabahın köründe henüz
uyku sersemliğini üzerinden atamamış ve annesinden Türkçe bir kelime bile
öğrenmemiş çocukları askeri hazırol duruşuna geçirerek her sabah ‘Türküm,
doğruyum, çalışkanım...’ dedirtmeden daha öte bir durumdur. Hani Kürtler
‘kardeşimiz’ di, bu ülkenin ‘asli unsuru’ idi?
CHP cenahında değişen
bir şey yok. Deniz Baykal kliği 1930’ların rehberliğinde bağdaş kurup oturmaya
devam edeceklerini zaten ilan ettiler. Seçkinci romantizmini yaşamaya devam
ediyor...‘Dağ başını duman almamış/ güneş ufuktan doğmamış/ tam tekmil yatmaya
devam edelim arkadaşlar.’ CHP’nin konumu kısaca budur.
Manipülasyonlardan ve şiddet anlayışından kurtulduğumuz oranda daha
gelişkin bir demokrasiye kavuşacağımız kesindir.
Baki Karer
15/03/2009
OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU-ERTUĞRUL KÜRKÇÜ TARTIŞMASI
OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU-ERTUĞRUL KÜRKÇÜ TARTIŞMASI Charles Dickens İki Şehrin Hikâyesi romanında Bay Lorry ile Bayan Pross arasınd...
-
Ortadoğu'da Dönüşümün Sancıları Irak-Şam İslam Devleti isimli eli kanlı örgütün Irak ve Suriye'de başlattığı saldırı...
-
‘DERSİMDE ANALAR AĞLAMADI MI?’ 10 Kasım’da Büyük Millet Meclisi'nde düzenlenen ‘açılım’ o...
-
Yaklaşan Genel Seçimler Üzerine 7 Haziran 2015 genel seçimi yaklaştıkça, tartışmalar da yoğunlaşmaya başladı. Siyasal atmosfer ...