23 Mayıs 2026 Cumartesi

OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU-ERTUĞRUL KÜRKÇÜ TARTIŞMASI

 

 OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU-ERTUĞRUL KÜRKÇÜ TARTIŞMASI

 

    Charles Dickens İki Şehrin Hikâyesi romanında   Bay Lorry ile Bayan Pross arasında ‘farz etme’ye karşı ‘sanmayı’ olumlayan bir diyalog geçer. Bayan Pross özellikle ‘…farz etmeyin!’ ve ‘Hayalinizde yaratmayın.’ derken aslında sanmayı da ihtimaller dahilinde kabul eder ve ara sıra tahmin yürüttüğünü söyler.

    Ertuğrul Kürkçü sorunu neredeyse 55 yıldır tartışılmakta. Ama artık bu sorun, ne ‘farz etme’, ne ‘sanma’, ne de ihtimaller ve olasılıklar çerçevesinde ele alınmamalı. Hele hele boş hayaller kurmanın hiç anlamı yoktur. Türk solunun geldiği bugünkü noktadan bağımsız düşünmemek kaydıyla Ertuğrul’u, savunduğu düşüncelerle ve eylemleriyle değerlendirmek gerekir. Daha doğrusu, üzerinde durduğu zeminde somut delillere dayanarak her yönüyle ortaya koyma en sağlıklı yöntemdir.

    Dev-Yol’un kurucularından Oğuzhan Müftüoğlu’nun 12 Mart 2026’da yaptığı röportajda Ertuğrul Kürkçü hakkında bazı söylemlerde bulundu. Röportajda değinilen konular üzerine bazı çevreler ve kişiler, nedenine açıklık getirmeden Ertuğrul Kürkçü’nün arkasından saf tuttu. Eleştirileri, kült haline getirdikleri Müftüoğlu’nun karşısında rüştlerini ispatlama girişimine dönüştü. Elbette böylesi bir konuma gelmelerinin sosyolojik nedenleri var. Ama bu sosyolojik nedenleri irdeleme yazının boyutunu aşar.

    Tartışmalara katılanların ekseriyeti, Müftüoğlu 54 yıldır niçin bekledi sorusunu her fırsatta sordular. Haklılar; zamanında açıklama yapmış olsaydı, ‘sanma’ ların ve ‘farz etme’lerin önüne geçmiş olurdu. Sonuçta beklenen açıklama yapıldı. Bu sefer de bazı kişiler, hiç beklenilmeyen bir noktadan hareketle, Kürkçü’ye can yeleği atmaya başladılar. İşte bu anlaşılır değil. Üstelik yıllardan bu yana herkesin içini oyan, beyninde evirip çevirdiği bir konuyu tartışmanın merkezine yerleştirmekle kalmadılar, tarihsel dönemle ilgili bir sorunu çetrefilli hale getirdiler. Bir nevi kaş yapayım derken göz çıkardılar. Ayrıca gelecek nesillere de iyi örnek olmadılar.

    Röportajı tartışma konusu yapanlar, aslında bilinçaltlarını konuşturmuş oldular; yani her birinin bilinç altına yerleşmiş olan olayla ilgili kuşkunun verdiği rahatsızlık, onları çıkmaz yola itikledi. Bir insanın inandıklarıyla pratikte karşılaştığı gerçekler çelişmeye başladığı noktada, şaşkınlık ya da tereddüt içine girmesi doğaldır. Bu noktada takınılması gereken tavır, yüzyüze gelinilen doğrunun yanında yer almadır. Tartışmaya sonradan katılanların çoğunda, doğrunun yanında durma cesaretini görmedik. Adeta ergen utangaçlığına şahit olduk. Bunca yıldır süren kaygı ve kuşkuların açığa vurulması karşısında gösterilen böylesi tepkiler, aynı zamanda Türk solunun da içinde bulunduğu sefaleti açığa çıkarmaktadır. Daha açık bir dille ifade edecek olursak; sol olduğunu söyleyen önemli bir kesimin, Kürtler konusunda ne kadar yangabuz oldukları bir kez daha sergilenmiş oldu.

    Aslında Oğuzhan Müftüoğlu fazla bir şey söylememişti. Elli dört yıl önceki Kızıldere olayını anlatırken Ertuğrul Kürkçü’nün yakalanaşına ilişkin sadece şöyle bir not düşmüş; Orada sağ yakalanıp diğer bütün evde bulunan herkesin öldürülmesinden sonra bir tek kendisinin sağ çıkıp, gelmesinden sonra mahkemede karşılaştık.” İşte bu cümle üzerine kıyamet koparıldı. Bu cümlenin tartışma konusu yapılmasında, Ertuğrul Kürkçü’nün aile geçmişinin de sebep olup olmadığını anlamak zor, ama Türk sol hareketinin ortaya çıkışından bu güne kadarki süreçte sahip olduğu bir takım özelliklerin rol oynadığını düşünmeme pek olası değil.

