YUVAYA DÖNÜŞ PKK NEDİR NE DEĞİLDİR


 

YUVAYA DÖNÜŞ

 
 

 

          I-    BİR  SERÜVENİN  DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 

                       1- YUVAYA DÖNÜŞÜN BAŞLANGICI

 

                       2- KENYA’DA BİTEN SERÜVEN

 

                       3- MUAMMA ÇÖZÜLDÜ MÜ?

 

                       4- SURİYE KAFA TUTACAK GÜÇTE MİYDİ?

 

                       5- GEÇİCİ GÖREV ALANI

                   

 

 

 

 

 

YUVAYA DÖNÜŞÜN BAŞLANGICI

 

 

    1998’in sonlarına doğru Türkiye’de  çok önemli bir gelişme yaşandı.  Abdullah Öcalan, ikinci vatanı Suriye’yi terketmek zorunda kaldı. Yıllar boyu herkesin “Suriye’den çıkmaz, çıkartılamaz” dediği olayın gerçekleşmesine, Türkiye’nin sert bir kaş-göz işareti yetmişti. Gerek holdingci basın-yayın, gerekse de yetkili ağızlar tarafından yıllarca abartılıp büyütülen Öcalan, oldukça şişirilmiş minderinden kovulmuştu. Sırtını yaslayarak göbeğini okşadığı o çok rahat tahtını bir günde terkederek, rotasını istenilen yöne doğru çevirmeye başlamıştı. Bu durum, olayı tüm yönleriyle kavramakta güçlük çeken kamuoyunda tam bir şaşkınlıkla karşılandı. Herkes adeta küçük dilini yutmuştu. Türkiye’nin gündemini 15 yıl boyu meşgul eden “mücadele” bir gün içinde bitmişti.

    Nasıl olmuştu?

    Öyleyse bu kadar insan neden ölmüştü?

    Bu kadar acı ve gözyaşının nedeni neydi?

    Neden 15 yıl beklenilmişti?

    Benzeri türden sorularla birlikte birtakım ufak tefek mırıldanmalar olmuşsa da, şok çabuk atlatılmıştı. Kamran İnan’ın “Her olayın bir şimdisi vardır. Bu olayın şimdisi de şimdidir” sözlerinde olduğu gibi, olay kestirilip atılmıştı. Dibinin fazlaca kurcalanmasına izin verilmemişti.

    Gerçi Türkiye’de devlet yönetim anlayışını bilenler ve A.Öcalan’ı tanıyanlar açısından, olayın şaşılacak bir yanı yoktu. Her şey Cumhuriyetin 75. yılına göre ayarlanmıştı. Öcalan da çok önceden sona yaklaştığının farkındaydı. Bu nedenle 96’lardan itibaren tüm çabası, o kahrolası canını kurtarmaya yönelikti. MED-TV’de Yalçın Küçük’le yaptığı sohbetlerde hep bir yerlere göndermeler yapıyordu. Özellikle ordunun üst yönetiminden medet umuyordu. Cumhuriyetin 75.yılında cezaevinde yatmak üzere Türkiye’ye gideceğini her proğramda birkaç kez tekrarlayan Yalçın Küçük, devlet yetkililerine isimleriyle hitap eden çağrılarda bulunuyor, “Apo iyidir, dikkat edin. Sonra daha iyisini bulamazsınız” diyordu. Sonunun yaklaştığını hissettikçe bunalan A. Öcalan, Yalçın Küçük’le yaptığı sohbetleri terapi seansları olarak kabul ediyor, az da olsa rahatlıyordu. Seanslar sonrasında yeni bir “kükreme” dönemine giriyordu. Belki de, Yalçın Küçük’ü canının garantisi gibi görüyordu. Yalçın Küçük için, “Hayatta inanmazdım yanıma geleceğine, gördüğümde çok şaşırdım” diyordu. Gösterdiği bu şaşkınlıkta son derece haklıydı. Çünkü hemen her konuşma ve demecinde dile getirdiği gibi, “MİT’e dayandırarak” kurduğu “devrimci Kürt partisi”yle günün birinde bu kadar “büyüyebileceği”ni aklından bile geçirmiyordu. Öyle ki, bazı sol kesimler bile, Ortadoğu’da artık A.Öcalansız bir çözümün olamayacağına neredeyse inanmaya başlamışlardı.

    Oysa her şey tamamen planlıydı. Cumhuriyetin 75. yılı adeta yeniden doğuş yılı olacaktı. Çünkü son kırk yılda uygulanan yanlış politikalarla daha fazla gidilemeyeceği görülmeye başlanmıştı. Öyle ya, Kürt sorunu tarihi boyunca Cumhuriyetin kanayan yarası, yumuşak karnıydı. Geçmişte sorunun çözümüne ilişkin hatalı tüm yaklaşımlara karşın, son dönemlerde geliştirilen konsepler “başarılı” olmuştu. Sıra  Cumhuriyetin ne kadar sağlam temellere oturtulmuş olduğunu bir kez daha kanıtlamaya gelmişti.

    Buna uygun olarak Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş’in açıklamasını, 1 Ekim 1998’de Demirel’in mecliste, “sabrımız taşmıştır” biçiminde Suriye’ye yönelik konuşması izliyordu. Hemen ardından bu konuşmalar, Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu’nun, “ilan edilmemiş bir savaş durumu var” sözleriyle destekleniyordu. Çok geçmeden de Suriye sınırına yakın yerlerde tatbikatlara başlanıyordu. Ama her nedense, yetkililer, varlığını savaş nedeni olarak gördüğü A.Öcalan’ın Türkiye’ye iadesini değil, Suriye topraklarının dışına! çıkartılmasını İstiyordu.

    Oniki günlük bir aradan sonra 12 Ekim 1998’de Öcalan’ın Suriye topraklarını terkettiği resmen açıklanıyordu. İşte Türkiye ve Öcalan arasında aylarca sürecek olan kedi-fare kovalamacası bu tarihten itibaren başlıyordu. 20 Ekim’de Rusya’da olduğu söylenen Öcalan, 12 Kasım’da İtalya’da ortaya çıkıyordu.16 Ocak 1999’da İtalya’dan da ayrılmak zorunda kalan A.Öcalan’ın yeniden Rusya’ya gittiği söyleniyor, Hollanda, Belçika, Yunanistan ve İskandinavya ülkeleri üzerine söylentiler ortalıkta dolaşırken, 15 Şubat 1999’da Kenya’da ortaya çıkıyordu.

    A.Öcalan’ı Suriye’den direk alma yerine, beş ay boyu süren bir kovalamaca tercih ediliyordu. Bir tercihten bahsediyorum, çünkü izlenilen bu taktiğin arkasında, aslında ulaşılmak istenen başka hedeflerin olduğu pek saklanmıyordu. Ülke genelinde tam bir çoşku atmosferi yaratılmıştı. Bunun sarhoşluğundan olsa gerek, kimse olayı sorgulamaya yanaşmıyordu. Belki de, “sihirli havayı bozarım” korkusuyla bu cesareti kimse kendinde bulamıyordu.

    A.Öcalan’ın, bu süre boyunca gösterdiği tutum da bir o kadar ilginçti. Daha düne kadar Suriye’deki ininden bolca atıp tutuyordu. Hatta kendisini “çağımızın peygamberi” ve “savaş tanrısı” gibi görmeye bile başlamıştı. Kürt halkı üzerinde estirdiği baskı ve terör kasırgasına rağmen, kendini utanmadan “ulusal kurtuluş hareketi”nin lideri gibi lanse eden bu zat, aslında ihanetin başı olduğunu saklayamaz olmuştu. Suriye’den çıktıktan sonra “savaş tanrısı” olmayı bırakarak, yeni gelen bir “ilahi” ile birdenbire Petrus rolünü kendine uygun görmüştü. Ortadoğu’da onun bunun dizine çökmenin Avrupa’da da geçerli olacağını sanmıştı.

    Oysa daha düne kadar herkesi ülkeden kaçmakla, topraklara sahip çıkmamakla ve hinlikle suçluyordu. Ülkeye gittiği anda bir metre karelik bir alandan bile milyonları ayağa kaldıracağinı iddia ediyordu;

    “Ben kendimi sizin gibi dağlara taşırma imkanı bulamam. Geniş halk yığınları içine girme imkanım olmadı. Ama düşünün ufacık bir mevzide kolay kolay zapturapta alınamaz yaşamımı buna yatırdığımda ne haldeyim.”(1)

    Zapturapta alınamayacak kadar çılgın olduğunu söyleyen A.Öcalan, her nedense o çokça bahsettiği “özgürlük dağları”na değil, Avrupa’ya kaçmayı tercih etmişti.  Çaldığı kapı, önderi olduğunu iddia ettiği halkın değil, Avrupa ülkelerinin kapısıydı. Sahtekarlığı daha iyi anlaşılmıştı. Savaşı, ölümü ve kanı hep başkaları için istemişti.

    Avrupa ülkeleri ise A.Öcalan’ı duymak, görmek ya da dokunmak istemiyordu. Yeryüzü adeta kendisine dar gelmişti. Şu koskoca dünyamızda sığınabileceği küçük bir kara parçası  bile yoktu. Durumu böylesine kötüydü. İtalya’dayken siyasi iltica hakkı vermiyorlar diye Avrupa’ya sitem ediyor, “dağdaki çobana verdikleri hakkı benden esirgiyorlar” diye habire yakınıyor, gözyaşı döküyordu. Aslında bu sözleriyle A. Öcalan çok önemli bir gerçeğin altını çiziyordu. Ogüne kadar durumunu peygamberlerle, Tanrı’yla, Atatürk’le kıyaslayan Öcalan, birdenbire kendisini dağdaki çobanla kıyaslamaya başlamıştı. Bu önemli bir adımdı. Çünkü daha bir ay öncesine kadar öylesine “büyüktü” ki, yere göğe sığmıyordu. Değerinin sıfır olduğunu nihayet anlamıştı. Avrupa, çobanı, A.Öcalan’ın üstünde tutmuştu. Parayla tutulmuşlara uygulanan klasik geleneğin kıskacından kurtulamamıştı. Sonraları mahkemede de konuyla ilgili olarak duyduğu acıyı sıkça dile getirecekti. “Kullanıldım. Benim durumum örnektir, nereden nereye geldiğimiz ortada.” diyerek, “bir hiç,  beş para etmezin teki” olduğunu  defalarca söyleyecekti.

 

 

KENYA’DA BİTEN SERÜVEN

 

 

    Kitlelere “ya şundadır, ya bunda” oyunu biçiminde yansıtılan takip, 15 Şubat 1999 günü sona eriyordu. Uzunca bir süreyi kapsayan kovalamacanın ardından, A.Öcalan’ın Kenya’da bir “operasyonla  yakalanarak” Türkiye’ye getirildiği resmen açıklanıyordu. Sorunla ilgili oyunun bir bölümü daha sahneye konuluyordu.

    Türkiye’de halk olayı büyük bir çoşkuyla karşılıyordu. Milliyetçilik duyguları alabildiğine kabarmıştı. Kahramanlık marşları kulakları çınlatıyordu. Hedef ise yine Kürtlerdi.  Kürtlerden birçoğu sokak ortasında tartaklanıyor, dövülüyordu. Üstüne üstlük bütün bunlar televizyon kameralarının önünde yapılıyordu. Sanki bazıları Kürt dövmeyi kendisine verilmiş bir hak gibi görüyordu.

    Bu arada Öcalan’ın yakalandıktan sonraki ilk görüntüleri de televizyonlardan veriliyordu. A.Öcalan elleri ve gözleri bağlı bir halde önce uçakta yaptığı açıklamalarla, sonra da iki bayrak arasındaki zavallı görünümüyle kamuoyuna sunuluyordu. Uçakta yaptığı ilk açıklama beklenilen yöndeydi;

    “Ben Türkiye’yi severim. Benim Annem de Türktür. Kuran hakkı için konuşuyorum. Ama benim içime doğuyor ki, hizmet edeceğime inanıyorum.” (2 )

    Korkunç derecede zavallılaşan, habire kendisini acındırmaya çalışan Öcalan’ın bu görüntüsü, büyük çoğunluğu şaşırtmıştı. En büyük hayal kırıklığına da, kendisine şu veya bu biçimde destek veren kesimler uğramıştı. Öyle ya, “yakalanmadan” önceki Öcalan, onların gözünde tam bir aslandı. Suriye’de bol keseden atıp tutuyor, Kürt halkına bolca küfrediyor, her şeye, herkese karşı kükrüyordu. Direnmenin her alanında kendisini örnek olarak veriyordu. Kimsenin ses çıkarmadığını gördükçe daha da ileriye giderek peygamberler katına çıkıyor, günümüzün İsa’sı olduğunu iddia ediyor, zaman zaman da tanrılaşıyordu. Öyleyse ne olmuştu? Kendini tanrısal bir güç, yeni  bir İsa olarak piyasaya süren Öcalan, nasıl olmuştu da İsa’nın direncini gösterememişti? Halbuki bu konuda belli bazı kesimlere öylesine güvence vermişti ki, Özgür Politika gazetesi sonucu bekleme gereğini bile duymamıştı. Daha ilk günden büyük puntolarla işkence ve direnişten sözetmeye başlamıştı. Ama çok geçmeden A.Öcalan kendilerini yalanlamış, herhangi bir şekilde işkence görmediğini söylemişti. Bu durum karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlar, biraz da erken öten horozun akibetine uğramışlardı. Öcalan; “İşkence yapabilirdiniz, ama yapmadınız” demişti.   

    Yani birbiri ardına ortaya atılan konseplerin uygulanmasında işlediği hatalardan dolayı bile bir fiske yememişti. Alınan yeni virajdan sonra da, bilinen işbirliğinin gönüllü bir neferi olmaya devam edeceğini beyan etmişti. İşte tam da bu noktada, bir takım Kürt çevrelerinin gösterdiği yaklaşım son derece ilginçti. Öcalan’ın tutumunu kendisine verilen ilaçların etkisine bağladılar. Duydukları utancı ilaç bahanesini öne sürerek gizlemeye çalıştılar. Zaten A. Öcalan’ın şahsında küçük düşürülmek istenen Kürtlerdi. Kürtler arasında çöküntü, utanç ve kompleksi egemen kılmaktı. Bu konuda öylesine başarılı olundu ki, o güne kadar Öcalan’a karşı olanlar bile, çeşitli biçimlerde onurlarının kırıldığını dile getirerek, ona sahip çıkmaya başladılar. Hatta bazıları “Kürtler’in haini olmaz” biçimindeki bir formülle çok daha kötü bir duruma düştüler. Öcalan’ın “hain” ve “ajan” üretme makinası olduğunu bir anda unuttular. Böylece bilmeden de olsa önder olarak gördükleri Öcalan’a ihanet eder konuma düştüler. Yani “ne olursa olsun, ama yeterki Kürt olsun” mantığıyla hareket ettiler. Elbette bu arada “bizim dolarlar, marklar uçtu” diye tepinenler de vardı. Gözyaşlarını görünüşte Öcalan için, özünde kaybolan paralar için akıtanların sayısı hiçte öyle az değildi.

    Ezilen halklardaki milliyetçilik çoğu kez hoşgörüyle karşılanır. Ama böylesi tavırların milliyetçilikle açıklanamayacağını da herkes bilir. Bunlar; daha çok ilkel aşiret ilişkileri içinde kümelenmiş toplulukların gösterebileceği tavırlardır. Aslında bu tür ilkel aşiret ilişkilerinin dışına çıkmamış olanların “her şerde bir hayır vardır” mantığıyla hareket edip, “hayırlı” bir beklenti içine girmeleri doğaldır. Oysa sonucun hayırlı olup olmaması, doğru temellerde geliştirilecek çabalara bağlıydı. Her toplumda olduğu gibi Kürtlerde de iyiler ve kötüler olacaktı. Yakın tarihin tanıklık ettiği gibi; hem zorbalığa karşı direnenler, hem de hainler olacaktı. Bu nedenle ortada duran bir ayıp varsa, bu ayıp Öcalan’a, bu ayıp onu baştan itibaren besleyip büyüten karanlık odaklara aitti. Bu sefil yaratığı Kürt halkının lideri gibi gösterme gayretlerine yamaklık ise, ayıbın da ötesinde topluma yapılan en büyük kötülüktü. Emekçi yığınların çıkarları, A.Öcalan ve ekibinin kirli oyunlarıyla halk arasına çizgi çekilmesinden geçiyor. Konumu itibariyle o hiç bir zaman Kürtleri savunmamış, tersine en koyu Kürt düşmanlığıyla piyasaya çıkmıştır. Onun Kürt halkıyla ilgili söyledikleri, bugün olur olmaz her yerde Kürtlere karşı kullanılmaktadır. Geçmişin “kuyruklu Kürt” ve benzeri söylemlerinin yerini, bugün Öcalan’ın söylemleri almıştır;

     “Kürt kadın-erkek ilişkisinde ölmüştür.

     Kürt bu ilişkide çirkinleşmiştir. Alçaktır, rezildir, köledir, tutsaktır”(3) diyen bir zat, bırakalım liderliği, Kürtlerin dostu bile olamaz.

    Pınarcık, Taşdelen İkiyaka, Çevrimli, Bahçesaray ve Yavi’deki toplu katliamların emrini veren bir zat, hiçbir zaman Kürtler adına savaştığını söyleyemez.

    600’ün üzerinde çocuğu, 500’ün üzerinde kadını, binlerce genci, yaşlıyı, kısaca savunmasız insanları acımadan katlettiren biri, hiç bir şekilde Kürtleri savunamaz.

    Köy meydanlarında terör estirip, halkı yerinden yurdundan ederek göçe zorlayan birinin savaşımı Kürtler için olamaz.

    Kürt halkını haraca bağlayan, çocuklarını kaçıran, yürüttüğü kirli savaşla milyonlarca dolara sahip olan birinin savaşımı, hiçbir zaman yokluğun ve yoksulluğun pençesinde kıvranan Kürtlerin olamaz.

    Onbeş yıl boyunca kirli bir savaşın yürütüldüğü doğrudur. Peki bu savaş kimlerin savaşıydı? Açıklık bekleyen soru budur. Sonuçlarına baktığımızda görüyoruz ki bu savaş, Kürt halkını katletmeye yemin edenlerin savaşıydı. Bu savaş, işçinin, köylünün, tüm emekçi yığınların acımasız baskı ve sömürü altında tutulmasına neden olanların savaşıydı. A.Öcalan’ın da içinde bulunduğu kocaman bir rantçı kesimin türemesi, böyle bir savaşla mümkün olmuştur.  İşte Kürtlerin adı kullanılarak yıllar boyu sürdürülen savaş, bu rant kavgasından başka bir şey değildir.

 

MUAMMA ÇÖZÜLDÜ MÜ?

 

 

    Peki bunca yıllık bir aradan sonra, A.Öcalan’ın Suriyeden çıkarılmasıyla kitleler nezdinde bilmece çözüldü mü? Bu soruya “evet” cevabı vermek ne yazık ki mümkün değil. Bu çıkışın biçimi ve zamanlamasıyla ilgili açıklığa kavuşması gereken önemli soru işaretleri var.

    Açıklık bekleyen birinci husus, A.Öcalan’ın mahkemede Suriye ile ilgili olarak söyledikleridir. Öcalan diyor ki;

    “Suriye gizli servisi ile ilişkideydik. Bağlantıyı Mervan Zirki kurdu. Hafız Esad değil, ama Cemil Esad’la temasım vardı. Suriye, PKK yerine kullanacağı bir parti kurdurdu. Bu partinin başına da Mervan Zirki getirildi. PKK’nin tüm mal varlıklarına el koydular. Orada kalsaydım sağ çıkamazdım”(4)

    Bu açıklamalar okunduğunda soru işaretlerinin nerelerde olduğu  kendiliğinden açığa çıkıyor. A.Öcalan henüz Suriye’de iken PKK’nin mal varlığına el konulduğunu söylüyor. Ayrıca can güvenliğinin olmadığından söz ediyor. Orada kalması durumunda, dikkat edelim, kalması durumunda, her an öldürülebileceğini açıklıyor. Öyleyse, Öcalan ne demek istiyor? Yani Türkiye kendisini ölümden mi kurtarmış oluyor? Peki o güne kadar A.Öcalan’ın başını ezmekten bahseden Türkiye, işin ciddileştiği noktada bunu neden istemiyor?

    Daha önemlisi de, 5 Haziran 1999 tarihli Nokta dergisinde eski bir MİT ajanı olan Mahir Kaynak’ın açıklamalarında ortaya çıkıyor. M.Kaynak söyledikleriyle adeta Öcalan’ı doğruluyor. Kimliği aşikar olan bu kişinin söylediklerini delil veya bir belge olarak kullanma gibi bir niyetim yok. Ama Öcalan’ın, Mahir Kaynak’la geçmişte açık bir işbirliğine yöneldiği, kendisinden bazı taktikler aldığı da bilinen bir gerçek. Üzerinde durduğu dengelerde zaman zaman ortaya çıkan aksamaları telafi etmek isterken, açıktan bu adreslere başvurmaktan çekinmemişti. “Ajanlığın utanılacak bir durum olmadığını, kendisine saygı duyduğunu” televizyon ekranlarından üzerine basa basa belirtmişti. Mesleki dayanışmadan olsa gerek, M.Kaynak’ı adeta yere göğe sığdıramamıştı;

    “Sayın Kaynak’a geçmiş olsun diyorum ve görüşlerimde yanılmadığımı da söylüyorum. Sayın Kaynak’ı onurlu buluyorum. Mahir, Türkiye’ nin onurudur.”(5)

    Kuşkusuz bu övgüler boşuna değildi. Mahir Kaynak’la olan ilişkilerini, kendi karanlık bağlantılarının çok daha ileri boyutlarda olduğunu vurgulamada bir araç, hatta birçok çevreye karşı bir tehdit unsuru olarak kullanmayı da ihmal etmiyordu. Mahir Kaynak, bu anlamda Med-TV’nin değişmez konuklarından ve Öcalan’ın güven duyduğu yol arkadaşlarından biri olduğu için söyledikleri önemlidir. Türkiye’nin cadde ve sokaklarında “gurur ” duyulanlardan zaten geçilmiyor. Çetebaşları, mafyalar, hırsızlar, köşe dönücüler vb. “Türkiye’nin gururu” olarak takdim ediliyor. Estirilen bu modaya epeyce katkılarda bulunan Öcalan’ın da, Mahir Kaynak’a ilişkin duygularını dile getirmesi fazla şaşırtıcı değildir.

    Öcalan’ın böylesine gurur ve hayranlık duyduğu Mahir Kaynak şunları söylüyor;

    “Abdullah Öcalan Suriye’den çıktıktan sonra gazeteciler bana kendisinin nerede olabileceğini sordular. Benim verdiğim cevap aynen şöyleydi: ‘Öcalan, Avrupa’da değil, Rusya’da değil, ABD’de değil. Amerikan nüfuz bölgesinde, ilginç bir yerde. Duyunca şaşıracaksınız.’ Bu Kenya açısından iyi bir tarifti belki, ama benim düşüncem öyle değildi. Ben Apo’nun Türkiye’de olduğunu düşünüyordum.Eninde sonunda Türkiye’ye döneceğini biliyordum.”

     “…..Ben Öcalan’ın kendisinin de Türkiye’ye gelmiş olabileceğini düşünüyorum.”(6)

    Oysa Türkiye, Abdullah Öcalan’ı almak için Suriye’den resmi bir talepte bulunmamıştı. Buna rağmen Mahir Kaynak, A.Öcalan’ın Türkiye’ de olduğundan emin bir tarzda konuşuyor. Senaryonun en önemli halkası budur. Acaba Öcalan, Suriye’den başladığı yolculuğa İncirlik üzerinden mi çıkarılmıştı? Veya bu seyahate çıkması için Türkiye’de elinden gelen olanağı sunanlar mı vardı? ABD’nin buradaki rolü neydi? Yoksa söylenildiği gibi Öcalan, korsanca bir yöntemle değil de, kendi isteğiyle mi gelmişti? Kenya’dan getirilirken uçakta yapılan korsanlık gösterisi, sadece bir görüntüden mi ibaretti? Uçakta kendisine “memlekete hoşgeldin” diyen kişiyi tanıdığını ve güven içinde olduğunu her tavrıyla gösteriyordu. Bu kişi, Öcalan’ın yurtdışında güvenliğiyle ilgilenen ve bağlantılarının merkezinde yer alan Genç Kemalistler denilen örgütün derin devlet içinde görünmeyen şefi miydi?

    İşin ilginç yanı, A.Öcalan’ın da mahkemede yaptığı açıklamaların Mahir Kaynak’ı destekler yönde olması;

     “Benim annem de Türkmendir. Türkçe konuşur. Bu konuda yoğun çaba içindeyim. Ben tercihimi Türkiye lehine kullandım. Ben ölsem de, kalsam da Türkiye’de olacağım. Türkiye’de insanlar bana saygıyla yaklaştı. Ben de saygılı olacağım.”(7)

    Dikkat edersek, “ben tercihimi Türkiye lehine yaptım” demesinden, sanki önüne başka bazı tercihlerin de sunulduğu gibi bir sonuç çıkıyor. O halde Öcalan, tercihi neden Türkiye’den yana yapıyor? Değişen ne vardı? Birdenbire neden ölse de, kalsa da, o güne kadar sözümona aleyhine bol bol atıp tuttuğu Türkiye’de olmak istiyor? Yine, son güne kadar hakkında hiçte olumlu konuşmadığı, sürekli aşağıladığı anne- sinden  beklenmedik bir tarzda neden övgüyle bahsederek, Türk oluşuna ani dikkat çekme gereğini duyuyor? Yoksa Öcalan, Kürt düşmanı oluşunu annesinin geldiği kökene mi bağlamak istiyor? Türkiye’de son yıllarda esen milliyetçi havanın çoşkusuna kapılarak sahip olduğu bu kökenden ötürü verilen görevleri başarıyla yerine getirdiğini, bilinen efendilerine ihanet etmesinin mümkün olmadığını mı izaha çalışıyor? Ya da rastgele bir seçimle ihanetçi olmadığını mı anıştırmak istiyor?

    Mahir Kaynak, Nokta dergisiyle yaptığı bu söyleşide oldukça ilginç olan bir noktaya daha parmak basıyor; “Eğer deşifre olmasaydım, şu an Türkiye solunun lideri olabilirdim” diyor. Acaba “deşifre” olmamış bir Abdullah Öcalan’ın, sergilenen yığınca entrikalar sonucu “örgüt liderliğine” yükseltilmesinden ve giderek “Kürtlerin lideri” gibi gösterilme başarısından hareketle mi bunu söylüyor? Bu cümleler tesadüfen seçilmemiştir. Tersine, sonuçları çok iyi hesaplanarak yapılmış bilinçli bir konuşmadır. Aslında A.Öcalan’ın yıllardır oynadığı rol açığa vuruluyor. Yılların tecrübe birikimine sahip Mahir Kaynak’ın direkt ifade etmekte zorlandığı çok şey, açıklamada kullanılan diplomasi dilinde saklıdır.

    A.Öcalan’ın gerek Ortadoğu’da, gerekse Avrupa’da geliştirdiği ilişkilere baktığımızda, ilişkilerinin hep istihbarat örgütleriyle şekillendiğini görüyoruz. Bu ilişki tarzının durup dururken seçildiği veya rastlantıların ortaya çıkarttığı bir ilişki biçimi olduğu söylenemez. Bunu iddia edenler, ya gerçekten iflah olmaz işbirlikçilerdir ya da gerçeklere gözlerini kapamış uyur gezerlerdir. Çünkü yazdıklarımın hiçbiri herhangi bir iddiaya dayanmıyor. Bunları bizzat A.Öcalan açıklıyor.

    Söylediklerine baktığımızda bu alanda hayli marifetli olduğu ortaya çıkıyor;

    “SURİYE: Suriye gizli servisi ile ilişkideydik. Bağlantıyı Mervan Zirki kurdu.

    İRAN: İran gizli servisinde ‘Sait’ isimli bir kişi ile ilişkideydik. Bu kişi ile örgüte alınacak silahların temininde anlaştık. Yardım gereğince biz de Türkiye’deki ‘Hizbullah’ faaliyetlerine müdahale etmeyecektik.

    YUNANİSTAN: Temsilcilik kurma karşılığında Türkiye’deki büyük şehirlerde eylem yapmamızı istediler ve eğitim verdiler. ‘Dimitri’ isimli bir gizli servis elemanı da 6 ay Botan bölgesinde kaldı.

    ALMANYA,İNGİLTERE,FRANSA: Almanya kendi çizgisindeki Kürt örgütlerini destekler. İngiltere’nin esas ilgi alanı Talabani’dir. ABD’ye bir anlaşma imzalattılar. Bu anlaşmanın ilk kurbanı ben oldum Fransa desteklemekle birlikte temkinli yaklaşır.

    Almanya Anayasa Koruma Örgütü’yle görüştüm

    AMERİKA: PKK’den en uzak duran ülke. Ama politik olarak değerlendirip, politika belirler. Sadece bir kez Irak’ta çalışmış eski bir büyükelçi geldi ve mesajlarımı ileteceğini söyledi.”(8)

    Liste uzayıp gidiyor…

    Günümüzde Latin Amerika’dan, Afrika’ya ve Ortadoğu’ya kadar birçok ülkeden sürgünde mücadele yürütmek zorunda kalan yığınlarca örgüt ve lider var. Ama bunları Öcalan ve PKK ile karşılaştırmak olanaklı değildir. Bunlar, bir çok ülkenin ya siyasal yönetimleriyle ya da devrimci, demokrat siyasal örgütlenmeleriyle ilişkiler geliştirmişlerdir. Her iki ilişki biçimini; hem hükümetlerle, hem de demokratik kitle örgütleriyle dayanışma başarısını gösterenler de çoktur. Bahsettiğimiz devrimci-demokrat örgütlenmelerin tümü de, siyasal temelde geliştirdikleri ilişkilerle uluslararası sahada kendilerini göstermektedirler.

    Abdullah Öcalan’ın yedi değil, onyedi kocalı Hürmüz olduğu böylece açığa çıkıyor. Nereye giderse gitsin, ilk işi, çeşitli istihbarat odaklarıyla ilişki geliştirmek oluyor. Elbette hiç kimse kara gözlerine vurulduğu için ilişkiye girmiyor. Herkes işine gelen bir yaklaşım gösteriyor. Yani çıkarlar konuşuyor.

    A.Öcalan ve PKK’nin hangi sorumlusu, hangi ülkenin bir bakanıyla veya bir siyasal yetkilisiyle görüşmüştür? Hangi ülkenin  işçi sendikalarıyla ve siyasal partileriyle ilişki kurmuş, ortak bir bildiri veya deklarasyon yayınlamıştır? Gösterilemez. Çünkü bir provakasyon hareketidir. Dolayısıyla her provokasyon hareketi gibi istihbarat örgütleriyle ilişkiyi temel almıştır. Nitekim Abdullah Öcalan’ın ilişkileri, kendi ağzından itiraflarda da görüldüğü gibi, hep bu türdendir. Hemen her ülkenin istihbarat örgütleri önünde diz çöküş vardır. Elbette bunlar, ayrıntılarıyla düşünülüp taşınılarak geliştirilen taktiklerdir. Kürt halkını aşağılamaya ve bitirmeye yönelik ilişki ağları temel alınmıştır. Öcalan’ın ağzından çizilen tablo çirkin ve iğrenç bir tablodur. Baştan sona emekçi yığınlara karşı düşmanlıklarla doludur. İstihbarat örgütlerini temel alan ilişki ağları, ne zamandan beri siyasal ilişkilerin yerini almıştır? PKK’ cılar ve Öcalan bir de buna izah getirebilse iyi olur. Hiç olmazsa kamuoyu, diplomasinin yeni bir türü üzerinde bilgi sahibi! olurdu.

    A.Öcalan,“Yekiti ve KDP, ABD’yle bir anlaşma imzaladılar ve bu anlaşmanın ilk kurbanı ben oldum” derken, güç odaklarıyla oynaşma- nın hazırladığı kötü sonu anlatıyor. Zaten başka türlü olması da bek- lenemezdi. Arkasına Kürt halkının kin ve nefretini toplamış, uluslararası platformda terör örgütü ve şaibeli olarak tanınmış, önüne gelen herkesle oynaşan birinin varacağı son, elbette hazin olacaktı. Çünkü karanlık güç odaklarıyla fingirdeşmeyi kendine meslek edinmiş piyonların rütbelerini belirleyen koşullardır. Kullanılmalarını gerektiren koşullar ortadan kalkmışsa, geçmiş hizmetlerine bakılmaksızın çöp tenekesine atılırlar. Nitekim Avrupa’da son kez açık arttırma yoluyla tanıtıma sunulan Öcalan,  eskimiş bir papuç misali tanıtım salonuna bile kabul edilmemiştir. Avrupa kamuoyundan en küçük bir destek görmemesinde garipsenecek hiçbir yan yoktur. Roma’ya gelmesiyle huzuru kaçan İtalyan halkının protestosunu anında geliştirmesi, Öcalan’ı bir süre daha aktif bir biçimde kullanmak isteyenleri bile şaşırtmıştı. Aynı şekilde diğer ülkelerin kamuoyları da Öcalan’ı ne duymak, ne de gör- mek istemişti. 

    Avrupa kamuoyu “lideri” bu şekilde dışlarken, Türkiye kamuoyunda da durum farklı değildi. Halkın tüm çabası, Öcalan’ın bir an önce hak- ettiği cezayı bulması yönündeydi. Beklenildiği üzere, tavır alanların başını, uğruna savaştığını iddia ettiği Kürtler çekiyordu. Kürtler, O’nun karanlık odaklarla birlikte yıllarca kendilerine kan kusturan bir hain olduğunu biliyordu. Bu nedenle Öcalan provokasyonlarının durduruluşunu sevinçle karşıladılar. Ama halkın duyduğu sevinç, biraz da kuşkuyla karışık bir sevinçti. Kuşkuyla karışık sevinç diyorum, çünkü üzerlerinde uzun yıllardır ve hem de kanlı biçimde oyun içinde oyunlar oynanmıştı. Öcalan’ın bilerek, yeni bir plan üzerinde anlaşma sonucu Türkiye’ye geldiği düşüncesi, Kürt halkında da egemendi. Bu nedenle yeni oyunların tezgahlanmasından çekiniyorlardı.PKK’nin 19’cu kuruluş yıldönümünde MED-TV’de Öcalan’ın yaptığı konuşma henüz unutulmamıştı. Bu konuşmasında, durumunun oldukça tehlikede olduğunu, başta ordu olmak üzere devletin çeşitli kurumları tarafından kurtarılması gerektiği yönünde birtakım uyarılarda bulunuyordu;

    “Ciddi bir çözüme adım atanlarla da; devlet içinde de olabilir, bilmem ta istihbarat içinde de olabilir, ordu içinde de olabilir” (9)

    Bu sözler, Öcalan’ın başından itibaren istihbarat örgütleriyle hareket ettiğinin ve onlara her koşulda duyduğu güvenin ifadesiydi. Canını onlara teslim etmişti. Kendilerinden posasını  kurtarabilecek uygun bir yol bulmalarını istiyordu. Biraz da tüm istihbarat örgütlerini orduyla birlikte hareket etmeleri gerektiği konusunda uyarıyordu. Bu nedenle Çevik Paşa’ya övgüler yağdırıyordu;

     “Amerikanın güç vereceği eğilim, getireceği çözüm; Çevik Bir paşa etrafında ve Kürt çözümünü de az çok bağrında taşıyan…biraz da odur. Orta Asya boyutuna kadar kapsamlı bir çözüm projesini tartışıyorlar bunlar.” (10)

    Burada Çevik Bir şahsında “az çok”la bahsettiği “Kürt çözümü”, özünde canıyla ilgili olarak yaptığı pazarlıktan başka bir şey değildi. İster general, isterse başbakan olsun, sorunların çözümü hiçbir zaman bireysel temelde ele alınmaz. Eğer bir devletten bahsediliyorsa, bu devletin bir çok kurumlardan ibaret hiyerarşik bir yapıya sahip olduğu da biliniyor demektir. Yani ortada güçler ayrılığı denilen bir olay vardır. Askeri diktatörlüklerde bile güçler ayrılığı tümüyle bir tarafa bı- rakılarak sorunların çözümü sağlanamaz. O halde Öcalan, neden tek tek kişilere çağrı yapma gereğini duyuyordu? PKK yönetimi ile devlet yönetimini birbirine karıştırdığını sanmıyorum. Üstelik devlet erkine yaptığı çağrılarla kalmıyor, durumunun aciliyetini bildirmek için panik halinde Clinton’a bile haberler göndermeye  başlıyordu;

    “Ben o zaman bir Amerikalı gazeteciye söyledim. Clinton’a dedik siz bir şeyler söylermisiniz? (11)

    Bir gladyo hareketinin başı olarak isteklerinin ne kadarı, nasıl iletilmiştir orasını Öcalan bilir. Ama söylediklerinin iletileceğinden eminmiş gibi konuşuyordu. Yaşamı için riske hiç oynamadığı belliydi. Aynı anda birçok alternatifi harekete geçirmeye çalışıyordu. İstihbarat örgütlerine, orduya ve Amerika’ya kurtarılması için harekete geçmelerini söylerken, dağarcığında satabileceği daha birçok şeylerinin olduğunu da hatırlatmadan geçemiyordu. Bu nedenle de K.Irak’taki siyasal güçlere veryansın ediyordu. Bunların siyasal muhatap olarak kabul edilmesinin Türkiye’nin aleyhine olacağını vurgulayıp duruyordu. Sayısı epeyce kabarık istihbarat örgütlerinin kapılarında boynundaki tasmayla gösterdiği sadakati hatırlatırken, bununla ilgili garantiler de veriyordu;

    “KDP yedi kocalı Hürmüz gibidir. Sahibi çok.. Bir sahibi de Amerika oluyor, güvenilmez. YNK…fazla Amerika’yla oynayamaz, Türkiye’yle oynaması zor. Barzani Amerika’yla oynuyor. PKK üzerinde bazı görüş alış verişleri sanırım yapılıyor. Benim vardığım şey,gelişmeler de bunu doğruluyor.” (12)

    Uzun izahlara hâlâ gerek var mı? Artık Amerika’nın da kendisini ciddiye alabilecek pazarlıklara başladığını ima ediyor. Bu nedenle gereken operasyonun daha fazla geciktirilmeden devreye sokulmasının işaretlerini veriyordu. Yani Amerikan yeşil kartına çoktan sahip olan bir Öcalan’ın varlığından bahsediyordu. Demek ki, Amerika’nın Lübnan Konsolosluğu’yla düzenli görüşmeler meyvesini vermeye başlamıştı. A. Öcalan, CIA’nın 1960’lı yıllardan itibaren tüm NATO ülkeleri içinde işbirlikçileriyle örgütlediği gladyo ekibinin sadece bir üyesi değildi. Aynı zamanda etrafında sağladığı oluşumla ve pratikleriyle, ekibi de aşarak CIA ile direkt bağlantılar oluşturmuş ve her alanda güven veren bir ajan durumuna gelmişti. Türkiye’yi niçin seçtiği şimdi daha iyi açığa çıkıyor.

    Ama bilinen kanallar aracılığıyla ABD ile sürdürülen ilişkiler ve alınan güvenceler, ne olursa olsun Öcalan’ı sakinleştirmeye yetmiyordu. Bu arada sıkça Yalçın Küçük’ün psikolojik terapi seanslarına katılma ihtiyacı duyuyordu.

    Korku ve panik içinde olan bir ruh hastasının terapisti, istediği tedavi yöntemini uygulamakta özgürdür. Yalçın Küçük’te şok tedavi yöntemini uygun buluyordu. Hastayı geçici de olsa ayakta tutmanın, sakinleştirmenin başka yöntemleri üzerinde uğraşmayı pek gerekli görmüyordu. Çünkü hastanın eğilimini, zaaflarını çok iyi biliyordu. Hastanın konumu dikkate alındığında, uyguladığı şok tedavi yönteminin yerinde olduğu söylenebilir;

     “Ancak bir süre kalıcı olarak gelecek bir iktidar, ister askeriye, ister sivil olsun-ama ben askeriyenin gelmesini istemem (Bu kadarcık ‘basit’ jesti de fazla dallandırıp budaklandırmaya gerek yok… Aydın  Üzerine Tezler’in yeni bir cildinde ortaya sürülmüş tez de olabilir. BN)-ama asker gelirse, bu işi çözme ihtimali yüksektir !” (13)

    Aldığı bu tedavi sonucunda A.Öcalan, 17 Şubat’a kadar bekleme sabırlılığını göstermiş ve sağ salim olarak ulaşması gereken yere ulaşmıştı. Avrupa’ya geldiğinde, Türkiye’ye güvenlik içinde gitmesini sağlayacak altyapı çok önceden hazırlanmıştı. Öcalan’ı telaşa düşüren, sadece, her hainde varolan korku ve tedirginlikti.

    Bu anlamda PKK’nin Avrupa’da karanlık ilişkilerini açığa çıkarmada yardımcı olacak bazı olayları vurgulamadan geçemeyeceğim. Öcalan’ın Kenya’dan “paketleniş” operasyonu sonrasında, özellikle Ali Haydar Kaytan’ın, Kani Yılmaz ve daha birkaç kişiyle birlikte apar topar Kuzey Irak’a postalanması önemliydi. Bu kişilerle ortaya çıkan olaylar arasındaki bağlantının çözüme kavuşturulması gerekir. Acaba nelerin üstü kapatılmak istenmişti? Ayrıca, Öcalan’ın Kenya’da korumasını üstle- nenlerden üç kişi kimin adamlarıydı? Özellikle Öcalan’ın bu üç ismin seçiminde diretmesi sadece rastlantı mıydı? Kesinlikle hayır. Öyleyse bu kişiler, Öcalan’la kimler arasında ilişkiyi sürekli kılmakla görevlendirilmişlerdi?

    Öcalan Avrupa’da uçakla seyahat merakını giderirken, uçağın her konakladığı yeri gecikmeli de olsa bir eski öğretmeni aracılığıyla başkalarına bildiren kimdi? Bu şahıs, PKK’den ayrıldığı taktirde vereceği haberler karşılığında yayınlayacağı bildirinin altına kendisiyle birlikte kimin imza atmasını şart koşmuştu? Yine aynı şahıs, PKK’den ayrılma koşulunu neden bir başka şahısın imzasına bağlamıştı? İşin ilginç yanı, bahsettiğim bu zat, aynı tutum içine 1992’de de girmişti. Belli aralıklarla ayrılacağını söyleyen bu şahıs, faaliyetlerine hâlâ “gönüllü” olarak devam ediyor mu? Eğer ediyorsa, bunun hangi ülkenin istihbarat örgütü adına çalıştığı neden açıklanmıyor?

    Ayrıca, halen PKK-MK’de olupta “komutanlık” yapan biri,  Almanya’ da bulunan yakın akrabaları aracılığıyla kimlerle ilişki içindeydi? Bu şahıs ile, PKK’den ayrılmayı ortak bildiri yayınlama şartına bağlayan şahıs arasındaki ilişkilerin durumu nedir? Bu sahışlar veya ekip, Türkiye’de aynı zamanda başka hangi ülkenin hesabına çalışmaktadır?

    Bitmedi. Bir şahıs daha var ki,  bu şahsın uzun yıllardan bu yana  iki ülke istihbarat örgütünün hizmetinde olduğu biliniyordu. Buna rağmen bizzat Abdullah Öcalan tarafından ve 90’lı yıllardan buyana “tam yetki” ile donatılmıştır. Daha sonra aynı şahsın sorumluluğuna verilmiş ekipten bir kişi aracı olarak kullanılmaya kalkışılarak, PKK’den ayrılmış olanlardan birkaç kişi, Öcalan’ın kurduğu bir tuzakla Avrupa ülkelerinden birinin polisine yakalatılmak istenmiştir. Bu kişi halen Avrupa’ da faliyetlerine devam etmektedir. Bu kişinin gerçek kimliği ise sadece Öcalan tarafından bilinmekte. Hatta tüm uğraşlara rağmen hangi ülkenin vatandaşı olduğu dahi bir muamma olmaktan çıkmamıştır. Yine bu şahsın PKK merkez komitesinden iki kişiyle birlikte örgütlenme konusunda ortak kararlar almak için bir Avrupa ülkesinin istihbarat örgütüyle sürekli toplantılar yaptıkları söyleniyor. Hatta toplantıda PKK’nin, Avrupa, K.Irak ve Türkiye’de oluşturulacağı birimlerde bu ülkenin temsilciler bulundurması yönünde kararlar alındığı iddia ediliyor. Karşılığında ise PKK’den ayrılanların bir grup olarak ortaya çıkmalarının ve Öcalan aleyhinde propaganda yapmalarının engellenmesi sözü alınıyor. Verilen yardımların sadece bu kadarla sınırlı olmadığını tahmin etmek güç değildir. Nitekim bu kararlar doğrultusunda ayrılanlardan birkaç kişi bulundukları ülkede tutuklanmış ve tüm hukuk kuralları çiğnenerek iki buçuk yıl ceza istemiyle yargılanmışlardır. PKK’nin Avrupa’da devrimciler üzerinde baskı ve şiddet politikasını sürdürmede birçok ülkenin istihbarat birimlerinin aktif desteği gözardı edilmemelidir.

    Tüm bunlardan sonra, Apocuların nasıl ve kimlerden destek alarak cinayetler işledikleri biraz daha aydınlanıyor. Sadece bu kadar değil; bunlar ve benzeri daha birçok ilişki ağları, Öcalan’ın, kısa bir süre için de olsa, Avrupa’da da ne kadar emin ellerde görev yaptığını ortaya koyuyor.

  

 

SURİYE KAFA TUTACAK GÜÇTE  MİYDİ?

 

 

    Suriye’nin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasal koşullar gözönüne alındığında Türkiye’ye kafa tutacak bir durumunun olmadığı görülür. Suriye zaten İsrail’le sürekli savaş hali durumundadır. Yıllardan beri Lübnan gibi bir külfeti omuzlarında taşımaktan yorulmuştur. Ekonomik, siyasal ve askeri bakımdan güçsüzdür. Hele hele SSCB’nin yıkılmasından sonra hem daha güçsüzleşmiş, hem de yalnızlaşmıştır. Her ne kadar bir Arap ülkesi ise de, aralarındaki çelişkilerden ötürü bu ülkelerin birlikte hareket ettikleri pek sık görülmemiştir.

    Ayrıca GAP projesiyle Suriye, her zamankinden daha fazla Türkiye’ ye muhtaç hale gelmiştir. İçinde yığınlarca sorunun üstesinden gelmek için gösterdiği çabalar biryana, başında İsrail gibi bir kılıcın sallandığı Suriye yönetimi, bir de Türkiye’ye kafa tutup başına yeni bir bela daha almayı istemezdi.Yani neresinden bakılırsa bakılsın, Suriye, Türkiye’yi karşısına alacak güçten dün de yoksundu, bügün de yoksundur. Türkiye’nin isteği karşısında hiç diretmeden A.Öcalan’ı bir hafta içinde yolculaması da bunun göstergesidir.

    A.Öcalan’ın bunca yıldır Şam’da kalmasına gösterilen en önemli gerekçeleden biri, Suriye’nin Sovyetler Birliği ile olan ilişkileriydi. Bu gerekçenin sırf kamuoyunu yanıltmak için ileri sürüldüğü apaçık ortadadır. Bu iddianın 80’lı yıllar için bir an geçerli olduğunu kabul etsek bile, 90’lı yıllar için geçerli olduğunu savunmak tamamen artniyet taşır. Kaldı ki geçmişte de SSCB ve diğer Varşova Paktı ülkelerinin politikalarına bakıldığında terör örgütlerini desteklemedikleri görülür. Hele hele PKK’yi kesinlikle kabul etmedikleri biliniyor. PKK’yi her zaman istihbarat örgütlerinin, özellikle de CIA’nın paravana bir örgütü olarak görmüşlerdir. Nitekim Bulgaristan Kominist Partisi’nin bir yetkilisinin A. Öcalan için, “yönü CIA’ya dönük biri olduğunu sanıyoruz” demesi, durup dururken yapılan bir tespit değildir. Benzer tavrı,  Çekoslavakya Komünist Partisi de göstermiştir. Yine 1982’de Yaser Arafat’la görüşmek için olağanüstü çabalar yürüten Abdullah Öcalan’ın, El-Fetih’in Beyrut’taki sorumlusu Salah ve Beyrut’un güneyinde bulunan kamplarının komutanı tarafından azarlandığı biliniyor. Salah ve bu komutan, “şu ana kadar kimlerle görüşüp görüşmediğin bizler için önemli değildir, seni tanımıyoruz ve tanımayız da” diyerek, Öcalan’ı odanın kapısından içeri bile almamışlardır. Ayrıntılarına girmeden gösterdiğimiz bu örnekler, aslında Sovyet’lerin Öcalan ve PKK’ ye karşı olan tavrına da yeterince açıklık kazandırıyor.

    Elbette ülkelerin istihbarat örgütleri arasında her zaman oyunlar oynanır. Oyun içinde oyunlar tezgahlanır. Bunda yadırganacak bir yan yoktur. Bu bazen sergilenen oyunlara kayıtsız kalınarak, bazen de aktörlerden biri olarak yapılır. Bir ülkenin istihbarat örgütünün geliştirdiği eylem planı, bazen bir başka ülkenin istihbarat örgütünün işlerini kolaylaştırır, stratejik veya geçici siyasal amaçlarına hizmet edebilir. 1993’den sonra Kafkaslar’da ve Orta Asya’da Türk cumhuriyetlerine karşı geliştirilen darbe girişimleri bunun son açık örnekleridir. Sovyetler de, PKK ve Suriye arasındaki ilişkilerde kayıtsız kalmakla yetinmeyi uygun bulmuştur. Kaldı ki, Türkiye’nin Öcalan ve PKK için Suriye’ye yaptığı ve yapacağı baskılar karşısında, Sovyetler Birliği’nin savaştan yana tavır almayacağını, bu ülkenin Ortadoğu ve Kürt politikasını yakından takip etmiş olanlar çok iyi bilir. Yani bahsedilen süre içinde Sovyetler Birliğinin tavrı, Suriye’nin yerel çapta geliştirdiği politikaya müdahale etmemekle sınırlıdır. Uzun yıllar boyunca Ortadoğu’da kurulmuş hassas dengeler vardı ve bu dengelerin korunmasında her iki sistemin de çıkarları vardı. Bu dengeler iki sistem arasında bir uzlaşma sonucu korunuyordu. Yani Türkiye 1998’de koyduğu tavrı SSCB’ nin yaşadığı 1980’li yıllarda  koymuş olsaydı, aynı sonuçla karşılaşacaktı. Bunlar gün gibi ortada olan gerçeklerdir. İleri sürülen Sovyet engelinin ne kadar tutarsız ve samimiyetten uzak olduğu açıktır.

    Bütün bu nedenlerden dolayı diyebiliriz ki, A.Öcalan, Suriye’de bizzat derin devlet denilen güçler tarafından kollanmış, orada kalmasına izin verilmiştir. Bu güçler istediği için burada uzun yıllar yaşamıştır. Suriye istihbarat örgütlerinin ve birçok askeri birimlerinin adeta kalbura benzediğini de unutmamak gerekir. Zaten kendisi tarafından yapılan anlatımlara baktığımızda yurtdışına çıkışının karanlık güçlerce planlandığı anlaşılıyor. Öcalan yurtdışına çıkarken kararı bir günde ve örgütünden kimseye haber vermeden aldığını söylüyor. Öte yandan derin devletle ilgili öyle yorumlar yapıyor ki, bir yerlerle olan ilintileri ve yurtdışında yerine getirmek zorunda olduğu görevleri hakkında ipuçları veriyor. Öncelikle Maraş katliamından, Hilvan ve Siverek olaylarıyla başlattığı bir “gerilla savaşı”ndan, sıkıyönetimden ve 12 Eylül’ün ayak seslerinden bahsediyor. Bu dönemde doğal olarak örgütlerin geri çekilerek Ortadoğu’ya yöneldiklerini anlatıyor. Başlangıçta sol güçlere karşı Lübnan’ da nasıl zorlu bir mücadele yürüttüğünü dile getiriyor, ardından bu mücadeleyi adım adım K.Irak’a nasıl ve neden kaydırdığını izah ediyor.

    Çizdiği yol ve mücadele tarzıyla A.Öcalan, devrimci güçlerle boğuştuğunu her fırsatta belirtmekten gurur duyuyor.

 

GEÇİCİ GÖREV ALANI

 

 

    A.Öcalan, Suriye macerasının ardından Avrupa’ya boşuna transfer edilmemişti. Burada da yarı açık, yarı kapalı olarak son görevlerini yerine getirmek için kolları sıvamıştı. Etrafında şakşakçılar da vardı. Cumhuriyetin 75’ci yıldönümünde Türkiye bir kez daha güç gösterisinde bulunuyordu. ABD ile stratejik işbirliğinin tüm nimetlerini Avrupa’nın önüne sergiliyordu. ABD ise Türkiye gibi güçlü bir ortakla, Avrupa üzerinde politik ağırlığını bir kez daha kanıtlıyordu. ABD-Türkiye ittifakı planlanan hedeflere ulaşıyordu.

    Ulaşılan hedefler nelerdi;

    Herşeyden önce ABD, Avrupa’da politikasına karşı duran sivri uçları bu sayede bastırmıştı. Burada ilk akla gelen isimler, İtalya ve Almanya’ydı. Öcalan’ın İtalya’ya gelişi daha çok da Almanya’yı rahatsız etmişti. Almanya, A.Öcalan’ı İnterpol kırmızı bülteniyle aradığı halde, el altından PKK’ye destek vermişti. Öcalan’ı almayı redderek kendi yasalarına dahi ters düşen Almanya, zor duruma düşmüştü. Demokrasinin hukuk kurallarını ayaklar altına almıştı. Türkiye’ye ikide bir hukuk, insan hakları ve demokrasi dersi veremeyecek konuma itilmişti. Hepsinden önemlisi de PKK’yi görünüşte terörist ilan ettiği açığa çıkartılmıştı. Ortadoğu politikasında kullandığı Kürt ve İslam kozu elinden alınmıştı. 

    İtalya ise Öcalan’ı bahane ederek Avrupa Birliği’nin desteğini alacağını ummuştu. Bu sayede Ortadoğu politikasında Türkiye’yi ve dolayısıyla da ABD’yi sıkıştıracağını sanmıştı. Ama başta Türkiye kamuoyunun gösterdiği şiddetli tepki olmak üzere, başka bazı etkenler yaptığı hesapların pazardan geri dönmesine neden olmuştu. İtalya çabucak dıştalanmış, tutumunda bir başına kalmıştı. Bu, yeni kurulmuş sol eğilimli hükümete, çizilen çerçevenin dışına çıkmaması için yapılmış bir uyarıydı. Ayrıca Türkiye kamuoyunun her alanda geliştirdiği protestolar karşısında büyük maddi zararlara uğramış, şoktan kurtulmanın yolunu sonuçta geri adım atmakta bulmuştu. İtalya bir bakıma Ortadoğu ve Kürt politikasındaki tecrübesizliğinin cezasını çekmişti. Kullanmak istediği silahın çürük olduğunu geç de olsa fark etmişti.

    Öte yandan, çıkışlarıyla Avrupa’nın “haşarı çocuğu” olarak adlandırılan Yunanistan da, Öcalan’ın buraya yaptığı seferle hizaya getirilmişti. O güne kadar başarıyla oynadığı Avrupa’nın “şımarık çocuğu” olma rolünü, bundan sonra olur olmaz oynayamayacağı kendisine hatırlatılmıştı. Öyle ki, Yunanistan neyi nereye koyacağını şaşırmıştı. Her an terörist bir devlet olarak ilan edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Elinde tuttuğu kızgın maşayı kısa sürede atmak zorunda olduğunu an- lamıştı.

    Rusya’ya da aynı şekilde “haddi” bildirilmişti. A.Öcalan’ı kabul etmemesine rağmen günlerce baskı altında tutulmuştu. Türkiye’nin Balkanlar, Kafkaslar’da ve Ortadoğu’da oynadığı rolle, gelecekte oynayacağı rolün önemi böylece kabul ettirilmişti. Sonuçta ABD istediği düzenlemeyi başarmıştı. Yerine oturtulan köşe direklerinin üzerine geçirilen kirişlerin uzunluğu ise Balkanlar’dan, Kafkaslar’a ve Ortadoğu’ ya kadar uzanıyordu.

    İşler bunlarla da bitmiyordu: ABD’nin bu bölgelere yönelik politikasının saç ayaklarından birini oluşturan Türkiye-İsrail işbirliği, Avrupa Birliği’ne kabul ettirilmişti. Bu işbirliği o güne kadar yüksek sesle olmasa da, Avrupa tarafından eleştirilmişti. Böylece Türkiye, Avrupa’ya pazar gücünü, stratejik önemini ve askeri gücünü bir kez daha deklare etmişti. Ve herşeyden önemlisi, Avrupa nezdinde Kürt sorunu bitirilmişti. Bu ne anlama geliyordu? Bu; Lozan’ın tüm Avrupa’ya bir kez daha deklere edilmesi demekti. Avrupa Birliği artık alttan alta, çekingen ve ürkek de olsa isteklerini kabul ettirmek için ikide bir Türkiye’yi sınırlarıyla tehdit edemeyecekti. Böylece Avrupa’nın ikiyüzlü tutumu açığa çıkarılmıştı; Kürtleri emperyalist amaçları için bir koz olarak kullandıklarını kabul etmek zorunda kalmışlardı. Öcalan’ın durumunu bilmelerine karşın gık bile diyememişlerdi. Diyemezlerdi de. Çünkü yıllardan bu yana oluşmuş diplomasi geleneğini bozmaları mümkün de- ğildi.

    ABD’nin politikası zaten bellidir. Geçmişte daha çok iki super güç arasında görülen hegomonya savaşı, SSCB’nin yıkılmasından sonra ABD ve Avrupa arasındaki bir mücadeleye dönüşmüştür. Avrupa artık eskisi gibi ABD’yi dinlememekte, kendisini başı çeken güçlerden biri  olarak görmek istemektedir. Bu anlamda, A.Öcalan’a Avrupa’ya yaptırılan “tarihi sefer”, ABD’nin çok işine yaramıştı. Eline geçen fırsatı hem çok iyi kullanmış, hem de Türkiye ile bunu ustaca kamufle etmesini bilmişti. 

 

 

        II-    RANT KAVGASININ NEDEN VE SONUÇLARI

 

                      1- 15 YIL GEREKLİ MİYDİ?

 

                      2- DIŞ ETKENLERİN ROLÜ

 

                      3- SERHİLDANLAR YUTTURMACASI  

 

                      4- ABARTILAN KİMLİK SORUNU

 

                      5- 15 YIL SONRA NELER DEĞİŞTİ?

 


15 YIL GEREKLİ MİYDİ?

 

 

    Bugünkü sonuçlarına baktığımız zaman, bu soruya olumlu yanıt vermekten başka çıkış yolu yoktur. Ekonomik ve siyasal alanlarda,  askeri örgütlenmede ulaşılan düzeye bakıldığında, geçen sürenin getirilerinin kimlere yaradığı konusunda hemen herkes hemfikirdir. Demokrasinin gelişmediği, yurttaşlık haklarını arama geleneğinin bulunmadığı ülkelerde devleti birtakım entrikalarla yönetmek kolaydır. Kendi içinde bazı riskler taşısa da, devlet yönetiminde bulunmak ve politika yürütmek pek o kadar zor değildir. Bunu yaşadığımız sürecin bizzat kendisi göstermiştir.

    Bu noktada Apocu takımın aktif hizmetleri sonucu ulaşılan hedeflerin belli başlıcalarını biraz daha açmakta fayda var. Süreç neler getirip, neler götürmüştür? Kimin işine ne kadar yaramıştır? Ulaşılan hedefler, aynı zamanda Öcalan ve takımının da aynasıdır. Aynaya bakmaktan korkmak, gerçeklerden kaçış olur.

    Başta A.Öcalan olmak üzere Apocu takımın estirdiği provokasyon ortamı, her şeyden önce Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yaramıştır. Çağa uygun gelişkin teknolojiye önemli ölçüde bu sayede ulaşılmıştır dersek, sanırım bir gerçeği abartmış olmayız. Bu konuda hiçte küçümsenmeyecek bir yol alındığını, ordunun donanım ve eğitim açısından bugün dünyanın en iyi orduları arasında sayılmasından anlıyoruz. Bunun böyle olduğunu yetkili kesimlerden de duyuyoruz. Üst rütbeli subaylar, “Ordumuz savaşı PKK’yle öğrendi” diyorlar. Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak verdiği bir demeçte bu ger- çeğin altını çiziyor;

    “Türk silahlı kuvvetleri bölgedeki düşük yoğunluklu çatışma nedeniyle büyük tecrübe kazandı. Hiçbir komşumuza bizimle çatışmasını tavsiye etmem” (14)

    Apocular’ın 84 provokasyonu, silahlanmaya alabildiğine hız veril- mesinin ana gerekçelerinden biriydi. Tatbikatlar ve sınır ötesi operasyonlar yoluyla modern ve yeni silahlar kullanıma koyulurken, gereken eğitim gerçeğe yakın “savaş” koşulları yaratılarak sağlanıyordu. Bu alanda çoğu kez, traji-komik durumlar yaşanmıştı. Bir yandan “bir avuç terörist” denilmiş, öte yandan adeta bir ordu “cepheye” sürülmüştü. Bu çelişki karşısında zaman zaman kamuoyu nezdinde zor durumlara da düşülmüştü. Oysa önemli olan, Genel Kurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak’ın sözlerinden de anlaşılacağı gibi orduyu eğitmekti. Çünkü PKK’nin niteliği ve özelliği belliydi. PKK sadece bir görünümdü. Özünde amaç; hem orduyu eğitmek, hem de K. Irak’ın önünü tutmaktı. Bu bölgede hemen her konuda söz sahibi olacak bir güç konumuna gelmekti. Bu nedenle tavır, gerek ülke içi, gerekse uluslararası gelişmelerin seyrine göre değişebiliyordu. Zaman zaman Apocular imha ediliyor, zaman zaman da dağ başlarında, mağara kovuklarında kalmalarına adeta göz yumuluyordu. Zaten Türkiye’ nin son 15 yıllık durumuyla ilgili kitap ve araştırmalar okunduğunda  bu çelişkiyi görmek hep mümkün. Bir çok yazar ve gazeteci, helikopterlerin K.Irak’da PKK’lileri çoğu kez görmemezlikten geldiğinden, boş alanları bombaladıklarından bahsediyor.

    Apocu provokasyonların işaret ettiği hedeflerden biri, K.Irak’la ilgiliydi. İran-Irak savaşı ve Körfez krizi sonrasında Saddam’ın bu alanda etinlik kuracak güçten yoksun oluşu, Türkiye’nin bu bölgeyle ilgili kaygılarını giderek arttırmış, buraya müdahale etmenin yollarını arayışa itmişti. PKK ise tam bu noktada başlattığı provokasyonlarıyla, devrimci-demokrat muhalefetin ezilmesi için köprü görevini oynamaya hazır olduğunu bildirmişti. PKK sayesinde bölgeye sayısız seferler düzenlenmiş, sonuçta Türkiye’nin onay vermediği bir çözümün Irak üzerinde hayata geçirme olanağının bulunmadığı, uluslararası planda kabul görmüştür. Bugün Türkiye, K.Irak üzerinde kendi bölgesiymiş gibi rahat ve iddialı konuşmaktadır. Bu ne anlama geliyor? Bu günümüz koşullarında aynı zamanda, K.Irak sorunu Türkiye’ nin de onaylayacağı bir tarzda çözümlenmedikçe, “PKK sorunu”nun bitmeyeceği anlamına geliyor. Çünkü PKK, Türkiye’de yapay bir sorundur. Bunun için Abdullah Öcalan’ın İmralı’da misafir edilmesi, PKK’nin bitirilmesinde fazlaca bir anlam ifade etmiyor. Tersine, bölgeye yönelik niyetlerin gerçekleşmesinde daha aktif bir rol oynacağını ifade ediyor.

    K.Irak’ta yeni bir oluşumun sağlanmak istendiği bir anda, Öcalan’ın İmralı’dan yaptığı çağrı ilginçtir. Öcalan, PKK’ lilere geri çekilme emri veriyor. Üstüne üstlük bunu artık Suriye’den değil, İmralı’dan yapıyor. İnsanların konuşma, yazma, herhangi bir olumsuzluğu protesto etme olanaklarının çok kısıtlı olduğu ülkemizde, 30.000 insanın ölümünden sorumlu tutulan A.Öcalan, habire konuşuyor. Neredeyse PKK’yı İmralı’dan yönetiyor. Strateji ve taktikler geliştirmede fazla sıkıntılı olmadığı görülüyor. Herkes de biliyor ki, pratikte olsun ya da olmasın, böyle bir çağrının hadef gösterdiği nokta, Kuzey Irak’tır. Kaldı ki, PKK’nin geriye çekebileceği fazla bir adamı da yok. Ama önemli olan yine ortalığı karıştırmaktır. A.Öcalan hâlâ dostlar alış-verişte görsün misali içi kağıt dolu bir fileyi orta yerde sallıyor. Çünkü bağlı olduğu çevreler içi boş da olsa bu fileye ihtiyaç duyuyor. Nitekim açıklamasının hemen ardından, “PKK’liler silahlarıyla birlikte Kuzey Irak’a çekiliyorlar” yaygarası kopmaya başladı. Hatta konuşlandıkları yerlerin isimleri ve koordinat- larının dahi bilindiği söylendi. Doğal olarak kafalara şu soru takılıyor; madem ki gidecekleri yer tam biliniyor, o halde neden sınırda tedbir alınmıyor da PKK’lilerin sınırı geçmelerine izin veriliyor? Bir yandan çakıl taşı bile vermemekle öğünülürken, öte yandan sınırların böylesine yolgeçen hanına dönüştürülmesi düşündürücü değil midir? Süper güçlerden Rusya’ya ve gerektiğinde Avrupa’ya  kafa tutacak kadar güçlü olduklarını iddia edenlerin sınır güvenliğini sağlamada böylesine aciz bir druma düşeceklerine inanmak oldukça zor. Ama mesele bu değil. Mesele, bilinen ninnilerle halkı biraz daha uyutabilmektir. Nasıl ki, “terörle mücadele” adı altında halkı 15 yıl boyu uyuttularsa, benzer bir yolla bu süreyi biraz daha uzatmak istiyorlar. Türkiye’de toplum bu ninniye alıştırıldı. Gerçi zaman zaman sıkıntılar da hissedildi. O durumda da plağın arka yüzü çevrildi, ama ninninin içeriği hiç değişmedi; PKK ve terör.

    Nitekim A.Öcalan’ın İmralı’dan yaptığı çağrının ardından hemen sınır ötesi operasyonlara başlandı. Ama nedense tek bir PKK’ liye yine rastlanamadı! Sanki yer yarılmıştı da içine girmişlerdi.  Olur olmaz kullanılan bu taktiğin suyu çoktan çıkmaya başladı. Artık “her yanımız düşmanlarla dolu” marşını dinlemek insanları sıkıyor.Türkiye’ de birileri de ısrarla ve inatla aynı marşı çalmaya devam ediyor. Bu suyu çıkmış taktiğe daha ne kadar başvurulacak onu bilemeyiz. Ama görünen odur ki, bir süre daha böyle gidilecek. Bunu biraz da Irak’ta yaşanan rejim sorunu tayin edecektir.

    15 yıllık “düşük yoğunluklu çatışma”nın bir başka önemli hedefi,Türkiye’deki ilerici demokratik mücadeleyi geriletmek, Anadolu’nun zengin mozaik yapısını tanınmaz hale getirmek, Kürt halkını kendisine yabancılaştırmaktı. PKK burada da elinden geleni ardına koymamıştır. Daha önceki askeri darbelerin ardından görülen devrimci, demokratik yükselişin 12 Eylül sonrasında daha farklı geliştiğine tanık oluyoruz. Eskiden Türk-Kürt kardeşliği temelinde ortaya çıkan mücadele, bu kez tam tersine alabildiğine gelişen bir Kürt-Türk ayrımıyla boğuşmak zorunda kalıyor. Kürtler Türklere güvenmiyordu. Türkler de Kürtler’e kuşkuyla bakıyordu. Çifte baskı altında yerinden yurdundan edilen Kürtler, Batı’nın kentlerinde artık eskisi gibi sempatiyle değil, ayrımcılıkla karşılaşıyordu. Bırakın iş bulmayı, kiralık ev bulmada bile zorlanıyorlardı. Fabrikalarda, okullarda, sokaklarda kısaca hayatın her alanında ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmeye başlıyorlardı. Neden? Çünkü bir yandan Türk milliyetçiliği alabildiğine geliştirilmeye çalışılırken, öte yandan Kürt halkı her şeyin sorumlusu gibi gösterilmişti. Sanki yabancı işgal ordularıyla savaşılıyormuş gibi bir hava yaratılmış, milliyetçilik körüklenmişti. Oysa bu “çatışma” ortamının acı bedelini en fazla ödeyenler de Kürtler olmuştu. 30.000 insanın ölümünden bahsediliyordu. Resmi açıklamalara göre bunların 25.000’i zaten Kürttü. Geriye kalanların asker ve polis olduğu söyleniyordu ama belki bunların da önemli bir kesimi Kürttü. Çünkü Türkiye’de kökenine bakılmaksızın herkes askere alınıyor. Bu konuda resmileşmiş herhangi bir istatistik yoktur. Önümüzdeki süreçte açıklığa kavuşacağına inanmak da zor.

    Öte yandan, Türkiye’de uygulanan bu haksız politikaya itiraz edenler, peşin hükümle PKK’li olarak lanse ediliyor, içeri tıkılıyordu. En küçük bir demokratik talep hemen terörizmle damgalanıyordu. İnsanların can güvenliği yoktu. Sokağa çıktığında ölmemek adeta tesadüfe kalmıştı. Çeteler ortalığı kasıp kavuruyor, kirli savaştaki rant kavgasıyla Türkiye uçuruma sürükleniyordu. Aydınlar, sanatçılar, yazarlar, işadamları sokak ortasında vuruluyor, önemli bir kesimi de içeri tıkılıyordu. Çetin Emeç, Uğur Mumcu ve daha birçok  cinayetlerle olayların üzerine cesaretle gidenler korkutulmak isteniyordu. Kısaca, çeteler, derin devlet ve PKK’nin işbirliğiyle Türkiye, kimin elinin kimin cebinde olduğu belli olmayan bir dönemden geçiyordu. Türk olsun, Kürt olsun çoğu faili mechul cinayette PKK önemli roller oynuyor, ya direkt cina-yetin sorumlusu olarak ortaya çıkıyor veya diğer kesimlerden katillerin koruyuculuğuna soyunuyordu. Hatta bu dönemde işlenecek cinayetler üzerine islamcı odaklarla ortak bir plan geliştirdiği de bilinmekte.

    Kirli savaşın bir diğer amacı; vur kaç ekonomisiyle tekelci sermayenin gücüne güç katmaktı. Tekelci sermaye son on yıl içinde öylesine güçlendirilmişti ki, devleti yönetir hale getirilmişti. “Bölücülük”, “vatan, millet ve Sakarya” sloganları altında kirli savaştan büyük vurgunlar vuruluyordu. Burjuvazi, emekçi yığınlar üzerindeki sömürüsünü katmerleştirerek sürdürürken, kendi içindeki çelişkilerin üzerini de bu yolla kapatmaya çalışıyordu.Hız,en kontrollsüz bir biçimde büyümeye ve sermaye birikimine verilmişti. “Vatanı koruma”nın yükü ise yine yoksul halka bindirilmişti. Emekçi yığınlar açlığın eşiğine her gün biraz daha yaklaştıkça, burjuvazi gücüne güç katmanın mutluluğunu yaşıyordu. Türkiye, sanal savaş naralarıyla Balkanlar’da, Kafkaslar’da ve Ortadoğu’da Amerika’nın sacayağı haline getirilmişti. Yarattığı milliyetçi çoşkuyla hegomonyacı duyguları kabaran burjuvazi, adım adım bu alanlar üzerinde oynarken, bu bölgelerde “ben de varım, bensiz çözümü aklınızın ucundan bile geçirmeyin” diyecek kadar büyümüş, güçlenmişti.

 

                        

DIŞ ETKENLERİN ROLÜ

 

 

    Elbette Öcalan ve PKK olayının 15 yıl gibi uzun bir süre devam etti- rilmesinin altında yatan nedenler sadece bu kadarla sınırlı değildi. SSCB’nin dağılmasıyla birlikte Balkanlar ve Kafkaslar’da ortaya çıkan gelişmeler de en az diğer nedenler kadar önemliydi. Bu bölgelerde ortaya çıkan gelişmeler, Türkiye’yi nasıl etkilemişti? Yine, bu bölgelerde halledilmiş gözüyle bakılan azınlık ve milliyet sorunlarının, Kürtler’deki kimlik sorununa yansımaları var mıydı? A.Öcalan ve PKK’nin bu yan- sımaya karşı set çekmede oynadığı rol neydi? Bu sorulara verilecek yanıtlar, 15 yıllık bir süreye neden ihtiyaç duyulduğunun bir başka açıdan izahı olacaktır.

    Kafkaslar’da ve Balkanlar’da ortaya çıkan gelişmeler karşısında Batı Avrupa’nın bile şaşkınlığa sürüklendiği söylenebilir. Batı Avrupa, milliyetçiliğin toplumların gelişmesinde oynadığı rolü çoktan aşmış ve uluslaşmasını tamamlamış, sınır sorunlarını halletmiş, milliyet ve mezhep farklılıkları gibi sorunlarını büyük oranda çözümlemiştir. Ama gelişmiş endüstri ve sermaye gücüne rağmen, Balkanlar ve Kafkaslar’ daki dalgalanmalar karşısında başlangıçta gözle görülür bir tereddüt geçirmiştir. Batı Avrupa’nın kararsızlığı, ortaya çıkan milliyetçilikle siyasal hareket tarzını nasıl bütünleştireceği noktasında düğümleniyordu? Geçmişte Asya, Afrika ve Ortadoğu’ya dayattıkları ulus-devlet modelinde mi ısrar edeceklerdi, yoksa ortaya çıkan her ayrılma eğilimine destek mi vereceklerdi? Bir yol ayrımına gelinmişti. Güç ve deneyimlerini kullanarak Kafkaslardaki bağımsızlık hareketlerini desteklediler. Bu destekte rol oynayan esas neden, gelecekteki stratejik çıkarlarıydı. Balkanlar’daki parçalanmaları ise stratejik önemine göre desteklediler veya geçici uykuya bırakarak halletmeye çalıştılar. Geçmişte daha çok Ortadoğu’ya dayattıkları modeli Balkanlaşma şiarını önplana çıkartarak yapmak istediylerse de bunda pek başarılı olamadılar.

    SSCB’nin yıkılışıyla birlikte Balkanlar’da ve Kafkaslar’da ortaya çı- kan milliyetçi kasırgadan Kürt halkının etkilenmemesi düşünülemezdi. Türkiye’de, Kürt halkı üzerindeki asimilasyon politikası birçok engellerin yanısıra Sovyetler döneminde Erivan’ın kültür alanında yaptığı faaliyetlere ve Barzani hareketinin yıllarca geliştirdiği direnişe takılıyordu. Dolayısıyla Balkan ve Kafkaslar’da gelişen milliyetçi dalgalanmarın boyutları dikkate alındığında, ister istemez bu ayaklanmaların Kürt halkına yansımaları çok daha geniş boyutlu olacaktı. Türkiye de yaşa- nan şaşkınlığın nedenlerinden biri buydu. Beklenilmeyen taraftan gelen rüzgâra hazırlıksız yakalanılmıştı.

    Türkiye bu bölgelerdeki gelişmeler karşısında sarsıntıya uğrayan ülkelerin başında geliyordu. Ayrıca bu bölgeler ve Ortadoğu üzerinde birbirleriyle rekabet içinde olan emperyalist güçlerin faaliyetleri paniğe yolaçmıştı. Bu panik farklı kültürleri hazmedememekten kaynaklanıyordu. Aslında demokrasi tüm kurum ve kurallarıyla işlerlik kazanmış olsaydı bu tür gelişmeler karşısında böylesi bir çelişkiyi yaşamayacaktı.  Demokrasisi hâlâ kör topal yürüyordu. Üstelik bu konuda fazla bir çaba da harcanmıyor, demokrasiyi geliştirmemekte ayak diretiliyordu. Bu tutum ve anlayışla gelişmeler karşısında tutarlı bir tavır sergileyebilmek mümkün değildi. Cumhuriyetten buyana inkâr edilen Kürt sorunu beklenmedik bir anda ve farklı bir zeminde kendini dayatmıştı. Mevcut konumuyla ciddiye alınmama korkusunu sürekli içinde taşıyordu. Kaldı ki, milliyetçiliğin geliştiği Kafkaslar ve Balkanlar’da halklar birbirlerini inkâr etmiyordu. Oysa, Türkiye yıllardan beri Kürtlerin varlığını bile kabul etmemişti.

    Bu durum karşısında kafalar, herzamanki gibi en kolaycı çözümler üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştı. Bu “yaratıcı” kafalara göre dünya dönüyordu ama Kürt meselesi gündemleştiğinde herşey duruyordu. Yeni çözümler bulmak gerekiyordu.

    Bulunan temel çözüm biçimlerine gelince;

    Birincisi; Kafkaslar’da kabaran Türk milliyetçiliğini olduğu gibi Anadolu’ya yaymaktı.

    İkincisi; Öcalan ve PKK provokasyonunu mümkün olduğunca geniş çaplı kılmak ve bundan sonuna kadar yararlanmaktı.

    Bir yandan Avrupa Topluluğuna girmek için can atar gibi bir görünüm verilirken, bir yandan da toplumda milliyetçi duygu ve düşünceleri geliştirmenin çabası veriliyordu. Aslında bu dönemde Türkiye, Avrupa Birliği’ne girmede kesinlikle samimi değildi. Avrupa’nın kabul etmemesinden ziyade, kendisini henüz hazırlıklı görmüyordu. Çünkü Paris ve Köpenhag kriterlerinin ne anlama geldiği çok iyi biliniyordu. Aday olun- duğu taktirde Köpenhag kararları doğrultusunda uygulamalara geçilmesi zorunluydu.Ertelenmesi için herhangi bir bahane gösterilemezdi.

    Demokrasi ve insan haklarının geliştirilmesi de her zamanki gibi “erken” bulunuyordu. Yani bilinen mantıkla, toplumun aydınlanması, demokrasi ve insan haklarının geliştirilmesi “Türkiye’ye özgü demokrasi” bahanasiyle sakıncalı görülüyordu. Onca yıldır uygulandığı iddia edilen serbest pazar ekonomisine rağmen, “halka neyin, ne zaman gerekip gerekmediğini yönetim bilir” anlayışı henüz sürüyordu. Elbette bu mantık ve anlayışın devam ettirilmesinde rol oynayan esas nedenlerden biri, Kürt sorunuydu. Bu soruna istenilen doğrultuda yön verecek bir güce ulaşılamadığı sürece, Avrupa Birliğine girme sakıncalı bulu- nuyordu.

    Bu nedenle Kafkas ve Balkanlar’daki milliyetçi gelişmelere paralel olarak Anadolu’nun dörtbir köşesinde adeta yeniden bir Türk kimliği arayışı içine giriliyordu. Türk milliyetçiliği en ilkel biçimlerle ve tamemen çağdışı bir anlayışla açığa vuruluyordu. Artık “ne mutlu Türküm diyene” sloganı dahi yeterli görünmeyip, “ne mutlu Türk olana” sloganı önplana çıkarılmıştı. Gelişmemiş ve uluslaşma sürecini tamamlayamamış olmanın tüm kompleksleri kendisini gösteriyordu. Bin yılların Anadolu mozaiği, acımasız yöntemlerle yokedilmek isteniyordu. Modern çağın gelişmelerine tipik bir köylü zihniyetiyle karşı duruluyordu. Olmadık kahramanlık hikayeleri ve yine olmadık kahramanlar yaratılmıştı. Sokaklar artık “Büyük Türkler”den geçilmez olmuştu. Oysa bu türden ilkellikler ne Kafkaslarda, ne de Balkanlar’da görülmüştü. Bir Gürcüden, bir Ermeniden, bir Kürtden doğma adeta suç unsuru haline gelmişti. Türk olmayan milliyetlerden doğmama ise insanların elinde değildi. Tüm halklar için geçerli bu durum, Anadolu için daha bir anlamlıydı. Anadolunun bin yıllık önlenemeyen bir gerçeği ve özellikle de ayrıcalığıydı. İşte kitleler böylesi akıl almaz paradokslarla karşıkarşıya bırakılmıştı. Bir dönem Ermeni-Yezidi-Kurmanç üçlüsü ile ve zaman zaman da alevilerle sunniler arasında oynanan oyunlar, bu yıllarda tekrar sahneye konulmuştu.

    Ama bu sefer oyunlar sadece Doğu ile sınırlı bırakılmamış, nere- deyse Türkiye çapında oynanmaya başlanmıştı. Karadeniz ve Akdeniz’ de geliştirilen provokasyonlar bunun açık örnekleriydi. Akdeniz ve Karadeniz’de alevilerin yoğunlukla yaşadığı bölgeler, hiçte tesadüfi seçilmiş bölgeler değildi. Balkanlar ve Kafkaslar’daki milliyetçi ve dinsel ayrılıkçılığın bu bölgelere yansımasının önü, bu provokasyonlarla alınmak istenmişti. Uygulanan; zayıf yönetimlerin korku salma politikasıydı. Farklı kültürleri ve farklı mezhep gruplarını zorla bastırma taktikleriydi. Çete, mafya, PKK ve bunların devlet içinde yuvalanmış siyasal destekçileri ülkemizi tapulu arazisi haline getirmişlerdi. PKK’ nin ikide bir “Karadeniz”, “Akdeniz” dosyaları açması, derin devletin bilgisi ve işbirliği dahilindeydi.

    Bu dönemin tipik özelliği; bir yandan olmadık sinsi planlarla kitleler- de Türk-İslam ideolojisini geliştirme, öte yandan da cumhuriyeti koruma adına baskı ve şiddet politikasının dozunu alabildiğine arttırma olarak özetlenebilir. Kemalizm ve laiklik zırhı arkasına sığınılarak devleti koruma adına, zaten bir türlü yükseltilemeyen demokrasi ve özgürlüklerin çatısı durmadan aşağıya çekiliyordu. Oysa, cumhuriyeti korumanın yolunun demokratik hak ve özgürlükleri geliştirmekten geçtiği çok iyi biliniyordu. Egemen güçler bol bol cumhuriyet savunuculuğu yaparken, sözbirliği etmişcesine demokrasiyi genişletmenin gerekliliği üzerinde durmamayı temel almışlardı. Çünkü gelişmiş demokratik bir ortamda, çapulculuğu sürdürme olanağı yoktu. Demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerden yoksun kılınmış kalaslar üzerinde duran bir cumhuriyet işlerine daha çok geliyordu. Kemalizm ile ümmet toplum anlayışını çakıştırmaya yönelik faaliyetler başka türlü yürütülemezdi. Dolayısıyla solun başında balyoz hiç eksik edilmiyor, devrimci-demokrat kitle örgütlenmelerinin haksızlığa karşı her çıkışı şiddetle bastırılıyordu. Aydınlar üzerinde acımasız bir terör estiriliyordu. Düşünme, düşündüklerini kaleme alma suçların en büyüğü sayılıyordu. Teröre karışmayanlar neredeyse potansiyel suçlu kabul edilmişti. Bu nedenle de, bu dönemde faili meçhul cinayetlere kurban giden aydınların sayısı oldukça yüksekti. Bunlar ve benzeri uygulamalar; korkak, bencil, gelişmeler karşısında bağımsız insiyatif koymaktan uzak, korunmacılığa alışmış bir burjuvazinin sergileyebileceği  tavırlardı.

    İşte böylesi bir geçiş döneminde PKK’ye ihtiyaç vardı. PKK, yığınların dikkatlerini dağıtmanın, egemen güçlerin çirkefliklerini örtülemenin, hak arama ve düşünce özgürlüğünü bastırmanın bulunmaz bir aracıydı. Milli gelirin kişibaşına dağılımının 3000 dolar olduğu toplumlarda bu tür acımasız entrikaların çevrilmesi, dolayısıyla anti-demokratik uygulamaların ciddi engellerle karşılaşmaması pek şaşırtıcı olmasa gerek.

    Egemen güçlerin izlediği seyre bağlı olarak PKK’nin de eşzamanlı bir biçimde aynı taktikleri ve yöntemleri izlemesi beklenen bir durumdu. Abdullah Öcalan, SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte artık sosyalizm maskesini bir tarafa bırakıyor, yerine islamcı maskeyi takıyordu. İslamcı fırtınaların hızına kapılarak hemen tüm konuşmalarında ve demeçlerinde islamcı düşünceyi işlemeye başlamıştı. 90’lı yılların başından itibaren güdümlü birçok islamcı grup PKK’nin yedeğine verilmişti.  Sosyalizmi eleştirilip yerden yere vuran A.Öcalan, kendisini son peygamber olarak ilan etmeyi de ihmal etmiyordu. Hatta zaman zaman peygamberlikle yetinmeyi az buluyor, tanrılığa kadar yükseliyordu. Bunu müritlerine onaylatmaktaysa hiç zorlanmıyordu;

     “Hiç bir felsefi tanımlama veya teorik yargı, tek başına Abdullah Öcalan’ı tümüyle kendi kapsamına alacak bir genişliğe sahip değildir. (…) bunun anlaşılması için ise, deyim yerindeyse insanın bugünkü sistem çerçevesi dahilinde oluşmak zorunda bırakılmış bir anlama gücü yetmemektedir. (…) Başkan Apo’nun gerçeği, sadece onun sözle dile getirdiği teorik literatürün toplamı bir gerçek olmaktan son derece uzaktır ve bu türden bir yargı olayın anlaşılmasında eksiklik yaratmaktan da öteye, oldukça yanılgılı sonuçlara götürecektir.(…) Onun tanrısal bir güç olarak değerlendirilmesinin en başlıca bir sebebi de,onun anlaşılmasının zorluğundan kaynaklanmaktadır.”(15)  

    Böylesine anlaşılmaz saçmalıkları aktarmak zorunda kalışımız elbette hoş bir durum değil. Ama ıslam gizemciliği adına Apocu kafaların nasıl bir mantık silsilesine sahip olduklarını anlamak açısından iyi bir örnektir. Gerek yerel, gerekse genel seçimlerde islamcı parti ve gruplarla işbirliğine niçin gittikleri şimdi daha kolay anlaşılıyor. Hatta bazı adaylar için para karşılığı oy avcılığı yaptıkları da biliniyor.

    Sadece islamcılığın değil, Türk milliyetçiliğinin alabildiğine pohpohlandığı dönemlerde A.Öcalan ve PKK’nin de aynı şekilde milliyetçi propaganda ve ajitasyona hız verdiğini görüyoruz;

    Türk boy beyleri Ortadoğu’ya yönelişlerinde ve sınıflı toplumda mesafe alışlarında -ki bu feodelleşmedir- görüyoruz ki, başkalarının topraklarını işgal etmek kadar, insanlarını ve tabii ki kadınını da köleleş- tiriyorlar. Halihazırda halen etkilendiğimiz dünya, oluşan kişilik bunun sonucudur. Kadının bir meta konusu haline getirilmesinde Türklerin Ortadoğuya yayılmasının çok ciddi bir rolü vardır…”(16) 

    Azgınca geliştirilen Türk milliyetçiliğine paralel olarak A.Öcalan da sahte Kürt milliyetçiliği yapmış, halklar arası düşmanlıkları körüklemek için elinden geleni ardına koymamıştır. Kürt kadının ezilmişliğini ve çağımızda hak ettiği yere gelememiş olmasını, Türk halkının varlığına bağlayacak kadar dengesizleşmiştir. Sadece Kürt kadınının değil, genelde kadınlar üzerindeki baskıyı tarihi süreç içindeki üretim ilişkilerinden ve sosyal gelişmelerden bağımsızlaştırarak, Türkler’in Anadolu’ ya yerleşmesine bağlayacak kadar zırvalamıştır. Elbette bunları durup dururken ortaya atmamıştır. Onun tüm çabası, egemen güçlerin dönemlere göre geliştirdiği konseptleri, aldığı sorumluluk düzeyinde harfiyen uygulamak olmuştur. Buradaki görevi de Türk milliyetçiliğini tamı tamına taklit etmekti. Daha doğru bir deyişle, Türk milliyetçiliğinin Doğu’da yaygılmaşmasına hizmet ederek, Kürt kimliğinin bastırılmasına yardımcı olmaktı.

    Demokrasinin geliştiği ülkelere baktığımızda toplumun sorgulayıcı olduğunu görüyoruz. Amerika’da Buch ve İngiltere’de Margaret Theatcher hükümetleri, Körfez savaşında birkaç asker kayıbıyla sınırlı kaldıkları halde, sırf savaş yanlısı tutum takındıklarından dolayı iktidarlarından oldular. Ülkemizde ise insanlar bırakalım hesap sormayı,  küçümsenmeyecek bir kesim marşlar eşliğinde savaş kışkırtıcılığına alkış tutmuştur. Bu durum, yerine oturmamış, uluslaşmasını henüz tamamlayamamış toplumlara özgüdür. Yani toplumun sanayileşmesiyle, kalkınmışlık ve eğitim düzeyi ile ilintilidir. Orta öğrenimi bitirmiş gençliğin yarısına yakın sayılacak bir bölümü İmam Hatip okullarından mezundur. Aktif olan işgücünün neredeyse yüzde seksenine yakın bir kesimi ilkokul diplomalıdır. Lise mezunları içinde üniversiteye devam edenlerin oranı henüz yüzde yirminin altındadır. Mesleki eğitim hiçe sayılmıştır. Halk her türlü sosyal güvenceden uzak, asgari ücretin altında, günlük ekmek parasına çalışmaya mahkum edilmiştir. Böyle bir toplumda şiddetin kutsanır hale getirilmesine şaşmamak gerekir. Nitekim, azgın ulusal milliyetçilik, daha çok emekçi sınıfların lumpen kesimlerinde etkili olmuştur. Türkiye’de 1980’lerden buyana köylülüğün içinde bulunduğu durum ve göçlerden dolayı büyük kentlerin kenar mahallelerinde yoğunlaşan nüfusun ekonomik ve sosyal koşulları düşünülürse, bu tarz bir milliyetçiliğin gelişip güçlenmesi doğaldır. 

    Birçok alanda çağdışı koşulların egemen olduğu ülkemizde, PKK gibi bir maşanın ortaya çıkıp kitleler üzerinde terör estirmesi kolaydır. PKK’nin bir dönem için yerine getirdiği yükümlülüklerin doğurduğu sonuçlar bilince çıkartılırsa, niteliği de çok iyi kavranır. Bugün PKK torbasının ağzı büzülmeye başlanmıştır, sıkılması ise daha çok Kuzey Irak’ taki gelişmelere ve derin devlet diye ifade edilen güç odaklarının devlet içinden tamemen sökülüp atılmasına, yani siyasi erkte ayrışmanın netleşmesine bağlıdır.

    İşte saydığımız bütün bu nedenlerden ötürü egemen güçlerin 15 yıl gibi uzun bir süreye ihtiyacı vardı. A.Öcalan ve PKK’nin sunduğu hizmetler sayesinde bu sürenin en iyi biçimde değerlendirildiği söylenebilir.

 

 

SERHİLDANLAR YUTTURMACASI

 

 

    Serbest pazar uygulamalarına geçilmesiyle birlikte yoğunlaşan sınır ticareti yeni gelişmelerin habercisi olma özelliğini taşıyordu. Yine, K. Irak’ta yürütülen mücadelenin olası etkileri, egemen kesimleri düşündürmeye başlamıştı. Gerçi bu yönlü tedbirler çok önceden alınmıştı ama alınan bu tedbirlerin derinleştirilerek sürdürülmesi gerekiyordu. Bahsettiğimiz bu tedbirlerin önemli halkalarından birini oluşturan PKK, 90’lı yılların başından itibaren bir de bu yönlü hizmetler vermeye başlamıştı. Şırnak, Cizre, Nuseybin vb. yörelerde sınır ticaretinin yoğunlaşması ve bu ticari ilişkilerin sürdürülmesi süreci içinde K.Irak’tan muhtemel etkileşim, PKK’nin devreye girmesiyle engellenmişti. Yani ortaya çıkması muhtemel bir  kimlik sorunu arayışının önü daha başlamadan alınmıştı. PKK’nin “serhildanlar” diye yutturmaya çalıştığı şey, aslında derin devletin bilinçli uygulamalarından başka birşey değildi. Amaç; hem K.Irak’tan muhtemel bir etkileşimi engellemek, hem de bu süreç içinde sınır ticaretine çete ve mafyanın egemen olmasını sağlamaktı. Nitekim bu konuda 92’den itibaren büyük başarı sağlanmış, geçimini sınır ticaretiyle sağlayan kesimler haraca bağlanmıştı. Derin devletle işbirliği halinde bu pastadan önemli pay alanlardan biri de PKK, yani Abdullah Öcalan olmuştu. Aynı zamanda bu süreç içinde yatırımcı burjuvazinin gelişmesi engellenmiş ve talancılığın egemen kılınması bizzat PKK aracılığla başarılmıştı. Abdullah Öcalan’ın, yörenin büyük feodal beyleriyle, aşiret reisleriyle ve mafya liderleriyle yürüttüğü görüşmeler sonucunda sınır kapıları bölüşülmüştü. “Serhildanlar”, bahsettiğimiz bir de bu karanlık ilişkileri örtülemede kullanılan araçtı. 18 Nisan 1998 seçim sonuçları da “halk hareketi” diye yutturulmaya kalkışılan olayların kimler tarafında düzenlendiğini açık biçimde göstermektedir. “Kale” olarak nitelenen birçok kaza ve beldede MHP, birinci parti durumuna yükselmiştir.

    Aynı oyunlar kısa bir dönem için Karadeniz’de de yürürlüğe konulmak istenmişti. PKK’nin  “Karadeniz Dosyası” açtığı dönem, bölge halkının büyük çalkantılar içinde bulunduğu bir döneme denk gelmekteydi. Özellikle kırsal kesimde sisteme karşı gelişen bir muhalefet vardı. Halk bir yandan ürünlerine yüksek taban fiyatlar isterken, bir yandan da devlete sattığı ürünlerin parasını alabilmenin mücadelesini vermekteydi. Diğer alanlarda olduğu gibi işsizlik, yoksulluk ve göç bölgenin en büyük sorunuydu. Köylülerin sattığı ürünler, banka ve kooperatiflerden aldıkları kredilerin faizlerine yetmiyordu. 60-70’li yılların köşebaşı faizcileri ve vurguncuları, ipotekçileri işbaşına geçmişti. Küçük işletmeler ve esnaf arka arkaya kepengler indirmeye başlamıştı. Hükümet sorumluları bölgeye seyahat edemez hale gelmişti. Halk geniş katılımlı protesto ve mitinglerle sesini duyurmaya hazırlanıyordu. 68-70 dönemi adeta yeniden gelmek üzereydi. Ayrıca ekonomik ve sosyal koşullardan kaynaklanan sorunlar, kısa sürede halledilecek sorunlar değildi. Derin devlet bu durumdan yararlanmak için kolları sıvamakta gecikmemişti.  Emirlerine amade olan PKK, her yerde olduğu gibi Karadeniz’de de imdadlarına yetişmişti. İki-üç çapulcusuyla Karadeniz’de olduğunu hergün TV ekranlarından duyurmaya başlamıştı. Bu arada Gürcü-Laz, Gürcü-Türk ve alevi-sunni vb. yapay çelişkiler de sürekli körükleniyordu. Bu yolla Kafkaslar, Rusya Federasyonu ve Avrupa’ya yönelik ticaret yolları tutulmak istenmişti. Geliştirilmek istenen provokasyonlar, mafyanın, çetelerin ve bu arada A.Öcalan’ın daha büyük kârlar ve kazançlar sağlamasına yarayacaktı. Amaçları uzun süreli bir provokasyon geliştirmekti ama başaramadılar. Karadeniz tamamen farklı bir yapıdaydı. Bölge hassas dengeler üzerine kurulmuştu. Yöre halkının uyanıklığı ve siyasal gelişmelerin farklı boyutlar kazanması sonucu, bölgede geliştirilmek istenen provokasyonların önü erkenden alınmıştı.

    Uygulanan yöntemler başka ülkelerde toplumun altüst oluşuna neden olacak kadar tehlikeli yöntemlerdi. Öyleyse derin devletin bu kadar geniş çember içinde hareket etmesine aktif tavır neden alınmamıştı ? Açık ki,  egemen güçler, PKK  ve Abdullah Öcalan aracılığıyla siyasal hedeflerine ulaşmayı amaçlarlarken asıl güvendikleri şey, Kürtler’in bir kimlik arayışı içinde olmamalarıydı. Daha başka bir ifadeyle, kimliğini bulmuş bir toplumla karşı karşıya olmadıklarının bilincindeydiler. Toplumun kimlik arayışından çok, daha iyi bir sosyal yaşam peşinde koştuğunu çok iyi biliyorlardı. Aydınların da toplumu etkileme gücünün oldukça sınırlı olduğunu bilmek için kâhin olmaya gerek yoktu. Serbest pazar ekonomisine geçildiğinden bu yana özellikle sosyolojik araştırmalara hız verilmesi boşuna değildi.

    Bunları söylerken, Kürtler’in tamamen bu yönlü çabaların dışında kaldığı elbette iddia edilemez. Örneğin; yaygın bir okuyucu kitlesi olmamasına karşın, bilinen bu çabalar sonucunda yayınlanan Kürtçe kitaplar artmıştır. Kürtçe kasetler çoğalmıştır. Televizyonlarda hiç çekinilmeden ”ben Kürdüm” denilmeye başlanmıştır. Eskiden bırakalım televizyon ekranında, Batı’nın her hangi bir şehrine gidildiğinde bile ”Kürdüm” demekten korkulurdu. Şalvar veya puşuyla pek fazla gezilmezdi. Bunlar aşağılanmanın bir gerekçesi olarak görülürdü. Kimilerince basit gözükse de, bu tür aşamalar bir halkın kimlik mücadelesinde önemli noktalardır. Örnekler çoğaltılabilinir. Ama tüm bunlara rağmen, Kürtler kimlik için mücadele eder konumda değildi. Çabalar, her bölgede olduğu gibi daha çok ekonomik ve sosyal sorunları aşma çabalarıydı.

    Yeri gelmişken sorunu biraz daha açmakta yarar var.

 

 

ABARTILAN KİMLİK SORUNU

 

        

    Derin devlet desteğinde Öcalan ve takımı ellerine tutuşturulan projeleri hayata geçirmeye çalışırken, herşeye rağmen karşılaştıkları ciddi sorunlar da vardı. Hedeflerine ulaşmak için uyguladıkları yöntemlerin bir çok noktada ters tepişi sözkonusuydu. Özal’ın tek başına iktidar olduğu dönemde, hızlı ve kontrolsüz bir biçimde uygulamaya koyduğu serbest pazar ekonomisi, Doğu ve Güneydoğu’da daha yıkıcı bir hâl almıştı. Yoksulluk ve sefalet Batı’ya oranla daha yaygın bir hal- deydi. Bütün bunlara rağmen, milliyetçi duygular ve kimlik arayışının yerini farklılıkların yontulması almıştı. Bunda gerek yoğun biçimde Batı’ya göçün getirdiği olanakların, gerekse de aydınlanma ve bilinç düzeyinin daha çok orta sınıflar arasında gelişmesinin rolü vardı. Ayrıca PKK’nin topluma yönelik terör politikasında Türk milliyetçiliğinin propaganda ve ajitasyon yöntemlerini temel almasının da önemli etkileri olmuştu.

    Aynı döneme denk gelecek biçimde, 80’li yıllar boyu geliştirilen serbest pazar uygulamaları, etkisini, daha net biçimde 90’lı yıllarda vermeye başlamıştı. Ulaşım, eğitim, haberleşme ve ticaret alanlarında yaşanan gelişmeler, Kürt toplumunun da dünyaya açılmasını sağlamıştı. Bu anlamda Balkanlar’da ve Kafkaslar’da esen milliyetçi rüzgârların, kendisini, aynı biçimde Türkiye üzerinde göstermesi mümkün değildi. Türkiye’de bunun etkisini azaltacak ciddi sosyal gelişmeler  vardı. Aynı döneme denk düşecek biçimde Kürtçe gazeteler, kitaplar yayınlanıyor, Kürtçe türküler serbestçe söyleniyordu. Kürtçe basılan kitaplar, gazeteler ve kasetler sayı olarak artmıştı ama satış oranları oldukça düşüktü. Hatta maliyetlerini karşılamaktan dahi uzaktı. Kürtçe basın ve yayın alanında karşılaşılan bu durum, aslında şaşırtıcı değildi. Durumu sadece baskı ve korku nedenleriyle açıklama, sorunu en ucuz bir yöntemle savuşturmadır. Elbette Kürtçenin eğitim-öğretim dili olarak kullanılmaması ve yasak olması bir nedendir, ama bunu her türlü gelişmenin önünde tek başına belirleyici olarak görme de yanlıştır.

    Yine Doğu’dan Batı’ya milyonları bulan bir göç dalgası yaşanmıştı. Ama aynı dönemde büyük kentlere iç bölgelerden de büyük göçler vardı. Doğu’dan gelen göçlerle iç bölgelerden gelen göçler büyük kentlerde aynı kaderi paylaşmaktaydı. Paylaşılan da, yoksulluk ve sefaletti. Sanayideki gelişmeyle orantısız yaşanan göçün zaten paylaşacağı pek fazla bir şey yoktu. Çünkü göçler gelişen sanayinin kat kat üstündeydi. Böylesi koşullarda Kürtlerin kimlik arayışı peşinde koşmaları beklenemezdi. Nitekim Batı’ya göç eden Kürtler arasında kimlik arayışına yönelik bir gelişme de yaşanmamıştı. Buna rağmen PKK’yi Türkiye’de olan biten tüm olumsuzlukların kaynağı olarak tanımlama, egemen çevrelerin işine geliyordu. Böylece ezilen emekçi yığınların her eylemi, demokrasinin geliştirilmesi için yürütülen her çaba daha kolayca boşa çıkarılıyordu. PKK, egemen güçlerin elinde, devrimci demokratik mücadeleye karşı kullanılan sihirli bir değnek gibiydi. Egemen güçler açısından yönetim adeta sorunsuz hale getirilmişti. Yönetime gerekli olan “dikensiz gül bahçesi” Öcalan ve güruhu tarafından yaratılmıştı. Böylece en önemli görevlerinden birini daha başarıyla yerine getirmişlerdi.

    Orta sınıfların da Kürt sorunu diye bir sorunlarının olduğu söylenemez. Aydınlanma, bilinç ve kültür bakımından gelişkin olanlar da bu kesimlerdi. Sorunu bu biçimiyle önplana çıkarmaya çalışanlara zaten olumlu bir gözle bakılmıyordu. Bu kesimlerin içinde yer alan bürokratlar, esnaflar, küçük üreticiler vb. ekonomik zorluklar içinde çırpınıp, günlük yaşamını devam ettirmenin çabasını veriyordu. Ayrıca, dünyadaki gelişmeleri izledikce kimlik arayışından çok, daha iyi bir sosyal yaşam çabasına yöneliyordu. Biraz palazlanmış durumda olanlar ise, daha fazla kazanmanın ve çağa uygun modern yaşantı sağlamanın peşinde koşuyordu.  

    Gelişmekte olan burjuvazi ise daha fazla kâr etmeyi, büyümeyi, holdingleşmeyi hedef olarak önüne koymuştu. Bölgede büyümeye ve gelişmeye başlayan burjuvalaşma artık direkt Avrupayla ilişki içine girmişti. Bu anlamda ne “alt” ne de “üst” kimlik diye bir sorunları yoktu.