    Kürkçü’nün dedesi Koçgiri isyanının bastırılmasında önemli rolü olan biridir. Ayrıca iki dönem milletvekilliği yapmıştır. Elbette hiç kimse, babasının ve dedesinin yaptıklarından sorumlu tutulamaz. Her birey kendi eylemleriyle yargılanır. Ama Ertuğrul’un dedesi ile zıt kutupda olup olmadığını veya genelde kimlerle paydaş olduğunu anlamak için, hareket ettiği siyasal zemine bakmak gerekir. Kaldı ki, zıt kutuplarda gezinenlerin bile hiçbir zaman ve hiçbir konuda ortak noktalarda buluşmayacakları anlamına gelmez. Zıt uçlarda dolaşanların süreç içinde bir araya gelmeleri muhtemeldir ve böylesi durumların ortaya çıkmasına da sıkça şahit olmuşuzdur. Zaman içinde oluşan ortak paydalar, ister istemez düşünce ve eylemde de birlikteliği beraberinde getirir. Böylesi buluşmalar çoğu zaman şeytanlaşmayı da içerir; günah işleme ve işletmeye teşvik anlamına gelir. Olayı bu çerçevede ele alırsak-ki almak zorundayız- şeytanlaşan Ertuğrul Kürkçü, günahları da yüklenmeyi kabul etmiştir. Bahsettiğim şeytanlaşma, Kürdü bitirme kavgası üzerine kuruludur.Başka hiçbir sıfat yüklemenin, neden aramanın bir anlamı yoktur.

   Geçmişin teorik tartışmalarını günümüz koşullarında sürdürmeyi uygun görmüyorum; çünkü geçmiş dönem tartışmalarının çok çok ötesine geçilmiştir. Şeytanlaşmış Ertuğrul’un arkasında duranlar, kurtarıcı rollerinde ne kadar başarılı olurlar bilinmez. Aralarındaki sunni ayrılıklara buldukları gerekçelerde diretme adına, Kürkçü bir araç olarak kullanılmaya çalışılmakta. Oysa içinde bulunduğumuz koşullarda Ertuğrul Kürkçü’nün girdiği ilişki biçimleri; Kürt kıranlarla işbirliği içinde yol açtığı sonuçlar, göz ardı edilmekte. Doğru ile yanlış arasındaki farklılık yok sayılmakta,görünmezden gelinmekte.

    Çığırtı koparanların, her zamanki gibi Kürde bakış açıları Teşkîlât-ı Mahsûsa’yı öte geçmemiştir. Cumhuriyet döneminde devletin milliyetler sorununa yaklaşımı ele alınırken, İttihat Terakki eleştirilerin odağına yerleştirilmiştir. Doğrudur, ama yeterli değildir. Bugünkü Türk solunun ağırlıklı bir kesiminin geldiği noktayı en iyi ifade eden, Teşkîlât-ı Mahsûsa’dır, çoğu zaman salt bir istihbarat örgütü olarak ele alınmıştır. Bu bir yanılgıdır. Aslında İttihat Terakki anlayışının, Türkçülük akımının bugünlere gelişinde belirleyici olan Teşkîlât-ı Mahsûsa’dır. Bu teşkilat aynı zamanda bir kadro hareketidir. Oluşum sürecini Tanzimata dayandırabiliriz. Bu yapılanma, devlet yönetiminde ve siyasal alanda etkin olmakla kalmamış, aynı zamanda gerek muhafazakȃr, gerekse de solun önemli kesiminin ideolojik yapılanmasında belirleyici rol oynamıştır. Bu nedenledir ki, günümüzde özellikle sol olduğunu iddia edip Kürt kıranlarla işbirliğini temel alanlardan Bȃlȃ rütbesi beklentisi içinde olanlar hiçte az değildir. PKK/DEM’le yıllardan bu yana birlikte hareket edenler, gönüllü şeytanlaşanlardır. Böylesi işbirlikler varken, ‘farz etme’ ye, ‘hayalde yaratma’ya ve ‘sanmalar’a gerek yoktur. Bu anlamda, tartışmaya katılanlar, Ertuğrul Kürkçü’ye şu soruyu sormalıydılar;17 bin iç infaz gerçekleştirmiş, yüz bini aşkın Kürdün kıyımında ve bir o kadarının da hapishanelerde çürümesinde baş rol oynamış PKK’nın yan örgütlenmesinin ‘onur başkanlığında ne işin var, ne tür bir çıkarın var? İşte, Ertuğrul Kürkçü ve aynı yolun yolcuları, bu perspektiften değerlendirilmeli. 

20.05.2026

Baki Karer

 

 

22 Şubat 2026 Pazar

ROJAVA ÜZERİNE

 

ROJAVA ÜZERİNE

 

    Rojava’da  son dönemde olup bitenler, farklı açılardan olabildiğince gündemde tutulmaya çalışılıyor. Pkk-Pyd-Dem hattı veya cephesi neden tartışma konusu yapılıyor diyenler çıkabilir. Bu soruyu soranların haklı yanlarının olup olmadığı tartışmalıdır. Çünkü gerçekler, bahsedilen cephe tarafından hemen her koşulda tersyüz edilmekte; olmamış olaylar olmuş gibi anlatılmakta, kitleler çeşitli entrikalarla karşı karşıya bırakılmakta. Kitleleri düşünemez hale getirmenin, nefessiz bırakmanın yoğun çabası verilmekte. Bu tür becerilere imza atan Pkk-Pyd-Dem cephesinin yürüttüğü propaganda ve ajitasyon biçimleri, 1940’lar Almanyasının propaganda biçimiyle benzerlik göstermekte. Bu tür bir benzeşme biraz irdelenirse, yıllardan bu yana kimler tarafından finanse edildikleri, kimlerin hesabına uygun adımlar attıkları açığa çıkar.

    Bugün Rojava’da ortaya çıkan gelişmeler karşısındaki mevzilenme, kimlerin hangi amaçlar doğrultusunda hareket ettiğinin anlaşılmasında belirleyici ayıraç rolü oynamaktadır. Rojava’daki gelişmeler 1984’de patlatılan silahlardan, bir dönem ‘Serhildan’ yutturmacalarından ve ‘Hendek’ olaylarından bağımsız düşünülürse, hatalı adımlar kaçınılmaz olur. Yani 1984’de silah patlatmayı ‘direniş’ diye yutturanlar, ‘serhildan’ları ayaklanma olarak lanse edenler, hendeklerde neden oldukları on bin gencin katliamını planlayanlar ve bugün Rojava’da ‘direniyoruz’ diyenler aynı ellerdir yada lejyonlardır. Bu süreci bir bütün olarak düşünmeme bizleri yanılgıya götürür. Günümüzde bir çok kesimin içine düştüğü yanılgı, son kırk yıllık silahlı şiddeti bahsettiğim aşamalardan bağımsız olarak ele almalarından kaynaklanmakta. Bahsettiğim dönüm noktalarının hangi çatı altında organize edildiği zaman zaman unutulmakta.

    Rojava’da ortaya çıkan gelişmelerle birlikte yeni bir mevzilenme artık belirginlik kazanmıştır.Bu mevzilenişte müritleştirilmiş kesimi tartışmanın bir anlamı yok. Bunların sergilediği tavır, her zaman ve her koşulda sorgusuz hizmettir. Bir diğer değişle, bunlar, efendisine sadıklığı sorgusuz içselleştirmiş ‘şerbet içici’lerdir.

    Bir de, Kürt olduğunu iddia edip bu hattan geçim sağlayan, yurt içi ve yurt dışında lüks yaşam sürdürenler var; Örneğin Pkk-Ypg artıklarını general kabul edip verilecek her emre uymayı görev kabul edeceklerini söylerler. Ama her ne hikmetse, emir alacakları alanlara inip sipere yatmaya bir türlü yaklaşmazlar. Londra, Paris, Ankara, İstanbul ve Berlin’de savaş çığırtkanlığı yaparak akan kan üzerinden yaşam sürdürürler. Bunlar aynı zamanda, koltuk, özellikle de ‘kırmızı koltuk’ düşkünleridir. Çıkarları için her küreğe sap olmayı beceri olarak görürler. Bu kesim, aslında, müritlerden daha tehlikelidir. Bu kategori içinde yer alanların hemen hemen tümü, İstanbul, Ankara vb. metropollerde solcu olduğunu iddia eden kesimlerle birlikte her türlü hainliği örgütleyenlerdir. Bugün sol ideoloji ile hiçbir alakaları olmadığı halde sol olduğunu dillendiren uslandırılmış bazı kılıç artığı kesimler, Pkk-Ypg-Dem cephesinin dolarına kendilerini kiralamış durumdadır. Metropollerin lüks mekanlarında şatafatlı toplantılar düzenleyerek her türlü ihanet ağını yaygınlaştırmanın çabası içindedirler. Sol adına hareket ettiğini söyleyen birkaç kişiden ibaret bu gruplar ve kişiler, karanlık odaklarla çıkar işbirliğini daha ‘güvenilir’ kılmada ve süreklileştirmede Pkk/Dem’i aracı olarak kullanmaktadır.

    Ayrıca,, Pkk ve yan örgütlenmelerine karşı her türlü eleştiride bulunmakla birlikte, arada bir ‘nazik dönem’ söylemini ön plana çıkaranlar var. Bu kesim, bir takım olayların ve siyasal gelişmelerin zirve yaptığı her dönemde ön plana çıkmakta. Pkk’nın amaç ve eylemlerinin kimlere hizmet ettiğini bildikleri halde ‘ne de olsa bizim Kürtlerdir’ diyerek, garip bir sahiplenme duygusu sergilerler. Öyle ki, aynı çatı altında hareket edecek kadar kendilerinden geçerler. Bunlar, Kürt ulusal bilincine sahip olduklarını dile getirirler, ama hareket biçimleriyle Pkk ile aynı derekeye düştüklerini görmez, karanlıkta kılıç sallayarak güç tükettiklerini kabul etmezler.

   Son elli yıllık süreçte bir çatı altında dik durmaya çalışan önemli bir kesimin varlığı da bilinen bir gerçek. Bunlar örgütlü hareket etmekte. Tüm yüzeye yaygınlaşmış örgütsel güçleri olmasa da varlıklarını ortaya koyarak kavgadan geri durmamakta. Pkk/Dem’in peyki olmaya karşı direnmektedir. Uzun yıllardan bu yana estirilen silahlı terör, en fazla bu kesime darbe vurmuştur. Bu noktada, onlarca yıl süren şidetin kitlesel davranış biçimlerini etkilemede araç olarak kullanılması dikkate alınmalı.  