    Egemen güçlerden feodallere gelince; bunların eskiden bu yana olan tavır ve anlayışlarında hiç bir değişiklik olmamıştı. Bu kesimin verdiği tek kavga hızla burjuvalaşma arzusundan başka birşey değildi. Bütün çabaları; serbest pazarın sunduğu olanakları devlet ve bürokrasiyle olan bağlantılarıyla birleştirerek bir an evvel burjuvalaşmaktı.  Feodallerin önemli bir çoğunluğu, paralarıyla şehirlerde ev satın alarak sadece keyfe bakan feodaller olmaktan çıkmıştı. Banka kredileriyle beslenmede fazla zorluk çekmediklerinden, sanayi yatırımlarına, işletmelere el atarak veya Batı’da ortaklıklar kurarak burjuvalaşıyorlardı. Böylesi bir geçişle sanayici olup olmayacakları ayrı bir tartışma konusudur. Ama kabul etmek gerekir ki, Avrupa anlamında bir burjuvalaşma da hayalciliktir.

    Yoğunlaşan kapitalist ilişkiler içinde Hakkari, Şırnak ve Van gibi geçmişin en katı feodal ve aşiret ilişkilerinin hüküm sürdüğü bölgelerde bile ekonomik ve sosyal alanlarda çok ileri gelişmeler ortaya çıkmıştı. Artık bölgede kırsal kesime kadar rock ve pop müziği dinlenir hale gelmişti. Katı feodal gelenekler önemli oranda aşınmaya başlamıştı. Bunun yanısıra, serbest pazar uygulamalarıyla birlikte aşiret ilişkilerinin de geçmişten daha yoğun bir tarzda çözüleceği umulmuştu ama bir ölçüde tersi oldu. Çünkü PKK’nin halk üzerinde geliştirdiği terör karşısında aşiretler varlıklarını ve çıkarlarını ayakta tutacak arayışlar içine girmişlerdi. Bu da daha çok aşiretler halinde köy koruculuğuna yönelme olarak kendini göstermişti. Köy koruculuğu ister istemez toplumun aşiretsel bölünmüşlüğünü pekiştiren bir etkiydi. Korucu aşiretler, devlet tarafından sağlanan ekonomik olanaklarla daha iyi bir sosyal yaşam düzeyine ulaşıyor, ama diğer taraftan toplumun gelişmesinin önünde engel olan aşiretsel yapının da ayakta kalmasını sağlıyordu. Bölünmüş bir toplumda ciddi bir kimlik kavgasının olmayacağı açıktır. Böylece iki zıt çelişki bir arada yaşandı diyebiliriz. 

    Bölgede 80’ler sonrası pazar ilişkileri doğal seyrinde gelişmiş olsaydı aşiretlerin çözülmesi hem daha hızlı seyredecekti, hem de daha bilinçli kimlik arayışı içine girilecekti. Ama PKK böylesine çelişkili bir sürecin gelişmesine neden olduğundan, toplumun çağ dışı aşiret ilişkileriyle bölünmesini pekiştirmiş oldu. ANAP’ın tek başına iktidar olmasıyla başlayan bahsettiğimiz bu süreç, PKK engeline takılmamış olsaydı, belki çok daha farklı, ileriye yönelik sonuçlara  yol açacaktı. Her şeyden önemlisi, özelde işçi sınıfı, genelde sivil toplum hareketleri daha ileri düzeylerde seyredecekti. Dolayısıyla egemen güçler de kolay yönetilen bir toplumla karşı karşıya olmayacaklardı. Ama A. Öcalan ve PKK provokasyonları sürecin yönünü sürekli egemen güç- lerin lehine tutmayı başarmıştı. 24 Ocak kararları nasıl cuntayla uygulamaya konulmuşsa, sonuçlarının toplanması da PKK sayesinde olanaklı hale gelmişti.

    Bu arada aydınların durumuna değinmekte de fayda var. Aydınlar adeta apansız yakalanmıştı. Önemli bir kesimi hâlâ sömürge teorileri üzerinde kafa yorarken, bir kısmı da “alt kimlik” tanınması gibi ne olduğu belli olmayan uğraşlar içindeydi. Özellikle alt kimlik sorununa büyük kent aydınlarının bir kısmı da katılmıştı. Diğer bir kesimi ise PKK’nin niteliğini, işlevini çok iyi bilmesine karşın çok ciddi yanılgılara düşerek, “bunları kullanarak belki birşeyler koparırız” sevdasına düşmüştü. Bu aydınların içinde, Öcalan’ın ajanlığı ve provokatörlüğü konusunda geçmişte mangalda kül bırakmayanların bulunması, bir başka renk cümbüşüydü. Akıllarınca kulanmaya kalkıştılar ama, kimi kime karşı kullandıkları üzerinde hiç kafa yorma zahmetine katlanmadılar.

    Denilebilinir ki aydınlar,Türkiye’de 80’li ve 90’lı yılarda ortaya çıkan her alandaki değişimleri, özellikle SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte ortaya çıkan uluslararası gelişmeleri yeterince kavramaktan uzak kaldılar. Sonuçta potansiyel bir güç konumuna gelemediler. Önemli bir kısmı DEP’te olduğu gibi, PKK’ nin provokasyonuna gelerek egemen güçlerce tam zamanında kullanıldılar ve tamemen saf dışı bırakıldılar. Türkiye’de egemen güçlerin estirdiği terörü herhalde yeterli bulmamış olacaklar ki, PKK aracılığıyla büyük tekelci güçlerin sosyal demokrasiyi ve sol’u tasfiye politikasının aleti oldular.

    Zaten aydınları  yanlış düşüncelere sürükleyen nedenlerin başında, DEP ve daha sonra HADEP’in durumu geliyordu. Bu partilerin Doğu ve Güneydoğu’da az da olsa oy toplaması yanılgıların asıl kaynağı oldu. Oysa bu durum toplumun beklenilen doğrultuda bir kimlik arayışı içine girdiğini göstermiyordu. Gerçekte, kontrolsüz geliştirilen serbest pazar politikasının getirdiği açlık ve sefaletten etkilenen kesimlerin sis- teme duyduğu tepkiyi ifade ediyordu. Dikkat edilirse, bu partilerin oy topladığı bölgeler, kişi başına milli gelirin en az olduğu bölgelerdir. Yani;  yoksulluğa ve sefalete itilen, kapitalist üretimle yeterince ilişki içine girememiş kesimlerin terkedilmişliğini hatırlama durumu vardır. Bu da daha çok içe kapanmayı ve yöresinden çıkışlara destek vermeyi getir- miştir. Ayrıca, biraz da şark kurnazlığıyla Kürtlüğünü hatırlatırsa devletten bir şeyler kopartacağına inanarak geliştirilen bir hareket tarzı vardır. Toprağa bağlı küçük üreticiliğin, köylülüğün tipik özellikleri sergilenmiştir. Yoksa bilinçli kimliğini vurgulayan, milliyet farkını gözeterek eşit haklara sahip olmak için kullanılan oylar değildir.

    Peki kimlik olayını önplanda tutarak oy kullanan yok muydu? Açıkça söylemek gerekirse, bunların oranı yüzde bir bile değildir. Çeşitli biçimlerde devletin kolluk kuvvetlerince baskıya uğramış, çocukları ve yakınları hapishanelerde olan aileler  bile, bilinçten uzak, daha çok kin alma duygusuyla DEP ve HADEP’e oy vermiştir.

    DEP’e ve HADEP’e oy verilmesinin altında yatan bazı başka ne- denler daha vardı. Bunların başında hem direkt devletin, hem de PKK’ nin baskılarından bunalmış kesimlerin üçüncü bir yol arayışı içinde olmaları geliyordu. Milyonları bulan Kürt göçüne rağmen azda olsa Batı’da oy toplamaları  yine yapılan bu baskılara karşı duyulan serzeniştir. Ayrıca bizzat egemen güçlerin şöven politikalarından ve propagandalarından bıkan kesimlerden bir kısmı da son seçimlerde HADEP’e oy vermiştir. Bu da kitlelerce geliştirilen bir protesto biçiminden başka birşey değildir.

    Bu her iki partinin de konjoktörü değerlendirmeden uzak oluşları kitlelere mal olmalarını engellemiştir. Bugün HADEP halkın verdiği mesajları almaktan, halkın nabzını tutmaktan çok uzak olduğunu her yönüyle göstermiştir. PKK’yi oy toplamanın aracı olarak görme gibi büyük bir yanılgının içine düşmüştür. Kendi ayakları üzerinde durabilecek bir örgütlenmeden yoksundur. PKK’ye, yani teröre bulaşmamış aydınlar sırf düşüncelerinden dolayı hapishanelere tıkılırken, yine yasal sınırlar içinde hareket eden bazı Kürt partileri kapatılılırken, HADEP biraz düşünmek zorundaydı. Kaldı ki bu, demokratlığın da bir ölçütüdür. Derin devletle ve uluslararası istihbarat örgütleriyle fingirdeşen PKK ile olan işbirliği üzerine kafa yorma zahmetine katlanmalıydı. Adı sıkça PKK’yle anılmasına rağmen kendisine tanınan ayrıcalığın nedenleri üzerinde durmalıydı.

    Derin devletin çıkarı, demokrasi ve insan haklarının önündeki engellerin kaldırılmasından, çağın ihtiyaçlarına cevap verecek bir düzeye getirilmesinden geçmiyor. Varlık nedeni, baskı ve şiddet politikasının sürekli kılınmasına dayanıyor. HADEP’in ömrünün uzatılmasındaki sır işte budur. Bu nedenle, Abdullah Öcalan’ın ifadesi ve mahkemedeki itiraflarına rağmen HADEP hakkında herhangi bir hukuki işlem yapılmamasını normal karşılamak gerekir. Çünkü PKK-HADEP ilişkilerinin devamı, Türkiye’de demokratik gelişmelerin önüne oturtulmuş bir tampon olarak kullanılmaktadır. Bunun için PKK’ye ve yardımcılarına meydanlar serbest bırakılmış, bilinçli bir politikayla çoğu kez güçlenmelerine göz yumulmuştur. Bu politikanın nereye kadar sürdürüleceğini önümüzdeki süreçte ortaya çıkacak siyasal gelişmelerin yönü tayin edecektir. Ayrıca HADEP önümüzdeki süreçte PKK külfetinden kurtulmak için  her hangi bir çaba gösterecek mi? Böyle bir çaba içine girmeye cesaret edebilecek mi, edemeyecek mi? Bunlar önemlidir. HADEP’in kendi kendisiyle hesaplaşıp hesaplaşmaması geleceğini de tayin edecektir.

 

 

15 YIL SONRA NELER DEĞİŞTİ?

 

 

    1996’ya gelindiğinde egemen güçler artık eski yöntemlerle gidile- meyeceğini kavramışlardı. SSCB’nin yıkılışından sonra ortaya çıkan boşluklar önemli oranda giderilmiş, genelde yeni dengeler oluşturulmuştu. Gelinen noktada, özellikle de Yugoslavya üzerinde istenilen düzenlemeler büyük oranda sonuca ulaştırılmıştı. Aynı biçimde Kafkaslar’ da birtakım sorunlara rağmen stabilize olmaya yönelmişti.  Ortaya çıkan yeni ülkelerin iktidarlarını güçlendirme ve bu ülke pazarlarını dünyaya açma zamanı artık gelmişti. ABD ve B.Avrupanın yapacağı girişimlere karşı aktif tavır geliştirme gücünden Rusya Federasyonu yoksun kılınmıştı. Rusya, uluslararası banka ve finans kuruluşlarına çoktan bağımlı hale gelmişti. Ekonomisini, Dünya Bankası ve IMF olmaksızın ayakta tutamaz durumdaydı. Aynı zamanda gücünü zorlayan ulusal azınlık problemleriye uğraşmaktan nefes alamıyordu.

    Kafkaslar’da ortaya çıkan gelişmeler, bir anlamda da ulus-devlet modelinin sorgulanmasıydı. Gürcistan, Azerbaycan ve diğer Türk cumhuriyetleri bağımsız devletler biçiminde ortaya çıkmışlardı ama bir yığın farklı milliyet ve azınlık sorunlarıyla da uğraşmak zorundaydılar. Çözüm yine de B.Arupa’nın bulmuş olduğu ulus-devlet modelinde aranıyordu. Oysa bu, Avrupa’da bile artık sorgulanmaya başlanmıştı. Yeni dünya dengeleri içinde ve globalleşme koşullarında Balkanlar’da ve Kafkaslar’da dayatılan modelin ne oranda çözümleyici bir faktör olacağı ister istemez tartışma götürüyordu. Buralarda ortaya çıkan ulus-devletlerin azınlıklara karşı tutum ve davranışları Türkiye’den çok farklıydı. Bu devletlere egemen olan uluslar, diğer azınlık ve milliyetlerin varlığını inkâr etmiyorlardı ama, devlette eşit haklara sahip olmalarını da kabullenemiyorlardı. Bu tutum ve anlayış, ister istemez egemen ulus milliyetçiliğini körüklediği kadar, azınlık milliyetçiliğini de kızıştırırıyor ve yaygınlaştırıyordu.

    Gelişen serbest pazar ilişkileri, ulaşım ve haberleşme teknolojisi karşısında din, bir üst kimlik olarak birleştirici bir etki gösteremez olmuştu. Dini ilişkiler, eskiden sömürgelerde görüldüğü gibi ayaklanmalarda başlıbaşına katalizör görevi görmekten çıkmıştı. Hatta azınlıkların ve milliyetlerin kimlik arayışında önemli bir faktör olma özelliğini de kaybetmişti. Yani aynı dine sahip olmasına karşın farklı kimlik ve farklı ulusal özellikler taşıyan toplumlarda din, birleştirici bir rol oynayamıyordu. Her halk, kimliğini ve ulusal özelliğini din faktörünün önüne çıkarmıştı. “Kardeşiz, dindaşız, ama sen biraz geride kal” anlayışına karşı çıkılıyordu. Bunun yerini milliyetler temelinde her konuda eşitlik anlayışı almıştı.

    İşte, Türkiye’nin büyük boyutlarda yaşadığı istikrarsızlığın bir nedeni de, bu tür gelişmelerdi. Egemen güçler SSCB’nin yıkılışıyla birlikte en telaşlı günlerini yaşıyorlardı. Akılcı, çağa yaraşır demokratik çerçevede çözümler üretme yerine, bilinen klasik yöntemlere başvurarak dönemi atlatma çabası içine girmişlerdi. Oysa Anadolu’nun yapısı, tarihi geçmişi ve olanakları dikkate alındığında, paniğe kapılmaya hiçte gerek yoktu. Kafkaslarda ve Orta Asya’daki Türk cumhuriyetlerinde ortaya çıkan yaygın Türk milliyetçiliğini Anadolu’ya yaygınlaştırmak Türkiye’ye yapılan en büyük kötülüktü. Ülkemizin tarihten gelme mozaik yapısına darbe vurulmuştu.

    Bu dönemde özellikle de Kürt milliyetçiliğinin gelişme tehlikesinin önüne geçmek için egemen ulus milliyetçiliğinin körüklenmesi dikkat çekiciydi. İlk başlarda islami temelde yapılan bu milliyetçilik, 90’lı yılların ortalarından itibaren ağırlıklı olarak Türk milliyetçiliğine dönüştürülmüştü. Çünkü Özal’ın kontrolsüz serbest pazar uygulamalarıyla korkunç bir sosyal adaletsizlik geliştirilmiş, toplumda yoksullaşma had safhaya varmıştı. Dini temeldeki milliyetçilik giderek bir sosyal temele oturmaya başlamıştı. Bu gelişmeyi belli sınırlar içinde tutma ise olanaklı gözükmüyordu. Bunlar giderek rejimi ve Cumhuriyeti tehdit eder hale gelmişti. Bir zamanlar  ortaya çıkan boşluğu kapatmak için ileri sürülmüş olan bu alternatif, kullananların da temellerini oymaya başlamıştı. Gelecek tehlikenin bu yönünü kırabilmek için bu kez Türk milliyetçiliği temel alınmaya başlanmıştı.

    1996’ya gelindiğinde dış ve iç gelişmeler biraz daha berraklaşmaya başlamıştı. Türkiye başlangıçtaki şoku yavaş yavaş atlatmış, globalleşmenin sendrumundan kurtulmuştu.

    Bilindiği gibi Türkiye’yi istikrarsızlığın içine iten önemli nedenlerden  biri, Kafkasya’da Ermenistan’ın ortaya çıkışı ve bu ülkeye ABD’nin sergilediği yaklaşımdı. ABD’nin Ermenistan’a yaklaşımı, İsrail’e yaklaşımıyla hemen hemen eşdeğerliydi. Ortadoğu’da İsrail’e, Kafkaslarda Ermenistan’a dayanarak dengeler oluşturmak istemişti. Hatta ABD, Karabağ sorununda Ermenistan işgalci güç konumunda olmasına karşın, Azerbaycan’a karşı tavır almıştı ve bu tavrı ambargoya kadar götürmüştü.

    ABD böyle bir strateji geliştirirken, stratejisinin saç ayağını K.Irak’ta kurduracağı bir Kürt devletiyle tamamlamayı düşünüyordu. Ama ABD iki noktada yanılgıya düşmüştü;

    Birinci yanılgısı; K.Irak’ta Kürt halkının ABD’ye karşı olan güvensizliğinin boyutlarını değerlendirememişti.

    İkinci yanılgısı; Türkiye’nin gücünü ve geliştireceği taktikleri gözardı etmişti.

    Çünkü 1974’de Barzani’nin “pat” metodu ile yenilgiye uğratılması, henüz unutulmuş değildi. Körfez savaşından sonra Kürt halkı yine yalnız bırakılmış, Saddam’ın insafına terk edilmişti. Ne ABD, ne Avrupa ve Türkiye Irak’ta iktidar değişikliğinden yana değildi. İktidar değişikliği, bu ülkenin birkaç parçaya bölünmesi anlamına geliyordu. Bu durumda Ortadoğu’da köşetaşlarının tümüyle yerinden oynaması demekti. Hiçbir tarafta bu külfeti kaldıracak, daha doğrusu, riski göze alacak gücü kendinde görmüyordu. Kısaca, Kürt halkının yeni bir yenilgi süreci yaşamasının esas mimarı, sonuçta ABD olmuştu. Halkın bunları unutması mümkün değildi. Geçmişten deneyimler edinmiş olan güçler, özellikle de KDP, böyle bir planın parçası olmaya hiçte niyetli değildi. Çünkü uzun vadede Türkiye’ye rağmen bu planın gerçekleşeceğine pek ihtimal vermiyordu. Beğenelim ya da beğenmeyelim KDP bu konuda gereken en tutarlı tavrı sergilemiş, maceracı bir tutum içine girmemiştir. Daha sonraki süreçte yaşanan gelişmeler de bu tutumun doğruluğunu kanıtlamıştır.

    1996’dan itibaren gerek Balkanlar’da gerekse Kafkaslar’da belli bir düzen sağlanmıştı. Bu bölgelerde istenen dengeler ortaya çıkmıştı. B.Avrupa ve ABD, kurulan bu dengeler arasında Türkiye’nin öneminden bir şey kaybetmediğini tekrar keşfetmişti. Özellikle Ortadoğu’da, Kafkaslar’da ve Balkanlar’da dengeleri Türkiyesiz sağlamanın olanaksız olduğunu görmüşlerdi. En önemlisi de, ABD ve diğer emperyalist güçlerce 1980 12 Eylül cuntasıyla ülkemize dayatılan, Turgut Özal iktidarı boyunca uygulama alanı genişletilen ve son olarak Doğru Yol Partisi-Refah Partisi’yle ürünleri son kez toplanan konsep bırakılmıştı. 

    Öte yandan Türkiye’de arayış içinde olmaktan çıkmış, dünya genelinde oluşmuş dengeler içinde artık devlet çıkarları doğrultusunda yerini tayin etmeye başlamıştı. Buna uygun strateji ve taktikler geliştirmiş, daha çokta Balkanlar’da ve Kafkaslar’da söz sahibi olma istemi yönünde ağırlığını koymuştu. Ayrıca uluslarası alanda etkili olmanın yolunun içte demokratik refomları yapmaktan geçtiğini görmüştü. Soğuk savaş dönemine özgü klasik entrikacı yöntemlerle söz sahibi olunamayacağını farketmişti.

    Ekonomik ve sosyal alanda ise, insafsız sömürü ve  baskı politikası artık gidebileceği son sınıra varmıştı. Egemen güçler, kitlelerin üzerine bu tarzda daha fazla gidilmesinin kendileri için tehlikeler  yaratacağını görmeye başlamışlardı. DYP ve RP koalisyonu döneminde halkın geliştirdiği muhalefetin boyutlarını çok iyi hesaplamak zorundaydılar. 28 şubat kararları görünürde irticaya karşı alınmış kararlar olarak gözükse de, aslında halkın sömürü, baskı ve kokuşmuş düzene karşı başkaldırısını bir noktada dizginleme hareketiydi. Egemen güçler, kitlelerin tepkisinin sadece irticaya karşı koymakla sınırlı olmadığını görmüşlerdi. İşçiler, memurlar, köylüler ve gençlik, protestolarını her geçen gün daha yükseltir hale gelmişti.    

    Kaldı ki, gelinen noktada artık burjuvazi uzun yıllar boyu dizginsiz geliştirdiği sömürüyle oldukça palazlanmış, devleti yönlendirecek düzeye gelmişti. Tekelci burjuvazi ulaştığı sermaye ve sanayi gücüyle bunu başaracağına inanıyordu. Artık demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerin geliştirilmesi için ciddi çözüm projeleri sunmaya başlamıştı. Yaşanan siyasal istikrarsızlığı, ulaştığı sermaye gücü açısından uygun bulmuyordu. Açıkcası; baskı, işkence, PKK provoskayonları ve yüksek enflasyon politikası artık gücüne güç katmıyordu. Sermaye istikrar istiyordu. Hele hele çağdışı gerici, irticacı güçlerin daha fazla kullanılmasının rejimin geleceği açısından tehlikeler doğuracağı düşüncesi egemen olmaya başlamıştı.

    Geçen 15 yıl içinde ordu da yenilenmiş, sadece ülke içinde değil, ülke dışında da verilecek görevlere hazır bir durumda olduğunu kanıtlamıştı. Yani savunma açısından da bölgenin en güçlü ordusu örgütlendirilmişti. Gelişen yeni savunma teknolojilerini zamanında alacak ve kullanacak, hatta bir takım silahları üretecek konuma gelmişti. Bu süre içinde dünyanın onuncu büyük silahlı gücü konumuna geldiği gözardı edilemez.

    İşte, gerek uluslararası alanda, gerekse içte bu yönlü atılımlar katedildikten sonra, PKK ve Abdullah Öcalan için hüküm de verilmiş oldu. Aslında Abdullah Öcalan’ın sonu 28 Şubat kararlarıyla hazırlanmıştır. Öcalan provokasyonlarının ülke içinde devamına gerek görülmemiştir. Kullanılan herkese yapılan, Öcalan’a da yapılmış, sonuçta “tutuklanmıştır.”

 

 

 

 

       III-    PKK BİR PROVOKASYON HAREKETİDİR

        

                1-PROVOKASYONLARIN İDEOLOJİK KAMUFLAJI

 

                 2- PROVOKASYONLARA HAZIR BİR ÖRGÜTSEL

                       YAPI        

                                           

                 3- APOCU TABANIN ÖZELLİKLERİ

 

                 4- ÖCALAN KÖLELİĞİ

   

                 5- 1984 PROVOKASYONU VE AMAÇLARI

 

                 6- PKK-DERİN DEVLET İLİŞKİSİ

 

 

 

 

PROVOKASYONLARIN İDEOLOJİK KAMUFLAJI

 

 

     “Eğer bir ülkede önderlik edecek sınıflar rollerini oynayamıyor, tersine büyük bir ihanet içinde bulunuyorlarsa ve hele bu ülke Kürdistan gibi uzun sömürgecilik yıllarının tahribatı içinde bulunuyorsa, sonuç kaçınılmaz olarak böyle olacaktır.” (17) 

    Abdullah Öcalan toplumsal koşulların gösterdiği birtakım çağdışı özellikleri dikkate alarak, bir avuç “kahramanın” ne tür zorluklar olursa olsun herşeyin üstesinden gelebileceği anlayışını yerleştirmekle işe başlamıştır. Tabanında düz mantığı veya bir başka deyişle, Aristo mantığını egemen kılmaya ve bu doğrultuda sorunlar üzerine düşünmeye yöneltmiştir. Toplumun tarihini, geçirdiği siyasi ve sosyal evreleri, içinde bulunulan ekonomik ve siyasi koşulları irdelemeye gerek duymamıştır. Varolan koşullarda sınıfların mevzilenmesi ve bu mevzilenmeden doğan ittifaklar politikasını vb.sorunları diyalektik bir bütünlük içinde ele alma ve sonuçlar çıkarma gibi bir sorunu hiçbir zaman olmamıştır. Karanlık odakların talimat ve düşünce yapısıyla hareket zorunluluğu bulunanların bu tür yaklaşımlar sergilemesi gayet doğaldır. Elbette karşı devrimci güçler ve onların ajanları yükümlülüklerini gereği gibi yerine getirebilmek için, açık kimliklerini kullanmayıp maskeli yüzleriyle hareket edeceklerdi. Bu nedenle yüzlerine ya bir sol ideoloji ya da islami kılıf geçireceklerdi. A.Öcalan’a sol içinde hareket edebileceği bir kılıf giydirilmiştir.

    A.Öcalan oyunlarını oynayacağı tabanının özelliklerini belirledikten sonra, bu tabanı kimlere karşı nasıl yönlendireceğinin yöntemlerini de çok netçe ortaya koymuştur. Ulaşılmak istenen hedefe göre biçimlendirilmiş bir güruh ve bu güruha uygun hedefler gayet açık sergilenmiştir. Yani, amaca göre kullanılacak araçlar da belirlenmiştir. Belirlenen hedef; emekçi yığınlar başta olmak üzere, istisnasız tüm sınıflara ve topluma karşı beslenecek düşmanlık ve imha politikasıdır. Kürdü, Kürt kimliğini yoketme amaçlanmıştır.

    Toplumdaki tüm sınıf ve tabakaları ekonomik, siyasi, sosyal, kültü- rel gelişmelerden bağımsız kaf dağının bilmem neresinde göstermeye kalkışmak, sadece safdillikle ya da yetersiz teorik düzeyle açıklanamaz. Belli ekonomik ve sosyal koşullar altında sınıf ve tabakaların mevzilenişleri vardır. Konumlarına aldırmaksızın, tümünü bir anda “ihanetçi” niteleyerek yokedilmeleri gereken düşmanlar olarak göstermek, gerçekte, bir toplumu tarihten silme anlayışının açık ifadesidir. Çok ilginçtir ki bu anlayış, işçi sınıfı adına öne sürülmüştür. A.Öcalan ve güruhu hem işçi sınıfı adına hareket ettiklerini iddia etmiş, hem de kinci bir yaklaşımla işçi sınıfını hain ve ihanetçi olarak suçlayabilmiştir. Bu anlayış bile başlıbaşına bu güruhun niteliklerinin kavranması için yeterlidir.

    İşçi sınıfı ve müttefiklerinin mücadelesi bir zaman dilimiyle sınırlandırılamaz. Şu tarihte örgütlenme başlatılır, şu tarihte mücadele geliştirilir ve şu tarihte sonuçlandırılır diye bir şablom yoktur. Örgütlenme ve mücadele bir süreç sorunudur.  Bu süreçte başarılar sağlanabildiği gibi, yenilgiler de alınabilinir. Demokrasi ve özgürlükler sorununa “sabah erken kalkan darbe yapar” anlayışıyla yaklaşılamaz. Kaldı ki bir Kürt toplumu varsa, her toplumda olduğu gibi burada da çıkarı en geniş demokrasiden yana olan sınıf ve tabakalar, şu veya bu düzeyde rolünü oynayacaktır. Bu Apocuların iradesi dışında gelişen bir durumdur.

    Sorunu bir başka cepheden ele alacak olursak: Apocu baylar hem işçi sınıfını önderi olduğunu iddia ediyorlar, hem de işçi sınıfının kendisi için bir sınıf olmadığını ve hatta ihanetci olduğunu söylüyorlar. Yani kendi kendileriyle çok açık bir çelişkiye düşüyorlar. Bu tür çelişkilerin altında yatan esas neden ise, “acaba anlaşıldım mı?” korkusudur.

    Başvurulan taktik, tipik bir provokatör taktiğidir. Toplumda infial yaratma, özellikle sahip olduğu tabanda ümitsizliği yayma ve bunlara paralel olarak “eyvah gittik, yetişmezsek herşey bitecek” psikolojisini egemen kılma, Apocu hareket tarzının ilk basamağını oluşturuyor. Nitekim, bu politikalarını pekiştirmek için bir adım daha ileri gidiyorlar ve gerçeklerin günışığına çıkmasını engellemenin bir yolu olarak akıl almaz bir belirlemede daha bulunuyorlar;

     “Gazetenin(...)ancak sömürgeci kültürle haşır-neşir olmuş çok sınırlı bir kesime sesleneceği ve böylece kitleler içinde amaçlanan devrimci siyasal ajitasjonu yeterince yapamayacağı açıktır” (18)

    İnsan yukarıdaki paragafı okuduğunda, acaba Kürt halkı Ekvator ormanlarında yaşayıpta 80’li yıllarda keşfedilmiş bir halk gurubu mu diye sormadan edemiyor. Kürt halkında okuma ve yazma oranının düşük olduğu bir gerçek. Ama bu bir bütün olarak analfabet oldukları anlamına da gelmiyor. Bölgede günlük gazete satışları çok büyük boyutlarda olmamasına karşın, pek küçümsenecek oranda da değildir. Eğer daha yüksek trajlarda seyretmiyorsa, bunun en önemli nedenlerinden biri yaşanan ekonomik krizdir. Halkın her gün gazete alacak maddi gücü yoktur. Kaldı ki İç Anadolu’da gazete okuma oranının, bu bölgeden daha yüksek olduğu da söylenemez. Yani sorun, Türkiye genelinde yaşanan bir sorundur. Ayrıca Türkiye’deki Kürtler’in okuma-yazma, genel sosyal yaşam düzeyi ve aydınlanma oranı İran ve Irakta’ taki Kürtlerle karşılaştırılamayacak kadar yüksektir. Düşünen hiçbir beyin, gazetenin, Kürt halkının aydınlaması yönünüde herhangi bir rol oynayamayacağını iddia edemez. Bu başta işçi sınıfı olmak üzere, tüm toplumu hain ilan eden anlayışla bağlantılıdır. Yani mantık, “tüm sınıflar zaten haindir, dolayısıyla yokedilecek bir toplum için gazete de oldukça lükstür” biçiminde kuruluyor. Emekçi yığınların çıkarları için hareket etmeyi temel almış bir devrimci anlayış, hiçbir zaman toplumun aydınlanmasını bilinmeyen bir zamana erteleyemez. Gazetenin aydınlanma ve biliçlenmenin en önemli araçlarından biri olduğunu bilir. Ancak müritler tekkesi, daha doğrusu ümmet toplumu örgütlemeyi hedefleyenler veya günlük çıkarlar uğruna maymun iştahlı çete hareketi geliştirmeyi esas alanlar, böyle bir araca karşı tavır alırlar. Çünkü bu tür kesimlerin en büyük düşmanı, toplumun aydınlanmasıdır. Toplumda bilinç ve kültür düzeyinin yükselmesinin kendi intiharları anlamına geldiğinin çok iyi farkındadırlar.

    Apocuların düşünce ve eylem biçimlerine bakıldığında, gazetenin oynayacağı rolü yadsımaları hiçte garip değildir. Açık ki Apoculuk, bilinçle, düşünceyle hareket eden bir toplum değil, salt inançla hareket eden bir toplum arzuluyor. İnançla hareket edilen koşullarda, oyunlarını rahatlıkla tezgahlama olanaklarına kavuşacaklarını çok iyi biliyorlar. Kör ve bilinçsiz bırakılan bir topluluğu istenilen amaçlar doğrultusunda kullanma, hiç tartışmaya gerek yok ki, çok kolaydır. İrdeleme, sorgulama, açıkcası düşünme gücü elinden alınmıştır. Apocu tabanın durumu da tamı tamına budur.Toplumu tanımalarına fırsat verilmemiş, kahramanlık hikayeleriyle beyinleri yıkanmış, okuduğunu anlayacak güçten ve bilinçten yoksun  serseri mayınlar haline getirilmişlerdir.

    İşçi sınıfının kendisi için bir sınıf olmasının, birkaç kişiyi bir araya getirip aralarında birtakım görev bölümü yapmayla eşdeğerli olmadını herkes bilir. Ciddi bir sorunu, böylesi bir derekeye çekmeye kalkı- şanları salt lumpenlikle veya sınıfdışı kalmışların oluşturduğu toplulukla nitelendirerek geçiştirmek mümkün değildir.

 

PROVOKASYONLARA  HAZIR  BİR  ÖRGÜTSEL  YAPI

 

 

    Apocuların bu hareket tarzını daha başlarda temel almalarının iki önemli nedeni vardır;

    Birincisi; aydınlanmanın önününe set çekerek düşünmeyi ve bilinçlenmeyi engellemek

    İkincisi; etrafındakileri önce içinden çıktığı topluma, sonrada kişinin kendisine düşman etmek.

    Bu aşamalardan sonra geriye kör bırakılmış, halkına karşı kin ve nefretle doldurulmuş bir topluluğu karanlık amaçları için görev başına sürme kalıyor;

     “...Silahlı mücadele içinde belli ölçüde yoğrulan, örgütlerini ve halkı geliştirip birliğe götüren, başarılı faaliyetleriyle düşmanın sert baskı, pasifikasyon ve işkence ortamını yırtan, devrimci şiddeti geliştirerek halkı ajanlardan, işkencecilerden ayıklayan bir parti, tüm bunları başarrmasını bilen bir parti artık mücadelenin daha ileri bir aşamasına geçecek ve gerillayı gündeme alacaktır.” (19)

     “Ajanlara ve işkencecilere yönelen silahlı propaganda, bu iki gücü etkisiz kıldığı oranda halk kitlelerini siyasal bilinçlenme ve örgütlenme içine çekecektir.” (20)

    Bu şekilde düşünmeden yoksun bırakılmış, feodal duyguları ve davranış biçimleri okşanmış bir bileşkeye, geri toplumsal yapıdan kaynaklanan dinsel etkileri de kullanarak yapay hedefler gösterme ve harekete geçirme artık zor değildir. Emekçi yığınların çıkarları adına temel alınan hedefler çok dikkat çekicidir. Yıllardır jandarma, polis, ağa baskısına uğramış, sürekli korku, ürkeklik ve en önemlisi de geleceği için kaygı duyan eğitimsiz ve bilinçsiz insanlar, gösterilen bu hedeflere yönelmekle amaçlarına çok rahatça ulaşabileceklerini sanmaktadırlar. Burada önemli olan, Öcalan ve ekibinin karanlık amaçlarını gerçekleştirirlerken tabanın içinde bulunduğu olumsuzluklar veya zayıflıklar üzerinde taktikler geliştirdiklerini açıktan dile getirmeleridir.

    Eğer eski çağlarda insan aklının çözüm getiremediği noktada üre- tilmeye başlanan hurafelerden bahsetmiyor da, şu anda varolan Kürt halkından bahsediyorsak, her halk gibi Kürt halkı da belli bir ekonomik ve sosyal yapı içinde yaşam sürdürmektedir. Bu toplumsal yapının değişimi iradi kararlarla sağlanamaz. Hele hele birkaç ajan ve provokatörün ortadan kaldırılmasıyla toplumsal yapıda istenilen değişme hiç mi hiç sağlanamaz. Eğer demokrasi ve özgürlük sorunlarını halletme bu kadar basit, birkaç vuruş hamlesiyle çözümlenebilseydi, günümüzde demokrasilerin egemen olmadığı ülkeler kalmazdı. Doğal olarak biz bugün, her türlü diktatörlüğe ve emperyalizme karşı mücadele yöntemlerini tartışmıyor olacaktık. Kim ki bir halkın özgürlük sorununu birkaç ajanın temizlenmesi olayına indirgiyorsa, o iflah olmaz bir hain, artniyetli ve bir provokatördür. Bu tutum öncü gücü hiçe sayıp, bir kaç “akıllının” yel değirmenlerine saldırmasıyla her şeyi halledeceğine inanan anlayışla eşdeğerdedir. Açıktır ki, böylesi anlayışların sahiplerinin, başta öncü güç olmak üzere tüm emekçi yığınlara karşı korkunç bir terör uygulamaya yönelmeleri kaçınılmazdır.          

    Kör bir terör, kör bir şiddet politikası Apoculuğun varlık nedenidir. Üstelik böylesi bir ihaneti mitler yaratarak yapmaya kalkıyorlar. Mevcut toplumsal yapı, üretim güçleri ve ilişkileri ayakta kaldığı müddetçe, bahsedilen türden “ayıklama”larla yapılacak tek şey, provokasyondur. Çünkü ayıklananların yerine yenileri gelecek, bu tepkiye karşı belki de daha güçlü karşı refleksler oluşturulacaktır. Sonuçta emekçi yığınların üzerindeki sömürü ve baskının daha katmerli hale gelişine yardım edilmiş olunacaktır. Yani buyrulan yöntem, karşı devrimi örgütlendirmeden başka bir şey değildir.

    Hedefler bu şekilde belirlendikten sonra, ilkel, eğitimsiz, feodal özelliklerlerden arınmamış köylü tabanın en ufak bir sorgulama ihtiyacı duymadan, gösterilen her noktaya körce saldırmaktan çekinmeyeceği açıktır. En sinsi bir biçimde dini motiflerle donatılan taban, verilen her emri şeyhin, aşiret reisinin veya bir beyin verdiği emirler kabul edecek, doğal olarak kendini de bunları uygulamakla yükümlü bir mürit göre- cektir. Abdullah Öcalan’ın böylesi tekil hedefler göstermesi boşuna değildir. Hedefleri; cahil köylüğün feodal duyguları, pisikolojik yapısı, topluma dar bakış tarzı vb. tüm ayrıntıları dikkate alarak belirlemiştir. Bir kişinin çok basit bir biçimde imha edeceği hedefleri seçmiştir.  Cahil bir köylü, hele hele biraz da dini duygularla yoğrulmuşsa, böylesi bir eylemden, daha doğrusu “ayıklama”dan sonra, kendisini tam bir “kahraman” ve “yenilmez”  olarak görüyor. İnançlar ve kutsal davalar uğruna şartlandırılmış kafalar için yapılacak bir eylemin nedeni, niçini ve doğuracağı sonuçlar hiç önemli değildir. Mürit, “eceliyle ölüm olayını murdarlık, haram olarak değerlendirdiği…” için şeyhinin verdiği emirleri, sorgulanmadan yerine getirilmesi gereken emirler olarak görüyor. Tabanını bu şekilde cehaletin girdabında boğmak Apocu hareket tarzının ikinci basamağını oluşturuyor.

    Apocu hareket tarzının üçüncü basamağı; İşçi sınıfı başta olmak üzere tüm toplum üzerinde şiddet estirerek, emekçi yığınların demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinin hedefini saptırmak olarak özet- lenebilir.

    Abdullah Öcalan ve PKK tüm bunları ellerine verilmiş bir plan çer- çevesinde pratikte adım adım hayata geçirmiştir. Emekçi yığınların çıkarlarına hizmet edecek araç ve olanaklardan yararlanmanın gerek- mediğine inanan Apocu baylar, çok yönlü bir mücadele yürütmenin önüne nasıl ket vuracaklarını da açıkca dile getiriyorlar;

     “…‘daha çok okul, yol, daha çok eğitim olanağı, ana dilde eğitim’ gibi ekonomik-akademik amaçlar uğruna sömürgeci parlamentoculuk ve seçimcilik mücadelesi içine giren bir gücün, oluşturacağı örgütler de  ancak “sömürgeci yasallık” içindeki dernekler olabilir. Ve bunlara da gerçek anlamda siyasal bir örgüt, bu örgütlerin mücadelesine de siyasal bir mücadele denilemez.” (21)

    Bir halkın çıkarları uğruna mücadele yürüttüğünü iddia eden hangi devrimci siyasal hareket, sorunların çözümüne böylesine önyargılı yaklaşabilir? İşçi sınıfı hareketleri, baskı ve sömürüye karşı mücadele sürecinde kesinlikle kendini tek bir alternatifle sınırlamaz. Amaca hizmet edecek birçok alternatifi aynı anda kullanma yolunu seçer. Hiç bir taktik ve strateji masa başının ürünü olmaz, tersine somut koşulların ürünü olarak ortaya çıkar. Öncü gücün rolü ve önemi zaten bu noktada gündemleşir. Öncü güç, içinde bulunduğu somut koşulları bilince çıkartarak, doğru strateji ve taktikleri bulup yerinde ve zamanında başarılı bir biçimde pratiğe geçirebilirse öncü güç olur.

    Daha iyi bir yaşam için demokrasi ve özgürlük kavgası verenler, sorunu bu biçimde kavrarlar. Siyasi ve sosyal gelişmeleri, çok ciddi bir eylem olan iktidar mücadelesini tekdüze ve bayağı ele almazlar. Sınıf savaşımında olabildiğince karmaşık olan sorunları salt bir alternatifle, hele hele salt bir şiddet politikası olarak sunmak provokatörlere özgü bir durumdur.

    Apocular halkı harekete geçirme adına, tüm halk düşmanlarıyla omuz omuza şiddet politikasının geliştirilmesi gerektiğini savunuyorlar. Egemen güçlerin halk üzerinde baskı ve sömürüsünü halkın harekete geçmesi için yeterli görmüyorlar. Yani, egemen güçlerin yığınları terörize etme politikasının bir parçası olduklarını söylüyorlar. Terör ve şiddet politikasıyla siyasal mücadele verildiği nerede görülmüştür? Siyasal mücadelelerde gazete, dernek,sendikalar ve parlamento dahil halkın çıkarlarına hizmet edecek her türlü olanaklar en akıllı biçimde kullanılmıştır. Yine yol, su, elektirik, mümkün olduğunca daha fazla iş sahası, daha fazla okul vb. için mücadele edilmiştir. İşsiz tek bir kişinin, okuma-yazma bilmeyen tek bireyin kalmaması için kavga yapma, kitleleri bu doğrultuda sevk etme devrimci demokratların başta gelen görevleri arasındadır. Bunlardan kaçınma, ezilen emekçi yığınlardan yana olmamadır. Düzenin tüm boşluklarını, yetersizliklerini, yolsuzluklarını, çirkefliklerini sergileyerek kitlelerin harekete geçmesini sağlama devrimcilerin hareket noktalarından birini oluşturur. Emekçi yığınlar adına hareket ettiğini söyleyen hiçbir güç, mücadele için böylesi olanakları, araçları kullanmayı reddetmez, edemezde. Burada da Apocu hareket tarzının dördüncü basamağı devreye giriyor.

    Dördüncü basamak; Emekçi yığınların özlemini duyduğu demokratik açılım ve insanca yaşam istemini terörle bastırmaktır. Bunun için Kürt halkını ortaçağ karanlığı içinde tutmayı amaçlayan ve toplumu terörize etmeye yönelik hedefler seçmişlerdir.

    Bugün gelinen noktada bile bazı çevreler, PKK ve Abdullah Öcalan’ı değerlendirirken, “terörist bir hareket olduğu için egemen güçlere dolaylı hizmet sunmaktadır” biçiminde ele almaktadır. Bu oldukça bayatsımış bir iddiadır. Eylemleriyle sonuçta bujuvaziye hizmet eden örgütlerle, ta başından itibaren belli bir plan ve proğram çerçevesinde bizzat egemen güçler tarafından kurulup yönlendirilen örgütlenme arasında önemli farklılıklar vardır. Terör örgütleri eylem ve faaliyetleriyle devrimci demokratik mücadeleye dolaylı darbeler vururlar. Abdullah Öcalan ise, solu, direkt silahlı temelde bitirmeyi amaçlamıştır. Bu anlamda, maceracı terör hareketiyle bir ajan hareket arasındaki fark çok açıktır. Abdullah Öcalan, Türkiye’de derin devlet tarafından hazırlanmış bir projeyi hayata geçirmek için kolları sıvayan gönüllü neferlerden biridir. Kaldı ki, tüm devrimci hareketleri silahlı temelde yoketmeyi hedefleyen projenin sol cepheden uygulayıcısı olduğunu çok daha sonraları  kendisi de iftiharla söylemiş ve bu sözleri ifade tutanağına da geçmiştir;

     “….benim sağ-sol çatışması içerisinde klasik bir solcu olarak kabul edilmem veyahut ta klasik kürtçü olarak kabul edilmem doğru değildir.” (22)

    PKK ve Abdullah Öcalan’ın, böyle bir projenin ürünü olduğu hiç bir zaman unutulmamalıdır. Bugün mahkemede resmi kayıtlara geçen niyetlerini geçmişte de çeşitli vesilelerle sıkça dile getirmişti;

    “Tasfiyeci sol’un şefleri ve itirafcıların elebaşıları ne kadar estetik amaliyat geçirirse geçirsinler ve dünyanın öbür ucuna, Amerika’ya da gitseler ellerimizi yakalarından bırakmayacak, mutlaka çekip hak ettikleri cezayı vereceğiz” (23)

    Abdullah Öcalan, kimlere karşı öfke duyduğunu hem benzer sözlerle, hem de pratiğiyle göstermiştir. Hızını alamayıp dünyanın öbür ucuna kadar kovalamak istediği güçler solculardı. 1984’lerde de patlatılacak silahların karşı devrimci hedeflere hizmet edeceğini açıktan ilan ediyordu. Onu bu kadar cesaretli kılan elbette derin devlet denilen odakların gücüydü. Derin devletten ve bunların uluslararası bağlantılarından güç alanlar, devrimcilere karşı böylesine pervasızca konuşur, işlemek istediği cinayetleri önceden açıkça ilan edebilirler. 

    1984 provokasyonu bu anlamda önemlidir. Halk adına sözümona bir mücadelenin başlangıcı olarak nitelendirdikleri bu eylemin özü ve biçimi çok iyi incelenmelidir. A.Öcalan ve PKK’ye bakışta birçoklarını yanılgıya düşüren bu eylemin asıl anlamı bilince çıkarılmalıdır. 1984’te yapılanlar, cuntanın bir dönem için üstlendiği görevlerin sol maskeyle sürdürülmesinden başka birşey değildir. 1984 provokasyonu; cuntacıların, baskı ve terörden çıkarı olan sermaye odaklarının, demokratik bir ortamın oluşması için mücadele veren güçlerin başında demoklesin kılıcı gibi sallanmalarını sürekli kılan bir provokasyondur. Diğer bir yönüyle, Türkiye’de devrimci demokratik mücadeleyi uluslarası planda terör hareketi olarak yansıtarak, demokratikleşmenin önünü tıkayan karanlık güçlere haklılık kazandırmayı amaçlayan bir provokasyondur. Abdullah Öcalan’ın gerek ayrılanlara, gerekse de ilerici demokrat tüm örgütlenmelere karşı Avrupa’da cinayetler işlemesi bu nedenledir. Hatta daha sonraları Palme cinayetine adının karışması bile başlı başına irdelenmesi gereken bir konudur. Özellikle Avrupa’da karanlık odakların  kolluk kuvetleriyle açıktan ortaklaşa cinayetler işlemekten çekinmedikleri giderek günyüzüne çıkmıştır. Dikkat edersek, dönemin devrimci, demokrat hiç bir siyasal oluşumu hedef dışı bırakılmamıştır. Hem Türkiye’de, hem de Kuzey Irak’taki devrimci demokrat güçleri aynı anda yoketmekle yükümlü olduklarını çoğu kez gizlememişlerdir. Bunun için hem Türkiye’de derin devlet diye ifade edilen güçlerle, hem de Avrupa ve Ortadoğu’daki karanlık odaklarla hareket edilmiştir. Abdullah Öcalan, bahsedilen güçlerle ortak hareket etmekten övünç duyduğunu her fırsatta dile getirmiştir. Karanlık güçlerden aldığı destekle hedef aldığı kesimlerin listelerini dahi yayınlamaktan çekinmemiştir;

     “Ama tüm bunlardan uzaklaştığınız ve birer 12 Eylül solu olarak karşımıza çıktığınız gerçeği bugün her dürüst insan tarafından daha iyi görülmektedir. “Partizan” yönetici kliğinden, Hamburk “Dev-İşçi” böylesi bir konumda yaşadığınız gün gibi ortada değil mi?”(24)

     “Sosyal-şöven, revizyonist-reformist bu güçlerin, KUKM'nin çıkmazlarını derinleştirmeleri izah etmeye çalıştıklarımızla da sınırlı değildir. IKP, yanına aldığı KUK, Peşeng (PPKK), Sami Abdurahman gibi örgüt ve kişiler vasıtasıyla, TKP de TKPS, Peşeng (PPKK) örgütlerle kurduğu “Sol Birlik” bünyesinde, modern giysili “sosyalistlik, devrimci-demokratlık” yaftasının yapıştırıldığı, aşınan klasik işbirlikçilik yerine yeni işbirlikçi bir Kürt akımını KUKM'ne dayatmaktır” (25)

     “Cephenin diğer bir gücü olan TKEP, sekterlik ve darlığının sonucu olarak boyun eğmeciliğe saplandı ve kendini TKP'ye kiraladı. (26)

     “...KYB ve gerekse, KDP'nin yeniden örgütlenmesi olan 'Geçici Komite' tarafından, geçmişin dersleri yeterince özümsenmemiştir. Her ne kadar geçmişten ders çıkardıklarını söylemektelerse de, aynı tarihsel ve sosyal tahlil ve otonomiciliği ile meşhur olan aynı proğram ile yola çıkmış, eski biçimlerde, yani yine, fırsatlardan yararlanarak, iki sömürgeci devlet arasındaki çelişkilere dayanarak eylem geliştirmeye çalışmışlardır...” (27)

    Yok etmek istediği devrimci demokrat örgütlenmelerin listesi uza- dıkça uzuyor. Ülkede işçi sınıfından köylüsüne, esnafından memuruna ve aydınlara kadar tüm bir toplumu terör altında ezmek isteyen bir hareketin ilk etapta yöneleceği kesimler elbette bunlar olacaktır. Ayrıca cinayetlerle şekillendirdiği tabanını, devrimci, demokrat örgütlenmelere yöneltmede zorluk da çekmeyecektir. Bu nedenledir ki, A.Öcalan karanlık amaçlarının önünde engel olarak gördüğü tüm devrimci örgütlenmelere karşı “Kürdistan halkının büyük kin ve öfkesini boşaltmasını bileceğiz.”(28) diyerek kükrüyordu. Bunları yaparken kendisini halk ve ülke yerine koyması ise yeni bir şey değildi.

 

APOCU TABANIN ÖZELLİKLERİ

 

  

    Yüzyılların aşiret kavgaları geleneği içinde yoğrulmuş cahil köylü tabanın biraz da dini duyguları okşandığında, bir anlık dolduruşa getirilerek istenilen her hedefe yöneltme kolaydır. Aşiret kavgalarının yirminci yüzyılın sonuna yaklaştığımız bu günlerde bile devam edişi, Kürt toplumunda adeta gelenek haline dönüşmüş, neredeyse kanıksanır olmuştur. Bu kavgalar, Kürt toplumunda karşılıklı olarak birbirine duyulan kin ve nefretin asıl kaynaklarından birini oluşturmaktadır. Hâlâ  aşiretler arasında birbirine pusu kurarak intikamların alındığı, 20-30 yıllık kan davalarının hüküm sürdüğü, zaman zaman kan parası adı altında kızların evlenlendirildiği bir toplumsal yapı hüküm sürüyor. Buradan hareketle ortaya çıkartılan köylü örgütlenmesine gösterilen hedefler, Abdullah Öcalan ve destekçileri tarafından gayet bilinçlice seçilmiştir. Yani PKK ve Abdullah Öcalan, ilkel yapıdan çıkmış bir çok insanın kin ve nefretini iyiye ve güzele karşı akıttığı bir kanal durumundadır. 