    Yine geçmişte örgütsel yapılar içinde yer almış ama bu gün çeşitli nedenlerle ayrı düşmüş ve bireysel direniş içinde olanlar var. Oldukça yaygın olan bu kesimin, düşünce üretebilen aydınları barındırdığı bilinmekte. Bu durum, bir yanıyla bölünmüşlüğü ifade etmektedir.  Dağınıklık, terörizme karşı olan cephede unutkanlığa ve hafıza kaybına yol açmakta, olumsuz siyasal gelişmelere karşı tavır almada zayıf kalınmasına neden olmaktadır. Rojava’da yaşanan son gelişmeler, bu dağınıklığı çok net ortaya koymuştur. Geçmişte yaşanan onca olaylara, çevrilen entrikalara, örülen tuzaklara rağmen, Rojava’da ortaya çıkan gelişmelere karşı etkin duruş göstermede başarılı olunduğu söylenemez. İyi niyetli çabalar ve tartışmalar, karşı tarafın belirlediği gündemler arasında kaybolup gitmiştir. Bahsedilen bu kesimde de, uzun yıllardan bu yana Rojava’da kurulan lejyonerlik pazarını görmek istemeyenlerin olmadığını söyleyemeyiz. Ypg’nin iplerinin Pkk’da olduğu bazılarınca unutulmuş veya unutulmak istenmiştir. Pkk/Dem terörizminin güç aldığı esas noktalardan biri de, işte bu ayrı düşmüşlüktür. Bu durumun bilincinde olduklarından, pervasızca hareket etmekte, sürekli gündemi belirleyen bir noktada kalmayı başarmaktalar.

    Pkk/Ypg/Dem, belli bir sosyal yapının üzerinde şekillenmiş bağımsız, özgür yapılar ya da örgütlenmeler değildir. ‘Zor’un gücü kullanılarak topluma dışarıdan empoze edilmiş birer araçtırlar. Bir çoklarınca bu durum kavranılmıyor.Topluma karşı kullanılan silahlı şiddet olgusu bir tarafa bırakılarak salt alınan oy oranı üzerinden Pkk/Dem değerlendirilirse, ciddi bir başarısızlığın ortaya çıkması kaçınılmazdır. Onların sürekli gündem belirleyici bir noktada olması, önemli oranda bu tür hatalardan kaynaklanıyor. Bu eşik aşılmalı. Pkk/Ypg/Dem, daha çok mezar taşı dikmeyi temel alan bir hattır veya cephedir, Bu cepheye karşı yaşamı önceleyen bir set oluşturma temel alınmalı.

    Aslında Pkk’nin söylem ve hareket tarzını bilenler için Rojava’da sürpriz bir gelişme yaşanmamıştır. Suriye’de iç çatışmanın ortaya çıktığı andan itibaren, Pkk tavrını ortaya koymuş, Ypg eliyle Şam’ın dışında bir inisiyatif arayışı içine girmemiştir. ‘Kanton’, ‘demokratikleştirme’, ‘ekolojik’ vb. safsatalarını bir tarafa bırakırsak, daha başından ‘komünal yaşam’ denilen bir ‘çözüm’ biçimi ortaya atarak kitleleri oyalamayı gayet iyi başarmıştır. Oysa komünal yaşam, devletleşmede veya burjuva devletini yıkıp işçi sınıfı iktidarına gidilen yolda bir basamaktır. Komünal yaşamda; dürüstlük, ahlak, vicdan, ortak üretim ve üleşim düzenleyici rol oynar. Bu aşamada hukuk, evrensel hukuk kuralları belirleyici değildir. Komünal yaşam, belli bir çevrenin veya grubun mevcut toplumsal yaşam değerlerini yeni bir düzlemde değiştirerek yeni bir düzen kurmayı amaçlar. Bu yaşam biçimi, hiçbir zaman yeni bir devlet düzeninin yerini almaz, alamaz. Komünal yaşam devletleşme ile eş değerli tutulduğunda veya özel mülkiyet koşullarında uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin bir ürünü olarak işçi sınıfının egemen olduğu devletle özdeştirildiğinde tarikatlaşma başlar, müritleşmeler ortaya çıkar.

    Pkk/Ypg/Dem, komünal yaşam biçimini amaç ve hedeflerinden yoksun kılarak, lumpenleşme gayretlerine adeta bir örtü olarak kullanmıştır. Ve en önemlisi de; ‘aydın’, ‘politikacı’ geçinen çığırtkanları aracılığı ile asıl amaçlarını bir dönem için de olsa gizleyebilmiştir. Böylece bir takım çevreler için geçici de olsa ‘umut’ kaynağı olmayı başarmış, Kürt düşmanlığı,  işlenen cinayetler, katliamlar bu ve benzeri söylemlerle kamufle edilmiştir. Başka türlü lejyonerlik yapılamazdı. İşte ‘Rojava devrimi’ hikayesi budur.

18-21.02.2026

Baki Karer

2 Ocak 2026 Cuma

 




 TEHLİKE NEREDE?

    İnternetten günlük ulusal gazetelere göz gezdirirken, yerel gazete haberlerini de ihmal etmem. Bunlardan birini okurken, ilginç bir haber dikkatimi çekti. Haberin başlığı şöyleydi; ‘Ordu’da Cansız Ceset Bulundu!’ Çok ilginç buldum. ‘cansız’ ve ‘ceset’ aynı cümlede yan yana kullanılıyor. Yeni bir gazetecilik örneği! Cesedin canlı olabileceği imasını veren bir cümle. Haberci, son dönemde moda haline getirilmek istenen biçimiyle, ‘ölü ceset’ de diyerek farklı(!) bir haberciliğe de imza atabilirdi. Haberin veriliş biçimine bakıldığında, 81 ilde üniversite açmanın sonuçlarını görüyoruz. Neyse, bir çok açıdan tartışılması gereken bir üslup ve anlayış…

    Esas konumuza gelecek olursak; bu aralar kıyıya vuran ‘cansız ceset’ler hiçte az değil. Bilindigi gibi cesede kadavra da denir. Bu aralar, Marmara ya da İmralı kıyılarında hayalet biçiminde dolaştırılan bir kadavra var; içine bolca ot tıkıştırılarak şişirilmiş bir  kadavra… Ortalıkta dolaştırılan bu kadavrayla ilgili Türküyle, Kürdüyle birçokları harıl harıl tartışmalar yapmakta. Kadavranın etrafında yoğunlaşanlar adeta ilahi bir nefes bekleyişi içinde. Türbelerden medet uman kalabalıklara yön değiştirme gayretlerini görüyoruz. Sadece bu kadar değil; kadavradan kült yaratıp panik bozukluğun egemen olduğu sürüleşmiş kalabalıklarla toplum boğulmak istenmekte. Bu yönlü gayretlerin öncülüğünü yapanlar, her geçen gün daha da netleşiyor. Kıyıya vurmuş ‘cansız ceset’ adına geliştirilen söylemlerle hem Türkün hem de Kürdün kafası adeta bombardımana tabi tutulmakta. Gerçi zaman zaman asıl amacı ortaya koyan söylemlere de şahit olmaktayız. Ama her nedense, amaçlanan hedefler, bazen rastgele, sert fırça darbeleriyle kamufle edilmeye çalışılmakta. Kimilerince düzensizliği ifade ettiği iddia edilen tablonun, aslında sert çizgilerle belirlenmiş belli bir dizaynı içinde barındırdığını anlamak o kadar zor değil.

    Her şeyden önce silahlı teröre, terörizmi temel almış yapılanmalara karşı alınan önlemleri, kan ve gözyaşının durması için yürütülen çabaları destekleme her insanın görevi olmalıdır. Buna karşı duruşun tartışılacak hiçbir yanı yoktur. Sanıyorum art niyetli olmayan hiç kimse de karşı duruş sergilemez. Ama iş, Deli Duru’nun dürüsü misali sosyalizm, Marksizim ve en önemlisi de Kürt milletinin varlığını tartışmaya kadar vardırılırsa, o zaman gerçek hedefler de açığa çıkmış olur. Sosyalizmi bilmeden tartışma, cehaletin en tehlikeli biçimidir. Marksizm hakkında küstah belirlemelerde bulunmaya çalışma, sapıtmanın en uç noktasıdır. Öbür yandan, Kürt milletinin varlığını bile inkâr etme faaliyetlerine yoğunluk kazandırma, adeta cahiliye dönemi uygulamalarıyla özdeştir. Nereden bakılırsa bakılsın, bir dönem silahla yapılan toplumsal dinamiği dağıtma çabalarının yerini, her alanda daha ince elekten geçirilmiş propagandalarla ayak takımını örgütleme faaliyetleri almış durumda. Muazzam bir algı operasyonu yürütülmekte. Yeni bir tür cemaatçilik örgütlenmeye ve yaygınlaştırılmaya çalışılmakta. Yani, cehalet tam  anlamıyla yeni baştan dizayn edilmekte. Aklı başında olan herkes, toplumu toplum yapan değerleri yok etmeye çalışan çapulculuğa karşı iğne oyası  inceliği ve sabrıyla karşı durmalıdır. Terörün her biçimini temel alan bir yapılanmanın, devlet bürokrasisiyle bütünleştirmek istediği kimlik anlayışına karşı tavır sergilenmeli.

    Bu süreçte dikkat edilmesi gereken bir noktaya daha vurgu yapmak gerekir; ‘cansız ceset’ adına geliştirilen söylemler temel alınırsa, ileri sürülen saçmalıkları eleştirme hareket tarzının manivelası yapılırsa, hiçbir alanda başarı beklenmemeli. Pkk/Dem’in propaganda çarkının bir parçası haline gelme tehlikesi, gözardı edilmemeli. Karşı tarafın belirlediği zeminin aktörü olmadan, dönemin koşullarını her açıdan irdeleyen özgün düşünceler ileri sürülmeli ve tartışılmalı.

01.01.2026

Baki Karer

9 Eylül 2025 Salı

 Orta çağın cehennem satıcıları, son dönemde gemi azıya almışcasına 'şeffaf' giysiler bahanesiyle kadınları karanlıkta yaşatma gayreti içine girmiş durumda. Hatta devletin resmi kurumunda doktorluk yapanlardan biri, bir kadını 'açık giyim'den dolayı muayene etmeyi kabul etmemiş. Tüm bunlar açıktan, korkusuzca kadını çağ dışına itikleme çabalarıdır, Yani, köleleştirme gayretidir. Kadını köleleştirme çabası tüm toplumu köleliştirme çabasıdır. Annesini, kız kardeşini, sevgilisini, karısını insan görmeyen mahlukatların boy vermesi, cesaretle seslerini yükselmeleri, çok tehlikeli bir sürecin ortaya çıkması demektir.