    Öcalan ve ekibi, ölüm olaylarını, kırsal kökenli veya sınıf dışı kalmış unsurları harekete geçirmenin bir aracı olarak görüyor. Bu tür olaylar, 1984 provokasyonu öncesinde ve hemen sonrasında oldukça çarpıcı ve sıkça kullanılmıştır. Hitap tarzı aynı zamanda sınıf dışı kalmış unsurların veya kenar mahalle sokaklarında çapulculuk yapan çetelerin pisikolojik ve ruhsal durumlarına göre belirlenmiştir. Bu tarz özellikle seçilmiştir. Çünkü içinde yaşadığımız toplumsal koşullarda çapulcuların hiçbir sosyal güvencesi yoktur. Sahip oldukları tek güvence, yaptıkları her kriminal olay karşısında birbirine daha fazla kenetlenmedir. Yaşamlarını başka türlü sürdürme olanakları yoktur. Korku ve isyankârlığı aynı anda yaşarlar. Bir bakıma içgüdü haline gelmiş olan ama kaba, ilkel isyancılıkla örtülenmeye çalışılan aslında bu korkudur. Bu onların aynı zamanda en büyük zaafıdır. Bu zayıflık onları birbirlerine bağladığı kadar, hiç beklenmedik anlarda çok rahat birbirine de düşürür. Yani, isyankârlıkları korkularının verdiği istemdışı tepkiyle sınırlıdır. Toplum tarafından tamamen dıştalanmışlardır. Sistem ise rehabilitasyona alınmalarını gerekli görmemektedir. Tam bir boşluk içindedirler. Bu nedenle kaybolan her arkadaşlarının arkasından bir yandan intikam yeminleri ederler, bir yandan da ağıtlar yakarlar. Sürekli bir ikilem içindedirler. Abdullah Öcalan ve bağlı olduğu derin devlet, tabanın bu özelliklerine uygun şırıngalar vermeye özen göstermiştir. İşte ölüm olaylarının hangi temelde kullanıldığına açık bir örnek;

     “Onlar, halkın ve partinin dışında başka bir ölümü anlamsız buldular. (...) Böyle olacağız ve bundan başka çaremizin olmadığına her zamankinden daha fazla inanıyoruz(...)Çatışmadan, kendi eceliyle ölüm olayını murdarlık haram olarak değerlendirdiği, doğal ölüm olayını adeta küçümsediği yörenin bir evladı olarak (...)en çok verim sunacakları gencecik yaşlarında akıttıkları kanlarıyla direniş tarihimize ve beynimize nakşettiler.” (29)

    Dikkat edilirse kullanılan üslup rastgele seçilmiş bir üslup değildir. Hem cahil kalmış köylü tabana, hem de kırdan kente göç etmiş ama sınıf dışı özellikler gösteren kesime hitap etmektedir. Hemen her konuşma, dağıtılan bildiriler, basılan broşürler vs. dolduruşa getirmeyi amaçlayan dinsel motiflerle süslenmiştir. Halkı, devrimcileri, demokratları katletmenin cennet kapılarını açmakla eşdeğerli olacağına tabanı inandırıyorlar. Her geçen gün yoksullaşan, ekonomik baskılardan nefes alamaz hale gelen toplumsal kesimlerin dine bir kurtarıcı gibi daha sıkı sarılmaları beklenilen bir durumdur. Bu duruma gelişmemiş ülkelerde, işsizliğe geçici de olsa “çözüm” getirmenin bir aracı olarak bakılır. Apocular da egemen güçlerin yamakçıları olduğu için dini motifleri, hurafeleri vb. çağdışı her şeyi insanları düşünmeden yoksun kılma doğrultusunda kullanmaktadır. Demokrasi ve özgürlükler adına hareket ettiğini söyleyenlerin, yığınları köleleştirmenin çabasını verdiği nerede görülmüştür? İşte Apocuların ikiyüzlülüğünü sergileyen, egemen güçler hesabına çalışan figuranlar olduklarını gösteren açık kanıtlardan biri de, bu tür düşünce ve pratikleridir.

 

ÖCALAN  KÖLELİĞİ

 

 

    1984 provokasyonu, Kürt milliyetçiliğiyle karışık islami düşünce ve duygularla yoğrulmuş kır kökenli ve sınıf dışı kalmış kesimlerden bir milis hareketi örgütlendirilmesine yolaçmıştır.

    A.Öcalan, mahalle kabadayılarının ilkel yanlarına, feodal duygularına seslenirken, aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmemiş, tabanına karşı oldukça tehtidkâr davranmıştır. Metropol kentlerin kenar mahallelerinde soygun ve hırsızlıkla geçimini sağlayan genç çete gruplarının anlayışını aynen Öcalan’da da görmek mümkün. Bu gruplarda kendi içlerinde gasp edilenleri bölüştürme ve birbirlerini mahallenin halkına karşı koruma anlayışı ve buna uygun davranış biçimleri vardır. Bu çete gruplarında hiç kimse tek başına hareket edemez, kollektif karar mekanizması zaten hayal bile edilemez. Nerede, ne zaman ne yapılacağı şefin ihtiyacına ve çıkarına göre belirlenir. Şefe bağlılıkta kusur da affedilmez.  PKK de kendi içinde aynı anlayış ve davranış biçimini geliştirmiştir. A.Öcalan tek ve dokunulmazdır. Diğerleri ise canı bile kendisine ait olmayan “mülkiyetsiz”lerdir;

     “...Burada bulunan topluluk içinde hiç kimsenin üzerinde istediği gibi tasarufta bulunabileceği kendine has ne bir canı vardır, ne de kendine özgü bir niyeti olabilir. ...hiç bir militan kendi varlığı üzerinde bir mülkiyet hakkına sahip değildir. Hiç bir militan 'bu can benim canımdır' diyebilecek durumda olamaz, olmamalıdır.

Böyle bir tutumda ısrar eden kişide mülkiyet duyguları gelişiyor demektir.” (30) 

     “Fakat Kürdistan gerçekliğine aynı yaklaşımla yöneldiğimizde, yaşamın kutsallığı değerini yitirmektedir. Çünkü gelişmenin doğal seyrinden çıkarıldığı Kürdistan'da, işlerin toplumsal ve tarihsel diyalektik içinde izahı son derece güçleşmekte (sözle dile getirilen teorik literatürün! anlamı bu olsa gerek, BN.) ve yaşam fazla bir anlam ihtiva etmemektedir.” (31)

    Vurgulanan bu mantıkla ne tür yönelimler içine girileceğini kestirmek hiçte zor değildir. Her şeyden önce bir kişinin veya bir kurumun bir başka kişinin yaşamı üzerinde söz sahibi olmasına kölelik denilir. Bir kişinin yaşam hakkı üzerinde bir başka kişinin ipoteği kabul edilemez. Öcalan günümüz koşullarında Roma’nın köle beylerini aratmayacak bir tarzda konuşmaktadır. Kişiler üzerinde mülkiyet hakkının olduğunu iddia edebiliyor. “Öcalan köleliği” biçiminde de adlandıracağımız bu kölelik sistemi, tamemen mafyavari yöntemlerle sağlanmıştır. İnsanlar önce cinayet, esrar-eroin, insan kaçakçılığı vb. yollarla insanlıkdışı ilişkiler içine çekilmiştir. Böylece üzerlerinde her türlü baskıyı kurabilmenin koşulları yaratılmıştır. Bundan sonra da kölelikten başka çıkış yollarının olmadığı kendilerine anlatılmıştır. Bu duruma düşmüş kişinin canının, düşüncesinin ve hatta gidermek zorunda olduğu günlük temel ihtiyaçlarının bile Öcalan tarafından belirlenmesi artık işten bile değildir. İstediği gibi asar, keser ve kullanır.

 İstKöleliğe çağrı metninde seçilen üslup da rastgele seçilmemiştir. Batman, Siirt, Bingöl, Bitlis ve Muş bölgelerinin daha çok kırsal kesimlerindeki tarikat şeyhlerinin müritlerine sesleniş tarzıdır.Yaşam hakkına  en edepsizce saldırı vardır. Yaşamın değeri ve gerekliliği hiçe sayılıyor. Bunun hiçe sayıldığı noktada her türlü vahşilik kolaylıkla sergilebilinir. Çünkü insanlık değerlerinin korunması ve geliştirilmesi yaşama verilen değerle orantılıdır.

    Bu tür köleci anlayışlar, toplumumuzda bir başkalarını daha çağrıştırmaktadır. Özellikle son yirmi yılda her sokak başında rastladığımız “vatan kurtaran aslanlar”dan sözediyorum. Bunlar, bir yandan kurduk- ları çete ve mafyalarla halkımızı sömürüp soğana çevirirken, bir yandan da “ülkem için ölürüm” nutuklarıyla tozu dumana katan  “vatan kurtçukları”dır. Apocular bunlarla da benzerlik gösteriyor.

    Genel olarak gerçekçi tarzda seçilen hedeflere ulaşabilmek için yaşam gerekir. Sonuna kadar ayakta kalmanın, olabildiğince uzun yaşamanın kavgası verilir. Çünkü kazanma yaşamdan geçer. Temel hareket tarzı kesinlikle kayıp vememe üzerine inşa edilir. Ama hedefe ulaşma sürecinde ortaya çıkabilecek birtakım kayıplar olabilir. Bunlar savaşımın doğal ama bir o kadar da acı götürüleri olarak değerlendirilir. Olayı bu biçimde ele almayıp daha ilk adımda ölmeyi temel alma anlayışında kesinlikle bir artniyet vardır. Eğer komutan olduğunu iddia eden biri bunu yapıyorsa, yani askerlerine “yaşamanın değeri yoktur, ölmelisiniz” biçimde emir veriyorsa, o komutan bir katildir, bir haindir. Toplumun böylelerine ihtiyacı yoktur.

    Her amaca ulaşmayı kanla, ölümle eşdeğerli kılma anlayışı korkunç bir hastalıktır. Siyasal mücadele eşittir savaş değildir. Siyasal mücadelenin çok çeşitli biçimleri vardır. Savaş, siyasal mücadele biçimlerinden sadece biridir. Savaşın neden tek başına temel alınmak istendiği ise geçen yıllara bakıldığında çok daha iyi kavranılmaktadır.

    Sonuçta yapılmak istenen, “biz her şeyin doğrusunu yaparız”dan hareket etmek, kişiyi düşünce ve sorgulayıcılıktan tümüyle alıkoymaktır. Düşünen, bilinçle hareket etmek isteyen, en ufak eleştiride bulunmaya çalışanların kaderi ise daha başından belirlenmiştir; yokedilme, yani ölüm. Katil olma önkoşuluyla köleliği kabul edenleri bekleyen son da diğerlerinden farklı değil; tahmin edileceği gibi önce öldürmek, sonuçta da ölmek zorundalar. Nasıl olsa “cennetin anahtarı” PKK’de. Daha doğru bir değişle, yeri geldiğinde peygamber, yeri geldiğinde Tanrı olduğunu söyleyen Öcalan’da. “Huriler dünyasını” başka türlü elde etme olanağı yok. Böylesine düşünmeden yoksun kılınmış kişiler açısından geriye kalan tek şey; “cennetin anahtarı”nı ele geçirmek için  mümkün olduğunca kan dökme, alacağı övgülerle çevresine caka satmaktır.  Hele hele ne kadar çok kadın ve çocuk katlederse o kadar fazla “büyük kahraman” ünvanını sahip olma şansına kavuşur. Artık bu noktadan sonra önlerine kim gelirse gelsin saldırmayacakları hedef yoktur. Nereden bakılırsa bakılsın, insanlığa düşmanlığın en sinsi örneklerini görüyoruz;

    “Pınarcık gerçeğinde bir kez daha ortaya çıktığı gibi, Kürdistan'da ihanete yaşam tanınmayacak ve hainler de cezasız bırakılmıyacaktır”  (32)

    Pınarcık ve daha birçok yerlerde halkın nasıl katliamdan geçirildiğini bilmeyen yok. Hatta onca dolduruşa karşın kadın ve çocuklara kurşun çekmekte tereddüt geçirenlerin dahi “çatışmada öldü” süsü verilerek öldürüldükleri biliniyor. Derin devletin direkt yapmaktan çekindiği “temizlik” konsepti, bizzat PKK tarafından hayata geçirilmiştir. Hatta çok saf duygularla saflarına katılanları bile özkişiliklerine yabancılaştırmada çoğu kez başarı sağlanmıştır. İçinden çıktığı halkına ve tüm devrimci güçlere karşı her geçen gün artan ölçülerde saldırganlaştırmak için insanlara anne ve babalarını dahi öldürtmüşlerdir. Kişileri kendi ailelerine karşı kin ve intikam duyacak düzeyde vampirleştiren faşist taktikler uygulanmıştır. Bilindiği gibi aileye karşı tavır SS’lerin bir metodudur. SS’ler içinde bunu uygulatanların en meşhuru, insan kasabı olarak adlandırılan faşist Erichmann’dır. A.Öcalan’ın da militanlarına karşı uyguladığı yöntem, Erichmann’ın yöntemidir. İşte açık örneği;

    “PKK mensupları içinde anasını, babasını ve öz yakınlarını vuran- ların olduğu doğrudur.” (33)

    Böyle bir düşüncenin insanlara verilmesi ve bunun bir de açıktan övünç kaynağı olarak gösterilmesi tüyler üperticidir. Ama Öcalan böyle bir yöntemi bilerek seçmiştir. Feodalitenin ve aşiretçi yapının hüküm sürdüğü bölgelerde, barışla sonuçlanmayan kız kaçırma olaylarında, kızı kaçan aşiret, kendi içinde görevlendirme yaparak kaçan kızın öldürülmesi için erkek kardeşe görev verir. Erkek kardeş, aileden izin almaksızın bir başkasıyla birlikte olma cesareti gösteren kız kardeşini öldürmeyi gayet normal görür. Verilen görevi yerine getirmemeyi aşiret yasalarına ve değerlerine karşı ihanet olarak nitelendirir. Kendisi için bu görevi bir “onur” meselesi yapar. Öyle ki, yaşamı işleyeceği cinayet bağlıdır. Bu nedenle cinayeti gururla işler ve işledikten sonra da babasının ve aşiret reisinin elini öper. Artık tüm yükümlülüklerden sıyrılmış “özgür” bir kişidir. İşte PKK’de tabana işlenen mantık da, aşiret topluluğunda geçerli olan mantıktır. Bu mantıkla, bu düşünce sistematiğiyle yoğrulmayan bir yapıya, “daha fazla kan” akıttırılması başka türlü olanaklı değildir;

     “Daha çok kan akıtacağız ve bundan en küçük bir şekilde ‘yanlış yapıyoruz, yenilebiliriz’ diye korkakça bir tutuma girmeyeceğiz” (34)

    “Çok kan dökülmesi gerekiyor(...)milyonlarca insanın ölümü hiçbir şey değildir. Botan suyundan daha fazla kan akmalı, her dağda, her ağacın altında, her taş kovuğunda şehitler vermeliyiz”(35)

    İşte bu cümleler asıl amaçlarının ne olduğunu açıklıyor. Devrimciler hiç bir zaman savaş çığırtkanlığı, hele hele kan dökme çağrıları yapmazlar. Savaş, temel bir çözüm yöntemi olarak kesinlikle görülmez. Her türlü hak ve özgürlükleri mümkün olduğu kadar demokratik yöntemlerle elde etmenin çabasını yürütürler. Devrimciler için emekçi yığınların demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinde insan faktörü her zaman önplandadır. Yani insanları korumanın, yaşatmanın kavgasını verirler. Barışın, demokrasinin ve özgürlüklerin savunucusudurlar. Savaş savunuculuğu, savaşla sorunları halletmeyi temel alma her zaman diktatörlüklerin işi olmuştur. Emperyalistlere özgü bir metotdur.

    Böylesine ürkütücü, dere misali kan akıtmak için can atanlar, günümüz koşullarında olsa olsa Hitler’in bir kopyesi olabilirler. İşte Abdullah Öcalan da bunlardan biridir. Parayla tutulmuş bir katilden farklı değildir. Aksini iddia edenler varsa, ortaya çıksın ve yukarıdaki söylemlerin savunulacak olan yanlarını ortaya koysun. İnsan hakları savunuculuğunun bile bir dönem rant kavgacılığına dönüştüğü Türkiye’de, PKK’ nin kime karşı, nasıl bir “mücadele örgütü” olduğu her yönüyle ortadadır. Oluk oluk dökmek istediği kanın işçinin, köylünün, daha doğrusu savunmasız insanların kanı olduğuna bakmak bile, A.Öcalan’ın ne olup olmadığını anlamak için yeterlidir.

    İşte kadro ve sempatizanlarını böylesine insanlık dışı metotlarla yetiştiren PKK, her hangi bir şeyin doğruluğunu, kanın fazla veya az dökülmesiyle orantılı görmektedir. Latin Amerikada, Afrika’da ve daha birçok yerlerde kontralar hiçte az kan dökmediler. Kaldı ki Öcalan da etrafında topladığı müritlerine, “bir kontra, bir hain gibi duruyorsunuz” derken aslında onlara içinde bulundukları trajik durumu anlatmak istiyor. Botan suyundan daha fazla kan dökmek isteyen, hatta militanlarına kendi ana ve babalarını öldürmeleri doğrultusunda fetva veren bir güruhun, devrimcilere geldiğinde nasıl fütursuz davranacağı ortadadır;

    “Bugün bazıları ’PKK kendisinden ayrılanı cezalandırıyor’ diye feryat ediyorlar. Bunlar çok iyi bilinmelidir ki, PKK yalnızca cezalandırmakla kalmayacak, bu tip yaşamlara en kahredici darbeleri vurarak soluk almasına izin vermeyecektir.” (36)

    Öcalan’ın duyduğu öfke içine düştüğü çıkmazdan kaynaklanıyordu. Bu kez sözkonusu olan kendi yaşamıydı. O kahrolası canını kurtarma uğruna milyonlarca insanın kanını akıtacağını açıktan ilan eden biri için, devrimcileri katletmek elbette sorun olmayacaktı. Ülkede ken- disine bu olanakları sunanlar, Avrupa’da da benzer olanaklar yaratmaktan geri durmayacaklardı.

    İşte bütün bu aşamalardan sonra 1984 karşı devrimci eylemlerini başlatmanın ve günümüze kadar devam ettirmenin koşulları hazırlanmıştı. Bunun söylenildiği gibi devrimci çıkış eylemi değil, devrimci gelişmelerin önünü alma eylemi olduğu daha sonraki gelişmelerden ve sergiledikleri pratiklerinden anlaşılacaktı.

 

 

 

1984 PROVOKASYONU VE AMAÇLARI

 

 

    1984 yılı Öcalan’daki çıkmazın derinleştiği bir yıldır. PKK’de yaşanan tam bir karmaşaydı.  İnsanlar artık sorunların tatminkar bir izahını bekliyorlardı. “Ajan, provokatör, hain, teslimiyetçi” gibi uyduruk gerekçeler kimseyi ikna etmiyordu. Yapı sorgulanmaya başlamıştı. Oysa Öcalan, dostlarına asıl hizmeti bu dönemde vermek için hazırlanmıştı. Oyunlar K.Irak üzerinde oynanacak, başından itibaren hedefleri arasında bulunan KDP şimdiden sonra yakın takibe alınacaktı. Ama PKK içindeki çalkantılar hiç mi hiç hesaba katılmamıştı. Bu nedenle Öcalan’ın daha büyük bir katalizatöre ihtiyacı vardı. İşte o adından sıkça bahsettiği “15 Ağustos atılımı” tam da böylesi bir dönemde devreye konuluyordu. Arkasından dayandığı karanlık güçlerin desteğiyle, PKK büyük ve örgütlü bir güçmüş gibi lanse ediliyordu. Oysa PKK’de örgüt adına bir şey yoktu. Sayıca çok az olan bir insan gücü vardı ve bunların yarıdan fazlası zaten bunalımdaydı. Yıllar sonra da olsa, o günkü koşullarda PKK’nin durumunun ne olduğunu A.Öcalan da itiraf etmek zorunda kalıyordu;

     “…Bir baktık örgüt elden gidiyor. Gerçekten de, örgüt daha 1982’ de elden gidecekti.” (37)

    Ama niyet farklı olursa, ortaya çıkacak sonuç fazla önemli değildi. Önemli olan günü ve anı kurtaracak bir girişimde bulunmaktı. “15 Ağustos direnişi” altında son bir hamleyle yeni bir provokasyon daha devreye konulmuştu. Kuşkusuz A.Öcalan bu işi kendi başına oturup planlamamıştı. Ona yol gösteren akıl hocaları vardı. Bununla hangi amaçlara varmak istemişlerdi? Herzaman olduğu gibi hedefler çok yönlüydü.

    Amaçlardan biri, ilk etapta PKK’deki iç hesaplaşmayı boğuntuya getirmekti. Nitekim bu provokasyonun ardından Öcalan, o aldatmacalı taktiğine bir kez daha başvuruyordu;

     “İşte yine yaşanan sığlıklar, biraz devrimci zorluklar var. Ben bunu temsil ediyorum. O ise, ‘hayır, tek bir kişi Hakkari’ye gitmemeli. Zaman uygun değil’diyor. Sonra gördük ki, bu tamamen TC’nin planı.” (38)

    A.Öcalan olayı “ülkeden kaçmak” biçiminde sunuyordu. Çünkü sorunu bu biçimiyle ele almak kolayına geliyordu. Bu arada bir grubu da eyleme geçirerek bu düşüncesini doğrulamak istiyordu. Soruna, mücadeleyi başlatmak isteyenlerle, mücadeleden kaçanlar arasındaki bir sorun görünümü veriyordu. Ama Öcalan’ın bu dönemde hayli zor günler geçirmiş olduğu belli. Hiçbir zaman bir söylediği diğerini tutmuyor. Yani bizler için herhangi bir şeyi ispata gerek kalmıyor. Çünkü bir yerde söylediğini, diğer bir yerde yine kendisi çürütüyor;

    “…Sonuçta bir baktık ki, adam savaşıyor bizimle, çok şey götürmüş. Yapının yarısı zaten hastalıklı hale gelmişti. Zaten diğer bir sözü de şuydu; ‘Bu kez ülkeye gidenlerin yüzde doksanının kafası karmakarışık,sen o kafayla onları savaştıramazsın’ diyordu. Ben daha sonra farkettim ki, bu sözü doğruymuş. Yapının yüzde doksanının kafasını karıştırmış; uyduruk, tali meselelerle onları oyalamış. Kafası hasta olan, karmaşık olan savaşır mı? Ve o yapıdan hayır gelmedi.” (39)

    Bu sözler Öcalan’ın “15 Ağustos atılımı”nı hangi koşullar altında gerçekleştirdiğinin kendisi tarafından izahıdır. Ortada örgüt yokken Öcalan birşeylere oynamıştı.Tıpkı 1979’larda yaptığı gibi. O yılları izah ederken, “Örgüt yoktu, ama ben alalacele çizdiğim bir gerilla yönet menliğiyle Siverek eylemini başlattım ve ardından hemen Ortadoğu’ya çıktım” diyordu. Burada yaptığı da aynıydı. Arkasını sağlama aldığı Suriye’de oturuyor ve “yüzde doksanı elden gitmiş” bir yapıyla “gerilla hareketi” başlatıyor. Neden? Çünkü insanların ölmesini istiyor. Yeni bir “şehitlerimiz ve direnişimiz” kampanyasıyla karanlık amaçlarını gizliyor. Bu kampanyanın gölgesinde şiddeti giderek Avrupa’ya yayıyor, PKK’den ayrılanlardan ve diğer devrimci örgütlerden onlarcasını öldürüyor. Bu arada karanlık güç odakları da Çetin Güngör olayında olduğu gibi kendisine gereken imkanları sunuyor. Bu cinayet, sonradan gelişen olaylar açısından da ilginçtir.

    İkinci amaç; cunta sonrasında halkın içinde bulunduğu durumla ilgiliydi. Cunta döneminde amansız bir baskı, işkence ve terör altında yaşatılan halk, olabildiğince yoksulluğun içine itilmişti. 24 Ocak kararları dipçik ve süngülerin gölgesinde hayata geçirilirken, işsizlik had safhaya ulaşmıştı. Tam bir çıkmaz içine itilen kitleler üzerinde geliştirilen çıplak baskıyla 24 Ocak kararlarının sonuçları toplanıncaya kadar gidilemezdi. İşte “15 Ağustos atılımı” bu patlamanın yönünü değiş- tirmede önemli bir rol oynamıştı. Bu eylem, halk üzerinde yeni bir terör kasırgası estirmenin bahanesi olmuştu. Doğu’da PKK’nin durumundan habersiz olan bir çok insan, çıkmazdan kurtulmanın yolunu genelikle PKK’ye kaymakta bulmuştu. Batı’da ise “düşmanlarla sarıldık” masalıyla kitleler avutulmaya çalışılmıştı. Bir anlamda PKK aracılığıyla yaygın işsizliğin doğuracağı sosyal sorunların üstü bir dönem için de olsa örtülenmişti. Bu politika özellikle 90’lı yılların başından itibaren başarıyla uygulanmıştı. Dikkat edilirse bu durum, A.Öcalan tarafından üstü kapalı da olsa MED-TV’de sıkça dile getirilmişti. Olağan konuşmalarından birinde sol örgütlere seslenen Öcalan, “İşte görüyorsunuz. Bu kadar işsiz, bu kadar aç insan var Türkiye’de. Bir silah sesiyle bunları saflarınıza çekmeniz hiçte zor değildir.” diyordu.

    Bu noktada 1983’ün ortalarında PKK’nin örgüt yapısını yansıtan tabloya değinmekte yarar var. PKK’nin Lolan’dan gönderdiği iki ekibin Hakkari ve Van yörelerinde yürüttükleri faaliyetler sonucu arkalarına takıp getirdikleri 25 kişinin “PKK’ye niçin katıldınız” sorusuna verdikleri yanıtlar düşündürücüdür. Bunlardan onbiri, PKK’ye katılma nedeni olarak, “çobanlık yapmaktan bıktım” diye yanıtlarken, beşi “evlenecektim, başlık parası bulamadım ve babamla kavga ettim” diye yanıtlıyor. Geri kalan dördü “evle kavga ettim, kaçtım, geldim”,üçü askerlik yapmak istemediğini, geri kalan iki kişi de örgütün ismini önceden duyduğunu ve sempatisi olduğunu söylüyor. Yapılan ankete göre bu kişilerden en yaşlısının yirmisinde olduğu, bunlardan sadece dokuzunun ilkokul diplomalı oldukları ortaya çıkıyor. Bu tablo karşısında irkilmemek elde değil. Daha sonra benzer bir anket bu kişileri bulup getiren ekiplerin sorumlularıyla yapılıyor. Onların söyledikleri de tam beklenen türdendir. Verilen cevaplar kısaca, “merkez, kimi bulursan al getir diye talimat verdi, ben de bunları getirdim” biçimindedir. Yazdıklarına, çalakalem verdikleri raporlara bakıldığında hallerinden oldukça memnun oldukları ortaya çıkıyor. İş başarmış veya bir zafer kazanmış komutanlara özgü bir hava seziliyor. Zaten PKK’de ekip veya grup sorumluluklarına getirilmiş kişilerin sosyal konumları, yeni gelen kişilerden pek farklı değildir.

    1996’ya gelindiğinde K.H (bir bölge sorumlusu) rastgele 125 silahlı PKK’lıya niçin geldiklerini, savaştıklarını soruyor. Bunlardan 79’u Türkiye’de yaşamanın olanaksız olduğunu, köyde ne olup olmayacaklarının belli olmadığını,  “karnımızı bile doyuramıyoruz” diye uzayıp giden yanıtlar veriyor. 24 kişi İzmir, Adana, Mersin, İstanbul gibi büyük şehirlere iş aramak için gittiklerini ama Kürt oldukları için iş verilmediğinden yakınıyor ve çareyi ülkeden kaçmakta bulduklarını söylüyor. Yine bunlardan 15 kişi, yakın akrabalarının öldüğü veya içerde olduğu için PKK’ye katıldıklarını söylüyor. Yedi kişi de askerlikten kaçtıklarını belirtiyor.

    Yine çok ilginç olan bir başka durum ise; Kampta eğitim süreleri biten 20 kişiye sorulan, “şimdi ne yapmak istiyorsunuz?” sorusuna karşılık alınan yanıtlardır. İstisnasız hepsi ilk olarak, “eğer ülkeye gönderilirsem, önce köyüme uğramak istiyorum” diyor. 20 kişiden alınan bu yanıtın altında yatan esas istek aslında, “köylüme kendimi kanıtlamak istiyorum, silahlı otoriter bir güç haline geldiğimi göstermek isyorum” dur. Yani feodal duyguların farklı bir biçimde dile getirilmesi sözkonusudur. Sadece bu tablo bile PKK ve A.Öcalan’ın karanlık hedeflerini ortaya koymaya yeterlidir.

    1984 provokasyonundaki üçüncü amaca gelince; Bunun altında da K.Irak’la ilgili hesaplar yatmaktaydı. 

     “…ülke içinde yıllarca birine hizmette bulunmak istedim. Büyüklerimize, savaşçılarımıza, Barzaniden tutalım komünistlere ta dindarlara kadar hizmet etmek istedim. Sonra gördüm ki, hepsi sahtekârdır.” (40)

    Yukarıdaki sözlerinden A.Öcalan’ın yüreğinde hiç bir zaman bir özgürlük özlemi olmadığını anlıyoruz. İçinde duyduğu tek şey, uşaklık. Özgürlük tutkunlarına bu nedenle hep düşmanlık duyuyor. Büyük ideallerin sahiplerine saldırarak ruhundaki sahtekarlığı tatmine çalışıyor. İnsanlık tarihi boyunca haklar ve özgürlükler uğruna verilen kavgaların değeri tartışılamaz. Toplumsal gelişmelere yön vermede oynadıkları rol görmemezlikten gelinemez. İnsanoğlunun bugünkü gelişkin uygarlık düzeyine ulaşmasında bu iki temel tutkunun  büyük rolü olmuştur. Bu gelişmelerin karşısında duranlar ise, hep geriyi, eskiyi temsil edenlerdir. Eskinin, köhne düzenin gönüllü savunucuları ve işbirlikçileridir. Yukarıda aktardığımız sözlerinin altında, onun ajanlaşmasında rol oynayan önemli etkenleri görmek mümkün.

     “….Biz oradan Ankara’ya dayanarak grup ortaya çıkarabilmiştik. İlkel milliyetçiliği de 1982’de dayanılarak bir adım atılabilirdi.”

     “Benim için “müthiş taktikçidir” diyorlardı. “o zaman onu kullandı, sonra başkasını kullandı…” (41)

    Barzani hareketini “ilkel milliyetçi” olarak değerlendiren Öcalan, Ankara’ya dayanarak kurduğu bir örgütle devrimcilik ve yurtseverlik yaptığını söylüyor. Öcalan’daki “dehanın” sırrı budur. Herkese nasip olmayacak kadar “şanslı” bir adam. Önce Ankara’ya dayanarak bir grup kurduğunu söylüyor, sonra da malum güç odaklarına yaslanarak geliştirdiği PKK’yi, “sahte” ilan ettiği güçlerin karşısına çıkarıyor. Kimin sahte olduğunu ise çıkış biçimi zaten ortaya koyuyor. Niçin, nasıl ve kimlere karşı ortaya çıkartıldığını gizlemek içinse durumunu “müthiş taktikçi”liğine bağlıyor. Doğrudur; ortada bir kullanma durumu vardır ama, Öcalan kullanan değil, kullanılandır. Kullanılış tarzı gerçekten müthiştir. Solu ve Kürdü bitirme çabasında hem kendisini gizleyerek provokasyonlarını sergiliyor, hem de sola ve Kürde karşı efendilerine kullanabilecekleri müthiş imkânlar sunuyor. Başlangıçta bunları sadece Türkiye içinde uygulayan Öcalan, 1980 sonrasında hedeflerin kapsamını genişletiyor. Çizilen stratejinin sonuç alabilmesi için kavganın özellikle K.Irak’a kaydırılması zorunludur. Çünkü bitirilmek istenen Kürdün yaşam kaynağı bu alandır. Güç odakları bu kez sadece dereyi değil, kaynağı kurutma iddiasındadır.

     “Aslında 1985’lere geldiğimizde, bizde silahlı savaşım çizgisine ısrarla gelememe, ısrarla onu hayata geçirmeme KDP’nin dayatmaları sonucu oluşan bir durumdu….İlkel milliyetçilik tamamen tasfiyeyi hedeflemişti… Bu durumdan dolayı biz Ağustos adımını geçte olsa başlatabildik.” (42)

    İşte gerçek niyetlerin A.Öcalan tarafından yapılan özeti. Sözümona silahlı mücadele çığırtkanlığıyla zor duruma düşürmek istediği kesimlerin kimler olduğu böylece anlaşılıyor. Sadece Türkiyedekileri değil, Irak Kürtlerini de hedefliyor. Bu araçla bir yerlere davetiye çıkarıyor. Nitekim o ana kadar Türkiye’nin Irak’a direkt bir askeri müdahalesi olmamıştı. Herşey siyasi platformlar içinde yapılmıştı. A.Öcalan 1984’ lerden itibaren bu alana yapılan dış müdahalelerin bir aracı olmuştur. Bu nedenle Öcalan’ın ARNG, ERNK gibi anlı şanlı ordu ve cephe faaliyetleri kimseyi yanıltmamalıdır. Ordulaşma ve cepheleşme adı altında yapılan tek şey provokasyonları daha kolay hayata geçirmekti. Tıpkı adı var, kendisi yok bir PKK gibi, ARNG, ERNK de sadece hedef şaşırtmak amacıyla ortaya atılan isimlerdi. Öcalan, yaklaştığı hazin sonu görmeye başladığı dönemde bu gerçeği de itiraf etmişti;

    “Bu halk savaşının sorumlusu kimdir? Kaç kişi sorumluluk duyuyor, bütün yönleriyle belli değildir. Adına bir ulusal önderlik deniliyor, ardından PKK, Artêşa Gel, ERNK, aslında daha çok adları var, ama içeriği nasıl doldurulmuştur belli değildir. Birinin canı çıkıyor, diğerinin umrunda değildir. Çok vahşi bir katliama tabi tutulan bazı köyler var, ama bazı ERNK’liler var ki, işin havasında cıvasında… Dedim ya ERNK’nin adı var kendisi yoktur. Öncü pratik içinde aynı şey söylenebilir.” (43)

 

 

 

PKK-DERİN DEVLET İLİŞKİSİ

 

 

    A.Öcalan’ın 90’lı yıllara gelmesi anlaşılacağı üzere hiçte öyle kolay olmuyordu. Güç odaklarının da yardımlarıyla birçok devrimciyi ortadan kaldırmakta başarılı olmuştu. Bu kendisi için hayli rahatlatıcı bir ortam da yaratmıştı. Ama bu kez karşısına daha derin bir uçurum çıkmıştı. Hizmet ettiği güç odakları arasındaki çatlaktan sözediyorum. A.Öcalan ile karısı Kesire Öcalan’ı da karşı karşıya getiren bu çatlak, başının hayli ağrımasına neden olmuştu. Çünkü geçmişte Pilot (Öcalan, kendisi gibi bu kişinin de Özel Savaş’a bağlı olduğunu kabul ediyor) ve Kesire (Öcalan, bu bayanın da MİT’e bağlı olduğunu söylüyor) vasıtasıyla yaratılan bir dengeden bahsediyordu. Belirttiğine göre güç odaklarının çeşitli kanatları arasında bu birlik yoluyla bir uzlaşma sağlanmıştı.

    1985’lerden sonra bu uzlaşmanın çatışmaya dönüştüğünü anlıyoruz.

    NEDEN?

    Sorunların kaynağı 12 Eylül cuntasına dayanıyordu. Gerek ülke içi, gerekse uluslararası kamuoyunun baskısı sivil siyasal iktidara geçişi zorunlu kılıyordu. Oysa Türkiye’de sermayenin bir kanadı sivil iktidara geçişi pekte istemiyordu. Bunlar, askerin iktidarda kalmasından yanaydılar. Askeri kanat ise, Cumhuriyeti kendi eseriymiş gibi algılayıp yorumladığı için iktidarda sürekli kalmayı hakkı olarak görüyordu. Bu hevesini her on yılda bir, ABD’nin desteğinde darbeler yoluyla hayata geçirmeye kalkışıyorduysa da, kendisini birtürlü kalıcı kılamıyordu. Ama 12 Eylül 1980 cuntası elde ettiği statüyü bu kez kolay kolay bırakmak istemiyordu. Cumhurbaşkanlığına gelen Kenan Evren yeni yasalarla yetkilerini arttırırken, varolan kısmi özgürlükleri de biraz daha kısıtlıyordu. Seçime girecek partileri ve parti adaylarını Milli Güvenlik Kurulu belirlemişti. “Parlamenter rejime” dönüşü, bilinen klasik partileri ve liderlerini yasaklılar listesine alarak, kendi onayından geçen yeni partilerle yapıyordu. Ama bunca tedbire rağmen seçim sonuçları askeri kanat için tam bir yenilgi olmuştu. Kenan Evren’in açıktan destek verdiği Sunalp’ın Milliyetçi Demokrat Partisi, seçim sonrasında tam bir hezimete uğramıştı. Yani evde yapılan hesaplar pazarda tutmamış, halk askerleri siyasette değil, kışlasında görmek istediğini açıktan göstermişti.

    İşte A.Öcalan rolünü tam da bu aşamada oynamaya başlıyordu. “15 Ağustos atılımı” adı altında devreye soktuğu provokasyonla demokratikleşmeden yana olmayan güçlerin imdadına tezelden yetişmişti;

     “…DYP-SHP sözde birbirlerine karşıydılar (…) İşte Demirel ile Mesut Yılmaz, ki bunlar devletin sivil maskesidir, benden yediği darbeden dolayı ders almışlar, ve tek örgüt içinde, hatta tek parti içinde birleştiler. Zorlama bir birlik yarattılar. Bu çok önemli aslında ve mücadelede çok şiddetli devam ediyor. Özal ayrışması bile çok önemli bir süreçti ve yine bizimle bağı vardı. (…)Yine bu İnönü’nün tükenişi, özel savaş yürütücülerinin gelişimi var. Ayrıca Cem Ersever en son bizimle amansız savaşanlardandı. Bu çıkışla çok yakınen ilişkisi vardır.” (44)  

    Bu sözler, egemen güçler arasındaki mücadelede, A.Öcalan ve PKK’nin yüklendiği rolü açığa çıkarması açısından önemlidir. Aynı sözler PKK’yle savaşımın neden 15 yıl gibi uzun bir süreye yayıldığının da izahıdır. Çünkü savaşım görünüşte PKK ile, özünde ise egemen güçlerin kendi içindeki iktidar kavgasıydı. Bu kavga aynı zamanda, ABD ile Avrupa’nın Türkiye üzerindeki çıkarlarının çatışmasıydı.

    Eğer ortada emekçi yığınların çıkarlarını dile getiren bir savaşımdan bahsediliyorsa, bu mücadeleyi yürüten bir parti veya örgütlenmenin izleyeceği politika, hiç belirtmeye gerek yok ki, Öcalan’ın yukarıdaki söyledikleriyle tam bir çelişki içinde olacaktır. Böylesi bir mücadele sürecinde emekçi yığınlardan yana hareket edenler, üretim güçleri karşısında sınıfların mevzilenişlerini sağlıklı bir biçimde ortaya koymakla yükümlüdür. İşçi sınıfının gücü, örgütlülük düzeyi, içinde bulunduğu koşullar, yakın ve uzak hedefleri ve bu hedeflere ulaşabilmek için izleyeceği ittifaklar politikasını, mücadele taktiklerini netçe belirlemek durumundadır. Yine ittifak yapacağı diğer sınıf ve tabakalarla dönemlere göre çelişen ve çelişmeyen yönlerini; çıkarların birleştiği ve birleşmesi mümkün olmayan noktalarını açıklığa kavuşturmak zorundadır. İktidarı elinde bulunduran  burjuvazinin gücünü, uyguladığı politikaları, bu güçlerin kendi arasındaki çıkar çelişkilerini, bu çelişkilerin boyutlarını ve daha çok hangi noktalarda yoğunlaştığını vb. çelişki ve çatışmaları belirleyip bunlar arasındaki çelişkileri daha da derinleştirecek politika ve taktikleri saptaması gerekir. Emekçi yığınların öncülerinin en temel görevlerinden biri de, burjuvazinin halka karşı baskı ve sömürü olanaklarını daraltacak, onların hareket esnekliklerini kısıtlayacak, hatta ellerinden alacak bir mücadele tarzıdır. Ezilen yığınların çıkarları doğrultusundaki savaşımın başarıyla sonuçlanmasını isteyenler, mümkün olan en geniş kitlelerin harekete geçmesi için çaba gösterirken, egemen güçlerin parçalanmasını sağlayacak ve bir araya gelmelerini önleyecek çabalar içine girerler. Ama A.Öcalan ipliği pazara çıkmış hırsız misali, egemen güçler arasında mümkün olan en kapsamlı birliği oluşturmanın çabası içinde olduğunu itiraf ediyor. Bütün bunlar devrimci demokratik mücadelenin basit bir terör hareketiyle karşı karşıya olmadığını gösteriyor. Karşısında duran sıradan bir terör örgütü değil, bir ajan örgütüdür. A.Öcalan’ın yukarıdaki söylemi de bunun böyle olduğunu doğruluyor. İzlenen strateji, basit bir terörist grubun veya örgütün izleyebileceği yol değildir.

    Bu ajan-provokatörün geliştirdiği taktikler elbette dönemin koşullarından bağımsız ele alınamaz. Daha doğru bir deyişle dönemin derin devlet politikasından bağımsız düşünülemez. Bu entrikacı politikanın kaynağı her şeyden önce 24 Ocak kararlarıdır. Bilindiği gibi bu kararlar en rahat biçimde uygulama olanağını 12 Eylül ile birlikte bulmuş ve daha sonra ANAP iktidarı tarafında sürdürülmüştür. Ama 24 Ocak kararlarının ekonomik, sosyal, siyasal vb. alanlarda yarattığı ters sonuçlar 90’lı yılların başına gelindiğinde daha açık bir biçimde görülmeye başlanmıştı. Ülkemiz hemen her alanda ciddi boyutlarda tıkanmanın içine sürüklenmişti. 90’ların başına gelindiğinde yatırımlarda durgunluk, işsizlikte artış, enflasyonda yükselme artmış, bütçe açığı büyümüş, dışalım ve dışsatım arasında denge kurulamamış, dışticaret açığı büyümeye başlamış, dış sermaye daha fazla egemen hale gelmiş, para politikasında istikrar sağlanamamıştı. Öyle ki,84-85-86 yıllarında bir takım alanlarda sağlanan göreceli iyileşmeler dahi korunamaz hale gelmişti. Ülkenin ekonomik olanakları elit bir kesimin hizmetinde çarçur edilirken, geniş emekçi yığınlar uçuruma terk edilmişti. Geç doğmuş bir burjuvazinin saldırgan ve doymak bilmez iştahının tüm biçimleri bu dönem boyu sergilenmişti.

    Daha sonraları soğuk savaş sürecinin sona ermesi ve SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte, Türkiye ciddi boyutlarda istikrarsızlığın içine sürüklenmişti. Bu durumun güçler dengesine olumsuz yansımaları olmuş, devlet örgütlenmesinde yeni arayışları getirmişti. Yine bölge politikasında yeni strateji ve taktiklere ihtiyaç duyulmaya başlanmıştı. Geçmişte  sürdürülmesi basit olan dış politika, yeni dönemde oldukça karmaşık hale gelmişti. Türkiye’de egemen güçler arasında uzun yıllar pısırık kalmışlığın verdiği bir şaşkınlık vardı. İki sistemin yarattığı atmosferin sıcak kanatlarının kalktığını gördüklerinde adeta kendilerini ayazda  hissettiler. Uzun süre bunu şaşkınlığını yaşadılar. “Artık önemimiz bitti, üvey evlat haline düştük” psikolojisi egemen olmaya başlamıştı. Bu ister istemez çarpıkta olsa kendi kanatlarıyla uçmanın,  ayakları üzerinde durmanın arayışlarını da beraberinde getirmişti.

    Zaten 1988 ve 1989’a gelindiğinde ANAP iktidarı uygulamalarının olumsuz sonuçlarını gördüğünden daha bu yıllarda seçim yasasıyla oynamaya başlamıştı. Gerek sosyal demokrat kanada, gerekse de aynı tabanı bölüştüğü DYP’ye karşı üstünlük kuracak yönelimler içine girmişti. Gücünü uluslararası sermayeden ve yerli tekellerden alan ANAP, 90’lı yıllara girildiğinde, yoksullaşmanın getirdiği göçle metrepollerde yoğunlaşan kitlelerin desteğini Tük-İslam sentezi altında şekillendirdiği ideolojiyle toplamaya hız veriyordu. Tabii bu arada her zamanki gibi 12 Eylül’ün getirdiği Anayasa ve yasaların zırhına bürünmeyi ihmal etmiyordu. Yine bu dönemde kendine bağımlı kıldığı basın-yayının desteği de gözardı edilemez. Ama 90’lı yıllarda ANAP’ın yeni bir hamlede bulunabilmesi için önünde çok ciddi engeller vardı. Bunların başında sermaye sorunu geliyordu. Özal sermaye sıkıntısına çözüm bulmanın yolunu, hem iç pazarda, hem de uluslararası pazar- da dolaşan karaparayı Türkiye’ye çekmekte görmüştü. Karaparayla ekonomi geliştirmeyi temel almış, bunun için mafyanın ileri gelenleriyle işbirliği yapmaktan çekinmemişti. Özal’a göre serbest pazar ekonomisinde başvurulmayacak hiç bir yöntem yoktu. Eşi benzeri görülmemiş serbest pazar ekonomisi uygulamalarına yeni bir “atılım” kazandırılmıştı. ANAP’ın koalisyonlar biçiminde de olsa iktidarda kalması için her şey mübah görülmüştü. Böylece derin devlet’in gücünü ve şiddetini en fazla gösterdiği bir dönem açılmıştı. İşte tam bu noktada A.Öcalan’ın, “özel savaş yürütücülerinin gelişimi var” demesi ve bu gelişimi kendisi ve PKK’yle ilişkilendirerek savunması boşuna değildir. Burada hem eğemen güçlerden hangi kanada hizmet ettiğini anlatıyor, hem de bu kanadın derin devlet içindeki uzantısının inatçı bir savaşçısı olduğunu vurguluyor. Oynadığı rolle hangi kanadın ve örgütlenmesinin başarısı için çalıştığına en ufak bir şüpheye yer bırakmayacak biçimde açıklık kazandırmış oluyor. Gerek tek başına iktidar olduğu, gerekse de cumhurbaşkanı olduğu dönemde Özal’ın en önemli hedeflerinden birisi, sosyal demokrat kanadı götürmekti. Öcalan’da,  “özel savaş” olarak adlandırdığı güçlerle birlikte bu sürece vargücüyle katkıda bulunuyor. Böylesine kritik günler için yetiştirildiğini unutmamıştı. PKK’nin zavallı köylü tabanı ise bu gerçeği kavramaktan uzaktı. Onlar iyi bir iş yaptıklarını sanarak savaşırlarken, Öcalan bir yerlerle oynaşıyordu.

    Ancak karşı devrimci, provakatif bir yapılanma, sosyal demokrat partilerle sağ partiler arasındaki farkı görmemezlikten gelir. Türkiye’de sosyal demokrasinin doğuş ve gelişme koşullarının irdelenmesi apayrı bir sorundur. Tutarsızlığı tartışılabilinir. Ama konumuz bu değil. Burada sadece sola değil, bir bütün olarak sosyal demokrasiye de karşı geliştirilen çok sinsi bir politika var. Sosyal demokrasinin gerek ekonomik, gerekse sosyal alanda getirdiği çözümlerle sağ partilerin getirdiği çözümler arasındaki farkı göremeyen bir A.Öcalan ve PKK’den bahsedemiyeceğimizi yukarıdaki sloganlaştırılmış strateji ortaya koymaktadır. Kaldı ki, gayet bilinçli hareket ettiğini kendisi de gizlemiyor. Dünyanın neresinde olursa olsun emekçi yığınlardan yana olduğunu söyleyen hiç bir güç, burjuvazinin en talancı ve baskıcı kanadını, sosyal demokrasiye yeğlemez. Solun, genel olarak sosyal demokrasinin gerilemesi veya tükenmesi emekçi yığınlar açısından çok önemli mevzi kayıpları olarak görülür. Bu, işçi sınıfı ve emekçi yığınların demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinde ittifak yapabileceği önemli güçlerden birini kaybetmesi anlamını taşır. Hele hele bunun bir de komplolar ve entrikalarla yapılması tam anlamıyla bir felakettir.

    Aslında yapılanların pekte öyle yeni şeyler olduğu söylenemez. 70’li yılların ortalarında sol’a ve sosyal demokrasiye karşı geliştirilen provokasyonların bir tekrarı, bazı farklılıklarla bu yıllarda bir kez daha uygulanmıştır. Dönemin CHP iktidarını düşürmek için tekellerin uyguladığı ambargoların yanısıra, Maraş vb. katliamların geliştirildiği, Hilvan-Siverak olaylarının çıkartıldığı hâlâ hafızalardadır. Arkasından getirilen Milliyetçi Cephe iktidarlarıyla emekçi yığınlar üzerindeki baskı ve sömürü alabildiğine yoğunlaştırılmıştı. 1970’lerde Milliyetçi Cephe hükümetlerinin kuruluşunun ve 12 Eylül darbesinin arkasında kimler varsa, 90’lı yıllarda sol güçlere ve sosyal demokratlara karşı oynanan oyunların arkasında da aynı güçler vardır. Her iki dönemin kapıkulu A. Öcalan bu durumu da gayet açıklıkla itiraf etmektedir;

     “Ankara’dayız. 1976-77-78’i eğer bunlara dayandırmazsak, sağlam çıkışı yapabilir miyiz? Bu biraz da, sanıyorum SHP’yi bitiriş planlarımıza benziyor, ki şimdi SHP’nin cenazesi kaldı. Bu İnönü’nün oğluna karşı yaptığımız siyasi bir darbeydi ve biz onu aslında CHP’ye karşı oynadık. Bunlar 1976-77’de CHP’lidir.Hem aydın, hem kemalisttir.” (45)

    70’li yılların ortalarından sonra oynanan oyunların çok daha geniş çaplısı 90’lı yılların başlarından itibaren oynanmıştır. O yıllarda Öcalan’ın soldan Hilvan-Siverek olaylarını patlak verdirmesi, sağdan da Maraş vb. türünden katliamların düzenlenmesi, provokasyonların hangi saçayakları üzerine oturtulmak istendiği hakkında daha anlaşılır bilgiler veriyor. Özellikle de 92’den itibaren  tüm bir sol’a, işçi sendikaları başta olmak üzere tüm demokratik kuruluşlara karşı baskıların nasıl yoğunlaştırıldığı biliniyor. Silah, esrar-eroin ticaretini, dolayısıyla kara parayı elinde bulunduranlar sermayelerine sermaye katarak yatırımcı burjuvaziyi bile tehdit eder hale gelmişti. Bu üçlüyü ellerinde bulunduranlar ülkemizin geleceğine hükmetmeye kalkışmışlardı. Ekonomi bu yıllarda kara para, çek-senet, yüksek faiz, repo ve bonolarla yönlendirilmiştir. Bu dönemde elit bir kesim bu ekonomik uygulamardan büyük kazançlar elde ederken en geniş yığınlar sefaletin ve açlığın pençesinde kıvranmıştır. Halka karşı estirilen acımasız terörü destekleyenler, göğüslerini kabarta kabarta cinayet işleyenler halk düşmanlarıdır. İşte Abdullah Öcalan ve suç örgütü PKK’de bunlardan biridir. A. Öcalan göbeğini ve ensesini en çok bu dönemde şişirmiştir. PKK milyonlarla ifade edilen dolarlar ve marklarla oynamaya başlamıştır. Bu gerçekler gözönünde bulundurulursa, sol’a ve sosyal demokratlara karşı Öcalan’ın aldığı tavrın önemi de kendiliğinden ortaya çıkar. Aynı yıllar ve sonrasında toplumun hangi yöntemlerle susturulduğu henüz unutulmuş değildir.