10 Temmuz 2025 Perşembe

ANLAMAK ZOR

 

ANLAMAK ZOR

Birkaç hafta önce, yüzer-gezer yatın adamı, eline sıkıştırılmış bir makale yayınladı. Makalede yıllar önceden değindiği konuları yine tekrarlayıp durmuş; b
ahsedilen makalede geçmiş ve bu günkü Kürt liderleri için söylediklerini bu kez farklı bir tanımlamayla dile getirmiş. Kürt liderlerine ‘Judenrat’ demiş. Öcalan’ın kişiliği düşünüldüğünde söylediklerinin şaşılacak bir yanı yok. Ama bazı kişi ve çevrelerin gösterdiği tutum oldukça şaşırtıcı. Bunlar, Kürt halkı ve liderleri için söyledikleri sanki yeniymiş gibi, ilk defa duymuşcasına tepki vererek oluşturulan atmosferin bulutu olmaya yöneldiler. Çoğu, Öcalan’ı yeni tanımışcasına konumunu ve bağlı olduğu çevreleri yeni keşfetmişcesine hareket etmeyi ve eleştirilerde bulunmayı tercih etti her nedense. Hatta kimileri kendini öylesine önplana çıkardı ki, tuhaf bir biçimde Öcalan’dan bir çimdik özeleştiri almaya bile rıza gösterdi. Öyle ki, PKK’nın belirlediği gündemin arkasından sürüklenme adeta geçer akçe haline getirildi. Hele hele ada mukiminin kulağına fısıldanan her sözü tartışarak, üzerinde durulması gereken zemini adeta unutma, kabul edilecek bir şey değil. Bilinenleri yeniden keşfetme çabası, enerjiyi boşa harcamak olur. Bu tavrın sürdürülmesi, boşa zaman harcama, yorgunluk ve özellikle de düşünsel planda üretimsiz hale gelme anlamını taşır.
George Orwell, Booster isimli bir gazeteyi, ‘politik-olmayan, etik-olmayan, edebi-olmayan, öğretici-olmayan, ilerici-olmayan, tutarlı-olmayan, çağdaş-olmayan’ biçimde tanımlar. PKK ve Dem’in kullandığı tüm propanda ve ajitasyon araçları için yukarıdaki tanımlamanın tam uygun olduğunu söyleyebiliriz. Şiddeti; cinayetleri, işkenceleri, kan ve göz yaşını olağan gösteren, küfür ve hakaretin her türlüsünü sıradanlaştıran propaganda aparatlarını sürekli hareket halinde tutan bir anlayışla karşı karşıyayız. Bütün bunlara rağmen, hâlâ PKK/DEM’in şu veya bu sorumlusuna mektuplar yazarak, koltuk dağneği olmaktan medet umanların canhıraş çırpınışlarına şahit oluyoruz.
Elbette herkes düşünce ve davranışlarında özgürdür; hiç kimseye düşünce ve davranış kalıpları sunulamaz. Ama sorun bu değil. Sorun, yüz bini aşkın insanın katilinden halen kurtarıcı rolü beklentisi içinde olmaları. Anlamak gerçekten zor.
Şu günlerde ‘silah bırakma’, ‘teröre son verme’ çabalarının mimarlığına soyunmaya kalkışan PKK ve Dem artıkları, kendi kendilerine övgüler yağdırıyorlar. Dilin kemiği yok nasılsa, at atabildiğin kadar! Önümüzdeki süreci zehirleyecek çok çirkef bir hareket tarzıdır bu. Onlarca yıldan bu yana silah kullanmaya karşı çıkan, işlenen cinayetlere ve taş altı etmelere karşı duran PKK/DEM dışı güçler değil miydi? Silah ve şiddettin dışındaki tüm çıkış yollarını kapatanlar şimdilerde ‘barış güvercini’ kesilmişler. Öyle ki yaptıkları her türlü çirkeflikleri neredeyse lirikleştirerek, hatta bir takım imgeler bile kullanarak toplum nezdinde kendilerine bir masumiyet karinesi çıkarmak istiyorlar. Bu konuda öylesine ileri gidiyorlar ki, metaforlar kullanarak dokunulmaz duvarlar, bir anlamda tabular yaratmaya yönelmekteler. Bunlar, kabul edilemez.
Pkk’nın kendini feshedip başka biçimlerde, yani farklı oluşumlar altında halkın içine karışması, elbette dikkate alınmalı. Sadece dikkate almakla kalınmayıp geçmişte halka yönelik cinayet ve katliamları her yönüyle işlenmeli. Hatta Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin egemenlik alanında işlediği suçların nedenleri üzerinde özellikle durulmalı. Kürt liderlerine ve halka yönelik küfür ve hakaretler hemen her alanda teşhir edilmeli. Ama sadece terör artıklarının kötülüklerini dile getirmekle yetinmenin, giderek gölgede kalma tehlikesini ortaya çıkartacağını da bilmek gerekir.
Küreselleşme yeni biçimler alıyor; dünya değişiyor, Orta Doğu değişiyor ve tüm bunlara bağlı olarak toplumsal yapıda ciddi değişimler ortaya çıkıyor.Bu kısa vadeli süreçte ve gelecekte PKK/DEM dışı muhalefet güçleri, terör artıklarıyla mücadelelerinde daha açık, net olmalı; topluma yol göstericilikte düşünce üreten bir noktaya gelmelidir.
10.07.2025
Baki Karer

28 Mayıs 2025 Çarşamba


TERÖRSÜZ TÜRKİYE

    Epeyce bir süreden beri ‘Terörsüz Türkiye’ sloganı hemen her alanda tartışılır bir noktaya geldi. Aklı başında olan herkesin bu slogana bir itirazı olacağını sanmıyorum. Bu sadece bir slogan değil, aynı zamanda ulaşılması gereken bir hedef, gerçekliktir. Şiddetin olmadığı, insan yaşamını, yani yaşatmayı temel alan girişimleri destekleme her insanın temel görevidir. İnsani düşünce ve davranış biçimi, kesinlikle tartışma konusu yapılamaz.

    Bizde bilerek, isteyerek terörü temel alan yapılanmalar her zaman olmuştur. Son 45-50 yıllık zaman dilimi bir çok gerçeğin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Gelinen aşamada, hem genelde hem de Orta Doğu çapında terör örgütlenmeleri kullanılarak yol alınamayacağı görülmüştür. Bu nedenle, PKK denilen kanlı örgüt, artık sonlandırılmak istenmekte. Bu konuda kararın kesinlik taşıdığını, içine girilen süreçten geri dönülmesinin oldukça zor olduğunu söyleyebiliriz.

    PKK ve sivil görünümlü bir dizi terör yapılanmaların sona erdirilmesi üzerine bunca tartışmaların yapılmasının asıl nedeni, bu örgütün bizzat Kürt halkına karşı katliamlar yapmış olmasından kaynaklanmaktadır. Öldürülen Kürt gençlerinin sayısı yüzbinlerle ifade ediliyor. Bunlardan on binlercesi iç infazlar yoluyla ortadan kaldırılmıştır. İnfaz ettikleri gençlerin hemen hemen hiç birinin mezarı bile bulunmamakta, cesetlere ‘taş altı’ dedikleri yöntemi uygulamışlardır. Öylesine gaddar, acımasızca uygulamalar içine girdiler ki, katlettikleri insanların bir çoğunu daha sonra ‘şehit’ ilan etme riyakârlığını gösterdiler. Yine PKK terörü sayesinde 4000 binden fazla köy boşaltılmış ve üç buçuk milyonu aşan insan metropollere göçe zorlanmıştır. Eğer bugün gerçekten toplumsal yapıda huzur ve gelecekte güvenli bir ortam oluşturulmak isteniyorsa, PKK’nin taş altı ettiği insanların mezarlarını göstermesi gerekir. Ayrıca Diyarbakır Anneleri’nin çocuklarına kavuşması en doğal haktır. Ailelerden kaçırdıkları çocukları sağ sağlim geri vermeliler.

 Neredeyse yarım asra yakın PKK terörünün vahameti bilindiği için10.03.2025 tarihli makalemde;‘(…)PKK’nin kendini fesh etmesi, silahlı teröre son vermesi, yine bazı eller aracılığıyla farklı bir kimlik altında, farklı hareket tarzlarıyla provokasyonlarına devam etmeyeceği anlamına gelmeyebilir. Bu konuda özellikle dikkatli olmak gerekir.’ yönlü bir uyarıda bulunmuştum. Nitekim Birden bire Ali Haydar Kaytan’ı ve Rıza Altun’u ‘şehit’ ilan etmede gecikmediler. Aslında hiç zaman kaybetmeden sergilen bu tavır, olası gelişmelere karşı bazı merkezlere göz kırpmadır.

    Baskılara dayanamadığını söyleyip, yaptığı işkenceleri ve katlettiği insanları açıklayacağını söyleyen Kaytan, zaten ölümünden çok önceleri akli dengesini tümüyle kaybetmişti. Aynı durumda olan Ali rıza Altun’un da özellikle Fransa’da yaptığı mali yolsuzluklar, Avrupa, Rusya ve Beyrut mafyalarıyla içli dışlı olmanın doğurduğu sakıncalar bahane edilerek ölüme terk edildi. Ayrıca Rıza Altun iki sefer örgütten kaçma girişiminde bulunmuştur. Bu her iki kişi de, Lolan’da ve Bekaa’da yüzlerce insana işkence yapmaktan ve kurşuna dizmekten suçludurlar. Bu kişilerin ve ekiplerinin uyguladıkları işkençe yöntemleri Auschwitz kapında dahi uygulanmamıştır. Bu her iki kişi de özellikle Dersim’li gençleri katletmiştir. PKK’nin iç infazlarda daha çok Dersim’lileri hedef alınmasının tarihi ve sosyolojik nedenleri vardır.