    Abdullah Öcalan’ın hangi ortamda ve nasıl büyütüldüğü, PKK’nin niçin ortaya çıkarıldığı, nasıl ve hangi amaçlar uğruna provokasyonlar geliştirdiği şimdi çok daha iyi anlaşılmış oluyor. Sosyal demokratlar da dahil tüm sol güçlere karşı yönelim Apocu provokasyonun saçayaklarından birini oluşturuyor. Her defasında dile getirdiği Turgut Özal ve “özel savaş” hayranlığı boşuna değilmiş!… Abdullah Öcalan’ın izlediği bu taktik sadece Türkiye ile sınırlı kalmamış, Avrupa’ya kadar uzatılmıştır. Avrupa’da da sol ve sosyal demokrat güçler hedeflenmiştir. Karanlık güçlerle uluslararası planda oynandığı zaman provokasyonlar doğal olarak bu alanlara da kaydırılacaktır. Abdullah Öcalan’ın Palme olayında takındığı tavır bu açıdan önemlidir.

    İşte bahsettiğimiz bütün bu çelişkiler A.Öcalan’ın karısı Kesire Öcalan’la karşı karşıya kalmasının da nedeni oluyor. Güç odaklarının farklı kesimlerine dayanan bu ikiliden her biri kendi çizgisini egemen kılmak istiyor. Hatta aralarındaki çatışma öylesine derinleşiyor ki Kesi- re, A.Öcalan’ı açığa çıkarmakla bile tehdit ediyor. Zaman zaman bunu yapmaktan kaçınmadığını Öcalan’ın anlatımlarından anlıyoruz;

    “Bu yıllarda kadın, saatini öyle hesaplıyor ve öyle geliyor ki; ya açığa çıkacaksın, ya halledileceksin, ya çözüleceksin, ya da yaşamak yoktur. Kaçıyorum olmuyor, arkadaşlar gibi vursam olmuyor…İşte tam da bu durumdayken, onu Ankara’ya yolladık. Sene 1979 olmuştu.

    Büyük ihtimalle Ankara’da çok kapsamlı bir değerlendirme yaptılar. Üç aylık bir süreçti. 1979’un başları oluyor. Çok dikkatli hareket etmemiz gerekiyor, ne olur ne olmaz. Adamların yüzde yüz kontrolü altın- dayım. Kontrolden çıktığımı anladıkları anda derhal öldürebilirler. Sonuna kadar bağlı olduğumu anı anına tekrarlamam lazım.” (46)

    Kesire’nin A.Öcalan’ı yine açığa çıkarmakla tehdit ettiği dönemin özelliklerine bakacak olursak, aslında 1978’ler ve sonrasıyla benzer özellikler taşıdığını görüyoruz. O dönemde de özel savaşın Ülkücüler ve PKK eliyle tezgahladığı provokasyonlar var. A.Öcalan Hilvan ve Siverek’teki provokasyonlarla halkı ve sol örgütlenmeleri kırıp geçirir- ken, 23 Aralık 1978’de yapılan Maraş ve daha birçok alanda gelişti- rilen katliamlarla ülkücüler de halkı kıyıma uğratıyordu. Bunları Çorum ve Sivas’taki kıyımlar tamamlıyordu. Türkiye adım adım provokasyon ların içine çekilerek kitleler pasifize ediliyor, kısmi demokratik ortam yokedilmek isteniyordu. Sıkıyönetimi Türkiye’nin her tarafına yaymanın, yönetimi adım adım cuntacılara bırakmanın hazırlıkları yapılıyordu.

    Dikkat edersek aynı olayları 1985’lerden sonra da yaşamaya başla- dık. Sözde bir gerilla savaşı kılıfı altında A.Öcalan Kürtler üzerinde terör estirirken, özel savaş ve Ülkücüler de aynı işlemi farklı bir cepheden tamamlıyordu. Öyle ki, bu dönemde aralarındaki gizli anlaşma çoğu olaylarda kendini açıktan ele veriyordu. Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım bu ilişkiler ağında sadece bir örnektir. Türkiye’de birçok olayın baş aktörü olarak gösterilen Mahmut Yıldırım’ın, PKK’liler tarafından Kuzey Irak’ta ve Lübnan’da korunduğunu herkes biliyor. Buradan ayrılmak zorunda kaldıktan sonra, uzun bir süre PKK adına Romanya, Çekoslavakya ve Polonya’da faaliyetler yürütmüş, PKK’nin bilinen ticari bağlantılarını kurmuş ve yönetmiştir. Aynı şahsın karanlık güçlerin ilişkilerinde adeta bir merkez rolü oynadığı da çoğu çevreler tarafından dile getiriliyor. Kaldı ki, ellibeşinci, ellialtıncı ve elliyedinci hükümet yetkilileri de, Yeşil’in devletin istihbarat örgütleriyle olan ilişkilerini inkâr edemiyor, PKK’yle bağlantılarını sorgulamaya başlıyorlardı. Hatta TBMM’nin soruşturma komisyonunun hazırladığı raporlarda bu durumu doğrulamıştı. A.Öcalan’ın gerilla savaşı kılıfı altında başlatığı provokasyonunun ardından Türkiye, yine karanlık odakların cirit attığı kapkaranlık bir döneme daha çekiliyordu. Baskı, terör, işkence, faili meçhul cinayetlerle birlikte, Kürt-Türk ve alevi-sunni çelişkisi elden geldiğince körükleniyordu. Kürt bölgelerini yeterince karıştıran Öcalan ve karanlık güç odakları, hedeflerini adım adım genişleterek Toroslar ve Karadeniz’le de oynamaya başlamışlardı. Hürriyet gazetesinin “PKK Toroslar’da ve PKK Karadeniz’de” başlığını attığı günün akşamı, MED-TV’nin de Karadeniz dosyası adı altında üç günlük bir programla, PKK’nin savaşı Karadeniz’e kaydırdığını duyurması kesinlikle bir rastlantı değildi.

    Geçmişte olduğu gibi bu dönemde de Kesire Öcalan ile Abdullah Öcalan’ın karşı karşıya gelmesi oldukça ilginçti. A.Öcalan’ın söylediklerinden aralarında ortaya çıkan çelişkilerin geçmişte dışa vurulmadan sessizce halledildiğini anlıyoruz. Ama bu sefer sessizlik bozuluyor ve çelişkiler ayrılıkla sonuçlanıyor. Çünkü sözkonusu çelişkiler bu kez sadece ülkeyle sınırlı değildi. Uluslararası gelişmeler ve değişimlerle birlikte çelişkiler de çoğalıp, derinleşmişti. Öyle ki, gerektiğinde yeni bir Kürt soykırımına  başvurmak dahi gündeme gelmişti. Nitekim 93-95 yılları arasında Van-Hakkari ve Hakkari-Mardin şeridi boyunca kıyım planlarının zaman zaman tartışıldığı kamuoyuna da yansımıştır. Bölgeyi otlarına kadar yakmak isteyenler bu yönlü fikirlerini çekinmeden dile getirmiştir. Bu planların tamemen Öcalan’ın bilgisi dışında olduğunu kimse iddia edemez. Çünkü oluk oluk kanların akması gerektiğini söyleyenlerden biri de odur.

    Bu nedenle A.Öcalan sıradan bir terörist, PKK’de alelade bir terör örgütü değildir. Öcalan, Kürt halkını dünya haritasından silmeye hazırlanmış  bir karşı devrimci, PKK ise bu hain niyetleri gerçekleştirmede kullanılan çete örgütüdür. Hazırlıkları yapılan kanlı planların önemi ve içeriği Kesire ile yaptığı tartışmalarda da görülüyor;

     “…Evet, ‘nesin sen, açığa çık!’diye sorarak ben onu açığa çıkaracağıma, o bana diyor: ’sen nasıl birisisin, açığa çıkacaksın!’ Tabii, bütün bunları soğukkanlılığımı son derece yitirmeden götürmek istiyorum (…) Fakat senin için çok kötü olur (…) İnsanlığın karşısına bile çıkamazsın.’ Sanırım bu bir son konuşmaydı.” (47)

    Karşılıklı olarak birbirlerine yaptıkları tehditler, aralarındaki sorunların çözümüne yetmiyor. Çünkü her iki tarafta, “önder benim, tek ilişki kanalı ben olmalıyım ve benim stratejim geçerlidir” diyor. Yani kavga, Kürt halkına karşı geliştirilen konseptler ve bu konseptleri hayata geçirme taktikleri üzerine başlıyor. İkisi de kendi çizgisini egemen kılmak istiyor. Birbirlerini ortaya çıkarmakla tehdit ediyorlar. Onca yıldır işlenen ağır suçlar var ortada. Sonuçta efendileri tarafından her ikisi üzerinde “pat” metodu uygulanıyor ve birbirlerini ele veriyorlar. Artık itirafların ardı arkası gelmiyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

       IV-     ABDULLAH  ÖCALAN KİMDİR?

 

                      1- KİMLİĞİ  VE KİŞİLİĞİ

 

                      2- KURULAN TUZAK DEVREDE

 

                      3- ÖCALAN’IN CAN SİMİDİ

 

                      4- YAKLAŞIMLARDAKİ FARKLILIK

 

                      5- İTİRAFLARIN NEDENİ

 

                      6- ÖCALAN’DAKİ KÜRT DÜŞMANLIĞI

 

                      7- ÖCALAN VE IRKÇILIK

 

                      8- DOĞAN ÇOCUĞUNUZUN ADINI

                          ABDULLAH KOYMAYIN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KİMLİĞİ VE KİŞİLİĞİ

 

 

    Bu, üzerinde çok önemle durulması gereken bir konudur. Özellikle son 15 yıllık eylemiyle Türkiye’nin gündemine oturan bu zatın, ne olup olmadığı iyi bilinmelidir. A.Öcalan gerçekte kimdir? Bu duruma nasıl geldi? Kimin ve neyin kavgasını verdi? Kuşkusuz bu soruların cevapları ülkemizin ve demokrasinin geleceğini ilgilendiriyor. Bunlar açığa çıkarılıp sorgulanmadıkça, A.Öcalan anlaşılmadıkça Türkiye’deki gelişmeler hiç bir zaman istenilen düzeyde olmayacaktır. PKK ve benzeri entrikalar açığa çıkartılıp mahkum edilmedikçe Türkiye’de gerçek anlamda bir demokrasinin geliştirilemeyeceği bilinmelidir. ABD ve AET pöçüğüne takılarak demokrasi havarisi kesilen o “meşhurlar” da daha çok debelenmekten başka birşey yapamayacaktır.       

    Abdullah Öcalan, 1984 olaylarının nedenlerini ve uzun yıllar boyunca hangi amaçlar için hazırlandığını, PKK’nin 19. kuruluş yılında MED-TV’de yaptığı konuşmasında açıkça ortaya koymuştur. Çok ilginçtir ki, bu konuşmaları dinleyen kesimlerden herhangi bir ses çıkmamıştı. Sorulduğunda ise “öyle biri olduğu zaten biliniyordu” diyerek kestirip atmaya çalışmışlardı. Çünkü birçokları özellikle maddi çıkarlarının her an alt-üst olacağının korkusuna kapılmıştı. Bir anda herşeyin tersyüz olacağı sendrumuna kapılan bu çevrelerin elleri ve ayakları birbirine dolanmaya, etekleri tutuşmaya başlamıştı. Ekmek elden, su gölden yan gelip yaşayan, ama arada bir de önderlik, diplomatlık taslayan bu çevrelerin kimler olduğu biliniyor. Oynadığı rolün yavaş yavaş sona doğru yaklaştığını farkeden Öcalan’sa  gerçekleri daha fazla sakla- mayı gereksiz görmüştü. İşte herkesin kanını donduran  açıklaması;

    “Sayın Mumcu’nun yazmak istediği bizimle ilgili bir kitap vardı ve kitabın da ismi; Apo Üzerine’ydi. Sanırım bu kitap çıktı. Fakat doğru çıkmadı. Yarım yamalak çıktı… O kitapla ilgili epey son on yılda yoğun faaliyetleri vardı. Bana göre O’nun ölümüyle, bu kitap arasında bir ilişki kurulabilir. Kitapta kanımca şunu dile getirmek istiyordu; ‘Apo’yu bizim devletimizin yaklaşımları ortaya çıkardı, besletti, büyüttü.’ Şimdi bunun şöyle doğrudan ilişkisi vardır: Devlet, üç yıl beni Ankara’da kendi özel yöntemleriyle besledi. Artık bu bir yetenek midir, bir yaşam yolu mudur, ne derseniz deyin. Devlet ne dediyse ben evet dedim. Böyle olacaksın dedi, ben öyle olacağım dedim.

    Formül şu; bunu rahatlıkla çekeriz. Ben de şunu söyledim; istediğiniz kadar beni çekebilirsiniz. Hem de hiç ihtiyaç duymadan, belki çok çabalayıp, geliştireceği projeleri bizzat istediği gibi kurabileceğini, benim hazır olduğumu, belki de istediğinden daha fazla hazır olduğumu gösterdim. Uğur Mumcu’nun dile getirmek istediği olay bu.” (48)

    Hakkını vermek gerekir. A.Öcalan gayet içten konuşuyor. Beyinleri tamemen dumura uğratılmışların dışında herkes burada anlatılmak istenenleri anlamıştır. Bu konuşma da dahil Devrimin Dili ve Eylemi adlı kitabında bir araya toplanan konuşmaların her biri, sona doğru yaklaşım sürecinin belirli evrelerini ifade ediyor.

    Uğur Mumcu’nun, PKK ve Abdullah Öcalan üzerine yaptığı araştır- malar, Haki Karer’in katledilmesiyle başlamış, 1984 provokasyonuyla da biraz daha ivme kazanmıştır. Uğur Mumcu, Abdullah Öcalan’ın 84 şehir baskınlarıyla birden bire, beklenmedik boyutlarda önplana çıkarılışının arkasında yatan tehlikeleri ilk kavrayanlardan biriydi. Komployu açığa çıkarmak isteyenlerin başına getirilen felaketleri gözönüne getirmek bile, Uğur Mumcu’ya yapılan komplonun arkasında yatan güçleri kavramak açısından yeterlidir. Abdullah Öcalan da, Uğur Mumcu’nun kendisiyle ilintili olarak öldürüldüğünü söylüyor. O halde neden? Açık ki Mumcu, Öcalan’ın sırf dış bağlantılarını açığa çıkarmak istediği için değil, asıl önemli olan iç bağlantılarına el attığı için ortadan kaldırılmıştır. İçten destek olmaksızın yalnız başına dış bağlantıların sonuçsuz kalacağını çok iyi biliyordu.

    Burada da karşımıza derin devlet denilen olay çıkıyor. Şimdiye ka- darki gelişmelerden öncelikle Abdullah Öcalan, M.Ali Ağca, Necati Kaya (Pilot), Mahmut Yıldırım, Abdullah Çatlı, Kesire Öcalan ve sivrilmiş birkaç kişinin daha birbirlerinden bağımsız olmadıklarını anlıyoruz. Bunlar, derin devlet tarafından aynı dönemde ama birbirlerinden bağımsız olarak belli amaçlar için yetiştirilmiş kişilerdir. Kiminin görevi sağdan, kiminin görevi soldan pratik faaliyetler içinde bulunmaktır. Devlette çeteciliğin, vurgunculuğun ayyuka çıktığı süreçlerde ise bu kişiler, zaman zaman  bir araya getirilerek ortak hareket ettirilmişlerdir; bazen “sol”dan sağa, bazen de sağdan “sol”a kaydırmalar yapılarak sonuçta uyum içinde çalışmaları sağlanmıştır.

    Özellikle Uğur Mumcu, Musa Anter, Çetin Güngör ve Yıldırım Merkit olaylarında bu işbirliği çok açık bir biçimde kendini göstermektedir. Yine daha sonra bu birliğe dahil edilen fanatik islamcı grupların da katılımıyla Batman, Diyarbakır, Yüksekova ve Mardin’de işlenen seri cinayetler bu işbirliğinin açık kanıtları olmuştur. Elbette aynı işbirliğinin bir de ekonomik boyutu vardır. Esrar, eroinden elde edilen gelirlerin bölüşümü bunun bir yönünü oluşturmaktadır. Belli bir dönemden itibaren, daha çokta 90’ların başlarıyla birlikte elde edilmeye başlanan gelirlerin büyüklüğü, milyarlarca dolarla ifade edilmektedir. Bu kadar büyük pazarı ve kârı kimselere farkettirmeden yönetmek başlı başına bir sorundu. Bu anlamda provokasyonların büyük bir titizlikle ve tam bir profesyonellik içinde yürütülmesi gerekiyordu. Bunun için yukarıda bahsedilen bileşime başvurma gereği duyulmuştur. Bu bileşimde zaman zaman görülen zaaflar, yani bazı dönemlerde ortaya çıkan çatışmalar ise, kâr bölüşümünde ortaya çıkan anlaşmazlıklardan kaynaklanmaktadır.

    Dikkati çeken bir başka nokta; Abdullah Öcalan’ın ajanlaştırılmasıyla Pilot’un ajanlaştırılması arasında olan benzerliktir. Yine bunların ajanlaştırılması süreciyle, sağ cephede görevlendirilenlerin ajanlaştırılma süreci aşağı yukarı aynı döneme denk düşmektedir. Uygulanmak istenen geniş çaplı bir konseptin pratik hayata geçirilmesinde görev alan figuranlar bu dönemde yetiştiriliyor.

    Pilot’un, Lisede okurken, askerlik dersi veren askerlik şubesine ait bir subay tarafından ajanlaştırıldığı söyleniyor. Aynı biçimde , Ankara’ da 68-70’ler arasında Tapu Kadastro Meslek Lisesi’inde okurken askerlik şubesinden bu okula ders vermek için gelen bir subay da A. Öcalan üzerinde önemli etkiler yapıyor;

    “Tapu-kadastroda benim asker öğretmenlerim vardı. Harp okuluna gidiyorlar. Beni el üstünde tutarlardı. Bilmiyorum, o öğretmen de özellikle mi öyle yaptı? Yoksa çok mu seviyordu? Geliyordu böyle, ‘çocuklar aldım Abdullah’ın kompozisyonunu, gittim Harp okulunun profesörlerine okuttum, hepsi hayret etti’ diyordu…Yani ona kalsaydı ben bir melek gibiydim, dahiydim. Bu kadar değer veriyordu adam. Askerdi. Belki de bende tehlike gördü, böyle kazanmak istedi.” (49) 

     “Aslında başlangıçta asker olma özlemim vardı. İlgim vardı. Belki de yaşamamın önünü kestiği için içine girip anlamaya çalıştım …

    Daha sonra asker olmadığım için hüngür hüngür ağladım…

    Türk ordusuna gidemezdim, her şey yasak. Bekçiye bakıyorum o fazla bir güç değil; asıl güç ordu. Ordunun içinde de özel ordu.

    Şu anda inadım var.” (50)

    Belli ki, ajanlaştırılmak istenen insanlar rastgele seçilmiyor. Kişinin yaşadığı bölge, aile özellikleri, çevresi, çevresiyle olan ilişkileri ve her şeyden önemlisi de özlemleri büyük önem taşıyor. Öcalan ise hem yetişme tarzı ve aile özellikleriyle, hem de çevre ilişkileri ve özlemleriyle bu kalıba tamamen uyuyor. Her ne kadar bunları, çocukluk ve gençlik dönemlerine özgü masum özlemlermiş gibi gösteriyorsa da, aslında içinde bulunduğu gerçek durumun izahını yapıyor. Özellikle derin devletin özel ordusuna duyduğu özlem ve hayranlık dikkat çekicidir. Üstüne üstlük bunu güçlü olmanın önemli bir aracı olarak görüyor. Devletin resmi örgütlenmiş ordusunu ciddiye bile almıyor. Vargücüyle derin devletin ordusu, yani “ordu içinde özel ordu” için can atıyor.Gözlerden kaçmaması gereken püf noktası budur.

    A.Öcalan elbette bugünkü konumuna “ha” diyerek birdenbire gelmiyor. Uzun ve ince bir yolda sabırla ilerlemek zorunda kalıyor. Öncelikle özel bir eğitimden geçiriliyor. Komünizmle Mücadele Derneği, Türk Ocakları ve Ülkü Ocakları derneklerinde kitle faaliyetleri yoluyla tecrübe kazandırılıyor;

     “Ankara’da Tapu Kadastro Meslek Lisesi’ndeyken, sanırım son sınıfında Maltepe Camisi’ne gitmekten geri durmuyordum… Komunizmle Mücadele Derneği’nde verilen konferansları dinliyordum. Hatta ülkü ocaklarına gittiğimi de söyleyebilirim…İşte Hulisi Turgut muydu, onun Barzani ile ilgili röportajını da can kulağıyla dinliyor,okuyordum… Düşünsel olarak din kitaplarına ilgi duyuyordum. Necip Fazıl Kısakürek’i büyük bir ilgiyle izlemeye çalışıyordum. Bir-iki konferansına katıldım, olağanüstü buldum. Hatta çoşturdu beni. Yine Türk ocağında verilen iki konferansa katıldım…Komünizmle Mücadele Derneği’nin bir sorumlusu vardı. Refik Korkut’tu galiba. Teorisyendi. Ve hatta burada Demirel’ in geldiği bir toplantıya da katılmıştım.” (51)

    Okuldan mezun olur olmaz Öcalan kadastro memuru olarak Diyarbakır’a atanıyor. Bu arada “sosyalistleşiyor” ama, rüşvet alıp cebe indirmeyi de ihmal etmiyor. Ayrıca belli aralıklarla İstanbul’da da aynı görevi sürdürüyor. Aslında görevi; halk içindeki eğilimleri gözlemleyerek rapor etmektir. Yine bu süre içinde provokasyon geliştirme imkânlarının nerelerde ve hangi alanlarda bulunduğunu tayin ediyor;

    “Devlet memuru olarak orada sosyalist gerçeklik, devlet gerçekliğini daha iyi karşılaştırma imkanı vardı…biraz böyle cebine para girmiş, yeterince gözlem imkanı edinmiş, böyle bir otel yaşantısı. Ağalar ilk yaklaşımı gösteriyor. Yanına eskiden varamadığımız o büyük demagog yığını küçük-burjuvalarla hergün karşılaşıyorsunuz. Bunlar gözlem gücünü de arttırıyor.” (52)  

    A.Öcalan’ın Diyarbakır’da gözlemleme ve rapor etme faaliyeti bir yıl sürüyor. Hangi alan üzerinde oynayacağı bu süreçte belirleniyor. Bunun için öğrenci gençlikle ilişki kurması gerekiyor. Çünkü o dönemde sol siyaset yankısını en çok yüksek öğrenim gençliği içinde buluyor. Ayrıca Kürt hareketlerinin yoğunlaştığı alanlar da büyük şehirler- dir.

     “…O zamanlar bir Sur Palas oteli vardı, o benim karargahımdı. Licelilerin oteliydi, duyduğum kadarıyla Behçet Cantürk’lerin…Yani Kürtlükle ilgili izlenimlerin bol olduğu bir otel. Üniversiteye gidiş tutkum, kesin bir üst bürokrat olmaktan ziyade Türkiye’nin siyasi havasına biraz daha gerçekçi katılmaktı.” (53)

    A.Öcalan önceleri kaydını İstanbul Hukuk Fakültesi’ne yapıyor ama okula hiç gitmiyor. Kısa bir süre daha Tapu katastro memuru olarak incelemelerine devam ediyor. Sonuçta Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne kaydını yaptırıyor. (ki kaydının istihbarat kontenjanından yapıldığı da bazılarınca dile getiriliyor.) Bu arada “Kürtçü” yanı bir hayli gelişiyor. Yürüteceği siyasetin ilk derslerini Ülkü Ocakları, Türk Ocakları ve Komünizmle Mücadele Derneği’nden öğrenen A.Öcalan, birdenbire “Kürtçü bir komünist” oluveriyor;

     “…Ben üyeliğimi DDKO’ya yaptım…ilk üstlendiğim bir seminer vardı…Oldukça da tehlikeli buldular beni…Kürt devleti lafını kullandığım için, orada bulunan herkesin dili uçukladı… Benden ısrarla ne istediğimi soruyorlardı…o zamanki DDKO’yu eleştiriyordum.” (54)

    Bu dönemin diğer önemli bir anısı da, Teknik Üniversi’te de yapılan bir Dev-Genç toplantısıydı…

     “Kürt meselesinin ilk defa çok cesur bir biçimde orada tartışmaya açıldığını gördüm. Mahir’in kemalizm ve Kürt meselesi üzerine yaptığı konuşma çok cesurcaydı…” (55)

    Bu sözlerin altında üzerinde durulması gereken çok önemli iki gerçek var:

    Birincisi; DDKO’nun durumu.

    İkincisi; Türkiye sol’unun geldiği aşama.

    Bilindiği gibi DDKO Kürt gençlerinin Kürtlerin kültürel haklarıyla ilgili faaliyet yürüttükleri bir dernektir. Bunların ayrılma, silahlı savaşım yürütme vb. sorunu yoktur. Hedefleri; Kürt dili ve kültürünün serbest kullanımı ve geliştirilmesi, Kürt kimliğinin tanınması, halk üzerindeki baskı ve sömürüye karşı mücadele edilmesidir. Bu anlamda önemli bir kuruluştur. Öcalan’ın böyle bir kurumun bünyesinde “Kürt devleti”nden bahsetmesi elbette dudakların uçuklamasına neden olacaktı. Çünkü bu, amaçları tamamen farklı olan bir derneğe karşı geliştirilen açık bir provokasyondan başka bir şey değildir. Nitekim verdiği seminerden sonra gelişen olaylara değinen Öcalan, “Sonrasında DDKO’nun son bir kongresi düzenendi. O, bitiş kongresidir.”(56) diyerek, perde arka- sında oynadığı rolden övünçle bahsediyor.

    Aynı dönemde Öcalan, bir de Türkiye Sol’unun geldiği aşamadan sözediyor. Gerçekten bu yıllarda sol, diğer birçok teorik tartışmalarla birlikte Kürt sorununun da farkına varıyor. Genelde bu konuya yaklaşım, geçmişten daha farklı bir perspektiften alınıyor ve ağırlıkla gerçekçidir. Yani sorun önemli oranda sadece Kürtleri ilgilendiren bir konu olmaktan çıkıp, bir bütün olarak Türkiye solunun gündemine oturmaya başlamıştır. Demokrasi isteminin bir parçası haline gelmiştir. İşte bu aşamada Öcalan’ın önemli ikinci rolü açığa çıkıyor; “kürtçü” gömleği yalnız başına yetersiz kalıyor. Giydirilen bu gömleğin başka bir aksesuarla tamamlanması gerekiyor. Bu nedenle “kürtçü”nün yanına bir de “komünist” eklemesi yapılarak giysi tamamlanıyor. “Komünist kürtçü” sıfatıyla A.Öcalan hem Kürtler, hem de sol içindeki yerini alarak provokasyonlarını her iki cepheden sürdürme olanağına kavuşmuş oluyor.  

    Bundan sonra kaydını bilinen yöntemle Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne yaptırarak  Ankara’ya taşınıyor. Bu yıllarda solda geliştirilecek provokasyonlar için sıkı bir eğitimden geçiriliyor. Boykotlara ve mitinglere katılarak ufak tefek denemeler yoluyla hem kendisini tanıtıyor, hem de pratiğini biraz daha zenginleştiriyor. Bu arada kısa bir süre için Mamak Cezaevi’ne misafir ediliyor. Burada kaldığı aylar Öcalan için önemli bir dönüm noktası oluyor. Önceleri seminerler, boykotlar ve mitinglerde yeterince boy göstermesine, bir de cezaevi pratiği eklenmiş oluyor. Böylece  kendisini sola ve Kürtlere  yeteri kadar ispatlıyor.

    Artık geçerli diplomayı almaya hak kazanmıştır. Doğumun zamanı gelip çatmıştır.

 

KURULAN  TUZAK  DEVREDE

 

 

    Özellikle 1986’dan sonra A.Öcalan’ın, ajanlığı ve izlediği provokasyon çizgisiyle ilgili zaman zaman yapmaya başladığı açıklamalar son derece önemlidir. Açıklamalarında sürekli olarak dikkatleri birşeylerin üzerine çektiği görülüyor. Ortaya çıktığı dönemleri anlatırken, MİT ve Özel Savaş’ın kendisine olan ilginç yaklaşımlarından bahsediyor. O dönemlerde MİT’in Kesire Öcalan, özel savaşın da Pilot (Necati Kaya) vasıtasıyla kendisini denetim altında tuttuğunu açıklıyor. PKK Nedir Ne Değildir adlı kitabımda bunlar üzerinde durmuştum. A.Öcalan’ın bugünlere ulaşmasında çok önemli roller oynayan bu iki şahısla Öcalan’ın durumuna biraz daha değinme gereğini duyuyorum. Ortaya çıktığı günlerdeki durumuna değinirken şunları söylüyor;

     “…Ama öte yandan düzen devreye girmiş. Sonradan çok açıkça anlaşılacağı üzere, düzenin en etkili kişilikleri devreye girmiş ve beni ‘ölümlerden ölüm beğen’ hükmü içerisinde bitirmek istiyorlar. Ve hiç bir güç imkanım yok. Düzenin adamları bile ‘bu köylü parçasını’ diyorlar‘ bu zavallı, herşeyden yoksun tipi öldürmek bizim zararımızadır’ ve devam ediyorlar ‘bunu öyle hazırlayalım ki, tarihimizin en büyük bir işbirlikçisi haline getirelim’ Belki de planları biraz da buydu.” (57)

    Dikkat edersek Öcalan’ın anlattığı dönem 1974-75 dönemidir. Yani ortada ne PKK diye bir örgüt, ne de A.Öcalan’ın şimdiki gibi “ünlü” adı sanı var. Ama buna rağmen birtakım hazırlıklardan bahsediyor. Hatta “daha zararlı olacağı” gerekçesiyle devletin kendisini öldürtmediğini söylüyor. Şimdi o günkü, 70’li yıllardaki ortama baktığımızda toplumsal tepkiye rağmen Denizler idama gönderilmiştir.Mahirler kurşunlanmıştır. Hergün onlarca devrimci katlediliyordu.İnsanların öldürülmediği gün neredeyse yoktu. Bu anlamda Öcalan’ın “daha zararlı olacağım gerekçesiyle beni öldürmediler” biçiminde formüle ettiği iddiası gülünçtür. Ama “beni tarihin en büyük işbirlikçisi yapmak istediler” sözleri doğrudur. Teori ve pratiğine baktığımızda A.Öcalan Kürtler adına ama Kürtler’e karşı hazırlanan korkunç bir tuzaktır. Neden? Öcalan’dan dinleyelim;

    “Şimdi dönemin bu bayan (Kesire Öcalan,Bn.) ilişkisine dikkat edilirse kilit öneme sahiptir. Muhtemelen devlet 74-75’te bizi adamakıllı sarrmaya geldi. Diğer örgütlerin içinden geliyordu. Dev-Yol kontrolü doaylı bir devlet kontrolüydü. Diğer gruplar da aşağı yukarı aynı özellikteydi. Kürtlüğü KDP çekmek istiyordu, o da dolaylı devlet kontrolüydü. Zaten o zaman çok açıktı. KDP tümüyle MİT’in yedeğine alınmıştı.” (58)

    Öcalan’ın bayan olarak bahsettiği sıradan herhangi bir bayan değil, daha sonraları ısrarla evleneceği karısı Kesire Öcalan’dır. Kilit olarak gördüğü bu ilişki, bu anlamda önemlidir. Daha sonra bilindiği üzere, Necati Kaya’nın (Pilot) da katılımıyla bu ilişki, biraz daha karmaşık hale getirilecek ve aynı zamanda  daha  da güçlendirilecektir. Bahsettiği bu ilişkiler, güç odaklarının işbirliğini temsil etmesi bakımından oldukça önemlidir. Burada dikkat çekici diğer bir nokta da, Dev-Yol başta olmak üzere diğer sol gurupları da, devletle bağlantılı kılmaya özen göstermesidir. Bu tür iddialara yanıt verme, esas olarak adı geçen örgütlenmelere düşer. Ama burada önemli olan Öcalan’ın durumudur. Kendi ajanlığını örtüleyebilmek için başka örgütlenmeleri kullanmaya kalkışmasındaki ilginçliktir. Bunlar hemen hemen her ajan ve provokatörün başvurduğu yöntemlerdir. Peki, üzerinde sıkça durma gereğini duyduğu Kesire ve Pilot neyi temsil ediyor? A.Öcalan’dan aktaralım;

     “Acaba bayanın cephesi temel olarak hangi oyunla bizi karşılamak istedi? Önemlidir ve irdelenmesi gerekir. Hem sosyal, hem siyasal giriş bölümüdür. Pilot ise askeri giriş bölümüdür.”(59)

     “Özel savaş dairesinin dışındaki ordu kesimini Ecevit biraz işletiyor. Dolayısıyla Pilot (Necati Kaya, BN.) Özel savaşa bağlıydı. Fatma’nın (Kesire Öcalan, BN.) ailesi ise CHP’ye bağlıdır.” (60)

    A.Öcalan, karısı Kesire Öcalan’ın MİT’e, dostu Pilot’un ise özel savaşa bağlı olarak çalıştıklarını söylüyor. O halde Kürt halkının önderiyim diyen bu zat, eğer bu kadar saf ve temizse, önceden ajan olduklarını bildiği kişilerin yanında ne arıyor? Hele hele bu kişilerden biriyle niçin evlilik kuruyor? Besbelli ki, ortaklaşa götürecekleri bir proje üzerinde bir araya getirilmişler. Dünyada bugüne kadar devrim yapmak için ajanlarla birlikte hareket ettiğini veya örgüt kurduğunu söyleyen biri daha yoktur. Ama Öcalan söylüyor. Üstelik bunların durumlarını daha başlangıçta bildiğini kabul ediyor. Bunlarla birlikte örgüt kurmuş olmasından kıvanç duyduğunu saklamıyor. Karısı Kesire ve arkadaşı Pilot’la birlikte neyin ürünü olduklarına da açıklık kazandırıyor;

    “Dikkat edilirse biz klasik Kemalist kanatla, 1960’lardan sonra özellikle ABD’ye dayanılarak geliştirilen özel savaş kanadı arasında bir denge durumunu yakalamışız. İkisi de aslında bizi kontrol etmeye çalı- şıyor ve kesin bağlamak istiyorlar.” (61)

    Her nedense o günlerde iki kanat arasında bir denge kurma ihtiyacı duyuluyor ve A.Öcalan bir denge unsuru olarak bileşimin başına getiriliyor. Bütün bu izahlardan devletin içindeki farklı eğilimleri biraraya toplama çabasını görüyoruz. Peki bu eğilimler neye karşı biraraya gelme ihtiyacı duyuyorlar? Öcalan’ın anlatımlarından bu üçlünün devrimci, demokratik güçlere karşı hazırlandığı sonucu çıkıyor. Kendi durumunu gizlemek için de Türkiye’deki bütün örgütleri ve KDP’yi devletle ilişkiliymiş gibi gösteriyor. Burada asıl ilginç olan KDP için söyledikleridir. Çünkü KDP Türkiye örgütü değildir, Irak’lı bir örgüttür. Ama Öcalan Türkiye’deki örgütlere değinirken KDP’ye de sıkça yer verme gereğini duyuyor. Buradan da Öcalan’ın sadece sola ve Türkiye’deki Kürt örgütlerine karşı değil, K.Irak’a ve KDP’ye karşı birşeylere hazırlandığı sonucu çıkıyor. Neden? Çünkü Barzani hareketi yenilmiştir, ama KDP bitmemiştir. Yeniden örgütlenme çabaları vardır. İşte bu, bilinen güç odakları açısından istenmeyen bir durumdur. Çünkü KDP, Türkiye’yi de sürekli olarak etkileyen bir güçtür. Bu çevreler genelde Kürt kimliğinin canlı tutulmasından KDP’yi sorumlu tutuyor. KDP’nin varlığı aslında bölgedeki tüm  Kürtleri  etkiliyor, sürekli bir hareketliliğe yol açıyor.

    Ayrıca bu yıllarda Türkiye solunun Kürt sorununa yaklaşımları geçmişe oranla daha olumludur. Örgütlenmeleri daha geniş bir alanı etkiliyor. A.Öcalan’ın genelde Türkiye solu ve KDP üzerinde durması, bir de bu nedenledir. Mevcut düzeni korumayla yükümlü güçler, iç muhalefete karşı durumlarını koruyabilmek, dıştan gelebilecek tehlikelere karşı tedbirler almak için Öcalan’ı hazırlıyor. Dönemin koşulları dikkate alınarak hazırlanmış konsept, Öcalan’ın da varlık koşulu oluyor. Öcalan stratejisini başından itibaren bu güçleri bitirme üzerine oturtmuştur. Taktikleri hep bu hedeflere göre şekillenmiştir. Haki Karer’in vurulması, Hilvan-Siverek olayları, Maraş katliamı, çeşitli bahanelerle sol güçlere karşı başlatılan savaşım, bu konseptin uygulamada başarılı olması için yapılan provokasyonlardı.

    “Ankara’daki gruplaşmamız, 1976 ve ardından 1977’de Kürdistan’a serpilmişti. 1977.1.Ocak toplantısında, denilebilinir ki, en kapsamlı tartışma ve bazı görevlere daha da netlik getirildi. Bilindiği gibi 1977 yılı mücadele tarihimizde çok önemli bir karar yılıdır. Bu yılda benim baharla birlikte iki ay süresince Ağrı, Kars, Dersim, Elazığ, Diyarbakır, Urfa ve Antep’i kapsayan bir Kürdistan turum vardı ki, ben bu turun ardından artık var olan tehlikelere ‘ölüm de olsa fazla anlam ifade etmez’ diyordum. O zaman gerçekten düşman da izliyordu ve Haki Karer katliamı o biçimde kendini dayatmıştı.” (62)

    Burada bir çok açıdan doğruyu çizen bir özet vardır. Gerçektende 1977 yılı, PKK tarihinde önemli bir karar yılıdır. Burada üzerinde daha çok durmak istediğimiz husus; A.Öcalan’ın Kürt düşmanı politikasını hangi provokasyonlarla hayata geçirdiğidir. Bu anlamda Haki Karer cinayeti çok önemli bir halkadır. Bu provokasyon, daha doğmadan ölüme mahkum olmuş bir gurubu canlandırmada olağanüstü bir rol oynamıştır. Haki’nin ölümü, daha önce gruptan ayrılmak niyetinde olan insanları biraraya getirirken, bir bütün olarak sola ve KDP’ye karşı savaşın da başlangıcı oluyor.

    A.Öcalan bu katliamdan bahsederken bir dizi açıklamada bulunuyor. Olayın sorumluları olarak işe Beşparçacılardan başlıyor, Tekoşin, KUK, KDP ve UDG’ye kadar gidiyor. Ardından bir yığın masal anlatarak bu güçlerin hepsini MİT’e ve CİA’ya kadar uzatıyor. Anlatımında ilginç olan yan aslında bunlar değil. Çünkü Öcalan bu mizansenleri o kadar uzun ve sık anlatıyor ki, artık kimse bunların yabancısı değil. Burada asıl ilginç olan yan, bu dönemde kendi durumuna dair yaptığı izahlardır;

    “…1976,1977ve 1978 döneminde onları, devleti çalıştırıyorum ve hareket yürüyor.”

    “Ve tam bir sağcılık tarzı var.”

    “Ankarada’yız.1976,-77-78’i eğer bunlara dayandırmazsak, sağlam çıkışı yapabilir miyiz?” (63)

    Yukarıdaki sözler, bu cinayetin neden ve nasıl işlendiğine dair ipuçları vermekle kalmıyor, arkasında A.Öcalan’ın da içinde bulunduğu hangi güç odağının durduğuna açıklık kazandırıyor. Gerçektende bu cinayet karanlık güçlerce Kürt halkına ve sola karşı gerçekleştirilen bir komplodur. Dikkat edilirse Haki Karer’in katledildiği tarih, Mayıs 1977’dir. A.Öcalan ise aynı tarihte devletle çalıştığını itiraf ediyor. Yani cinayet sırasında karanlık güçlerle çalışan sıraladığı örgütler ya da kişiler değil, Öcalan’ın ta kendisidir. Bu komplo, A.Öcalan’ın bilgisi dahilinde ve ilişkide bulunduğunu söylediği yerlerle işbirliği halinde gerçekleşiyor. Kaldı ki cinayet öncesinde A. Öcalan’ın Pilot’la birlikte Ağrı’ya gelmesi de, cinayetin çok önceden planlandığını gösteriyor. Necati Kaya Ağrı’da daha gençlik yıllarında tanınıyor ve istihbaratla olan bağları biliniyor. Buna rağmen A.Öcalan, Pilot ile birlikte Ağrı’ya geliyor. Yani burada bilerek yapılan bir manevra vardır. Gerek Haki Karer cinayeti öncesinde, gerekse cinayet sırasında ve sonrasında gelişen olaylarda kuşkuların yöneltileceği ajan, aktif bir biçimde devreye sokulmuş oluyor. Dikkatlerin esas hedefe ulaşmasını engelleyen bir taktiğin figuranı böylece yaratılıyor. Herkes olayların arkasında esas bu adamın olduğuna inandırılırken, PKK’yi yeşertecek tohumlar da atılıyor;

    “Evet bütün düzen içi yaşam olanakları Pilot ve bayan ikilisi tara- fından sağlanmasına rağmen, Ankara bana diken gibi batıyordu. İstediğiniz kadar para var. ‘Solculuk da yapabilirsin’ deniliyor, ‘Kürtçülükte yapabilirsin.’ Karşında son derece etkileyici bir kadın. Ve görünüşte hepsi Kürtçüydü. Para ve kadın hertürlü yaşam vardı. Bu konuda yenik düşmemek mümkün müdür?” (64)

    A.Öcalan’a çıkış koşullarında sunulanlar oldukça ilginç değil mi? Para, kadın ve iyi bir sosyal yaşam karşılığında kendisinden “solculuk” ve “Kürtçülük” yapılması isteniyor. Solculuk ve hele hele Kürtçülükten öcü gibi korkulduğu bir ortamda, bu nedenlerden ötürü insanların alabildiğine baskı altında tutulduğu bir dönemde, Öcalan’dan bunları yapması bekleniyor. Yani güç odakları kendi elleriyle bir solcu ve Kürtçü yaratmanın uğraşını veriyor. Açık ki, solcuları ve Kürtçüleri kırmak için böyle bir örgütlenmeye gerek duyuyorlar. Bu nedenle duruma ve yörelere göre sol örgütlenmeleri ve halkı birbirine düşürecek taktikler geliştiriyorlar. Örneğin Antep’teki devrimci potansiyel Haki Karer cinayeti bahane edilerek bitirilmek istenmiştir. Şahısların yanısıra bir çok örgüt hedef seçilmiş ve devrimciler bir kör döğüşü içinde karşılıklı olarak birbirlerini kırmışlardır. Benzer bir olay Tunceli’de de uygulamaya konulmuştur. Yetmişli yıllarda Tunceli faşistlerin uzağından dahi geçemediği bir bölgeydi. Devrimci demokrat potansiyel oldukça yüksekti. Türkiye solu içinde yer alan her fraksiyon, bu küçük bölgede şu veya bu ölçüde kendisini ifade etme imkanı buluyordu. Bu nedenle Haki Karer olayıyla benzerlikler gösteren bir olay da burada uygulamaya konulmuştu. Aydın Gül adlı bir devrimci tıpkı Haki Karer gibi konuşma bahanesiyle getirildiği yerde öldürülmüştü. Bu olayla başlayan örgütler arası kavgalar bir türlü bitmek bilmemiş ve karşılıklı devrimci vurma günü birlik eylemlerden biri haline gelmişti.

    Aşiretçiliğin güçlü olduğu alanlarda ise daha farklı bir yöntem izleniyordu. Aşiretlerden birine yaslanılarak diğerinden adam vuruluyor, aşiretler arası kavgalara bir de örgütler arası kavgalar ekleniyordu. Çünkü her örgütün dayandığı bir aşiret vardı. Böylece örgütler de aşiretler gibi dar kavgalar içine çekilerek bitirilmek isteniyordu. Hilvan-Siverek olayları özellikle PKK açısından bunun örnekleriyle doluydu. Varolan aşiretler arası düşmanlıkları kızıştırmada ve yeni çatışmalar yaratmada PKK’nin oynadığı rol bilinmektedir.

    1974-80 yılları arasında yöresel çelişkilere dayandırılan yığınca provokasyon vardır. Ne yazık ki, bunlar çoğu kez hedefini bulmuştu. Neden böyle olmuştu? Çünkü mevcut örgütlenmeler oldukça genç ve tecrübesizdi. Gençliği provakate etmekse gayet kolaydı. Yani kimse- nin olayları derinliğine inceleme ve irdeleme gücü yoktu. İnsanların görünüşe göre hareket etmesi, iyi ve kötüyü birbirine karıştırmıştı. Ajan ve provokatörler kendilerini olaylardan rahatça sıyırırken, devrimciler karşılıklı birbirini vurmuştu. Öyle ki, Maraş, Çorum vb. katliamları gibi çok açık provokasyonlar bile devrimcilerin biraraya gelmesine yetmemişti. Birbirlerini “ajan”, “provokatör”, “oportünist” olarak nitelendirip, bir kör döğüşü içine sürüklenme bu dönemin en belirleyici özelliğiydi. Örgüt içi hesaplaşmaya dayanarak ayrılanları öldürme ya da ayrı fikirler yüzünden karşılıklı birbirlerinden adam vurma örgütlerin bir çoğunda görüldüğü için, gerçek ajanlar ve provokatörler rahatlıkla at oynatmasını bilmişti. Bu nedenle herkesin bu dönemi doğru olarak ortaya koyması son derece önemlidir. Çünkü bir provokasyon çizgisinin yalnız başına sonuca ulaşması mümkün değildir. Her şeye rağmen, PKK içinde yeralan yüzlerce devrimci ve dürüst insanın varlığı kuşku götürmez. Bu nedenle A.Öcalan’ın çizgisini besleyen ve güçlendiren diğer bazı dış kaynakların olduğu açıktır. İşte bu kaynakların neler olduğu da herkesin kendi hareketini çok yönlü olarak tam değerlendirip, süreci doğru koymasıyla açığa çıkacaktır.

    Daha sonraki süreçlerde ise tersi bir durum yaşanmış, PKK etrafında sunni kümelenmeler sağlanmıştır. PKK birçok örgüt, kişi ve kurum tarafından “mücadeleci bir gerilla örgütü” olarak nitelendirilmiş ve alkışlanmıştır. Oysa dönemin koşulları bilince çıkartılabilseydi, aslında aynı sürecin, PKK içinde büyük çapta ayrışmaların yaşandığı, örgüt olarak çöküşe gittiği bir süreç olduğu görülecekti. Çoğu kesimler durumunu bildikleri halde, A. Öcalan’ın beslendiği bir kaynak olmaktan kendilerini kurtaramamışlardır. Böylesi bir dönemde, A.Öcalan ve PKK’ye yaklaşmanın getireceği sonuçların beklenilen türden olacağı açıktı. Sürecin doğru konulabilmesi için sadece A.Öcalan ve PKK’nin sorgulanması yeterli değildir. Süreç, bunların dışındaki oluşumların da kendilerini açık yüreklilikle sorgulamasını gerektiriyor.

 

ÖCALAN’IN CAN SİMİDİ

                  

 

    1980’li yıllar PKK’de yeni bir dönemin habercisiydi. Yurtdışına sağ salim ulaşma şansını elde etmiş olanlar, üzerlerinde geliştirilmiş türlü entrikaların açığa çıkartılması için tam bir sorgulamanın ve hesaplaşmanın içine girmişlerdi. Sorunlar daha sağlam bir kafayla değerlendirilmeye, yaşanılan olaylar daha ojektif bir tarzda ele alınmaya  başlanmıştı.

    Neydi bu sorunlar?

    1-A.Öcalan’ın 1979’da kimseye haber vermeden gerçekleştirdiği Ortadoğu turu kafaları kurcalıyordu. Öcalan gerilla savaşını başlatmak niyetiyle Siverek eylemine gerek duyduğunu söylüyordu. Öyleyse böylesine büyük iddialarla yüklü bir eylem planının ardından Suriye’ye kaçma gereğini neden duymuştu?

    2-Aynı yıllarda gerçekleşen Tunceli-Elazığ tutuklanmalarıyla örgüt çok büyük yaralar almış, önemli birimler çökertilmişti. Örgütün olmadığı bir ortamda Siverek’te neden savaşa soyunmuştu?

    3-Haki Karer’in katledilmesiyle başlayan Antep olaylarının tartışılmaya açılmak istenmesi, neden engellenmek istenmişti? Geçmişe yönelik eleştiri ve özeleştiriler niçin yüzeysel olaylar ve yaratılan günah keçileriyle geçiştirilmişti?

    4-Yığınla öncü kadro ve sempatizanın yakalanmasında oynadığı rolü, neden sürekli tesadüflerle izah etmeye kalkışmıştı? Bunların hesabını vermeye neden yanaşmamıştı? A.Öcalan, ileri düzeydeki kadro ve sempatizanların isimlerinin yazılı olduğu bir mektubu niçin yazma gereğini duymuştu? Başka bazı belgelerle birlikte bu mektubun Mazlum Doğan ve Yıldırım Merkit’in bulunduğu arabada çıkması bir tesadüf müydü?

    5- Cunta koşullarında, neden cezaevlerindeki tutukluları imhaya yönelik bir tavır izleniyor, belgeler niçin çarpıtılarak yayınlanıyor, tutukluların örgütteki konumları niçin ismen yayınlanarak insanlar deşifre ediliyordu. 

    Bunlar ve benzeri türden sorular kafaları karıştırıp duruyordu. Aslında PKK’de tam bir iç kaynaşma başlamıştı. Başlangıçta Pilot’un, daha sonraları ise Kesire’nin oynadığı rollerin tartışılmasıyla sınırlı kalınmıyor, kuşkular artık A.Öcalan’a doğru uzanmaya başlıyordu. Mehmet Resul Altınok’un içine düşürüldüğü durum ve 1.Kongre sırasında yaşanan olaylar, bu kuşkuların biraz daha gerçeğe dönüşmesine yardımcı etkenler olmuştu.  

    Sorunların tartışılması amacıyla yapılacağı söylenen kongreye Mehmet Resul Altınok neden alınmamıştı? Katılanlara neden tartışma imkanı verilmemişti? Kongre binasının Suriye askerlerinin ve Öcalan’ın nereden getirdiği belli olmayan gangasterleri ve tecavüzcüleri tarafından sarılması, kongrenin niteliği hakkında yeterli bilgiyi zaten vermişti. A.Öcalan’ın kimler tarafından korunup, kollandığı anlaşılmıştı. PKK içinde yaşanan kavga farklı düşüncelerin ortaya çıkardığı sıradan bir kavga değildi, olamazdı da. PKK’de devrimle karşı devrim çatışıyordu. Bu nedenle arkasındaki güç odakları, Öcalan’a gereken desteği sunmak için kolları çoktan sıvamışlardı. Ardıardına yeni provokasyonlar devreye konuluyordu. Bunlardan bir tanesi, Mehmet Karasungur’un öldürülmesiydi. A.Öcalan her zaman olduğu gibi, olayı, tam bir duygu sömürüsüne çevirmişti. İkinci provokasyon cezaevleriyle ilgiliydi. Sadece buradaki oyunlar bile tüylerin diken diken olmasına yeter cinstendi. Öncelikle Kürtler’in tarihinde önemli bir rol oynayan Tunceli, ihanetin merkezi gibi lanse ediliyordu. Bunu yıllar boyu Şahin Dönmez’in şahsında yapan Öcalan, Şahin’in artık kullanamayacağını anladığı zaman, çirkin iddialarını yeni isimlerle süslemek istemişti. Yıldırım Merkit bunun için seçilmişti. Yıldırım rastgele seçilmiş bir isim değildi. Öncelikle işkencenin en yoğun olduğu dönemde direnişiyle önplana çıkanlardan biriydi. Mazlum, Kemal ve Hayri’yle birlikte cezaevindeki olaylara ve çevrilen dolaplara yakından tanık olmuştu. Yaşananların ardındaki gerçekleri biliyordu. Olayları bir başka açıdan sorgulamaya başlamıştı. Bu nedenle PKK ile ilişkilerini sınırlandırmıştı. Ayrıca, PKK’nin Avrupa merkezinde yeralan kızkardeşi tavrını ayrılanlardan yana koymuştu. İşte bütün bu nedenler, Yıldırım Merkit’i hedef durumuna getirmişti. Yıldırım’ın PKK’den bu dönemde ayrılması işlerine hiç gelmemişti. Bunu engellemek amacıyla devreye soktukları provokasyon ürkütücüydü. Babası Ali Merkit hain bir tuzakla katlediliyor ve Yıldırım’ın PKK’yle çalışmak istememesi buna neden gösteriliyordu. Olay sonrasında da ailesi sürekli çifte baskı ve terör altında tutuluyordu. Bir yandan PKK ve destekçileri tarafından evleri yakılıp, yağmalanıyor, öte yandan PKK’ye yardım ediyorlar gerekçesiyle aile fertlerini polis tutukluyor, işkenceye uğratıyordu. Polis “PKK’li” oldukları gerekçesiyle baskı yaparken, PKK’liler de aynı baskıyı “devletçi” oldukları gerekçesiyle yapıyordu. Her iki kesimin geliştirdiği bu baskı ve şiddet politikası, aralarında kurdukları koordinasyonun düzenliliğini açığa vuruyordu. Yani uygulama danışıklı ve bilinçli bir politikanın sonucuydu. Daha sonra benzer uygulamalar yaygınlaştırılıyor ve tüm bölgelerde hayata geçiriliyordu.