  Kaytan ve Altun şimdi adeta efsaneleştirilmeye çalışılmakta. Aslında bu yönlü girişimler tam anlamıyla geleceğe yönelik bir dizi provokasyonların ip uçlarını vermektedir. Aynı zamanda halkın aklıyla oynamadır. Kaytan’ın hiçbir teorik ve pratik gücü yoktur; iddia edildiği gibi hiçbir kitabın hazırlanmasında yer almamış ve yazdığı kitap da yoktur. Serxwebûn dergisinde zaman zaman zar zor kaleme aldığı birkaç makalesi vardır. Rıza Altun ise, bambaşka bir ucubedir; daha çok PKK’nın bilinen koltuk değnekçilerince abartılan ve reklamı yapılan biridir. Aslında 1978’in sonlarında örgütten atılmıştır. Yurt dışı serüveni başlayınca Öcalan tarafından tekrar örgüte alınmış, işkence yapmakla ve cinayetler işlemekle görevlendirilmiştir.

  Şimdi bu kişilerin sahip olduğu mezhep kullanılarak özellikle Dersim’de ciddi provokasyonlara hazırlık yapılmakta. Sunnileştirmenin ve müritleştirmenin bir aracı olarak kullanılmaktadır. Hem böylece iç infazlar yoluyla katlettikleri 15 bin insan unutturulmak istenmekte. Katilleri masum gösteren yol ve yöntemler denenmektedir. Önümüzdeki süreçte Dersim halkı, daha çok da gençler bu oyunlara alet olmamalı, her türlü tertibe karşı uyanık olmalı. Kitle psikolojisi temel alınarak halkta anlık infialler yaratıp, politikalarına taban bulmaya çalışacaklar. Yani her çeşit algı operasyonlarına karşı özellikle Dersim halkı uyanık olmalı.

27.05.2025

Baki Karer

23 Mayıs 2025 Cuma

YANITIMDIR

 22 mayıs

PKK’nın katlettiğ ve ettirdiği 100.000 Kürt ile birlikte infaz ettiği binlerce Kürtyurtseveri biliniyor.Avrupa Devletleri tarafından korunan Kesire ve Baki Karer gibi yüzlerce “yaşayan ve gizlenen ölüler” var.Onlar da unutulmasın.

YANITIMDIR

    Sayın İbrahim Güçlü, PKK’yi ve sergilediği pratiği eleştirmeye çalışırken, elmayla armudu birbirine karıştırmışsınız. Bu tür sorunları çalakalem ele almaktan uzak durmanızı isterdim. Yaşanan süreci ve bu süreçte ortaya çıkan gelişmeleri burada uzun uzadıya irdeleyecek değilim. Niyetim her hangi bir konuda tartışma hiç değil. Uzun bir dönemden bu yana sizi koruyan ve halen de yanılmıyorsam pasaportunu taşıdığınız devlete ait ülkede kaldığım bir sır değil. Ben de sizin gibi o ülkeye 12 Eylül koşullarında gittim.

    Kesire’yi sahiplenmeniz, bir anlamda savunmanız elbette sizin tercihiniz. Ama sorun siyasal alanla ilgili tercihleriniz sözkonusu olduğunda, eleştiri hakkımı saklı tutarım. A.Öcalan’da PKK hakkında fesih kararı aldı ve uyguladı. Bu tutum, bir anlamda Öcalan’ın PKK’yı terk etmesi anlamını da taşır. Bahsettiğiniz anlamda, Kesire benzeri Öcalanı’da unutmamayı temel aldığınız zemin, tüm Kürt yurtseverlerce tartışılır bir durumdur. Böylesi bir zemin üzerinde durmada ısrarlı olacağınıza, inanmak istemiyorum.

    İkinci bir hususa daha değinmek istiyorum: Hiçbir zaman ‘yaşayan ve gizlenen ölü’ olmadım. Bunu siz de çok iyi biliyorsunuz. Derneklere, partilere üye olmadım, her hangi bir grup veya çevre ile kendimi ilişkilendirmedim. Böylesi bir hareket tarzını bahsettiğiniz biçimde sıfatlandırmanız sadece sizi bağlar. Ben öyle çok konuşup, hep kendini tekrarlayanlardan ve sonuçta ortaya değer koyamayanlardan uzak durmaya çalıştım. PKK ve pratiği üzerine yaklaşık 2500 sayfayı aşan yazılarım, makalelerim var. Çok iyi sonuçlar da aldığımı sanıyorum. Tabii bu benim takdirim…Yani sessiz sedasız yerimde oturmayı tercih etmedim. Her zaman her türlü haksızlığa ve kötülüğe karşı elimden geldiğince karşı koymaya çalıştım. Önemli olan karşı koyuştur, boyun eğmemedir. Tüm bunlardan hiç haberdar olmamış gibi davranmanızı anlamlandırma sadece bana düşen bir görev değildir. Sadece siz değil, sizin gibi yüzlerce, binlerce insan bana ulaştı, ulaşmaya devam ediyor ve istediği her konuyu da tartıştı, tartışıyor; bunların çığırtkanlığını yapmam.

22.05.2025

Baki Karer

 

OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU-ERTUĞRUL KÜRKÇÜ TARTIŞMASI

    OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU-ERTUĞRUL KÜRKÇÜ TARTIŞMASI       Charles Dickens İki Şehrin Hikâyesi romanında   Bay Lorry ile Bayan Pross arasınd...