    Bütün bunlar A.Öcalan’ı meşrulaştırma, sivriltme taktikleriydi. Yeni nefes yolları açma çabalarıydı. Bu sayede bir yandan “direniş” ve “teslimiyet”, öte yandan “şehitlerimiz” yaygarası altında o çok ünlü 1984 oyununu sahneye koymuştu. Sonuçta sadece PKK tabanını değil, diğer örgütleri de önemli oranda susturmayı başarmıştı.

 

 

YAKLAŞIMLARDAKİ  FARKLILIK

 

 

    PKK içinde daha çok 1980’lerden sonra başlayan çelişkilerin derinleşmesi, A.Öcalan ile Kesire Öcalan arasındaki taktiksel savaşımın günyüzüne çıkmasını sağlayan nedenlerden biri olmuştur. Her ikisi arasında çıkan sorunların asıl kaynağı, dayandıkları farklı odakların geliştirdikleri değişik taktiklerdi. Bunu, sorunların çözümüne gösterilen yaklaşımlardan da anlıyoruz. İnsanları “ajan, hain, işbirlikçi” türünden uyduruk gerekçelerle tezelden katleden A.Öcalan, Kesire sorununa tamamen tersi bir yaklaşım sergiliyor. Yazdıklarına bakılırsa, aralarında önemli tartışmalar da yaşanıyor. Eskiden farklı olarak bu kez, Kesire Öcalan, çevresindekilere A. Öcalan’ın kimliğiyle ilgili bazı ipuçları veriyor;

    “….İşte şöför arkadaşlarımızdan biri de Ferhan’dı. Çocuğu çok çeşitli biçimlerde etkilemiş. Ferhat telaşlı telaşlı, terli terli gelip şunları söyledi: ‘Başkanım, bu kadın senin hakkında çok kötü düşünüyor, çok tehlikeli.’ 3.Kongreye gideceğimiz günlerdi. Böyle yutkunup duruyordu. Çok tehlikeli diyordu.” (65)

    Kesire Öcalan tarafından yapılan açıklamaların, PKK içindeki insanlar üzerinde nasıl bir şok etkisi yaptığını tahmin etmek güç değildir. Bu şok karşısında gösterilen tepkiler de bu nedenle birbirinden farklıydı. Az bir kesim A.Öcalan’a karşı mücadele ederken, bazıları bu gücü kendisinde bulamayarak intihar yolunu seçmişti. Geriye kalanlar ise sık sık tökezleseler de işi oluruna bırakarak bulundukları yerden yürümeyi tercih etmişti.

    A.Öcalan bu dönemde, PKK’nin bir provokasyon örgütü olduğunu kitlelere anlatmak isteyenlerin imhasını yine hızlandırmıştı. Ama Kesire’ye tam tersi bir yaklaşım göstermiş, uzlaşmanın yollarını arayıp durmuştu. Daha fazla konuşmasını engellemek için öncelikle tecrit etmiş, sonra da göstermelik bir sorguyla sözde bir mahkeme kurarak tehditin dozunu biraz daha arttırmıştı;

     “….‘Öyle bir ceza verelim ki, sorgulamasında, mahkemesinde yüzde yüz  idam’ deniyordu.” (66)

     İnsanlar bu kararın uygulanacağından öylesine emin ki, bir de biçimi üzerine çılgınca öneriler ileriye sürüyorlar;

     “…ceza için de ‘dört at getirmeliyiz, iki kolunu ve iki bacağını birer ata bağlayıp parçalamalıyız.’Çocuk bu kadar öfkeliydi.”(67)

    İrkilmemek elde değil. Bu durum A.Öcalan’ın toplumda kimleri ör- gütlediğine dair fikir vermesi açısından iyi bir örnek değil midir? PKK’ nin kimleri ne uğruna biraraya getirdiği daha iyi anlaşılıyor. İnsanlıktan biraz nasibini almış olanlar, böylesine korkunç düşünceler taşıyamazlar. Ama PKK’lilerin böyle düşünmesinin doğal olduğunu anlatılan ve yaşanan olaylardan anlıyoruz. Bu tür vahşi idamların yabancısı değiller. İnsanların diri diri gömüldüğünden ve yakıldığından bahsediliyor. Mehmet Resul Altınok işkenceyle katlediliyor. Lamia Baksi olayında olduğu gibi bayanlar aylarca korkunç baskı altında tutuluyor, fiziksel işkenceler yapılarak öldürülüyor. Bu ve benzeri vahşiliklere katılmaya ve tanık olmaya alışık oldukları için, Kesire Öcalan hakkında da benzeri öneriler yapıyorlar.

    A.Öcalan insanları öyle bir pislik deryasına itiyor ki, onları oracıkta boğuyor. Bizzat verdiği kararları çoğu kez başkasına aitmiş gibi gösteriyor. İşine gelmediği noktada rahatlıkla “bu olayın sorumlusu ben değildim” diyebiliyor. Yeri ve zamanı geldiğinde bunu başkalarına karşı kullanıyor. Başından atmak istediği şahısları, kararlarının yolaçtığı çirkef sonuçların sorumlusu olarak gösterip yargılıyor. Yani her şeye tam bir ajan-provokatör taktiğiyle yaklaşıyor. Bunun en açık örneği, MED-TV’de Mahmut Baksi ile yaptığı konuşmada görülmüştü. Daha önceleri İsveç’te işlediği Enver Ata cinayetinde Lamia Baksi’yi kullanan Öcalan, bu kez bir başkasını Lamia’ya karşı kullanıyor. Mahmut Baksi’ye ise, Lamia’nın bir “ajan” tarafından öldürüldüğünü ve bu kişinin de sonradan kendisinin verdiği bir emirle cezalandırıldığını söylüyordu. Oysa Lamia Baksi’nin Öcalan’ın talimatıyla öldürüldüğünü bilmeyen yoktur. Peki Öcalan bu masalı daha ne kadar anlatacaktı? Konuşmasına bakılırsa, masal hâlâ tutuyordu. Mahmut Baksi inanmış gibi görünmeye gayret ediyordu. Bunun bir kandırmaca olduğunu anlamaksa zor değildi. Ama bizim üzerinde durmak istediğimiz olayın bu yanı değil. Önemle vurgulak  istediğimiz, Öcalan’ın karşı devrimci çizgisini hayata geçirirken başvurduğu yöntemler ve değişik yaklaşımlardır.  

    Kesire olayına yaklaşımı da malum tutum ve davranışlarına verilecek en açık örnektir. A.Öcalan’ın başkalarına karşı ne kadar katliamcı davrandığını görenler, Kesire’nin daha da kötü bir tarzda cezalandırılacağına inanıyorlar. Ama Öcalan’ın bütün bunları sadece Kesire’yi belli bir noktada tutabilmek için korkutmak amacıyla yaptığı çok geçmeden açığa çıkıyor;

    “Hayır, idam öyle vahşice olmaz. Tam tersine yine bir cepheci gibi tutalım, hatta Avrupa yolunu açalım dedik. Atina’ya gitti. Atina’da da bu uğursuz şeylere devam etti.” (68)

     “…’Derhal idam edelim’ diyorlardı. Yani partiye, yoldaşlara hakim olan anlayışlar bunlardı. Ama benim anlayışımda bu yok. Sonuna kadar ıslah etme niyetim olmakla birlikte, kaçarsa kaçsın. Yani kaçırtma gibi bir yaklaşım sözkonusudur.” (69)

    Kuşkusuz A.Öcalan bu yaklaşımı insancıl duygulara dayanarak göstermiyor. Belli ki, tıpkı Pilot (Necati Kaya) olayında olduğu gibi, Kesire’ye dokunması da yasaktı. Kendisini bundan alıkoyanlar vardı. Kimdi bunlar? Elbette Pilot, Kesire ve A.Öcalan’ın arkasında duran güç odaklarıydı. Bu nedenle bırakalım herhangi bir biçimde cezalandırmayı, Kesire’nin uzun süre tutuklu kalmasını bile sağlayamıyor. Yani Öcalan tam bir ölüm-kalım savaşı veriyor. Çünkü Kesire’yi güvenceye aldığı oranda kendi yaşamını da garantilemiş olacaktı. İşte “kaçırtma gibi bir yaklaşım sözkonusudur” derken bunu anlatıyor.

    Ama A.Öcalan her şeye bir kılıf uydurmasıyla da ün yapmıştır. Kılıfın uyup uymaması fazla önemli değil. Önemli olan o anı kurtarmaktır. Kesire’ye gösterdiği yaklaşıma da bir kılıf buluyor. Önce “neden?” diye soruyor ve hemen ardından cevabını veriyor;

    “Bu kimdir? Nereden geldi? Hemen toprağa girse, belki birçok mesele anlaşılmaz olurdu, değil mi? Mesela 1988 provokasyonunu anlayamazdık. Belki de daha sonraki bütün provokasyonlar bu biçimiyle açığa çıkarılamazdı. (…) Şener, çok açıkça bunun en gözü kara devam ettiricisidir.” (70)

    Böylece ağzındaki baklayı çıkarıyor. Şimdi A.Öcalan’ın Kesire’yi nasıl nitelendirdiğine dikkat edelim. Kesire için “ajandır” diyor. Komplocu, provokatör ve her yıkıcı olayın başı olduğunu söylüyor. Ama bunlara rağmen onu “islah” ederek cepheci tutmaya çalışıyor. Bunu başaramayınca da kaçırttıyor. “Kesire Öcalan’ın devamı” olarak nitelendirdiği Mehmet Şener’i ise, bir komployla katletmekte hiç bir sakınca bulmuyor. A.Öcalan, o daracık penceresinden bakarak dünyanın Apoculardan oluştuğunu zannediyor. Böylece herkesi ikna ettiğini düşünüyor. Aslında Kesire’ye olan yaklaşımı, geçmişte Pilot’a gösterdiği yaklaşı- mın aynısıdır. Nasıl ki, geçmişi değerlendirirken “devleti uyarmamak için Pilot’u vurdurmadım” diyorsa, burada da aynı şeyi farklı tarzda söylüyor. “Hemen toprağa girse belki birçok mesele anlaşılmaz olurdu, değil mi?” diyerek bunu birde etrafındakilere onaylatmak istiyor. Açık ki, gelmiş geçmiş en büyük Kürt düşmanlarından biri olan Öcalan, devrimcileri katlederken, kendisiyle birlikte olanları korumak zorunda kalmıştı.

                     

 

 

İTİRAFLARIN NEDENİ

 

 

    1984 provokasyonu A.Öcalan’ın adeta son dakikada ipten geri dönmesinin nedeni olmuştu. Bir dönemi daha karanlık odakların yardımlarıyla geçiştirmişti. Ama buna rağmen tersine tepen bazı yeni olaylar da vardı. Bu olaylar sonucundadır ki A.Öcalan, 1987’lerden itibaren kimliğiyle ilgili bazı açıklamalar yapmak zorunda kalmıştı. Örgüt içinde kendisine karşı zaman zaman yükselen sert tepki ve ajanlığıyla ilgili tartışmaları şu veya bu şekilde atlatmakta zorlanmamıştı. Ama dev let içindeki güçler dengesinin çok hızlı değişkenliğe uğraması karşısında tam bir paniğe kapılmıştı. Özellikle 92’den itibaren görevinin her an sona erdirileceği düşüncesinden hareketle kendisinde bir ölüm fobisi gelişmeye başlamıştı.

    Belirli aralıklarla ilgili tüm sırları açığa vurabileceğini ima etmesi, bir anlamda karşı refleksler geliştirme isteminden kaynaklanıyordu. Çünkü, gerek Öcalan’la ilişki içinde, gerekse de insiyatifi dışında yeni güçler sahneye sürülmeye başlamıştı. Hatırlanırsa, ajanlığı ve göreviyle ilgili konuşmalar yaptığı dönemler, etrafındakilere güveninin sıfıra indiği, kaldığı odanın içinde sabahlara kadar nöbetler tuttuğu dönemlerdi. Hatta kendisindeki ölüm fobisi öylesine ilerlemişti ki, zehirlenme kuşkusuyla yemeklerini bile kendisi pişirir olmuştu. Zaman zamansa tedbirlerin yetersizliğinden yakınarak Cemil Esad’ın gösterdiği garnizona sığınma gereğini duymuştu.

    1987-1990 arası dönem, Öcalan’ın kimliğinin ve karşı devrimci provokasyonların örgüt içinde yeniden en fazla tartışılmaya başlandığı dönemdi. Öcalan birçok konuşmasında Hasan Bindal ve Dilaver Yıldırım konusunda hem tabanını, hem de kamuoyunu yanıltıcı epeyce açıklamalarda bulunmuştur. Ama okuyan herkeste bilir ki, açıklamaları tereddütlülük ve çelişkilerle doludur. Bu iki olayı adeta muammaya büründürmenin özel çabası görülüyor.

    Neden?

    Çünkü 1987 ve 1990’lar arası PKK’nin yeni çalkantılarla dolu olduğu yıllardı. Bunun için  derin devletin de yardımlarıyla yeni bir temizleme hareketine girişiyordu. Terör yoluyla insanları PKK’de kalmaya mecbur ederken, yapıyı, yeni gelenlerle takviye etmek istiyordu. Güvenilmez olarak kabul edilenlerin bir kısmı, ya imha edilme riski çok yüksek yerlere gönderilerek yokedilmiş ya da daha sınırdan içeri adım attıklarında telsiz ve telefonlarla en yakın karakollara ihbar edilmek süretiyle imha ettirilmişti. Ayrıca çeşitli bahanelerle kamplarda kurşuna dizilenler de vardı.

    1990’dan sonra Öcalan aldığı yeni bir kararla hiç bir birimi uzun süre bir yerde bulundurmamayı, herkesin yerini ve görevini mümkün olan en kısa zamanda değiştirmeyi bir kural haline getiriyordu. Bu amaçla bütün birimlerde yer alanların yetki ve görevlerini, konuşlandıkları alanları içeren bir liste hazırlatmıştı. Geliştireceği provokasyonların zamanlamasına ve niteliğine göre ya bu ekiplere yer değiştirtiyor ya da ekip sorumlularının görev yerlerini ve yetkilerini değiştiriyordu. Sürekli ve sistematik biçimde örgüt içinde yarattığı bu tür kargaşalarla, bir yapı örgütlenmesinin önüne geçiyordu. Daha sonra da birimlerde, genel olarak örgütte kurumlaşma yaratılamıyor bahaneleriyle kadro ve sempatizanları suçluyor ve bu bahaneyle gelecekte kendisine yönelme eğilimi taşıyanları imha ediyordu. Çünkü kurumlaşmış bir örgütsel yapıda veya örgütsel kuralların işlerlik kazandığı bir yapıda, er veya geç sorgulanacağını çok iyi biliyordu.

    İşte bu koşullarda, uygulanan şiddet politikası ve derin devletin temsil ettiği tüm çıkar guruplarının militan silah, para ve akla gelebilecek her türlü yardımlarıyla 1992’lere geliniyordu.

    1992, gerek Türkiye içinde, gerekse Ortadoğu’da Abdullah Öcalan için provokasyon geliştirme olanaklarının muazzam arttığı bir bir dönemdi. Bu noktadan itibaren Öcalan, sadece “ordu içinde özel bir ordu”ya hayranlık duymakla kalmamış, hayranlığını Ortadoğu’nun karanlık güçlerine kadar uzatmıştı. Öyle ki, Amerika ve CIA’yla direkt fingirdeşmenin işaretlerini vermişti.  Çünkü bu yıllarda pastadan büyük pay alabilme “uluslararasılaşma”dan geçiyordu. Avrupa ülkelerinin istihbarat  örgütleriyle ilişkileri zaten vardı. Önemli olan Amerika, yani CIA ile kuracağı direkt ilişkiydi. Genelde ve bölgede siyasal gelişmeleri belirleyen Avrupa’dan çok Amerika’ydı. 1992’nin ortalarında Amerika’nın Lübnan Konsolosluğunda çalışan görevlilerle Bekaa’da yaptığını söylediği görüşmenin ürününü almakta gecikmemişti. Bu görüşmeden itibaren Öcalan, hem içte tam egemen hale gelmiş, hem de K.Irak’ta geliştirilecek provokasyonlar için yeni konsept hazırlanmıştı. CİA’nın desteği alındıktan sonra oluşturulan bu konseptin, PKK Belçika temsilciliği, Yeşil (Mahmut Yıldırım), Behçet Cantürk, bazı “Kürt diplomatları”nın ve Bucaklar’ın katkılarıyla oluştuğu söyleniyordu. Bu ittifakın geçmişe oranla giderek daha aktif bir biçimde Hizbullahcılar ve diğer radikal islamcı gruplarla genişletildiği de dile getirilen bir başka olaydır. Ama Öcalan’ın böylesine geniş çaplı bir cepheleşme içine girmesi, bir anlamda Çatlı örneğinde görüldüğü gibi biraz çizmeyi aştığının da bir göstergesiydi. Daha sonraları islamcı kesim PKK’nin kucağından alınıp İrana devredilmiştir. Çünkü bu kesim, her ne kadar  Öcalan’ın kucağında filizlendirilmiş ve örgütlendirilmişse de, İranla ilişki içine girdikten sonra palazlanmış ve Öcalan’la çelişkiye düşmüştü. Gelirlerin paylaşımından doğan çelişki daha sonraları Pastar’ın araya girmesiyle düzeltilmiştir. Almanya ise bu birliği elinden geldiğince desteklemiş, kalıcı hale gelmesi için çaba göstermiştir.

    1993’e gelindiğinde Türkiye’de hemen her eğilimin devlet politikasına egemen olma istemini şiddetle dayatmaya başlamıştı. Özal’ın “bir koyup beş alacağım” stratejisinin ordu tarafında kabul görmeyişinden sonra, yine Özal tarafından belirlenen yeni bir stratejinin uygulanmasına geçilmişti. Bu strateji; PKK bahanesiyle K.Irak’ta Kürt gruplarını hem birbirine düşürme, hem de zayıflayan Irak yönetimi üzerinde etkili olmaya çalışma ve bu alanda belirleyici güç haline gelme biçiminde özetlenebilir. Bir bakıma doğan boşluktan bölgedeki Kürt hareketinin azami oranda yararlanmasının önüne geçilmişti. Elbette bu direkt YEKİTİ’ye, ya da KDP’ye vurularak yapılamazdı. Bu durum hem içte, hem de uluslararası kamuoyunda tepkilere yolaçabilirdi. Hepsinden önemlisi de, ABD’nin göstereceği tepkiydi. ABD’nin kendisine danışılmadan Irak’ta bir düzenlemeye gidilmesini kabul etmesi düşünülemezdi. Bu durumda kullanılacak en iyi paravan güç PKK’ydi. Nitekim PKK en aktif biçimde devreye sokularak KDP’ye saldırtıldı ve hatta Saddam rejimiyle yoğun ilişki içine sokuldu. PKK’nin Körfez savaşıyla birlikte Türkiye-Irak sınır boylarında Saddam adına sınır muhafızlığı yapması boşuna değildi.Sınır muhafızlığı karşılığında da bir takım noktalarda gümrük vergisi altında talan yapmasına, parasal olarak zenginleşmesine izin verilmişti. Yine Öcalan’la kurtcukların ve islamcı kesimin en çok kaynaşmaya başlaması ve ticari alış verişlerin yoğunlaşması bu döneme denk gelir. Hatta zaman zaman PKK’nin lojistik destek sıkıntıları bu kapılardan giderilmiştir. Fabrika numaraları silinmiş silahların, el bombalarının, mayınların PKK’lilerin elinde dolaşmaya başlaması tesadüflerle açıklanamaz.

    1991-93 yılları, bahsettiğimiz güç odaklarının yardımıyla A.Öcalan’ın hayatının baharını yaşadığı yıllar olarakta değerlendirilebilinir. Özellikle Körfez savaşı ertesinde Irak’ın tecrit durumu gündemleştiğinde Özal, Türkiye’yi Musul-Kerkük serüvenine hazırlamak istiyordu. Bu durum PKK’ye de yeni bazı sorumluluklar yüklemişti. A.Öcalan kendisini neredeyse yapılacak pazarlıkların bir tarafı olarak görmeye başlamıştı. Palazlanmasına ses çıkartılmamasını ve oluşturulan konsepte olan katkılarını öne sürerek aklınca bunu başaracağına inanmıştı. Konuyla ilgili demeçleri bunun örnekleriyle doluydu;

     “O yıl ayrıca Körfez Krizi başladı. Bu da Güney’de olanakların açılması anlamına geliyordu. Çelişkileri hareketlendirmek istedik. Hatta bu çelişkiden Ekim devrimi kadar anlamlı sonuçlar çıkarabiliriz, dedik. Bu perspektif doğrultusunda siyasi sonuçlarını hesapladık. En önemlisi bu hudut boylarında gerillayı derinleştirdik.”(70)

    “Serhıldan” denilen olayları Ekim Devrimi ile kıyaslama utanmazlığını göstermekten çekinmeyen A.Öcalan’ın, hudut boylarında neler yaptığı açıktır. Irak Kürtleri’nin önünü tıkamak için kollarını sıvamıştı. PKK ve Öcalan’a bu yıllarda her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyan güç odaklarıysa, onların büyümesine adeta gözyummuştu. Halk üzerinde öylesine ağır bir baskı uygulanmıştı ki, bu yolla kitlelerin PKK’ye kayması sağlanmıştı. “PKK güçleri” artık binlerle ifade ediliyordu. Karapara ve rant bölüşümünde Öcalan’a da gereken hisse verilmekteydi. Kuzey Irak güç deneme bölgesi haline getirilmişti. Burada oluşturulmak istenen yapıda herkes her ne pahasına olursa olsun etkili olma yarışına girmişti. PKK de, güç odaklarının desteğinde üzerine düşen yükümlülükleri en aktif biçimde uygulamaya koyulmuştu.

    Peki PKK’nin KDP’ye saldırtılmasının nedeni neydi? Çünkü KDP bölgede uzun geçmişi olan köklü bir harekettir. Halkın büyük çoğunluğunun desteğine sahiptir. Elinde tuttuğu bölge  stratejik konumu olan oldukça önemli bir bölgedir. Ayrıca, gerek Avrupa, gerekse Amerika YEKİTİ’ den çok KDP’yi muhatap alan bir politika izlemektedir. ABD Ortadoğu’da istediği düzenlemelerde bulunurken, Rusya alternatifini tümüyle gözardı edememektedir. Rusya’nın da muhatap aldığı daha çok KDP’ dir. Yani ABD, Avrupa ve Rusya, Irak’ta öngörülen çözümlemelerde KDP’yi temel alan bir politikada anlaşabilmekteler. YEKİTİ, bu güçler arasında geliştirilen geçici taktikler doğrultusunda öne sürülen bir güç durumuna getirilmiştir. Bu noktada ABD’nin K.Irak’ta geliştirmek istediği çözüm, Türkiye’nin devlet çıkarlarıyla çelişmemek zorundaydı. ABD’nin bölgede özgürce hareket etmesini engellemenin bir yolu da, KDP’nin mümkün olduğunca Türkiye’nin çıkarlarına ters düşecek bir çözümlemeyi kabul etmemesinden geçmekteydi. KDP PKK’ nin piyon olarak öne sürüldüğünü bildiği halde böyle politika geliştirmeyi zorunluluk olarak görmüştü. Bu anlamda Türkiye KDP ile olan ilişkilerinde giderek ABD’den daha üstün duruma gelmiştir. Bu durum ister istemez ABD’nin bölgede Türkiye’nin isteği dışında bir çözüme gitmesini engellemektedir. KDP’de hareket ettiği alanın jeo-politik özelliklerini ve daha birçok alternatifleri dikkate alarak Türkiye ile çelişkiye düşmemeye özen göstermektedir. Elbette KDP böylesi bir politik yönelim içerisine girerken, geçmiş dönemlerin tecrübe birikimlerini kullanmaktadır. ADB’nin bir dönemi atlatmak için dayatmak istediği bir nevi ara çözümlemelere yatmamaktadır.

    İşte bu noktada PKK’nin arkasına aldığı büyük destekle KDP’yi arkadan vurma planları üzerinde durmak gerekir. Birçokları PKK’nin hergün peşmerge katletmesine seyirci kalıyor, hatta onaylıyordu.  PKK’nın K.Irakta CIA’nın bir Kürt devleti kurma çabalarına uygun bir biçimde hareket ettiğini iddia ederek buna alkış tutanlar vardı. Bu çevreleri tek tek belirtmeye gerek yok. Diplomat giysili bu katmerleşmişler herkesce bilinmekte.  Amerike ve Avrupa işbirlikçiliği ruhlarına işlemiştir. Oysa Abdullah Öcalan, ABD emperyalizminin bölge üzerindeki global çıkarlarına hizmet doğrultusunda hareket ederken, aynı zamanda K.Irak konusunda tamamen Türkiyedeki derin devletin maceracı turancı kanadının çıkarları doğrultusunda hareket etmiştir. Bu politikasıyla her iki kesimi de 1992’den bu yana dengeleme durumu vardır. Aslında Saddam rejimiyle sıkı ilişkiler geliştirilmesinin altında bu politika yatar. Abdullah öcalan Türkiye ile Saddam rejimi arsında bir köprü oluşturmuştur. Kürt hareketinin bu bölgede ezilmesi, en azından sürekli denetim altında bulundurulması için bulunmaz bir aracı olmuştur. Sürekli bir baskı faktörü olarak kullanılmıştır. Yani, çok öncelerden geliştirilmiş proje, teknik ve maddi kayıplara yol açılmadan Öcalan aracılığıyla uygulamaya koyulmuştur. Abdullah Öcalan da bunu inkâr etmemektedir. Kürt halkına karşı jenosit geliştirmiş Saddam rejimine övgüler yağdırması boşuna değildir;

    “Biz bir Arap ülkesinin dostluğunu  başka bir ülkeye değiştirmeyeceğiz. Biz Suriye'nin Kürt sorununa karşı iyi tutumunu takdir ediyoruz ve inanıyoruz ki Irak da bu sorunun çözümünde yeni adımlar atacaktır.” (71)

     “Hiç şüphe yok ki Bağdat, Kürt sorunuyla en fazla ilgilenen bir Arap başkentidir. Bazıları Kürt sorununun sadece Güney Kürdistan sorunu olduğunu  iddia ediyor ve sadece Irak'ı  ve kuzeyini ilgilendiriyormuş gibi göstermek istiyorlar. Bizim düşüncemize göre Batı ve Türkiye sorunu bu şekilde saptırmaya çalışıyor ve gerçeği görmek istemiyor. Bağdat ile ilişkilere önem veriyoruz...” (72)

     “Ama biz Arapların Kürtlerden dolayı duydukları kaygıları ve şüpheleri yok etmeye çalışacağız.” (73)

    İnsan bu demeci okuduğunda, K.Irak’ta yaşayanların Kürt halkı değil de, Teriki aşiretinin bir bölümü olduğunu sanıyor. Yine bölgede kullanılan kimyasal silahları da kimyasal silahlar değil, toprakların daha bereketli hale getirilmesi için yapılan bir gübreleme veya bitkilerdeki hastalıkları giderici bir ilaçlama olarak düşünesi geliyor. Tüm dünyanın bildiği jenosit uygulamalarını Abdullah Öcalan elbette durup dururken örtüleme gayreti içine girmiyor. Saddam rejiminin propagandasını yapmanın bir bedeli olduğunu çok iyi biliyor. Ama görevinin bir gereği olarak  projesini uygulamak zorunda. Görevi; kendini var eden gücü hem dünya kamuoyunun tepkilerinden koruyarak güç kaybetmesinin önüne geçmek, hem de Kürt hareketini Saddam gericiliğiyle ittifak içinde bastırmaktır. Bu nedenle Bağdat ile ilişkilere önem veriyor ve kaygılarını gidermenin her türlü çabasını gösteriyor. Böyle “Kürt lideri”nin darası, her önüne gelenin karşısında eğilen nice çömezlerin başına…

    Artık Öcalan sadece bir ordu içinde “özel ordu” değil, birden çok ülkenin orduları içinde “özel ordu” olmayı bir şeref payesi olarak görüyor. Bir çok ülke diyoruz çünkü Öcalan, Suudi kırallığının saray bekçiliğine alınabilmek için de o her zamanki taklalarını atmanın sabırsızlığı içindeydi. “Biz bir Arap ülkesinin dostluğunu başka bir ülkeye değiştirmeyeceğiz” derken, Kürt düşmanlığından da öte, uygar dünyanın karşısında çağdışı yönetimiyle ayakta kalmanın çabası içinde bulunan Suudi Krallığı dahil tüm Arap gericiliğinin piyonluğuna soyunmaktaydı. Kaldı ki Suudi  krallığı, Kürt sorunu diye bir sorun tanımıyor bile. Saddam rejiminin Kürt halkı üzerinde geliştirdiği tüm vahşetlerin arkasında yer alanların başında geliyor. Bu krallık, Filistin halkının kurtuluşu önündeki en büyük engellerden de biridir. Ortadoğu’daki her radikal çözümün karşısında duruyor. FKÖ’nün karşısına çıkardığı güçler çağdışı islamcı çevrelerdir. Filistin’de bağımsız, layik, cumhuriyetçi bir çözümü kesinlikle istemiyor. İsrail işgaline karşı aldığı tavır sadece görüntüden ibarettir. Siyasal yönelimleri İsrail’i destekler yöndedir. İşte Öcalan’ın başka ülkelere değişmeyeceğini söylediği dostluk böylesi bir ülkenin “dostluğu”dur. Sonuç olarak Öcalan’ın FKÖ’ye karşı söylemleri ve bölgede geliştirdiği provokasyonları da dikkate alındığında, tüm radikal başkaldırı hareketlerine karşı, Suudi ve diğer Arap gerici güçleriyle tam ittifak içinde olduğu görülmektedir. Başta Arap gericiliği olmak üzere, içindeki azınlıklara ve farklı kültürlere karşı acımasız davranan tüm ülkelere gönderdiği övgüler gözlerden kaçmıyor.

    Birçok Arap ülkesindeki gerici rejimler Kürt halkı nezdinde meşru, demokratik rejimler olarak tanıtılmak isteniyor. Bu, bölgede emperyalizmin çıkarlarının korunması çabalarından başka bir şey değildir. Öcalan ve güruhu bir de bu anlamda emperyalizmin çıkarlarının savunuculuğunu yapıyor.   

    Soruna bir diğer açıdan bakacak olursak; başta Suriye olmak üzere, Arap ülkelerinin Kürt sorununu demokratik biçimde çözümleme gibi bir niyetleri var mı? Her defasında övgüler yağdırılan Suriye, Kürt sorunu diye bir sorunu kabul ediyor mu? Her şeyden önce, Kürdün varlığını kabul ediyor mu? Bu sorulara verilecek cevaplar kesinlikle hayırdır. Bırakalım varlığını tanımayı, Kürtleri insan yerine bile koymuyor. Vatandaşlık hakları yoktur. Bir kilo şeker alabilmek için Kürtlerin ellerinde kartlarla bakkalların önünde günboyu beklediği biliniyor. Sorgusuz sualsiz karakol bodrumlarında infaz edilenlerin sayısı az değildir. Aileler korkularından cenazelerine bile sahip çıkamıyorlar. Kürtler üzerindeki baskıları yoğunlaştırdıkça Arap ülkelerinden eleştiri yerine daha fazla  destek  almakta.

    Öcalan, sonuçta baklayı ağzından kaçırıyor. Eline sıkıştırılmış projenin saçayaklarını yerli yerine yerleştirmenin gayretlerini yürüten bir piyon olduğunu artık yalanlayamaz duruma düşüyor. Bölgedeki siyasal gelişmeler ve örgüt içi yapısında meydana gelen “sürprizler” karşısında kendini daha fazla gizlemeyez duruma düştüğünü kabul ediyor:

     “Yani Güneyde kurulan yönetim sırtımıza bir hançer gibi saplanmaya çalışılıyor. Güneyde direnmeye ve savaşmaya karar verdik. Böyle bir yönetim aynı şekilde Arap dünyasının kuzeyi, Batı İran ve bölgedeki halklar için de tehdit teşkil etmektedir. Biz bu tehlikeyi durdurabildik.” (75)

    PKK, K.Irak’a gidip yerleşmeye başladığında bazı çevreler her dört parçada bulunan Kürtler’in birbirleriyle sıkı bağlar geliştirmeye başladığına inanmışlardı. Öcalan ve PKK’nin katkısıyla sorunların daha kısa yoldan çözülebileceği gibi iyimser bir havaya kapılmışlardı. KDP’ nin ve YEKİTİ’nin verdiği sınırlı desteği de örnek göstererek bu yönlü iddialarını güçlendirmeye çalışıyorlardı. Ama süreç, beklentilerin tersine işlemişti. A.Öcalan eline verilmiş kartı istenilen yönde oynamak zorundaydı. Oyunların iç yüzü yavaş yavaş açığa çıkıyordu. Bu tür çevreler, PKK ve Abdullah Öcalan’nın karanlık amaçlarını, başlangıçta, ya yeterince kavramamışlardı ya da döneme uygun olduğuna inandıkları bir politika gereği bunu yapıyorlardı. Öyle ki, 2000’e Doğru dergisi dahi Öcalan’nın içte geliştirdiği katliamları destekler hale gelmişti. Yüzlerce kişinin çeşitli biçimlerde yok edilişlerinin nedenlerini sorgulamayı akıllarına bile getirmiyorlardı. Bu tutumlarının nedenlerini bugün hâlâ açıklamış değillerse de, en azından Öcalan’ın ajan-provokatör biri olduğunu sonuçta kabullenmek zorunda kalmışlardır. 

    Öcalan “Arap dünyasının kuzeyi” derken kastettiği, Saddam rejimi- nin ayakta kalmasını sağlamadır. Bu konuda Saddam rejiminden daha ileri giderek, K.Irak’a otonomi dahi verilmesine karşı çıkıyor. 90’lı yılların başından itibaren Saddam’dan aldığı her türlü destek karşılığında Kürt halkını arkadan hançerlemeyi görevi sayıyor. Irak’ta Kürt halkının ulusal ve demokratik haklarının kazanılması demek, gerici Arap rejimlerinde demokratik istemlerin gelişmesine yeni boyutlar kazandırılması demektir. Ortadoğu’da geliştirilmiş ulus-devlet örgütlenmesi modelinin kültürel çeşitliliği, bir diğer deyişle bölgenin mozaiksel yapısını örtüleyen bir model olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Ama Irak’ta ortaya çıkacak demokratik bir çözümleme, gerici Arap rejimlerini sarsacaktır. Bölgenin etnik ve kültürel çeşitliliğinden gelen sorunlarını demokratik bir biçimde çözüme kavuşturma da önemli bir ivme olacaktır. Bu nedenle Abdullah Öcalan’ın bütün gayreti, Irak’ta devrimci güçler açısından ortaya çıkan olumlu ortamı ortadan kaldırmaktır. Eline sıkıştırılmış plan ve projeyi istenilen doğrultuda sonuçlandırmak istiyor. Amacı; Kürt halkını iki ateş arasında bırakmaktır.

    A.Öcalan “K.Irakta savaşmaya karar verdik” derken, Irak’ta Saddam, İran’da molla, Suudi Arabistan’da kraliyet rejimlerinin çıkarlarını koruyacağını ima ediyor. Dolayısıyla bu, Emperyalizmin çıkarlarına ters düşen her oluşumun karşısında olacağının da beyanıydı. Hatta bu konuda o kadar ileri gidiyordu ki, Irak rejiminin zayıflığından dolayı ortaya çıkan boşluğu doldurmak için Türkiye’nin Musul ve Kerkük’ü zaman geçirmeden işgal etmesi gerektiğini her defasında vurguluyordu. Türkiye’nin K.Irak politikasını oldukça yumuşak buluyor, işi bir an evvel genel bir katliamı dahi göze alarak çözümlemesi gerektiğini söylüyordu. Ayrıca böyle bir çağrıyla şöven, saldırgan, maceraperest ve Osmanlı hayalleriyle yaşayan burjuva kanadının harekete geçirmeyi ummuştu. Çağrılarına yeterli cevaplar bulamadığı anlarda ise, CIA’nın devreye girmesini istemiş, önerileri doğrultusunda hareket etmemekle suçladığı Türkiye’yi açıktan ABD’ye şikayet etmişti.

    Yukarıda aktardığımız sözlerinden görevinin sadece K.Irak’la sınırlı olmadığını anlıyoruz. Bölgedeki mevcut statükonun korunması yönünde de çabalar harcadığını görüyoruz.  K.Irak’ta sağlanacak demokratik çözümün İran’ın durumunu sarsacağını ve buradaki çağdışı iktidarın tehlikeye düşeceğini çok iyi biliyordu. İran’da ıslamcı rejim tarafından Kürt halkı üzerinde uygulanmış katliam politikasını ustalaşmış bir sinsilikle unutturmak istiyordu. İran’ı başına gelecek tehlikeler karşısında uyarıyordu. K.Irak’ta Kürt halkının çıkarlarına uygun düşecek bir çözümün, gerçekte Iran’ın batısında da demokratik bir çözümü zorlayacağı açıktır. Bu nedenle Abdullah Öcalan, İran istihbarat örgütüyle ve Pastarlar’la yaptığı anlaşmanın ilk maddesine uyarak İran Kürtleri’ne, İ-KDP’ye saldırıyordu. Pastarlar’ın yan kolu biçimde çalışan ihbarcı birimler oluşturmuştu. Kürt halkı tarihte ilk defa tek merkezden en geniş kapsamlı yönlendirilen ve üstelik Kürtlerin içinden çıkarılmış bir ihanet şebekesiyle karşı karşıya bırakılmıştı.

    İran Kürtleri’nin de örgütlenmesine darbe vuran çok yönlü politikayı ve I-KDP’ye karşı silahlı mücadeleyi temel almak, aynı zamanda Iran ve Irak’ta Kürtlerin aleyhine olan statükonun korunması çabalarına aktif destek sağlamak demektir. 

    İşte Abdullah Öcalan’ın gerçek profili ve amaçları budur. Böylesi bir karakter elbette sadece ülkemizde egemen güçlerin en şöven kesiminin uşağı olmakla kalmayacaktı. Aynı zamanda, uluslararası emperyalist güçlerin bir piyonu olarak siyasi arenadaki yerini almak isteyecekti. Bir dönemler emeryalizme karşı mangalda kül bırakmaması ise basit bir taktikten ibaretti. Hatta bu konuda hızını alamayıp Avrupa sosyal demokratlarını da şiddet temelinde mücadele edilmesi gereken güçler safına koyduğu bilinmektedir. Onur duyduklarının izinden gitmiştir. Öcalan’ın,İmralı’da dünyayı yeniden keşfedercesine emperyalizme, özellikle de ABD emperyalizmine karşı övgülerde bulunması geçmişiyle çelişmiyor.

 

 

 

A.ÖCALAN’DAKİ  KÜRT DÜŞMANLIĞI

 

 

    Peki, A.Öcalan’ın özellikle Kürt liderliğine oynatılması bir tesadüf müydü? Elbette hayır. Bu bir tesadüf değildi. Öcalan karmaşık bir aileden geliyor. Annesinin Türk oluşuna yaptığı vurgu boşuna değildir. Bilindiği gibi MHP ve Ülkü Ocakları içinde Kürt militanlar daha çok vurucu güç olarak kullanılıyor. Liderlik Türklerin elindedir. Bu politika sadece bu cephe için geçerli değildir. Aynı kuralı siyasetin diğer yelpazelerinde de görüyoruz. Ne sosyal demokrat, ne de muhafazakâr partilerde Kürtler hiçbir dönemde lider olmamış, lider seçilmemiştir.

    Ajan-provokatör seçiminde ise mümkün olduğunca karmaşık ve aynı zamanda sorunlu aile yapısından gelenler tercih edilmiştir. Gerçekte kimlik sahibi olmada zorlananların veya kimlik sahibi olamayanların her zaman halka karşı zalimce kullanılmaya açık, bir pisikolojik ve ruhsal şekillenmeleri vardır. Bu yapı biraz kariyer ve düzene hizmet eğitim anlayışıyla donatıldığında, ortaya çok rahat bir canavar çıkartabilmekte. Osmanlı İmparatorluğu döneminde devşirmenin temel alınması bu nedenledir. İmparatorluktan kalan bu gelenek Türkiye devlet yönetim anlayışında halen aşılmamıştır. Yani, bürokraside veya siyasal alanda asimilasyon ve kendini inkâr temelinde yükselme vardır. Devletin baskıcı olmasının nedenlerinden biri de, tarihten devralınan ve bugünde ısrarla devam ettirilen bu mirastır.

    Öcalan’ı yerelle yetinmeyip uluslararası gericiliğin ve emperyalist güçlerin piyonu yapan, Kürt halkına olan bakış açısıdır. O gelmiş geçmiş en azılı Kürt düşmanlarından biridir. Bunun böyle olduğunu kendisi de dile getiriyor. Fazla gerilere gitmeye gerek yok, en son çıkarıldığı mahkemede sergilediği tutum bunun çok açık örnekleriyle doludur;

    “Daha sonra şunu çok açık gördüm ve söyledim: Kürt gerçeği üçte bir hasta, üçte bir delirmiş, üçte bir tutsaktır. Bu özellikler olduğu gibi, örgüt ve eylem yapısına yansımıştır.” (76)

    Bir halka karşı hissedilen kin ve nefret ancak bu biçimde ifade edilir. Hitler’in sağ kolu Mengene’den daha hasta biri olduğunu ortaya koyuyor. Bir halk, yaşamını çok geri ekonomik ve sosyal koşullarda sürdürmek zorunda kalabilir, dolayısıyla geri kültürel bir yapının içinde bulunabilir. Ama herkes bilir ki, bu, o halkın suçu değildir. Her alanda geri kalmışlığın tek suçlusu, egemen güçlerdir.

    Böylesi bir anlayış, aynı zamanda bir halkın geleceğini de ipotek altına almadır. Yani, Kürt halkının ekonomik, sosyal ve kültürel yaşam düzeyini yükseltmek için ne kadar uğraş verilirse verilsin kesinlikle bir yerlere gelemez anlayışıdır. Bugün hemen her alanda kalkınmışlık düzeyinin yüksek olduğu Avrupa toplumları da şimdiki düzeye bir günde ulaşmamışlardır. Öcalan mantığı sorunun çözümünü, Hitler’in Yahudiler için oluşturduğu toplama kamplarına benzer bir çözümde görmektedir. Üstelik anasının Türk olduğunu belirterek, kendisini bir yerlerden sıyırma gibi bir çabanın içine giriyor. Bin yıldır yanyana yaşayan halklardan birinin ırkını diğerinden üstün görüyor. Yani anasına dayanarak Türk ırkçılığına soyunuyor. Kendini Türkler’den sayarak Kürt halkını en kötü biçimde mahkum etmeye kalkıyor. Ama halklarımızın birbirini böyle görmediği ortadadır. Anadolu’nun mozaiğinde bu tür düşünce ve ideolojilerin yeri yoktur. Bunlar, her zaman dar bir çevrede, marjinal düzeyde kalmışlardır. Aslında Öcalan’ın söyledikleri yeni değildir. Geçmişte de, “şunu çok iyi bilmeliyiz ki, Kürt halkı hastadır” diyor ve diline dolanan her türlü küfürü rahatlıkla savuruyordu. Kitapları ve gazeteleri bunun örnekleriyle doludur. Geçmişin bugünden farkıysa, eskiden bunu Kürtleri kurtarma maskesi altında yapıyor olmasıydı. Abdullah Öcalan’ın açık tavrına rağmen, onunla hareket etmeyi ilke haline getirenlerin sağlıklı olmadıkları ortada. Körükörüne inanan birer köle ve uşak olmaktan başka bir vasıfları yoktur. Elbette herkes, konumunu ve yerini belirlemede özgürdür. Ama hiç kimsenin hastalıklarını; pikolojik ve ruhsal vb. problemlerini, halka maletmeye hakkı yoktur.

    Zaten Öcalan’ın etrafında kümelenen bu zavallı beyinlere karşı tavrı da oldukça ilginçtir. Küfürler savurup aşağılamayı günübirlik işlerinden sayıyor. Tüm hırsını bunlar üzerinde deniyor, kin ve nefretini en çok bunlara kusuyor;

    “İnsan bir kişilik savaşımı yapar da, sizin gibi yapmaz. Çünkü yenilgisi, başarısızlığı çok açık ortaya çıkmış.” (77)

    Sözlerine bakılırsa aslında Öcalan da zaman zaman şaşırıyor. Çevresindekilerin kendisini anlamadığını farkediyor. Çok açık oynamasına rağmen kimseden gık çıkmıyor. İnsanlar kısır bir döngünün içinde gidip geliyorlar. Ne için savaştıklarını bile bilmiyorlar. Yani beyinleri bu kadar dumura uğratılmış. Düşüncenin başkalarına, ölümün kendilerine ait olduğunu kanıksamışlar. Öyle ki, kölelik adeta yaşam tarzları olmuş. Oysa özgürlük ve kişilik savaşımı birbirleriyle yakından bağlantılıdır. İnsanlar özgürleştiği oranda kişiliklerini geliştirip güçlendirirler. Toplumun böylelerine ihtiyacı var. Çağımızın köle sahibi olarak piyasaya çıkan A.Öcalan, insanları bin yıl geriye götürüyor. En büyük kölelik onun yanında ve kamplarında yaşanıyor.

    Ama kullanılan silahın her zaman istenilen hedefi bulmadığı, bazen de ters teperek sahibini vurduğu genel bir doğrudur. Abdullah Öcalan provokasyonların yardımıyla etrafında bir köleler topluluğu yaratmıştı, ama silahı uzun vadede ters tepmeye başlamıştı. Bir süre sonra kendisi de kölelerinden kopamaz durumuna düşmüştü. Atsan atılmaz, satsan satılmaz misali ne yapacağını bilememiş, iki arada bir derede kalmanın şaşkınlığını yaşamıştı;

    “…Bazı soysuz işbirlikçi ağalar var, onların halk içindeki varlığı neyse bizim komutanların da (istisnalar kaideyi değiştirmez) veya yöneticilerimizin durumu da bunu hatırlatmıyor mu?…hatta dolaylı işbirliği yapan, kaçan kimdir? Toplumdaki haindir, ağadır;düşmanın ta kendisidir.” (78)

     “Sizin içinse yaşam; iyi bir sigara çekmek, iyi bir ahbabçavuşluk, iyi bir bireycilik, iyi bir çorba kaşıklama, iyi bir uyku uyma, iyi bir para, yaşam iyi bir karı-koca demektir, yaşam çoluk-çocuk, yaşam mal mülk demektir.” (79)

    Artık kendinden başka herkesi hainlikle, soysuzlukla, işbirlikçilikle suçluyordu. Bu dönem, PKK’nin uluslararası karanlık güçlerle ilişkilerini hayli geliştirdiği bir dönemdi. Öyle ya, köle beyin nereye giderse gitsin düşünemeyen beyindi. PKK içinde artık çeşitli karanlık odaklara bağlı çıkar grupları ortaya çıkmıştı. Pastanın tümü Öcalan’a gitmemekteydi. Almanya, Suriye, İran, Irak, Yunanistan vb. daha birçok ülkenin çıkarlarına hizmet eden ücretli çıkar grupları ortaya çıkmıştı. Ayrıca birçok ülkede mafya, çete gruplarıyla birliktre hareket ederek önemli kazançlar sağlayan çevreler şekillenmişti. Tüm bu grupların çıkarlarını ortak bir noktada toplamak ve yönlendirmek artık güçleşmişti. Bir başka ifadeyle, Öcalan’ın kölelerinden bir çoğu sahibini değiştirmişti. Her köle bir gruba yaslanmış, karşı tarafı düşünmeden pastadaki payını arttırmanın çarelerini aramaya başlamıştı. A.Öcalan ilk başlarda cephe, kadınlar örgütü, gençlik örgütü, islami birlik gibi bir çok yan örgütlenmelerle dengeler sağlamak istemişse de başarılı olamamıştı. Bunların hain niyetli, karanlık amaçlar için kurulmuş örgütler olduğunu çok sonraları kendisi de itiraf etmişti. PKK, Artêşa, ERNK ve ARGK’yi  adı var sanı yok örgütler olarak değerlendiriyordu. Bunlar için “şirra virra” tanımlamasını yapıyordu. Her ülkenin istihbarat örgütü, mafya ve çete gruplarının farklı zamanlarda farklı hareket tarzı istemeleri işlerin giderek aşureye dönüşmesine yol açmıştı.

    1996’ya gelindiğinde, PKK içindeki bu güçlerin her birinin kendine özgü taktik ve ticaret bağlantıları geliştirmesi tam bir dağınıklığı getirmişti. Abdullah Öcalan bu gruplardan aşırı direnç gösterenleri bizzat telsiz ve telefonlarla ihbar etmekten çekinmemişti. Ayrıca, kısa yoldan zenginleşmek isteyen bu köşe dönücüler de birbirlerine üstünlük kurmak amacıyla karşılıklı ihbarlarda bulunmuşlardı. Gizli kapaklı yürütülen bu ihbarcılık, 1997 ve 1998’lere gelindiğinde açığa dönüştürülmüştü. Öcalan 24. 04. 98 tarihinde MED-TV’de yaptığı bir konuşmada “Ben kendimden sorumluyum. PKK merkezinden tümüyle sorumlu olamam, olmam.” diyerek dikkatleri bazı kişiler üzerine çekmek istemişti. Telefon, telsiz ve kuryelerle yaptığı ihbarcılığı çoğu kez açıktan isim vererek televizyon ekranlarına da taşırmıştı. Gelinen noktada işin içinden çıkılmaz bir hâl aldığının farkındaydı ve kendisini kurtarmanın çarelerini aramaya başlamıştı. Başkalarının sağladığı sermaye olanaklarıyla az da olsa çizmeden taşmanın er veya geç cezasız kalmayacağını biliyordu.

    Öte yandan ihbarların yeterli sonucu vermediği zamanlarda birbirle- rini hainlikle suçlayıp yokettikleri de biliniyor. Daha sonraları bunlardan bir kısmı “şehitlerimiz” biçiminde lanse edilmiş ve propaganda aracı olarak kullanılmıştı. İçteki çelişkilerin boyutunu gösteren en önemli olay, Frankfurt’taki banka kurma girişimidir. Bu girişim aslında ikinci bir Susurluk olayıdır. Aynı zamanda Almaya’nın da Susurluğudur. Bugün çoğu çevreler bu komplonun kapsamını ya bilmedikleri, ya da cesaret edemedikleri için üzerine gitmemektedir. Bilinen Susurluk olayı neyse, Öcalan’ın Frankfurt’ta banka kurma girişimi de odur. PKK’nin banka kurma girişimleri ve bu girişimler döneminde mafya grupları dahil, bir çok ülkenin istihbarat örgütleriyle yapılan görüşme ve pazarlıkları gün ışığına çıkartıldığı oranda, PKK’nin durumu ve arkasındaki karanlık ilişkiler de tüm yönleriyle açıklığa kavuşturulabilinir. Ayrıca bu girişim nasıl sonuçsuz kılındı ve yurt dışında yaşayan işçiler nasıl bir tuzaktan kurtuldu? Bunlar da başlıbaşına irdelenmesi gereken konulardır.

    İlişkiler o kadar karmaşık bir ağ haline gelmişti ki, Öcalan bu ilişkileri dengeleme olanağını tamemen kaybetmişti. Kontrol edememenin pisikolojik ve ruhsal sorunlarını yaşıyordu. Derin devletin planlarının tersine İran’ın, İran’ın tersine Yunanistan’ın, Yunanistan’ın tersine Saddam’ın vs. birçok ülkenin kararlarını birbirine uç noktalarda  dayatması, Öcalan’ı şaşkına çevirmişti. Artık PKK’yi yönetemez duruma düşmüştü. Kararlarının uygulanmadığını gören karanlık güçler ise tehdit etmeye başlamışlardı. Karmaşıklaşan ortamı ateşkes bahaneleriyle yatıştırmaya çalışmışsa da, başarılı sonuçlar alamamıştı.

    Öcalan daha 1995’in başlarında etrafında bulunan herkesi, en güvendiği elamanlarını dahi terke zorluyordu. Hatta PKK’yi terk edip tam anlamıyla kontrol edebileceği yeni bir grupla ortaya çıkma gibi başarısız bir denemede dahi bulunmuştu;

    “Daha kapsamlı olarak başka güçlerle de bu işi yapma imkanım var. Dikkat edin, partiyi de aşıyorum, başka güçlere uzanıyorum.” (80)

    Ama tehdit tutmamıştı. CIA’nın dolaylı yönetiminden kurtulup geliştirdiği direk ilişkilerin ardından bu tehditi savurmuş, bu doğrultuda girişimler de başlatmıştı. Ama CIA’nın geçmişte olduğu gibi PKK’yle olan ilişkilerini aslına uygun bir tarzda yürütmeye devam ettiği anlaşılıyor. A.Öcalan’ın anlatımlarından, oynatılan rolün de etkisiyle CIA’nın ilişkilerini diğer ülkelerin istihbarat örgütleriyle dengeli kılmaya özen gösterdiği sonucu çıkıyor.

   Ayrıca her istihbarat örgütünün PKK içinde kendine bağlı komiteler kurduğu ve merkez komitede temsilciler bulundurduğu da açığa çıkan bir başka gerçektir. Bu ilişkiler ağı için vereceğimiz ilginç bir örnek yeterlidir: Ali Haydar Kaytan, Duran Kalkan ve Ali Çetiner’in Almanya’da bir dönem yakalandıkları bilinmektedir. Durumları arasında farklılık olmadığı halde Ali Çetiner açığa çıkarılırken, diğer ikisi neden gizlenmişti? A.Çetiner’in açıklanması hangi plan gereğiydi? Duran Kalkan ve A.Haydar Kaytan’ın gizlenmesinin arkasında yatan niyet neydi? A. Çetiner’in öne sürülmesi yoksa bunların faaliyetlerini örtbas etmek için miydi? A.Haydar Kaytan ve Duran Kalkan’ın Viyana’da cirit atan derin devlet sorumlularıyla buluştuğu söyleniyor. Bu buluşmayı sağlayanlardan ve katılanlardan birisi de, daha önceki bölümde bahsettiğim gibi Öcalan’ın 90’lı yılların başından itibaren Avrupa’da aniden yükselttiği ve  birkaç yerde ismini Mehmet (Öcalan’ın sağ kolu olarak bilinen bu kişinin Avni Gökoğlu’nun öldürülmesinde de payı olan kişi olduğu söylenilmekte) olarak veren kişiymiş. Bir süre sonra bu ilişkilere Almanya’nın egemen olduğu PKK’ liler tarafından dile getiriliyor. Bütün bunların A.Öcalan’ın bilgisi dahilinde olduğu açıktır. Çünkü A.Çetiner üzerinde fırtınalar koparırken, diğer ikisini ve yandaşlarını itinayla himaye etmesi herşeyi anlamak için yeterlidir. Daha sonraları bu ilişkiler tabana kadar yaygınlaştırılıyor. Girdiği bu çarktan kurtulamayan birçok görevli kadro ve sempatizan, raporlarını barlarda ve lokantalarda yazmaya başlıyordu. Kimileri de tanısın veya tanımasın başkalarına yazdırır hale geliyordu. Bu kişilerden bir kısmı durumu kavramış olmalarına karşın ayrılmayı göze alamazken, bir kısmı da ranttan elde ettiği gelirleri kaybetmek istemediği için yoluna devam etmeyi tercih ediyordu. Bu raporlar, Kürt kitlesi ve Avrupa örgütleriyle kurulan “başarılı” ilişkilerle dolduruluyor, “lidere” ve PKK’ye bol bol övgülerle süsleniyordu. Ülkede bulunan sözümona silahlı gruplardan birçoğu ise, diğer bir grubun veya Öcalan’ın kendilerini ihbar edeceğinden korkarak ya teslim oluyordu ya da Avrupada bulunan akraba ve yakınlarını arayıp yardım istiyordu. Direniyor gözüken birçok grup da aslında korkudan ne yapacaklarını bilemeyen, yaşamanın yolunu silah çekmekte bulan çaresizlerdi.

    Aslında 1996’da Abdullah Öcalan için yolun sonu gözükmüştü. Kendisi de bunun çok iyi farkındaydı. İntihar eylemeleri son hamleydi. Bu yolla hem uluslararası karanlık güçlerin sonu gelmeyen isteklerini karşılıyormuş gibi görünmüş, hem de PKK’nin payına düşen rantın tümünü elinde toplamak istemişti. Artık Öcalan’ın tüm günü intihar saldırılarına yağdırdığı övgülerle geçiyordu. Hatta bir intihar saldırısını göklere çıkarmak için yaptığı konuşmalardan birinde, “her ölümün arkasından illa ki konuşmak zorunda mıyım?” diye yakınmaya da başlamıştı.

    Ama son çare olarak düşünülen intihar saldırıları da artık kâr etmiyordu. Çünkü intihar saldırıları ya kişiler aileleriyle tehdit edilerek yaptırılıyordu ya da günlerce süren işkencelerden bunalarak ölümü kurtuluş yolu olarak gören insanlara zoraki yaptırılıyordu.Özellikle Van, Hakkari, Tunceli ve Elazığ yörelerinde birçok insan tehdit altındaki ailelerini kurtarmak için zorunlu intihar eylemlerine kalkışıyordu. Ama herşey bir yere kadardı. Ölü ticareti artık eskisi gibi işe yaramıyordu. Çıkar savaşımı ölünün de, dirinin de önüne geçmişti. Sinirleri tümüyle harap olan Öcalan, “şehitlerimiz” diye göklere çıkardıklarının ardından atıp tutmaya, çevresindekileri de alabildiğine yermeye başlamıştı;

    “Zekiye yoldaşın bir özgür kişilik olmaya çalıştığı, fakat bunu başa- ramadığı, sıkıldığı, buna öfke duyduğı ve adeta böyle sürüp gittiği, tam da bu süreçteyken böylesi bir eyleme kalkıştığı söylenebilir.” (81)

     “…Leyla gibi de olamazsınız. O bir trajik kahraman. Sizler ise rezil, bir komik olup çıkarsınız…Leyla yoldaş rezil olmamak için bunu yaptı.” (82)

     Öcalan’ın çıkmazı büyüktü. Boşa koysa dolmuyor, doluya koysa almıyordu. Kaygıları kendi canı içindi. Karanlık odaklarla, mafya ve çetelerle kurduğu ilişkilerin altında kalmıştı. Elindeki artıklarla bu kadar güce karşı durması zaten mümkün değildi. Her an güme gidebilirdi. Çıkar  bir yol arıyordu. Bulamayınca da çevresindekilere daha fazla yükleniyordu;

    “Dehşete kapılıyorum. Yaşamda ne ifade ettiğiniz çok açık ortadadır. Hiçbir güzellik, hiçbir umut katma yok ve “yaşama hakkım var” diyorsunuz…yine sizlere bakıyorum, emekler üzerine nasıl ucuz kuruluyorsunuz ve “yaşıyorum, yaşamak hakkımdır diyorsunuz…Ama sizler en kritik sorunlar karşısında, bir kontra, bir hain gibi duruyorsunuz. Sigara tutuşunuzdan, oturuşunuza kadar sanki hiçbir sorununuz yokmuş gibi bir hava içindesiniz… Adı olan kendisi olmayan bir kişilikle karşı karşıyayız. Biçimsel insanlarsınız, hele savaş koşullarında ya bir bela ya da bir kontra gibisiniz… Bunlar da giderler diğer enayiler gibi bir savaş zavallısı olurlar. İşte bu savaş garibanlarını ne yapalım?” (83)

    Can telaşı adama neler yaptırmıyor? Öcalan’ın kapıldığını söylediği dehşet yaklaştığı sonla ilgiliydi. Duyduğunu söylediği öfke ve kızgınlık bir bakıma kendisineydi. Sonunu düşünmeden kontracılığa ve hainliğe soyunmuştu. Çevresindekileri de kendisine benzetmişti. Onların durumu daha zavallıcaydı. Girdiği yolun dönüşü yoktu. Artık istese de geri dönemezdi. Boğulmamak için tutunacağı bir dal arıyordu. Çevresindeyse bu daldan eser yoktu. Etrafı onu abartan, hatta putlaştıran insanlarla doluydu ama hepsi de bırakalım “kralı” kurtarmayı, anlamaktan bile çok uzaktı. Herkes koyunun kaval dinlemesi gibi boş gözlerle dinliyordu. Üstteki görevlilerin kafasını zenginleşme ve birlikte çalıştıkları istihbarat örgütleri içinde “karier” hırsı sarmıştı. Alttakilerse zaten dünyadan bihaberdiler. Ölülere kadar uzanan giden hakaretler bu nedenleydi. Onları savaş zavallısı birer enayi olarak görüyordu. Yaşayanlara da aynı yolun yolcuları olarak bakıyordu. Bunlara karşı kullandığı en “hafif” tanımlama; karaktersiz, ahlaksız, rezil, utanmaz, hırsız, çirkin, köleler, kontra vb. biçimindeydi. “Kürdün ruhu, düşüncesi bitmiştir” diyerek kendisi ve çevresindeki ruhsuzluğu ve düşüncesizliği Kürtlere maletmeye kalkıyordu.

    İşte, örgüt içinde yaşanan tükenmişlik kadar bölgede, uluslararası planda  ve ülkede değişen siyasi koşullar, Öcalan’ı ve bağlı olduğu güçleri bir yol ayrımına getirmişti. Provokasyonların devam ettirilip ettirilmeyeceği konusunda bir karara varılması gerekiyordu. Nereden bakılırsa bakılsın halka yönelik şiddeti varolan biçimiyle sürdürmenin olanakları yoktu. Ama yıllardır estirilen kaos ve şiddeti birdenbire kesmenin getireceği şüphelerle de karşıkarşıya kalınmak istenmiyordu. Bu nedenle daha çok 1995’lerden itibaren bunun altyapısı hazırlanmaya başlanmıştı. Alelacele Öcalan’a karşı devreye sokulan ama bir türlü başarılı olunmayan, sözde suikastlar zinciri başlatılmasının bir nedeni de buydu. Çağın her türlü teknik olanaklarına, tecrübe ve insan potansiyeline sahip 600 yıllık bir devlet, bir kişiyi yoketmek isteyecekti ama bir türlü başaramayacaktı! Elbette buna kargalar bile gülerdi. Ama öylesine tozlu dumanlı bir hava estirilmişti ki, her şey tanınmaz hale getirilmişti. Akdeniz’de Amerikan filosundan fırlatıldığı iddia edilen bombalar bile her ne hikmetse Öcalanın konakladığı yere gelince isabet edemez olmuştu. Mizansenlerde abartma yapmaktan çekinilmiyordu. Çünkü bombalar akıllıydı ve sahibine zarar vermek istemiyordu. Yani, hedefe yüzde yüz vurabilmeleri için Sudan, Afganistan, Libya veya Irak olması gerekiyordu! Öcalan’sa, oturduğu eve isabet etmekte güçlük çeken bombaların MED-TV’de günlerce propagandasını yapmıştı. Evinin kapısı önünde patlayan bombalardan kurtulması su içme kadar basit olaylardan biri haline gelmişti. Aslında tüm bunlar ve benzeri gelişmeler; Öcalan yakalandı, yakalanıyor, suikast düzenlendi, düzenlenecek, Suriye’ye savaş açıldı, açılacak vb. türünden estirilen fırtınalar gelecek yeni dönemdeki planların parçasıydı. Öcalan’ın kimliğini mümkün olduğunca saklama, yeni bir göreve hazırlama ve 20 yıldır halk üzerinde estirilen terörden sorumlu olanların, ileride tasfiye edilecek olsalar da, derin devletle ilişkisini örtülemek içindi.

    Özellikle 1989’dan buyana Öcalan’ın korumasını yüklenen ekibin yeni takviyelerle güçlendirildiği biliniyor. Koruma ekibinin kimler tarafından oluşturulduğu Avrupa ve Kenya seyahatlerinden sonra artık saklanamaz hale gelmiştir. En çok üzerinde durulan 1985 ilkbaharı ve 1996 sonbaharında düzenlenmek istenen sözümona suikastlar üzerine Öcalan olmadık bir biçimde fırtınalar kopartmıştı. Oysa her koşulda her yönüyle emniyette olduğunu biliyordu. İstihbarat örgütleri arasındaki çekişmelerden ötürü bir nebze kaygı içinde olduğunu çoğu kereler gizlemiyordu ama dayandığı yerin belirleyici güç olduğunu da çok iyi biliyordu. Yedekte tuttuğu ve Genç Kemalistler diye adlandırdığı örgüt vasıtasıyla PKK içinde, bilinen farklı istihbarat güçleri arasında yeniden bir denge kurduğundan da bahsediyordu. Örneğin Abdurahman Kayıkçı, Alaatin Kanat siyasal polisin birer elemanıydılar. Daha sonraki süreçte gelişmelerin seyrine göre safdışı bırakılan bu kişilerin yerini ise Öcalan’ın korumasını yüklenen Hamza ve Nazım takma isimli iki kişi almıştı. Belçika temsilciliği altında örgütlenmiş, Avrupa’da görev yapan birimin de ya direk Öcalan ya da Öcalan ve Pilot’un ortak üzerinde karar verdiği kişi tarafında yönlendirildiği kimse için bir sır değildi. Bu kişi, çoğu zaman PKK içinde “Müdahale ekibi” olarak da adlandırılan ekibin başında yer alıyordu. Bunların nasıl çalıştıklarına, ne tür etkinlikler gösterdiklerine kimse kafa yormak istemiyor. Şaşırtma ve her şeyi tanınmaz hale getirme Öcalan ekibinin genel bir taktiğidir.

    Böylesi gelişmeler eğer dikkate alınırsa, suikastler hikâyesinin genelde geliştirilen entrikaların birer parçası olduğu kendiliğinden açığa çıkar. Bütün mesele, Öcalan’ın Ankara’ya gelmesinin zamanlamasıydı. Bu işlemin kiminle, ne zaman ve nasıl yapılacağıydı. Güç odakları arasında yapılan kavgalar bunun üzerineydi. ANAP’la Yalçın Küçük arasında yaşandığı söylenen telefon trafiği yutturmacaları hep bu mizansenin birer parçalarıdır. Yalçın Küçük, Öcalan’ın Türkiye’ye ne zaman ve nasıl geleceğinden belki de haberdardı. Bombalama girişimlerinin birer senaryodan ibaret olduğunu da biliyordu.

    1995 ve 1996 yıllarında büyük bir tantanayla ortaya atılan suikast söylentilerinin 1980’lerdeki provokasyonlarla tıpatıp benzerlik taşıdığından kimsenin şüphesi yoktur. Hele hele 1995’te yapıldığı iddia edilen suikast tamemen bir uydurmacadır. Ne patlayan bir bomba, ne de bu tür bir girişim vardır. Öcalan çok rahatça elini kolunu sallaya sallaya, güvenlik içinde ortalıkta dolaşıyordu. Kaldığı evlerde herkesçe biliniyordu. 1996’da patlayan bomba ise, tamemen Öcalan’ın bilgisi dahilindedir. Bombanın herkesçe bilinen ve sürekli kaldığı evin önünde değil de, yakınındaki bir evin bile oldukça uzağında patlatılması, yukarıda bahsettiğim senaryoların zorunlu kıldığı oyunlardan başka bir şey değildir. Nitekim Suriye yönetimi, Öcalan’ın bu kadar açık oynamasını içine sindiremediği için PKK’ ye karşı çok sert tedbirler almaya başlamıştı. Ankara-Şam Büyük Elçiliği ile Yalçın Küçük ve Öcalan arasında işleyen trafik pekte öyle gizli saklısı olan bir trafik değildi. Yalçın Küçük’ün birdenbire devreye girmesinin ilginçliği ise başlıbaşına tartışılması gereken bir konudur. Ayrıca Öcalan’ın MED-TV’ de ne zaman kiminle ve nasıl bir konuşma yapacağı da çok öncelerden onlarca kişi tarafından biliniyordu. Bunları çömezleriyle birlikte bir muamma haline dönüştürme çabaları Öcalan ve ekibinin bir taktiğidir. Yani sonuçta Öcalan dayandığı güç odaklarının emriyle bugün oturduğu yere getirilmiştir. Kaldı ki, İmralı’ya gönüllü geldiğini kendisi de ifade etmektedir. Bu konuyla ilgili tartışmaları halen Öcalan’ı temize çıkartma yönünde yürütenlerin iyi niyetinin sorgulanması daha sağlıklı olur.

 

ÖCALAN  VE  IRKÇILIK

 

 

    İçte egemen güçlere, dışta emperyalistlere sürtüklük yapmayı meslek edinmiş A.Öcalan’ın, birçok çevrenin belkide farkına varmadığı bir yönünü daha irdelemede yarar var.

    Bu kişiliği bir başka perspektiften daha ele aldığımızda, ırkçı özelliklere sahip olduğunu görüyoruz. A.Öcalan aldığı eğitim gereği bunu söylemlerinde çok sinsice dile getirmiştir. PKK tabanının özelliklerini çok iyi bildiğinden, Neo Darvinci ve Nietzsche’nin düşüncelerini rahatça işlemiştir. Çömezler de bu düşünceleri felsefe adına övünç kaynağı yapmışlardır. Çömezlerin konumu öküzün trene bakışı misalidir. Irkçı düşünceler dediğim için belki bir çokları şaşıracaklar. Bilinen teranelerle cevaplandırmaya çalışacaklardır. Ama unutulmaması gereken bir doğru da, millityetçilikle ırkçılık arasında farklılığın olduğudur. Hele hele ezilen ulus milliyetçiliğiyle Öcalan’ın görüşleri kesinlikle birbirine karıştırılmamalıdır. Eğer Öcalan bir Kürt milliyetçisi olsaydı, durum elbette çok farklı olurdu. Dolayısıyla söylemleri ve dünya görüşü de bu çerçeveyle sınırlı kalırdı.

    Neo Darvinciler, genlerin dış koşullardan etkileşiminin olanaklı olmadığını iddia ederler. Bunlara göre çevrenin değişim üzerinde etkisi olmadığından, toplumsal yaşam düzleminde ayıklanmayı her koşulda birinci planda tutarlar. Genler eğer baştan “sağlam” bir biçimde oluşmuşsa, bu genlere sahip olanların da yaşamda başarılı olacaklarına kesin gözüyle bakarlar. Bu düşünceyi savunanlara göre, sağlam genlere sahip olanlar yaşam kavgasında başarılı olurlar, olamayanlar da ölümü haketmiştir. Onlar için siyasi, sosyal, kültürel vb. alanlarda ortaya çıkan gelişmeler hiç önemli değildir. Bireylere aşırı oranda yük yükleyerek birbirlerine karşı kıyasıya bir yarış içine girmelerini isterler. Yarışmadan başarılı çıkanlar “temiz” ve “saf” kişilerdir. Dolayısıyla yarışmayı kazananlar lüks yaşama da “hak” kazanmış olurlar. Aynı zamanda bu noktada onlar için savaş yüzdeyüz gereklidir. Çünkü savaş, “gereksizleri” saf dışı bırakmanın bir aracı olarak görülür ve kutsanır. Yani, değişimin yolunu elenmede görürler. A.Öcalan her ne kadar “okuduğumu anlayan biri değilim” diyorsa da, aslında hangi ideolojiyi savunduğunu çok iyi biliyor. İşte değişimi toplumsal koşullardan soyutlayan çok ilginç bir Neo Darvinci görüşü;  

    “…Bu insanları başka türlü demokratlaştırmak mümkün değil… Onun birçok insani hakları var. Veya bir çok kendinin olması gereken şeyler var. O kadar aşırı düzeyde onlardan yoksun bırakıyorum ki, isyan ediyor. “Ben neredeyim?” diyor. Orada işte, o benlik demokrasi gereği ortaya çıkıyor. Tam sanat dediğim olay bu işte. İnanılmaz bir ustalık kazanmışım bu konuda

    Bağlıyorum, bağlıyorum, bağlıyorum; ”ya” diyor, “biz hiç miyiz?” bizim bir şeyimiz olmayacak mı?” O noktadan sonra diyorum: “olsun” Ama önce bağlamak gerekiyor. O önce onları güçlendirmek gerekiyor. Ondan sonra zaten, bireysellikleri doğsun. Yani ben bu kadar ustayım. Siz beni tanımadan bu soruları soruyorsunuz.” (84)

    Bu düşüncelerin öyle sıradan, rastgele düşünceler olmadığını herkes bilir. Belli ki Hippollite Taine, Frang Norris ve benzeri yazarları okumuş. Salt irade, güç ve kuvvet gibi olguları ön plana çıkartarak insanları değerlendirmeye kalkışıyor. Aşağı ırk, üstün ırk veya beyaz ırk, siyah ırk teorilerini Kürt toplumuna, hatta tek tek kişilere uyguluyor. Geldiği soyu annesinin kökenine dayandırdığından Kürtleri aşağı ırk veya aşağı toplum görüyor. Belirlenen kıstaslara uyum sağlayanları üstün kişiler olarak görürken, başarılı olmayanların ayıklanması gerektiğini savunuyor. Bunların diğerleriyle aynı yaşam düzeyine çıkarılmalarını evrimin ve gelişmenin önünde bir engel görüyor. İşte ırkçı düşünce budur.

    A.Öcalan, kendini en akıllı ve en üstün insan olarak görürken, geride kalanları iç güdülerini deneyebileceği kitlesel bir laboratuvar olarak görüyor. Yani PKK tabanının kötü ve aşağı cins olduğunu düşünüyor. Tabanı, saldırgan ve içgüdülerine hakim olamayan  yaratıklar gördüğü için zararlı buluyor. Bunların şiddete yöneltilerek yok edilmeleri gerekliliğini vurguluyor. İnsanlar arasında başlattığını iddia ettiği “yarışanın” koşullarını, uyguladığı korkunç baskı ve şiddet yoluyla her geçen gün zorlaştırmaktan yanadır. Göğüslenecek ipin sürekli yukarı kaldırılmasını savunarak gen üstünlüğü denemesinde bulunuyor. PKK tabanını bir laboratuvar olarak kullanarak  “üstün”, “elit” bir kesim yaratmaya koyuluyor. Kulandığı bu metodun “ustalık” olduğunu “aşağı” kesime de kabul ettiriyor. Bunun taban tarafından kabullenilmesini ilginç bulanlar, tabanın “elenme” aşamasına kadar daha birçok deneye tabi tutulduğunu gözönünde bulundurmalıdır.

    Milliyetçi düşünceler  kadar ırkçı düşünceler de genellikle orta sınıflar tarafından, daha çokta orta sınıfların lumpen kesimleri tarafından benimsenmektedir. Egemen güçler, çoğu zaman işçi sınıfı ve diğer emekçi kesimlerin düzene ve iktidara karşı duyduğu tepkiyi farklı kanallara yöneltmek için, ya savaş çığırtkanlığı yaparlar ya da direkt savaşa başvururlar. Hitler’in ikinci dünya savaşını başlatması bunun tipik bir örneğidir. Öcalan’ın savaş çığırtkanlığı yapması da aynı şeydir.  Irkçı düşüncelerden hareket ederek kendini Dolikisefaller görüyor, tabanı,daha doğrusu Kürt toplumunu ise Brakisefaller sınıfına koyuyor. Tabanının sınıfdışı lumpenlerden oluştuğunu gayet iyi biliyor. Sonuçta “geri zekalılar”, “uşaklar” için önerdiği tek şey, ayıklamadır. Kısaca sorunun hallini savaşta buluyor.

    “Şunu çok iyi bilmeliyiz ki, Kürdistan halkı hastadır. Bu hastalığın ilacı da, peşmerge ve devrimcilerin akıtılan berrak kanıdır” (85)

    “Gerek uzak geçmiş ve gerekse yakın geçmiş bu anlamda güçlü bir izaha kavuşturulmadan, önümüzdeki dönemde oluk oluk akacak kanların izahı yeterince yapılamaz” (86)

    İşte Kürt halkına hasta diyen, onu hakir, aşağı gören bir düşünceyle birlikte işlenen savaş kışkırtıcılığı. Akıtacağı kanın, işleyeceği cinayetlerin sayısını bile daha başından belirlemiş. Kana doymayan bir vampir, ırkçı bir Öcalan’la karşı karşıya olduğumuz bilinmelidir. Bilimsel düşünen, halkın çıkarları için kavga verdiğini iddia eden birinin halkı aşağıladığı görülmüş müdür? Hele hele oluk gibi kan akıtmayı kim savunabilir? Kan üzerine pazarlık yapılabilinir mi? Akıtılacak kanların izahı elbette yapılamaz. Hiç kimse demokrasi ve özgürlükler mücadelesini kan akıtmayla eşitleyemez. Bunu yapanlar her zaman provokatörler ve ırkçılar olmuştur. Söylemlerine ve pratiğine bakıldığında A.Öcalan da sadece bir provokatör değil, aynı zamanda bilinçli bir ırkçıdır. 

    “Ama yeteneksizleri düşman vurmuş, gözlerini saptırmış. Bütün çabalarıma rağmen hala sınırlı kalıyorsa, suçlusu ben değilim”(87)

    Savaşı “genetik üstünlüğü” bulunmayanların ayıklanması için bir araç gördüğünü dile getiriyor. Oluk oluk kan akıtmanın hesaplarının niçin önceden yapıldığı şimdi çok daha iyi anlaşılıyor. Genetik üstünlüğün  korunması için “alttakilerin” ve “beceriksizlerin” ortadan kalkmasının gerekliliğini savunan tez, başka türlü hayata geçiririlemezdi. Bu anlayış, “aşağı” kesimin giyim kuşamından tutun, oturuşlarına dek yaşam ve hareket tarzlarının katı bir disiplin içinde tutulmasını şart koşar. Onların düşünmeyle, sosyal yaşamla, kültürle vb. sorunlarla, yani kafalarının “çalışmayacağı” işlerle uğraşmaları kesinlikle yasaklanır. Hitler’in Yahudi halkına veya Amerikan beyazlarının siyahlara olan bakış tarzını Öcalan’da PKK tabanına uygulamıştır. Dördüncü kongrede partileşme üzerine aldığı kararlar bunun en açık örneğini oluşturuyor;

    “1- Parti içi yaşama yansıyan sınıf dışı üsluplerin her türlü mahalli, mesleki üsluplerin, köylü, küçük-burjuva üslup ve hitap tarzının aşılması bu konuda parti üslup ve hitabın ortama ve kadrolara hakim kılınması.

    3-Grup ilişkisi, özel ilişki, özel yazışma, adam seçme, ayrım yapma gibi anlayışlar görüldüğü yerde üzerine gidilmelidir…

    4-Boş sohbet durumu yapan parti dışı ve anlayış ve yaklaşımları ortadan kaldırmak için eleştiri-özeleştiri silahını dömüştürmenin yenilenmenin güçlenmenin silahı haline getirmek.” (88)

    Öcalan’a ait bu düşünceler Francis Galton’un teorilerinin özelde PKK tabanında, genelde de Kürt halkı üzerinde uygulanmasından başka bir şey değildir. Taban, yönetilmesi gereken sürüler olarak kabul ediliyor. Halka karşı sergilediği yaklaşım ise tek kelimeyle korkunçtur. Meşhur eserleri Kürt halkını aşağılamakla, saldırganlıkla ve duyduğu nefretle doludur. Halkın insiyatif alması veya yönetime gelmesi felaketle eşdeğerli görülüyor. Akıl, zeka ve insiyatifin elit kesime özgü bir durum olduğu savunuluyor. Taban, yani halk geri zekalı, dolayısıyla yönetilmeye daha doğuştan mahkum olmuş bir topluluk olarak görülüyor. Akrabalık bağlarıyla birbirine bağlı elit bir azınlığın, akıllı çevreyi temsil ettiğini düşünen A.Öcalan, buradan hareketle PKK’nin yönetimine tümüyle kardeşlerini ve karısını egemen kılmış, “elit” bir yönetim oluşturmaya çalışmıştır. Kendisini genel başkanlığa, karısı Kesire Öcalan’ı genel başkan yardımcılığına, kardeşi Osman Öcalan’ı genel komutanlığa, bir diğer kardeşi Mehmet Öcalan’ı ekonomi ve maliye sorumluluğuna atamıştır. Kendince “üstün genlerin” temsil ettiği bir azınlıkla hükmetmeye çalışmıştır. “Anam da Türktür” demesinin sırrı da buradadır.

    İşte, bazılarınca ne yere, ne göğe sığmadığı iddia edilen veya sığdırılamayan Abdullah Öcalan budur.

 

 

DOĞAN ÇOCUĞUNUZUN ADINI ABDULLAH KOYMAYIN

 

 

    Niçin bu başlığı attığımı birçokları merak edebilir. Seyit Rıza’nın Rayber’le ilgili olarak söylediği sözün A.Öcalan’la ne ilişkisi var diyenler çıkabilir. Öcalan’ın konumu ve yerine getirdiği görevlerle Rayberin konumu arasındaki farklılığın çok büyük olduğunu düşünenler de olabilir. Yani, Öcalan’ı Rayber’e benzetmek bir anlamda Öcalan’ın işlediği suçları hafife almak gibi değerlendirilebilir. Çünkü Öcalan bir ajan-provokatördür; uluslararası istihbarat örgütleriyle ilişkiler geliştirmiş bir ajandır. Rayber ise basit bir ihbarcı veya muhbirdir. Öcalan Kürt halkını yoketmeye yemin etmiş, emperyalizmin ülkemiz içindeki işbirlikçilerinin güvenilir bir elamanı, Rayber ise küçük bir bölgede bir isyan hareketinin bastırılmasında kullanılan geçici bir muhbirdir. Tabii aradaki bu farklılıkları vurgularken, dönemler arası farklılıkları da dikkate almak gerekir. Dolayısıyla, 1930’larda yürütülen politikayla 1980-1999’ lar arası globalleşen dünyada yürütülen politika farklı olacaktı. Öcalan’ın ortaya çıkış biçimi ve oynadığı rolün, Dersim isyanının patlak veriş nedeni ve özellikleriyle hiç bir benzerliği yoktur. 1930’larda basit bir muhbirle işler “yoluna” koyulurken, 70-80’li ve 90’lı yıllarda paravana bir örgüte ihtiyaç duyulmuştur. Ama hemen hemen her dönemde değişmeyen bir kural vardır; hainin küçüğü büyüğü olmaz. Hain, rütbe anlamında hangi düzeyde görev yapmış olursa olsun, sonuçta bir haindir. Rayber  köylü bir muhbir, Öcalan ise bilinçli bir ajandır, ama her ikisi de sonuçta birer haindirler. İşte bu noktadan hareketle, Seyit Rıza’nın Rayber için söylediği söz, Öcalan için fazlasıyla geçerlidir.

 

 

    

 

 

VI-   HAİNİN SONU VE RESMİ İTİRAFLARI

 

2- MAHKEMELERİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 

3- ÖCALAN BİT PAZARINDA

 

 

 

 

 

 

MAHKEMENİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 

 

    Öcalan’ın çıkmazı ortaya çıkış biçimiyle başlamış, Ortadoğu’ya uzanmasıyla derinleşmişti. Karanlık odaklara olan zaafı kaderini de belirlemişti. Öyle ki, güç odaklarından çektiği kadar hiç kimseden “çekmemişti.” Her istihbarat örgütü kendi ülkesinin çıkarlarını dayatmıştı. Çıkar savaşımı içinde boğulan Öcalan, cücelikten bir türlü kurtulamamıştı. Herkesi şu veya bu biçimde memnun etmek istemişse de kimselere yaranamamıştı. Örneğin; İran ve Saddam intihar eylemlerinin daha çok askeri hedeflere yönlendirilmesini isterken, Yunanistan sanayi tesislerin, turistik bölgelerin ve ormanların hedef alınmasını istemişti. Avrupa’nın birkaç ülkesi de lojistik desteklerini, tamemen büyük kentlerde intihar saldılarının yapılması şartına bağlıyordu. Militanların ve hazırlanmış bombaların Almanya ve Hollanda üzerinden İstanbula sevkedilmesinin birçoklarında yarattığı şaşkınlık hâlâ hafızalardadır. Suriye ise sürekli kargaşadan yanaydı. Silahlı eylemlerin aralıksız, hedef gözetilmeksizin rastgele yapılmasını dayatıyordu. Öcalan bu kadar karmaşık ilişkiler içinde kaybolmuş, insiyatif ve taktik geliştiremez hale gelmişti.

    Öcalan’ın giderek etkisizleşmesinde uluslararası ve Türkiye’de ortaya çıkan yeni konjektörün de payı vardı. 90’lı yıllar 70’li ve 80’li yıllara göre önemli farklılıklar içermekteydi. Globalleşen dünyada provokasyon geliştirme koşulları epeyce daralmıştı. Dünya genelindeki bu deği- şiklik ister istemez Türkiye’yi de etkilemişti. Genelde siyasal harita yeniden biçimleniyordu. Bu gelişmenin sisteme yansıması A.Öcalan’ı da sınırlandırmıştı. Dikilen yeni köşetaşları PKK vb. provokativ yapılanmaları dıştalıyordu.

    Nereden bakılırsa bakılsın, Abdullah Öcalan için yolun sonu gözükmüştü. Ömrünü uzatma alternatiflerinin tükendiğinin bilincindeydi. Yapacağı fazla bir şey yoktu. Soğuk savaş dönemine özgü konsept üretenler ve bunların pratik uygulayacıları için torbaların ağzı çoktan büzülmüştü. Aynı süreç, Öcalan için de işlemeye başlamıştı. Hiram Abbas, Abdullah Çatlı ve daha birçok örnekte görüldüğü gibi çanlar bu kez, Öcalan için çalmaktaydı.

    Uzun bir “kovalamaca”nın ardından A.Öcalan nihayet İmralı’ya getirilmişti. Şimdi sıra mahkemesindeydi. Uçakta söylediği sözlerle birçoklarını hayal kırıklığına uğratan Öcalan, acaba mahkemede neler söyleyecekti? “İlaçların” ve “ilk şokun” etkisinden artık kurtulmuş olmalıydı. Birçok çevre ve özellikle de hayranları nefeslerini tutmuş Öcalan’ dan kahramanlık bekliyorlardı. Öyle ya, geçmişte cezaevlerinde dillere destan direniş örnekleri vardı. Öcalan, içerde olupta ölmeyenler hakkında çok kolayca “hain” damgasını vuruyordu. Bunu özellikle de kendisine karşı direnenler için yapıyordu. Dışarı sağ çıkma fırsatını yakalamış olanlar, eğer Öcalan’la hareket etmek istemiyorlarsa, yakalayıp kurşuna dizdiriyordu. 15-20 yıl içerde onurunu koruyarak kalmış olmalarının hiçbir değeri yoktu. Tek suçları, kendisini uzaklarda bir yerde peygamber veya tanrı ilan etmiş haini kabul etmemeleriydi. Katledilmeleri için bu neden yetiyordu. A.Öcalan’ın dünyasında, ya tanrılığını kabul etmeyen “hainler” ya da tanrılığını kabul etmiş “kahramanlar” vardı. Her iki gruba dahil olan insanların yerlerini ortama göre kolaylıkla değiştirebiliyordu. Herkes hakkında kolayca atıp tutuyor, çok çabuk yargılıyordu. Hakaretlerinin ardı arkası yoktu. Bu nedenle Öcalan’dan direniş bekleyenler fazla haksız da sayılmazlardı. Çünkü söylemlerine bakıldığında Öcalan’ın bu direnci fazlasıyla göstermesi gerekiyordu. Tecrübeli stratejistlerce hazırlanmış senaryolar, çömezleri epeyce umutlandırmıştı.

    İmralı’ya postu sermesiyle birlikte ülke çapında egemen kılınmak istenen atmosfer de, Öcalan’ın nasıl bir hain olduğunun göstergesiydi. Oynanan senaryonun kitleler tarafından anlaşılmaması için yoğun çabalar harcanmıştı. Bunu mahkeme süresince Öcalan’a gösterilen yaklaşımlardan da anlamak mümkündü. Her nedense birdenbire Türkiye’ nin “demokratik bir ülke” olduğu, A.Öcalan gibi bir “terörist”in yakalanmasından sonra akıllara gelmişti. Aydınlar, yazarlar, gazeteciler, sivil toplum örgütlerinde çalışanlar, düşüncelerinden ötürü olur olmaz içeriye tıkılırken, “demokratik” bir ülkede yaşadığımız kimselerin aklından geçmemişti. Faili meçhul cinayetler, toplu katliamlar, işkence ve baskılar insanlarımızı canından bezdirecek bir hâl aldığında da yine kimse “Türkiye’nin demokratik bir ülke” olduğunu düşünmemişti. İnsanlarımız mahkeme kapılarında hak ve hukuk ararken demokratik olmak ve öyle davranmak kimselerin umrunda olmamıştı. Bu ilgisizlikten dolayıdır ki, ülkesinde adaleti bulamayan insanlarımız, Avrupa insan hakları mah- kemesine gidiyordu. Türkiye’nin burada defalarca mahkum olduğu, çok ağır tazminatlar ödemekle karşı karşıya bırakıldığı bilinmektedir. Ama bütün bunlara rağmen, Avrupa’ya “demokratik” bir ülkede yaşadığımızı gösterme gibi bir çaba içine bugüne kadar kimsecikler girmemişti.

    Şimdiyse tam tersi bir durumla karşılaşıyoruz. A.Öcalan’ın yakalanmasıyla birlikte her şeye inat, “demokratik bir ülke” görünümü verilmek isteniyor. Bunun için başlatılan bir yarış almış başını gidiyor. Oyun içinde oyunlar oynanarak tüm dünyaya demokrasi ispatlanmak isteniyor. Kuşkusuz demokratik bir ülkede yaşamak herkesin arzusu ve hakkıdır. Bundan ancak sevinç duyulur. Türkiye’de yıllardan beri bunun kavgası verilmişti ve veriliyor. Askeri darbeler bunun için göğüslenmişti. Bunun için büyük acılar çekilmiş, insanlarımız ölmüş, öldürülmüştü. Cezaevlerinde ömürler bu yüzden tüketilmişti.

    Öyleyse akıllara şu soru geliyor; “demokratik ülke” söyleminde gerçekten samimiyet var mıdır? Eğer sanık sandelyesinde oturan A. Öcalan değil de gerçek bir Kürt liderleri olsaydı, bahsedilen demokratik yaklaşımı yine görebilecek miydi? Şimdilik kaydıyla veya bugünkü koşullarda bu sorulara olumlu yanıt vermek oldukça zordur. Türkiye’de işkencenin olduğunu sağır sultan bile duyduğuna göre, demokrasi söyleminin ne kadar yapmacık olduğunu ve sahtelik içerdiğini kimse yadsıyamaz. Yargısız infazlar hâlâ devam ediyor. Hâlâ  düşüncelerinden ötürü insanlar içeri tıkılıyor. İşkenceye uğrayanlar değil, ama işkenceciler korunmak isteniyor. Savunmasız halk karakollara düştüğünde, anasından emdiği süt burnundan getiriliyor. “Karakola düştüm ama işkenceye uğramadım” diyen kaç kişi çıkar? Fazla uzağa gitmemize gerek yok, tek başına 1980 darbesi döneminin Diyarbakır’ını düşünmek bile tüylerimizin ürpermesine yetiyor. 1980 sonrası ve 90’ların başından buyana sergilenen vahşilikleri gözönüne getirmek bile yeterlidir. Hem sadece tutuklulara değil, tutukluların ailelerine; kardeşlerine, bacılarına kadar uzanan akılalmadık bir işkence ve baskı zincirinin olduğunu yaşayanlar yazıyor ve anlatıyor. Bütün bunlara rağmen ne işkenceciler, ne de sorumluları hakkında en küçük bir işlem yapılmamıştır. Bunlar hala görevlerini “gurur” içinde rahatlıkla sürdürüyor.

    Peki bugüne kadarki olaylar karşısında parmaklarını dahi kıpırdatmayanlar, şimdilerde neden demokrasi havarisi kesilmeye başladılar? Gerek Uluslararası Af Örgütü, gerekse Avrupa konuyla ilgili olarak sesini ilk kez yükseltmiyor. Bunlar eskiden de işkenceden ötürü Türkiye’ yi sıkça kınıyor, insan hakları ve demokrasinin geliştirilmesini istiyordu. Ama taleplere herzamanki gibi kulaklar tıkanıyor, inkâr yoluna gidiliyordu. O halde A.Öcalan’la birlikte değişen neydi? Gösterilen bu çifte yaklaşımın ardında  hangi gerçekler yatıyor?

    Burada yine karşımıza çıkan Öcalan’ın gerçek kimliğidir. Başlangıçta bu zat aracılığıyla yapılmak istenenler, tutukluluk sonrasında da değişik biçimlerde sürdürülmektedir. Önü tıkanmak istenen demokratik mücadeledir. A.Öcalan ve PKK, sivil toplum örgütleri üzerindeki baskıların önemli bir aracı olarak kullanılmıştır, kullanılıyor. Halkımızın insanca yaşama hakkı ve arzusu yeniden bilinmeyen bir sürece itiliyor.

    Ama herşeye rağmen o yine de kandırılmış insanların gözünde bir kahramandı. Belki militanları gibi “dağlara taşınma fırsatı”  bulamamıştı ama, İmralı’ya post serme yoluyla da olsa nihayet “geniş halk yığınlarının içine girme imkânı”nı yakalamıştı. Önceleri bu olanaksızlıktan defalarca yakınıp durduğunu kimsecikler unutmamıştı. Sıra göstereceği kahramanlığa gelmişti. İnsanlar bunu görevin de ötesinde bir mecburiyet, bir mutlaklık olarak görmüş, öyle algılamışlardı. Öcalan’dan beklenen buydu.

   Daha mahkemenin başladığı ilk gün çömezleri küçük dillerini yutar hale geldiler. Söze herhangi biçimde işkence ve baskı görmediğini belirtmekle başlayan Öcalan, müdahil durumunda olan ailelerden özür diliyor, “Demokratik Cumhuriyetin” hizmetinde olacağına dair yeminler ediyor, 50 yaşına geldiği halde bir eş ve bir çocuk sahibi olamadığından yakınıyordu. Acaba bu sözleriyle neyi anlatmak istiyordu? O güne kadar bırakalım çocuk sahibi olmayı, normal bir aşk ilişkisine dahi karşı çıkmış, bunun için sayfalar dolusu nakaratlar dökmüş, binbir türlü hakaretler savurmuştu. Üstüne üstlük kendisini eşsiz bir örnek olarak sıkça önplana çıkarmıştı. “Erkekliği öldürmekle”, “kadınının karnını deşmekle” övünen Öcalan’ın, olmayan bir eş ve yine olmayan bir çocuk için kendisini acındırmaya kalkması da neyin nesiydi? Acaba bu sözlerle efendileri için ne kadar büyük fedakarlıklara katlandığını mı anlatmak istiyordu? Doğruydu: Eğer adına hizmette fedakarlık denilirse, Öcalan bunu fazlasıyla yapmıştı. Kürt sorununu bitirmek için yola çıkarken, kendisine sunulan kadını bile çeşitli nedenlerle kaybetmişti. İşte Öcalan’ın anlatmak istediği buydu. Efendilerine sunduğu hizmetlerin önemini ve kapsamını hatırlatarak bir yerlere göndermeler yapıyordu. Yani “darda olduğunuz dönemde imdadınıza ben yetiştim, şimdi de darda olan başımı, sizler kurtarın” diyordu. “Bir hiç” ve ”beş para etmezin teki” olduğunu, kullanıldığını anlatıp duruyordu. Hizmetlerinin karşılığında sadece kullanılan ve papucu dama atılan bir kişi muamelesi gösterilmesine içerlediğini her defasında belirtiyordu. Yalvarıyor, yakarıyor, bulunduğu alanda debelenip duruyordu.

    Tüm olup bitenleri unutturmak istercesine yeni bir koroyla ama aynı orkestrayla sahneye çıkılmıştı. Orkestranın davulcusu Öcalan ise herkesten daha heyecanlıydı;

     “Son noktayı koyalım. Son noktayı koyacak imkanlar var elimizde. Bunları ben kullanmak istiyorum. Bunda anlaşılmayacak ne var? Bir hiç olabilirim, beş para etmezin teki olabilirim. Ama şu adamlar senin için öldük diyorlar. Hayır benim için ölmediler”

     “Yakalandığım günden, barış için yaşayacağım sözünü verdiğim günden bugüne kadar kaba bir baskı, söz, hakaret ve işkence görmediğimi belirtmek istiyorum…Cumhuriyet ekseninde barış ve kardeşlik  için devletin hizmetinde çalışma isteğimi ve kararlılığımı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu konuda gösterdiği yaklaşımı, saygın yaklaşımın bir gereği olarak ben de bu düzeydeki bir kararlılığımı ben de saygı ve şükranla belirtmek istiyorum.” (90)                  

    “Alışmış kudurmuştan beterdir” diye boşuna söylememişler. Neredeyse yerlere kapanarak af diliyordu. Tarihin ve halkın kendisini af edip etmemesi umrunda değil. “Son noktayı birlikte koyalım” diyor. Oysa o sadece bir figurandır. Figuranlarınsa son noktayı koyduğu görülmüş değildir. Can havliyle her şeyi içiçe karıştırdığı belli. Rolünü iyi ezberlemişe benzemiyordu. Öcalan’ın bahsettiği son nokta, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, 75 yıl önce koyulmuştu. Sorun son noktayı koyup koymama değildi. Sorun bambaşka bir zeminde ele alınmıştı. Öcalan, halen kendisini Bekaa’da zannediyordu. Bir dönem övmekle bitiremediği, “şehitler” diye göklere çıkardıklarına mahkeme salonunda bile hakaret yağdırmaya devam ediyordu. Ölenlerin enayice öldüğünü, çapulcu olduklarını, herhangi bir sorumluluğunun bulunmadığını tekrarlayıp duruyordu. Devletin cici bir cocuğu olduğunu, herzamanki hizmetlerini sürdürmekte kararlı olduğunu belirtiyordu.

    Nitekim tıpış tıpış gidip İmralı’ya postunu attığı andan itibaren, yıllarca örtündüğü maskeleri çıkartmaktan başka çaresi de kalmamıştı.  

    “Kimse sorunların şiddetle çözüleceğine inanmıyor. Bunun, açık ve tarihten en büyük dersi çıkarmış görünen ve büyük zor gücüne rağmen, bu gücün etkisini ancak, yaratıcı çağdaş bir demokrasiye yönlendirmede kullanan ve açıkça doksan ortalarından beri MGK konseptleri ile yürütülen, içinden geçmekte olduğumuz tarihi aşamayla da, kanıtlanmaktadır. Ordu darbe yapmıyor.Ordu en demokratik görünen, partilerden bile daha duyarlı, demokrasinin ölçütlerini hatırlatıyor. Günümüzde ordu ve demokrasi ilişkisi irdelenirken, herkes şahsı için alabildiğine demokrasi isterken, ordunun gerçekten demokratik normların takipciliğini üstlenmesi, süphesiz ülkenin güvenliğiyle bağlantılıdır, ama, sorumlu olduğu bu güvenliğin bile, ne kadar yakından demokrasi ile bağlantılı olduğunun görülmesinin de yüksek ve saygı duyulması gereken bir anlayış gereğidir. Bu açıdan da, aşamanın tarihi, demok-  ratik nitelikte olduğunu anlıyoruz. Bu, zorunlu olarak anlaşılmasaydı, darbe yapmanın önünde duracak bir güç olmadığını da biliyoruz. Ordu bugün demokratik aşamanın karşısında bir tehdit değil, tersine sağlıklı aşama yapmasının ve işlemesinin teminat gücü konumundadır.” (91)

    Yukarıdaki satırlar Milli güvenlik Kurulu’nun basın bildirisinden alınmamıştır. Abdullah Öcalan’ın Kürt Sorununda Demokratik Çözüm Bildirgesi’nin 96. ve 97. sayfalarından alınmıştır. Şimdi tüm PKK’liler ve kokuyu uzaktan alan leş kargaları bu satırların içeriği karşısında hizaya gelip selam durmalıdır. Bu “yüksek buluş” ve “tahlillere” duydukları minnettarlığı mazeret göstermeksizin dile getirmelidirler. Hiç zaman geçirmeden  sinek avladıkları o dağlarda, birkaç kuruş uğruna pintice beklediklerini anlatmalıdırlar. Öcalan’ın kendilerine sunduğu tek yol, teslim olup, pişmanlık belirtmeleridir. Zaten geldikleri noktada başka çareleri de yoktur. Er veya geç yuvalarına döneceklerdir. Artık şeflerinin de belirttiği gibi, uzaktan kontrol dönemi sona ermiş, bizzat yerinden kontrol dönemi başlamıştır. Son günlerde “çıkış koşullarımızın faaliyet biçimlerine geri dönmemiz gerekir” gibi ne idüğü belirsiz söylemler sadece ve sadece biraz daha ”şirra-virra” etmeden öte bir şey değildir.

    A.Öcalan, İmralı’dan yazdıklarının hiçbirini ilaçların etkisiyle kaleme almamıştır. Söylediklerinin ve yazdıklarının sonuna kadar arkasında durduğunu her fırsatta tekrarlıyor. PKK’liler, K.Irak dağlarından ovaya inerek pintiliklerini bırakırken kafalarını biraz olsun çalıştırmalıdırlar. Tüm bu olanlardan sonra, eğer kafalarında hâlâ biraz akıl kalmışsa, sivil toplum, demokrasi ve özgürlükler üzerine düşünmeleri yararlarına olacaktır. Hiç değilse, Türkiyede 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinin demokratik olup olmadığını anlamaya çalışmalıdırlar. Mahir Çayanların, Deniz Gezmişlerin, yığınlarca bilim adamının, yazarın, gazetecinin, gençlerin, masum halkın ve zindanlardaki devrimcilerin hayatlarını bu darbeler sırasında kaybetmiş olduklarını unutmamalıdırlar. Şefleri gibi yerlere kadar kapanarak selam durmaları gerekmez. Türkiye’de 1971 ve 1980 darbelerinin anti demokratik olduğunu herkes biliyor, söylüyor ve yazıyor. Hatta darbeleri yapanların yargılanması için yoğun tartışmalar yürütülüyor, çabalar veriliyor. Bu koşullarda darbeleri demokratik olarak nitelemek büyük bir ayıptır. Dünyanın hiçbir köşesinde, bırakın sosyalistleri, demokratlar ve liberaller bile ordudan demokrasi beklentisi içinde değildir. Eğer ülkelerin orduları demokrasi getirebilseydi, bugün dünyamızda demokrasi kavgasın- dan bahsetmek oldukça lüks olurdu. Çünkü her şey, birkaç gün içinde bir kılıç darbesiyle halledilirdi. Dünyanın hiçbir yerinde ordular herhangi bir şekilde demokrasinin getirilmesinde belirleyici rol oynamamıştır. Buna Türk Silahlı Kuvvetleri de dahildir. A.Öcalan, gerçek niteliğini ispat için başka ne yapacaktı? Yapabileceği her şeyi yapmıştı. Darbelere açıktan dizdiği övgülerse geçmişteki maskeli haliyle hiç mi hiç çelişmiyor.

    Her yönüyle açığa çıkmanın verdiği rahatlıkla öylesine sınır tanımaz hale geliyor ki, övgülerinin ölçüsünü alabildiğince abarttığının farkına bile varmıyor. Ülkemizde Cumhuriyetin kurulmasında ve laikliğin temel alınmasında orduyu belirleyici güç olarak görüyor. Evet, Türkiye’de bugünkü rejimin kuruluşunun birtakım özellikler taşıdığı bir gerçektir. Ama farklılıkların da Öcalan’ın algıladığı biçimde olmadığı tartışmasızdır.

    Mustafa Kemal, ordudan subayların ağırlıkta olduğu öncü kadroyla Ulusal Kurtululuş Mücadelesi vermiştir, ama ordu kılıcıyla cumhuriyet inşa etmemiştir. Çünkü bunun olanaksız olduğunun bilincindeydi. Zafer sonrasında sivil toplum örgütlenmelerine gidilmiş, meclis oluşturulmuş, tartışılır yanları olsa da modern hukuk ve laiklik temelinde devlet örgütlenmesine gidilmiştir. Yani Cumhuriyet ve laiklik, çağdışı gericiliğe ve saltanata karşı yürütülen bir mücadelenin eseridir. Bu rejim şu veya bu oranda toplumun dinamiklerinde yankısını bulmuştur. Atatürk, dönemin en güçlü kişisi olmasına karşın, devletin hukuk kurallarının dışına çıkmamıştır. Yasamanın getirdiği yasalara saygı duymuştur. Avupa ülkeleri örnek alınarak, Cumhuriyetin ilanıyla birlikte ordunun görevi ülke savunmasıyla sınırlandırılmıştır. Kısaca, kuvvetler ayrılığı temel alınmıştır. Bugün bile PKK gibi karanlık güçlerce desteklenen irticacı güçler tüm çabalarına rağmen, ülkemizde egemen duruma gelemiyorlarsa, bunun nedeni, toplumumuzun ağırlıklı olarak en geniş  demokrasi için yürüttüğü kavganın belirleyici olmasıdır.

    Her demokrasi mücadelesi kitlelerin desteğinde yükselmiştir. Orduların, ülkelerinin güvenliğini başarıyla yürütmesine elbette saygı duyulur. Ama Türkiye’de 1971 ve 1980 darbelerinin ülkenin güvenliğini sağlamakla ve demokrasiyi genişletmekle uzaktan yakından ilgisinin olmadığı tüm çıplaklığıyla görülmüştür. Tersine sermayeyi korumak ve kollamak amacıyla yapılmışlardır. NATO ve ADB’nin dikte ettği darbelerdir. Bu tür darbelere övgüler yağdıranlar, devrimciler ve emekçi yığınlar değil, çıkarı baskı ve şiddetten yana olan sermaye kesimleridir. Öcalan’da bu kesimlerin kapıkullarından biridir. Demokratik normların takipçiliğini yapanlar da, bu normları geliştirip güçlendirenler de emekçi yığınlar ve onların demokratik kuruluşlarıdır. Eğer bugün ülkemizde demokratik atılımlar gerçekleşiyorsa, egemen güçlerin keyfi böyle istedi diye değil, kitlelerin yürüttüğü mücadelenin ve değişen dünya konjuktörünün dayatmaları sonucudur.

    Bu arada A.Öcalan yıllar öncesinden varlığından bahsettiği Genç Kemalistler’in kurucusu ve lideri olduğunu da mahkemede gururla açıklıyordu. Böyle bir örgütün varlığından sadece kendisinin haberdar olduğunu söylüyordu. Demek ki Genç Kemalistler, zor durumlarda kaldığında, birtakım güç odaklarınca kendine destek için kurulmuş örgütlerden biriydi. Oysa bir dönemler her önüne geleni Kemalistlikle suçluyor, Genç Kemalistler Birliği’nin üyeleri olarak lanse ediyor ve bunların ortadan kaldırılmalarının gerekliliği üzerinde duruyordu. Bu nedenle Türkiye’de akla gelen tüm devrimci demokratik örgütlenmeleri suçluyordu. Hatta K.Irak’ta YEKİTİ ve KDP’ nin bile Kemalist olduklarını iddia ediyordu. PKK’den ayrılan herkesin de bu örgütün bir üyesi olduğunu söylüyordu;

    “Semir (Çetin Güngör), sizin belli belirsiz kestirebildiğiniz ‘Türklüğün birlik ve bütünlüğünü’ ve ‘Misak-i milli’sini korumanın gereğini, kendine has bir uslupla ortaya koyan ve bunda niyet ve girişim düzeyinde de kalsa İdris-i Bitlisi’yi, Ziya Gökalp’ı ve yakın tarihteki, ya da hala mevcut birçok Kemal’i geride bırakan biriydi.

    “…PKK, aynı biçimde Semir (Çetin Güngör) Süleyman (Baki Karer) Davut (Mehmet Resul Altınok) tasfiyeci provokatör çetesinin ‘Genç Kemalistler Birliği’ ile olan somut ilişkilerinde en az iki yılı aşkın bir süredir tüm halkımıza, devrimci demokratik kamuoyuna açıklamış durumdadır.” (92)

    Öcalan sadece ayrılanları ve sol örgütlenmeleri suçlamakla kalmıyordu, Tunceli halkının da Kemalist ve ihanetçi olduğunu söylüyordu. Genç Kemalistler Birliği’nin varlığını bu yöreye bağlıyordu. Ortadan kaldırılmaları gerektiğini sıkça vurguluyor, hatta ilgili planlar geliştirmeye dahi cüret ediyordu. Savaşa karşı olmayı, Türkiye’de demokrasi ve insan haklarının genişletilmesinin sadece tek bir noktaya bağlanarak gerçekleşemeyeceği düşüncesinde olanları hainlikle suçluyordu.  Mahkemeler sırasında yaptığı açıklamalarda ise gerçek hainin kendisi olduğunu ortaya koyuyordu. Böylece Çetin Güngör, M.Resul Altınok ve Bana karşı saldırgan tutumunun altında yatan gerçekler kamuoyu tarafından daha anlaşılır hale gelmiştir.

    Yeri gelmişken, Öcalan’ın bir zamanlar ağzından hiç düşürmediği Genç Kemalistler örgütünün görev ve hedeflerine de değinmek gerekir. Aynı zamanda yurtdışında A.Öcalan’ın korumasını üstlenen bu örgütün, örgüt içinde aykırı sesleri bastırmakla yükümlü bir örgüt olduğu açıktır. Genç Kemalistler diye bahsedilen örgütün, PKK içinde “Müdahale Grubu” olarak anılan ekipten oluştuğu artık kesinleşmiş durumdadır. Bu gurubun yurtdışı örgütlenmesinin başında, Öcalan tarafından atanan HALİL ATAÇ bulunuyor. Bu şahıs, 80’li yılların başında birdenbire ortadan kaybolmuştu. Bu süre içinde Ürdün’de büyük ihtimalle içinde Pilot’un da yer aldığı (Necati Kaya) bir ekip tarafından birbuçuk yılı aşkın süre boyunca hem siyasi hem de askeri eğitime tabi tutulduğu söyleniyor. Hatta bu kişinin ajan olduğu 1980’nin başlarında bizzat Klerides tarafından da PKK’ye iletilmişti. Halil Ataç, A.Öcalan tarafından büyük bir gizlilik içinde o dönemde Klarides’le görüşmek için Kıbrıs’a gönderilmişti. Geri dönüşünde Beyrut’a uğruyor ve Beyrut’ tan direkt Amman’a geçiyor. Ürdün’den Suriye’ye gizli geçiş yaparken de yakalanıp Öcalan’ın bulunduğu eve getiriliyor. Daha sonra örgütten atıldığı söylenen Halil Ataç, her nedense 82’de yaşanan yoğun ayrılmaların arkasından yeniden ortaya çıkıyor. A.Öcalan, bu kişiyi merkeze getirmekle kalmıyor, bir de kendisini koruyan ekibin sorumluluğuna atıyor. Ayrıca daha önceleri bahsettiğim “Müdahale Grubu”nun sorumluluğunu da Halil Ataç’a veriyor. Hatta “şehit” diye göklere çıkardıkları Agit’in (Masum Korkmaz) ölümünün de bu gelişmeyle ilgisi vardır. Yıllar sonra bu durumu öğrenen Mahsum, Halil Ataç’ın yönetimi altında çalışmayacağını bildirerek, sorunu irdelemeye kalkıştığı için bizzat A.Öcalan ve Halil Ataç tarafından yerinin bildirilmesi üzerine öldürtülmüştür. 

    Halka karşı bu derece entrikalar, kin ve intikam içinde olan A.Öcalan’ın, mahkemesi sırasında, Kürt halkının geçmişi ve geleceği üzerine olan değerlendirmeleri de beklenen türdendi. Savunmalarında hangi nedenlerden kaynaklanmış olursa olsun, geçmişte ortaya çıkmış isyanlara katılan herkesi hainlikle suçluyor ve İdris-i Bitlisi’yle birlikte hareket etmemiş olduklarından dolayı eleştiriler yöneltiyordu. İsyanların siyasi ve sosyal temellerini irdeleme gereğini hiç duymamıştı. Herzamanki alışkanlığıyla, birazda aldığı eğitim gereği tam bir asker bakışıyla değerlendiriyordu. Bu konu da o kadar ileri gidiyor ki, Kürtleri medeni olmamakla suçluyor. İsyanların nedenini Kürtlerin uygarlığa “alışık” olmamalarına bağlıyordu. Oynadığı oyun gereği hep maskeyle dolaşmak zorunda kalan Öcalan, adeta yılların içinde biriktirmiş olduğu hasreti gideriyor, konuşuyor,çoşuyor,zaman zamanda kendi kendini alkışlıyordu;

    “Atatürk milliyetçiliğine, kültür milliyetçiliğine inanıyorum. Atatürk milliyetçiliği, Hititlere kadar gider. Ben demokratik cumhuriyet çatısı altında toplanmak gerektiğine inanıyorum.” (93)

    Bu çoşku karşısında müdahil avukatlar dahi şaşkınlık geçiriyor ve nazik davranmaya başlıyorlardı. Oyunun perde arkasını geçte olsa kavramışlardı. Hatta Öcalan’a Türk milliyetçiliğiyle ilgili bir de kitap hediye ediyorlardı. Türk milliyetçiliği üzerine tezler hazırlayıp, araştırmalar yapanların adeta kulaklarını çınlatıyordu. A.Öcalan tam bir turancı kesilmişti. Bugünkü sınırlarla yetinmeyi kıyasıya eleştiriyordu. Atatürk’ ün “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin geçersiz sayılmasını isteyecek kadar emperyalist hedeflerin sahibi olduğunu anlatıyordu. Alpaslan Türkeş bu günleri görmeyi mutlaka isterdi. Türkiye’nin sınırlarını başka halkların zararına genişletmesini, yani turancı görüşlerinin bir özetini de yapıyordu; 

    “Vatana ihaneti asla ağzıma bile almam. Olsa olsa onun Misak-ı Milli gereklerini çağdaş ölçüler içerisinde yerine getirilmesi yani büyütülmesidir (…) Misak-ı Milli’nin dışında kalan parçalarındaki Kürt-Türkmen topluluklarına en azından yaşadıkları devlet içinde soykırıma uğramadan demokratik kimlikleriyle yaşamalarına Türkiye Cumhuriyeti’nin yardımı hem ahlaki hem siyasi bir görevdir, diyorum. Bu başka devletlerin iç işlerine karışma değildir.” (94)

    Savaş tanrısı olduğunu iddia etmesi hiçte boş değilmiş! Böylece varlığından yalnızca kendisinin haberdar olduğu Genç Kemalistler örgütünün proğram hedeflerini de açıklıyordu. Ama uzun yıllar kapalı kalmanın ve verdiği hizmetlerin yoğunluğundan olacak, dünyadaki gelişmelere daha Bekaa gözlüğünden bakıyordu. Yeni dönemin gerekli kıldığı politikaya adapte olamamanın acemiliklerini sergiliyordu. Çünkü globelleşen dünya koşullarında sınırların genişletilmesi, geçerliliğini çoktan yitirmişti. Anlaşılan Kafkaslar’da ve Balkanlar’da ortaya çıkan gelişmelerin farkında değildi. Artık Avrupa ülkelerinde bile sınırlar kal- dırılmaya çalışılıyor. Her halkın kendi kimliğiyle özgürce hareket etmesi temel alınıyor. Kaldı ki, Öcalan’ın ileri sürdüğü sınırları genişletme düşüncesini savunan Türk milliyetçileri de bugün marjinal düzeydedir. MHP de yaşanan ayrışmanın bir nedeni de budur.

    Şimdi bu noktada, geride kalan PKK güruhu ve Öcalan’ı savunan çömezler ne yapacaklar? Öncelikle önderlerinin izinde olduklarını daha açık göstermeliler. Şefleri gibi, yüzlerindeki maskeyi çıkartarak kim olduklarını; bilerek veya bilmeyerek halka ihanet ettiklerini açıklamalılar. Öcalan’ın kartını açıktan oynadığı koşullarda, çömezlerin ergenlik çağındaki gençlerin utangaçlığına benzer bir rol oynamaları çok gülünç oluyor. İmralı’dan tesbit edilen “yeni tezleri” bulunmaz hint kumaşı gibi piyasaya sürme alışkanlığından da artık vazgeçmeliler. Halkı güdülen sürü yerine koymaya kimsenin hakkı yok. Bu halk, hangi dolapların çevrildiğini, tahmin ettiklerinden daha fazla anlıyor. Eğer sesini çıkarmıyorsa, anlamadığı veya onayladığı için değil, başına gelenlerden ve geleceklerden korktuğu içindir. Bunun böyle olduğunu egemen çevreler dahil herkes biliyor. Öcalan da bunu çok iyi bildiği için, geliştirdiği onca katliama karşın oturtulduğu yumuşak döşekten halka akıl vermeye kalkıyor;

    “Bu çerçevede, doğuda ki halkımıza, Kürt halkına düşen; kendi içindeki yoğun demokratik toplum olma ihtiyacıyla bunu devletle yeniden demokratik birlik içinde birlikte yürümektir.(…) Tarih tecrübemiz ve gerçeklik başka yolun olmadığını, olsa da acı ve kaybın derinleştirdiği çıkmaz olduğunu ortaya koyuyor.(…) Demokrasimizi birlikte kurmalı, geliştirmeliyiz. Cumhuriyetin kuruluş ve korunmasında emeği geçen tüm şehitleri, şehitlerimiz bilmek, kurucusunu minnettarlık ve saygıyla anmak, bayrağını gururla selamlamak bunun için esastır.”(95)

    Kurulmuş saat gibi ötüp duruyor. Öylesine utanmaz ki, sanki geç- mişte Atatürk ile ilgili sarfettiği  sözler kendisine değil de başkalarına aitti. Sanki geçmişiyle çelişen başkalarıydı. Öylesine rahat konuşuyordu. Halbuki daha bir kaç yıl öncesindeki çoşkulu günlerinden birinde söyledikleri, hâlâ  o çok “ünlü” eserlerinden bir çoğunun sayfalarında duruyor;

     “Mustafa Kemal diktatörlüğünün, daha ilk yıllarında ve özellikle 1925’lerden sonra, Almanya’daki Hitler faşizminin, İtalya’daki Musolini faşizminin, İspanya’daki Franko faşizminin vb. birçok ülkedeki faşizmin bir prototipi olduğu söylenebilir.” (96)

    Bu ve benzeri türden  “derin teorik araştırmalar” adına yapılan saçmalıkların tümünü buraya almaya gerek yok. Bu tür söylemlerle kimi çevrelerin milliyetçi duygu ve düşünceleri kırbaçlanarak oyuna getirildiği ve süreç içinde yok edildikleri biliniyor. Ayrıca bu söylemlerin hangi dönemde geliştirildiği de önemlidir. Bunlar, 12 Eylül’le birlikte, Kemalizmi savunmanın bile suç sayıldığı, buna karşın çağdışı düşüncelerin alabildiğince özgür kılındığı bir dönemde yapılıyordu. Kaldı ki, böylesi belirlemelerle taban bulmaya kalkışmanın yolaçtığı tehlikeli sonuçlar ortadadır. İslamcı fanatizmi temel alan Hızbullah, İBDA-C ve yerden ot biter misali türeyen diğer tarikatlar durup dururken gelişmemiştir. Hele hele Türkiye’de hiçbir sol hareket Atatürk’ü Hitler’le, Musolini ve benzerleriyle kıyaslama gibi bir densizliğin içine düşmemiştir. Bu tür düşünceler, emperyalist hevesler besleyen egemen güçlerin bir kanadı ve daha çokta Osmanlı İmparatorluğu hayalleriyle yanıp tutuşan islamcı-Türkçü güçlere aittir. Gerçi, Öcalan’ın turancı düşüncelerin bayraktarlığını yapması dikkate alınırsa, bu “derin teorik” belirlemelerinin nedeni de kendiliğinden anlaşılır.

    Atatürk’ü Hitler ve Mussolini’ye kadar uzatan Öcalan, üstüne üstlük devletin kendisine “saygın” yaklaşımından sözediyor. Bugün Türkiye’ de bırakalım böylesine hakaret dolu laflar etmeyi, küçük bir eleştirel yaklaşım bile çoğu kez suç sayılıyor. Peki, bu kadar akıl dışı değerlendirmelerde bulunan Öcalan’a “saygın”ca yaklaşmakta ne oluyor? Yukarıdaki söylemler arasında görülen uçurum ve devletin yaklaşımı, Öcalan’ın kim olduğu hakkında yeterli bilgiyi veriyor.

    A.Öcalan gibi 50 yıllık ömrünün 30 yılını egemen güçlere hizmette geçiren ve üstelik kendini değiştirme şansı olmayan birinin devlete bakış tarzı da, elbette klasik bakış tarzından öte olmayacaktı. Geçmişte devlet, hizmet götüren bir kurum olarak görülmüyordu. Ama bugün devlete bakış tarzında önemli aşamalar katedilmiştir. Çağımızda devletten ziyade demokratik sivil toplum insiyatifi ön plana geçmiştir. Globalleşen pazar ilişkileri içinde devlet giderek küçülmekte, demokrasi, özgürlükler ve toplumun asgari sosyal yaşam standardını daha da geliştirme çabasını sürdüren demokratik örgütlenmeler önplana çıkmaktadır. Devlete; topluma hizmet götürmekle yükümlü bir aracı gözüyle bakılmaktadır. Burjuva devlet örgütlenmesinin günümüzde aldığı biçim ve sermayenin oynadığı rol ayrı bir tartışma konusudur. Ama bugün demokrasi ve özgürlüklerin geliştiği ülkelerde devlet, genel koordinatör ve halka hizmette bir servis rolü oynamaya yönelmiş durumdadır. Bu işin bir yönü. Diğer bir yönden ele alacak olursak: demokrasi ve özgürlükler için mücadele edenler, hiç bir zaman “devlet için çalışacaklarını” söyleyemezler. Çünkü devlet, kapitalist üretim ilişkileri içinde hangi biçimi alırsa alsın, yine de bir üst yapı kurumudur. Eğer bugün Avrupa’da egemen güçler, demokrasi ve özgürlüklerin gelişiminin önünde engel olamıyorlarsa, bu, kitlelerin hak alma uğruna yürüttüğü amansız bir mücadelenin sonucudur. Burjuvazinin klasik devlet anlayışından uzaklaşmak zorunda kalışı, yürütülen bu mücadeleyle orantılıdır. Yani devletin küçülme olayı sadece globalleşen serbest pazar ilişkileriyle ve bu ilişkilerde burjuvazinin oynadığı rolle açıklanamaz. Devlete hizmet çağrısı, demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasıyla eş anlamlıdır. Devlete kulluk, özgür kişiliği bastırır. Her şeyden önemlisi de yaratıcı ve üretken olmanın önünü tıkar. A.Öcalan bilinen yükümlülüklerinden dolayı halkı devlete hizmet etmeye, yani birer uysal kalabalık olmaya çağrıyor. Devletten uzakta kaldığı dönemde kendisine kulluk yapılmasını istiyordu. Devletine kavuştuğu zaman da devlete kulluk yapılmasını öneriyor. Böylece özgürce gelişmenin yollarını kapatmak istiyor. Türkiye’de halkın önemli bir bölümü zaten sözde yurttaştır. Egemen güçler halk üzerinde istediği gibi oynuyor. Vergiyi verenler de onlar, cefayı çekenlerde. Büyük çoğunluk çalışıyor, sefasını bir avuç azınlık sürüyor. Kimsenin aklına verdiği vergilerin hesabını sormak bile gelmiyor. Devlete kulluk toplumumuzda neredeyse bir gelenek halini almış. Bütün bu olumsuzluklara rağmen hemen her alanda hızlı bir değişime yönelme durumu da yaşanıyor. A. Öcalan ise İmralı’dan tek şeflik döneminin hayaliyle halen “biz ayrılamayız” şarkısını söylüyor;

    “Biz Türk milletiyle birlikteyiz, ayrılamayız. Benim de mensubu olduğum bu insanlar ayrılıp bir dağ parçasında tek başına yaşam imkânına sahip değiller. Ne isyan, ne kavga, demokratik kültür temelinde bu iş halledilmeli.” (97)

    Kanlı provokasyonlarına bir takım hayali gerekçeler bulmaya çalışarak, halka kendini kabul ettireceğini sanıyor. Çok öncelerden bestelenmiş ninnileri söyleyip duruyor. Sanki Kürt halkı isyan etmek istemiş, savaş yapmak istemiş gibi. Sanki daha önce ayrılmak isteyen varmış gibi. Maskenin altındaki korkunç yüz işte kendini böyle gösteriyor. Efendileri gibi yine Kürt halkını suçlu ilan ediyor. Kürt halkı nerede ve ne zaman  dağ başında yaşam için kavga ettiğini söylemişti ki? Birkaç çapulcusuyla birlikte emperyalist güçlere hizmet uğruna dağ başında bile yaşamaya hazır olduğunu söyleyen Öcalan’dı;

    “…Kürtler, eski meşhur geleneklerinin uygulayarak dağlara çekilir, ilkel bir tarzda da olsa dağlarda varlıklarını koruyabilirler.” (98)

    Ama A.Öcalan boşa konuşmuyor. Yine provokasyona soyunuyor. Kendisini Kürt halkının her şeyine karar veren ilk ve tek “lideri” gibi lanse ediyor. Türkiye’deki demokratik açılımların önünü yine kendisini ve PKK’yi ileri sürerek tıkamak istiyor. Ülkemizde emekçi yığınların yıllardan buyana gündeminde olan demokratik hak ve özgürlükler talebini Öcalan’ın “dahiane tespiti” ve talebiymişçesine ileri sürüyor. Kısaca oynanılan oyunların ardı arkası gelmiyor. Türkiye’de isyan denilecek bir olay zaten yoktu. Öcalan ve güç odaklarının sahneye koyduğu bir oyun vardı. Kanı ve savaşı yüceltenler bunlardı. Eğer hatırlanılırsa, İmralı’da kendini güvenceye alana kadar silah çekmedikleri, kan dökmedikleri için önüne gelen herkesi hainlikle suçlamıştı. Hatta kan akıtmayanları düşman ilan ederek, yığınla devrimci ve demokratı katlettirmişti. Ne yazık ki, onbeş yıl boyunca sürdürülen ve binlerce insanın hayatına malolan bu korkunç oyunun hâlâ  bitmediğini görüyoruz. “Bu halkla oynadığınız yeter” diyen her ses susturulmak, ya da sindirilmek isteniyor. 

    Velhasılı A.Öcalan yine çoşmuş. Durdurana aşkolsun! “Demokratik kültür temelinde” diye pek anlaşılmayan bir şeyler geveleyip duruyor. Ne kastettiği pek açık değil. Demokrasi kültüründen mi, yoksa kültürlerin özgürce geliştirilme olanağından mı bahsediyor belli değil. Ama anladığımız kadarıyla, Türkiye’de her kültürün gelişip güçlenme olanağına kavuşmasının gerekliliğinden sözediyor. Türkiye’de kültür sorunu hayatın her alanında yaşanıyor. Her gün yüzlerce tarihi eser ortadan yok oluyor, çalınıp, çırpılıyor. Ayrıca Van, Hakkari, Ağrı, Urfa ve Erzurum yörelerinde tarihi eser kaçakçılığını organize ederek trilyonlar vuranlardan birisi de Abdullah Öcalan’dı. Roma dönemine ait heykeller ve diğer birçok değerli eski eserler yurtdışındaki Apocuların oturma odalarının camlı dolaplarını süslüyor. 

    Yine, tiyatro, bale, sinema vb. daha bir çok alanlarda yığınla sorunlarla karşılaşılıyor. Hatta Türk dili araştırmalarına bile fırsat verilmiyor. Hele müzik alanında yaşanılan dejenerasyon başlıbaşına bir sorun. Beş yüzyıllık, altı yüzyıllık türkülerimizin üzerinde ticari amaçlı hırsızlıklar yapılmasına Kültür Bakanlığı seyirci kaldığı gibi, müziğimizi dejenere edici üretimlere de parasal yardım veriyor. Sanatla, sanatçılıkla ilgisi olmayanların hemen her yerde kırıttığı, önplanda tutulduğu bir dönemi yaşıyoruz.

    En büyük kültür ve edebiyat değerimiz olan Nazım Hikmet’i daha yakınlara kadar okuyamadığımızı, şiir kitaplarını evlerinde bulunduranların yıllarla ifade edilen hapis istemiyle yargılandığı bilinen bir gerçek. Atilla İlhan, Yaşar Kemal, Can Yücel gibi sayamayacağımız kadar şairin, yazarın, bilim adamlarının kitapları henüz okul kütüphanelerinde değil. Yazı yazanlar bir dönemler Bakırköy’e gönderiliyordu. Hapishanelere tıkılmış, işkenceler görmüş, sürgün edilmiş yazar, gazeteci ve bilim adamlarının içler acısı durumlara düşürüldükleri herkesçe biliniyor.

    Ülkemizde kültür sorununa iğne batırıldı mı bir değil, bin ah işitilir. Üstelik yıllık bağlanan bütçelerden kültüre ayrılan pay, kahredici düzeydedir. A.Öcalan bunları biliyor olsa gerek. Ülkemizde kültür alanına yapılan baskılardan sadece Kürdün gawendi değil, Türkün zeybeği, Lazın dikhoranı da zarar görmektedir. Şüphesiz, hiçbir azınlık, milliyet farkı gözetmeksizin tüm kültür değerleri korunmalı ve geliştirilmelidir. Kültürümüz üzerindeki baskıların kalkması için kavga sürekli kılınmalıdır. Sessiz kalınması gerçekleri inkâr etme, yok sayma anlamına gelir.

    Acaba Öcalan ve takımı, Kürt kültürü için bugüne kadar hangi çabaları vermiştir? Bununla ilgili tek bir örnek bile verebilirler mi? 20 yıllık süre içinde kültür adına herhangi bir şekilde üretimde bulunduklarına şahit olmadık. Bu süre içinde hikaye, masal, roman, şiir, tiyatro, dil, tarih, resim, heykeltraş vb. dallarda ortaya çıkartıkları tek eser yoktur. Bırakın üretimde bulunmayı, varolanları tanıtmak ve yaygınlaşmalarını sağlamak için en ufak bir çaba da göstermemişlerdir. Televizyonlarında Kürt kültürünü tanıtma şurda kalsın, ellerinden geldiğince dejenere etmeye çalışıyorlar. Yayınlarında sürekli kan ve şiddet işleniyor, bütün bunlar ölümlerine haince neden oldukları insanlar için yaktıkları uyduruk ağıtlar ve marşlarla süsleniyor. Kürtçe diye konuşulan da, “gelmişkirem, gitmişkirem”dir. İnsan, ekranda sergiledikleri böylesi ilkellikleri gördükçe, kültürün gelişmesi için çaba gösterenleri hainlikle suçlamış olmalarına ve çoğu kez de imhaya kalkışmalarına pek şaşırmıyor. Kültür adına sergiledikleri tam bir vahşilik, barbarlıktır.

    Ama esrar-eroin ve insan ticareti yapmakta pek becerikli olduklarını söyleyebiliriz. Becerilerini “oluk, oluk kan akıtma” yönünde kullanmada tamamen ustadırlar. Kültürün geliştirilip yaygınlaştırılmasının dağ başında çetecilik yapmakla, önüne gelene bomba atmakla, insanların kendini atomlarına kadar parçalamasıyla, kıblagâhlarla ve mağbetlerle bir ilgisi yoktur. Her türlü insanlık dışı davranış ve eylemlerini, bir halkın kültürünü geliştirme çabaları gibi yansıtmaları, tek kelimeyle korkunçtur. Belki dünyada eşi ve benzeri de yoktur. “Asarım, keserim, yıkarım, patlatırım”la kültür geliştirilemeyeceği gibi, geriye de gider.

    Şimdilerde kültür sorununu birincil öge olarak öne sürmesinin tek nedeniyse, zamanından önce “Bir Nisan” şakasının ortaya çıkardığı olumsuz havayı biraz yumuşatmak içindir. A.Öcalan ve güruhu, Türkiye’de çok olumlu gelişmelere imza attıklarını çoğu kez iddia ediyorlar. Türkiye’ye Kürtlerin varlığını kabul ettirdiklerini, artık herkesin Kürtleri tanıdığını ya da en azından bildiğini söylüyorlar. Kürtlere ait dil ve kültürü de bu süre içinde geliştirerek “halka malettik” diyorlar. Türkiye’de Kürtlerin artık “ben Kürdüm” sözünü çok rahatlıkla kullanmalarını 15 yıllık silahlı savaşımlarına bağlıyorlar. İşte hem gelin, hem de güvey olmak buna derler. Türkiyedeki Kürtler kendilerini ne zaman inkâr etmişlerdi ki? Kürt olduklarını ezelden beri söylüyorlardı. Kürt oyunları zaten oynanıyordu. Kürtçe kitaplar, dergiler, gazeteler, kasetler çıkıyordu. Halk, evinde, pazarda, hatta mahkemeler ve karakolarda dilini konuşuyordu. Yani şimdi olanlar, geçmişte de vardı. Tersine, 15 yıllık provokasyon hareketiyle bitirmek istediği halkın ta kendisiydi. Kürdü yerinden yurdundan etme, kendisine yabancılaştırma politikası en iyi Öcalan ve PKK eliyle uygulanmıştır.

    Geçmişte kültürel faaliyetlerin önünde hiç engel yoktu diyemeyiz. Engeller vardı. Ama bu engellere karşı demokratik mücadele yöntemleriyle karşı duranlar da vardı. Bu oldukça da başarılı bir mücadeleydi.  Dil ve kültür sorununun önündeki bir takım engellerin kaldırılması yönünde yürütülen faaliyetlerin uzun süreli bir çabayı gerektirdiği de bilinen bir gerçektir. Daha sonraki süreçte Kopenhag kararlarının altına Türkiye’nin de imza atması ise, hiç gözardı edilmeyecek bir gelişmeydi. Hiç kimse bu kararların altına öyle körce, getireceği yükümlülükleri bilmeden imza atıldığını söyleyemez.

    A.Öcalan ve PKK, Kürtlerin demokratik ve kültürel haklarına karşı duran güçlerin başında gelmektedir. Kültürel hakların kazanılması için kimse gerilla savaşı safsatasıyla ortaya çıkmamıştır. Zamanında “devletin bir solcusu, devletin bir Kürtçüsü” olarak yetiştirildiğini söyleyen Öcalan’ın, kültürel haklar elde etmek için izlenecek mücadele yönteminin neler olduğunu bilmeyecek kadar cahil biri olduğunu sanmıyorum. Terörle, hele hele halka yönelik katliamlarla, istihbarat örgütlerinin kucağına oturmakla hiçbir yere varılamayacağını, en küçük bir hakkın bile  alınamayacağını herkes bilir. Kültürel haklar uğruna dünyada 15 yıl kan döküldüğü, hem de uğruna savaşıldığı iddia edilen halkın yokedilmeye çalışıldığı görülmemiştir. Elbette sorun bu değildi. Ne dil, ne de kültür hakkı sorunuydu. Anlaşılması gereken her şey Öcalan’ın kimliğinde gizliydi;   

    “Demokratik cumhuriyete dedim ki, bu temelde hizmet etmek isterim. Bana göre bu değerli bir erdemdir, fazilettir. Öyle yapmak gerekiyor. Bütün PKK’lılara benim yapacağım çağrı da bu olacaktır. Amacınızı aşan çatışmaları sürdüremezsiniz, eylem yapamazsınız. Bunun ne ideolojik izahı vardır, ne de politik izahı vardır ve gerçek terör, anlamsız terör bu demektir. Bu terörü durduracaksınız. Bu terörü durdurmak gerekir. Özellikle dış politikada Türkiye’yi şu veya bu yöne çekmek isteyen, şu veya bu konuda ister uzlaşmak, ister çelişmek, çatışmak isteyen bütün güç odakları tarafından kullanılacaktır.(99)

    Pes doğrusu! Türkiye Cumhuriyeti bir anda demokratik cumhuriyet  oldu çıktı! Ne acılar, ne de baskılar var. Her şey güllük gülistanlıkmış da haberimiz yok! Öylesine şaşkın bir duruma düşmüş ki, artık her cümlesinde, her davranışında kendini ele vermekten alıkoyamıyor. Öncelikle demokratik bir cumhuriyette kültürlerin özgürce gelişmediğinden veya farklı kültürler üzerinde baskıdan bahsetmek tam bir saçmalıktır. Oratada demokratik cumhuriyet olsaydı zaten sorun kalmazdı. İnsanlar yıllardan beridir bunun özlemini duyuyor, çabasını veriyor. Kuşkusuz bu günler fazla uzak değildir. Gelişmeler artık başka bir alternatifin kalmadığı noktaya gelmiştir. Ülkemizde parası ve bürokraside dayısı olan herkesin kendi hukukunu egemen kıldığı bir bilinme- yen değildir. Demokrasinin ve hukuk kurallarının egemen olmadığını hukukçular ve üniversite çevreleri açıktan dile getiriyor. Türkiye’nin daha fazla demokratikleşmesi gerektiğini söyleyenler arasında Cumhurbaşkanı ve Başbakan da var. Sadece siyasetçiler ve hukukçular değil, sıradan vatandaşlar bu tartışmalara katılıyor. Toplum ciddi bir değişim istiyor. Halk eskiden olduğu gibi olup bitenleri pek öyle gözü kapalı dinlemiyor. Her şeyden önemlisi, A.Öcalan ve PKK’yi hakettiği yere oturtmak isteyen toplumsal bir muhalefet var. Artık konuşan, özgürce düşünen ve tartışan bir Türkiye’ye doğru yol alınacağının işaretlerini az da olsa görmeye başladık. Bunlar iyi gelişmelerdir.

 

ÖCALAN BİT PAZARINDA

 

    Mücadele süreci içinde halkın çıkarları doğrultusunda kavga verenlerin yakalanmayacaklarına dair bir kayıt yoktur. Yürütülen bir mücadele varsa,kayıplar ve yakalanmalar olacaktır. Devrimci mücadelenin insanı, bir ideolojinin insanıdır. İlkeli, sabırlı ve inatçıdır. Kendini uzun süreli mücadelenin tüm iniş ve çıkışlarına göre hazırlamıştır. Çok gerilere gitmeye gerek yok; dünyanın saygı duyduğu Nelson Mandela bu nun en son örneğidir. Yıllarca üzerinde sürdürülen ağır baskılara rağmen, çizgisinden taviz vermemiş, direnişini sürdürmüştür. İki kelimelik bir cümleyi tüm kamuoyu önünde dile getirmiş olsaydı, belki de ömrünü hapishanelerde geçirmeyecekti. Ama kendini ve halkını mahkum edecek o bir cümleyi ağzına almamıştı. Bedeli yıllar boyu süren ağır bir hapis de olsa, o bunu yapmamıştı. Sonuçta sadece halkının değil, dünya halklarının kalbine taht kurarak içerden zaferle çıkmasını bilmişti.

    Şimdilerde A.Öcalan’ı Nelson Mandela gibi büyük bir isimle karşılaştırmak isteyenler var. Böylesi karşılaştırmalar, oy avcılığı peşinde koşan bazı burjuva parti temsilcilerinden geldiği zaman belki insan sadece gülüp geçer. Ama Kürtlerin gravatlı, “kellifelli” çevrelerinden geldiği zaman üzerinde durup, düşünmek gerekiyor. Tutumları ister istemez merak konusudur. Akıllara hemen tavırlarının altında yatan çıkarlar geliyor. Çünkü A. Öcalan’ın tavrı açık ve nettir. Öcalan Kürt halkına olan düşmanlığını her durum ve koşulda kanıtlamıştır. Bu nedenle sağa sola kıvırtmaya hiç gerek yok. Çocuklarını kaybetmiş asker analarının, Öcalan’ın gösterdiği tavrı bilince çıkartmada çektikleri güçlüğü anlamak mümkündü. Olayı çözemediklerinden çoğu kez acıma duygusuyla yaklaşmış, “Allah belasını versin” demekle yetinmişlerdi. 

    Oysa çoğu kesimler abartılmış bir isimden  küçük de olsa bir direnç beklemişlerdi. Ama A.Öcalan herkesi “hayal kırıklığı”na uğratmıştı. Hatta birçok gazetenin tanınmış köşe yazarları “zavallının teki, insan değil, en ufak gururu yok” demekten kendilerini alamamışlardı. İlk duruşmanın ertesi günü, uluslararası basın ve yayın organlarının tanımlamaları da aynı doğrultudaydı;

    La Birbe Belgigue:

    “Öcalan’ın pişmanlığı PKK’nın sesini soluğunu kesti.”

    La Repubblica:

    “Öcalan, PKK’nın sırlarını itiraf ediyor.”

    Telegraf:

    “Yaşamak için yalvarıyor”

    The Times:

    “Öcalan, ölümsüz bir gerilla lideri değil, yaşamı için pazarlık eden zavallı bir insan görünümündeydi.”

    Le figero:

    “Öcalan, yargıçlar önünde çaresiz ve zavallıydı.”

    Liberastion:

    “Öcalan’ın olağan dışı itirafları.”

    La Stampa:

    “Beni idam etmeyin, Türkiye’ye hizmet edeceğim.”

    Corriedella Sera:

    “Öcalan; Beni öldürmeyin”

    La Soir:

    “Öcalan kellesini kurtarmak istiyor.”

    Hal böyle olunca bazı Kürt çevrelerinin hâlâ gerçeği kabullenmemekte direnmeleri, A.Öcalan’ı bir kahraman gibi lanse etmek istemeleri aykırı bir tutumdur. Kuşkusuz bunun nedenlerini bilmek herkesin hakkıdır. Öncelikle de en çok adına olur olmaz konuştukları Kürt halkının hakkıdır.

    Bilindiği gibi, 1996 yılında yeniden “şehit ticareti”ne yatırım yapan Öcalan, bu kez mezarları “kıblegahlar, kutsal mağbetler” haline getirmişti. PKK’lileri güç almak amacıyla buraları ziyaret etmeye, secdeye kapanıp, af dilemeye davet ediyordu;

    “Biliyorsunuz, Kıblegahlar, kutsal mağbetler ve onların içinde kutsal tanrı veya tanrıçalar vardır. Onların ardılları, onların mensupları uygun günlerde gidip bu mabetlere kapanırlar, secde ederler, yalvarır-yakarırlar, ”af et” bizi diye. Böyle yoldaşlar öyle yoldaşlardır. Bir mabete gider gibi huzurlarında eğileceksiniz, secdeye kapanacaksınız, af dileyeceksiniz ve güç alıp kendinizi temiz kılacaksınız.” (100)

    A.Öcalan daha sonra bunun bir benzerini mahkemede yapıyordu. Mezarların başında değil ama, duruşma heyetinin karşısında secdeye kapanıyor, Türklüğün, cumhuriyetin ve “şehit anneleri”nin karşısında eğiliyor, af diliyordu. Bu arada cumhurbaşkanı ve başbakana hürmetlerini bildirerek hükümetin pratiğine övgüler dizmeyi de ihmal etmiyordu. Bir anlamda, Suriye’den kurtarılışına duyduğu minneti dile getiriyordu. Hatta sınırların Kuzey Irak’a doğru genişletilmesinin gerekliliğinden dem vuruyordu. “Yakalandığımda da Türk bayrağına karşı saygımı öperek gösterdim” diyordu. Kamuoyuna “şirin ve sevecen” bir görünüm vermek için elinden gelen herşeyi yapıyordu. Bütün bunlara rağmen ”havasından” birşey kaybetmediği görünümünü de vermek istiyordu. Zaman zaman ABD ve uşaklarının arenasında dövüşen Gladyo olduğunu hatırlatmayı da ihmal etmiyordu. Bu nedenle olsa gerek, “önemli” biriymiş gibi davranıyor, herkesi bir yerlerle bütünleşmeye çağırıyordu.

    Oysa önceleri hapishanelere düşen herkes için “ölmeyi” şart koşmuş, karanlık güçlerin planlarını başarıyla uygulama pahasına militanlarına intihar saldırıları önermişti;

    “Kendinizi atom kadar patlatacak noktaya getireceksiniz. Ufak bir patlatıcıyı bile elinde patlatıp sonunuzu getirirken, değil bunu kendinde patlatmak bütün düşmanca yönelimlerin üzerine patlatabilecek bir düzenlenmiş, müthiş kendi içinde örgütlenmiş, iradeye, ifadeye kavuşmuş, tarza, tempoya ve muazzam bir stratejik güç kadar, taktikleşmişgüncel savaşımı başarıyla kendisinde yürüten bir taktik kişiliğe ulaşmış kişilikten, militandan bahsediyoruz.” (101)

    Demokrasi ve özgürlük uğruna kavga verenler onurludurlar. Haksızlıklar ve baskılar karşısında düşüncelerini inatla savunurlar. Düşüncenin, idealin, yani bir amacın insanlarıdır. Amaçları çıkışlarını belirler, çıkış biçimleri de amaçlarına ulaşmak içindir. Barış ve demokrasi tutkusu onların en büyük silahıdır. Ama Öcalan için bunları kim söyleyebilir? Yukarıdaki sözler Öcalan’ın sözleridir, bir başkasının değil. PKK’de ölümün evliyalığı getirdiğini sıkça tekrarlamış, sıra kendine geldiğindeyse “şaka ettim” diyebilmiştir. Kaldı ki, kimse kendisinden parçalanmasını da istememiştir. Ama açık söylemek gerekirse, etrafında kümelenen kandırılmış insanlar, yerlere kapanmasını da hiç beklememişti. En azından düşüncelerini koruyacağına ve şimdiye kadar söylediklerini savunacağına inanmışlardı. Ama onurunu koruma kavgası onurlu insanlara özgüdür. A.Öcalan’ın ise böyle bir sorunu hiç bir zaman olmamıştır. Koruyacağı onuru dün de yoktu, bugün de yok. O, emperyalistlerle, yani halk düşmanlarıyla kolkola olmanın gereklerini yerine getirmişti. 15-16 yaşındaki çocukların karakollarda işkence gördükleri ve işkencecilerin yargılanması için mahkeme salonlarında koşuşturdukları bir dönemde Öcalan’ın, polisin saygılı davranışından sözetmesi onun nasıl yaman bir hain olduğunu gösteriyor.

    Acaba onun bu tutumunu gördükten sonra, kendini elinde bombayla parçalayacak ve masum insanların kanını dökecek uşaklar, yani “anormal duygu ve iradenin” sahibi şirra-virralar çıkacak mı? Hiç sanmıyorum.

    Tekke düşmüş, kel görünmüştür.

    Gladyo örgütlenmesinin sonu gözükmüştür.

 

           Ekim 1999                 

 

 

 

 

                                     KAYNAKLAR

 

  (1) Serwebûn, Kasım 1996, s.13

  (2) Abdullan Öclan’ın uçakta yaptığı ilk konuşmadan.

  (3) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s. 253

  (4) Abdullah Öcalan’ın sözlü savunmasından.

  (5) MED-TV, 98-4-10

  (6) Nokta, 5 haziran 199

  (7) Abdullah Öcalan’ın sözlü savunmasından.

  (8) Abdullah Öcalan’ın sözlü savunmasından

  (9) Abdullah Öcalan’ın PKK’nin 19 Kuruluş yıldönümünde MED- 

        TV’de yaptığı konuşmadan.

(10) Abdullah Öcalan’ın PKK’nin 19 Kuruluş yıldönümünde MED-

        TV’de yaptığı konuşmadan.

(11) Abdullah Öcalan’ın PKK’nin 19 Kuruluş yıldönümünde MED-

        TV’de yaptığı konuşmadan.

(12)  Abdullah Öcalan’ın PKK’nin 19 Kuruluş yıldönümünde MED-

        TV’de yaptığı konuşmadan.       

(13) Yalçın Küçük’ün PKK’nin 19 kuruluş yıldönümünde Öcalanla

        MED-TV’de yaptığı konuşmadan.

(14) Hürrüyet, 19 Kasım 1997, s. 17

(15) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi

(16) Abdullah Öcalan, Kadın ve Aile Sorunu, s. 259-260

(17) Serx sayı 17, s. 9

(18) Weşanên Serxwebûn, Örgütlenme Üzerine,s. 212

(19) Weşanên Serxwebûn, Örgütlenme Üzerine, s. 222

(20) Weşanên Serxwebûn, Örgütlenme Üzerine, s. 216

(21) Weşanên Serxebûn, Örgütlenme Üzerine, s. 200

(22) Öcalan’ın ifade tutanağından

(23) Serx,sayı 41. S. 7

(24) Serx.sayı 49,s. 21

(25) Serx.syı 41, s.14

(26) Serxwebn, sayı, 54, S. 8

(27) Kürdistan Ulusal Kurtuluş Problemi ve Çözüm Yolu, s.140

(28) Serxwebûn, sayı 49, s. 15

(29) Serxwebûn, sayı, 42, S. 6-7

(30) Serxwebûn sayı, 65, s.13

(31) M. Karasungur yoldaşın Anısına, s. 23

(32) Berxwedan, Temmuz 1987, s. 3

(33) Serxewebûn, s, 50, s. 15

(34) Serxewebûn, sayı, 44, s. 7

(35) Serxewebûn, sayı 42, s. 6

(36) Serxewebûn, sayı.49 sayfa. 5

(37) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s. 176

(38) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s.176

(39) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s.177

(40) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi,s.165

(41) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi,s. 161

(42) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi , s.187-188

(43) Serxwebûn Nisan, 1996, s.17 Apo, Ortadoğu’da PKK’siz

        Çözüm ve Demokrasi Mümkün Değildir

(44) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s.113

(45) Abdullah Öcalan,Devrimin Dili ve Eylemi, s.111

(46) Abdullah Öcalan,Devrimin Dili ve Eylemi, s.155

(47) Abdullah Öcalan,Devrimin Dili ve Eylemi, s.181

(48) Abdullah Öcalan’ın MED-TV’de PKK’nı 19’cu kuruluş

        yıldönümünde’de yaptığı konuşmadan.

(49) Abdullah Öcalan, Dev rimin Dili ve Eylemi, s. 56

(50) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s. 246-247

(51) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s. 56-57

(52) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s. 57-58

(53) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s. 60

(54) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s. 61-62

(55) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s. 63

(56) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s. 62

(57) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s. 78-79

(58) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s. 79-80

(59) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s.112

(60) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s.112

(61) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s.100

(62) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi , s.111

(63) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi  , s. 113

(64) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s.183

(65) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s.183

(66) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi , s.183

(67) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s. 183

(68) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi , s. 275

(69) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s. 275

(70) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s. 261

(71) EL Vasat, Nisan 1998, A Öcalan'la röportaj          

(72) EL Vasat, Nisan 1998, A Öcalan'la röportaj

(73) EL Vasat, Nisan 1998, A Öcalan'la röportaj

(75) EL Vasat, Nisan 1998, A Öcalan'ın röportaj

(76)  Abdullah Öcalan,Savunma, Kürt Sorununda Demokratik

       Çözüm Bildirgesi, s.143

(77) Serxwebûn, Haziran, 1996, s. 6

(78) Serxwebûn, Haziran, A.Öcalan, Merkez Yönetim ve

        Sorunlarımız, 1996,s. 7

(79) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi,s. 329

(80) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi,s. 252

(81) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi. s. 286

(82) Serxwebûn, Kasım,1996, s. 7

(83) Serxwebûn, Nisan, Abdullah Öcalan, Nasıl Savaşmalı,

        1996, s. 25.)

 (84) Mahir Sayın, Erkeği Öldürmek. Abdullah Öcalan Ne

        Diyor, s, 66-67

(85) Serxwebûn. sayı, 55, s, 4

(86) M.Karasungur Yoldaşın Anısına. s.18

(87) Devrimin Dili ve Eylemi. s, 252

(88) Dördüncü kongre kararlarından.

(89) Serxwebûn, sayı, 51, s, 9

(90) Abdullah Öcalan’ın sözlü savunmasından.

(91)  Abdullah Öcalan, Kürt Sorununda Demokratik Çözüm

         Bildirgesi, s. 96 –97

(92) Serxwebûn, sayı 49, s. 6

(93) Abdullah Öcalan’ın sözlü savunmasından.

(94) Abdullah Öcalan, Savunma, Kürt Sorununda Demokratik

        Çözüm Bildirgesi, s.162-163

(95) Abdullah Öcalan, Savunma,Kürt Sorununda Demokratik

        Çözüm Bildirgesi, s. 158-159

(96) A.Öcalan, 12 Eylül Faşizmi ve PKK direnişi,s.

(97) Abdullah Öclan’ın sözlü savunmasından

(98) Weşanên Serxwebûn, Kürdistanda Zorun Rolü, s.173

(99) Abdullah Öcalan’ın sözlü savunmasından.

(100) Serxwebûn, Temmuz, 1996, s.14

(101) Serxwebûn, sayı,194, s.14

 

 

 

 
 PKK NEDİR NE DEĞİLDİR

 

 

 

Ö N S Ö Z

    

    Bugüne kadar PKK hakkında onlarca kitap yazıldı. Merak konusu olan bu örgüt, gizli açık yönleriyle kamuoyuna tanıtılmak istendi. Kuşkusuz bunların çoğu iyi çabalar, iyi çalışmalardı. Ama nedense bir yönüyle hep eksik kaldı, ya da eksik bırakıldı. A.Öcalan ve PKK tüm yönleriyle ele alınarak açıklanmadı.

    Durum gözönüne alındığında aslında bunun böyle olmasında şaşılacak bir yan yoktur. Çünkü sorun, yalnız başına Öcalan ve PKK sorunu değildir. Eğer öğle olsaydı olayı çözümlemek kolay olurdu. İşin zor olan yanı, A.Öcalan’ın bu işte tek başına olmaması, yalnız oynamamasıdır. Öcalan, kendisini dörtbir yandan çevreleyen karanlık odakların arasında dans ediyor. Üstelik başlangıçta sadece Türkiye ile sınırlı olan bu odakların sayısı Ortadoğu sahnesine çıkmasıyla artmıştır. Açıktan dile getirilmese de, Öcalan’ın, kimler için, nasıl oynadığı bugün artık ortadadır. Orasını burasını kapamak için yapı- lan yamalar ayıbını örtmeye yetmiyor.

    A.Öcalan ve PKK üzerine yazılan yazıların tam bir açıklıkla ele alınamamasının en önemli nedeni, O’nun taşıdığı bu kimliktir. Bunun için hep belli bir döngü içinde gidilip, geliniyor. Sorunun özü gözardı ediliyor. İşin asıl ilginç yanını da bu konuda bilgisine başvurulan şahıslar oluşturuyor. Bunlar; Cemil Bayık, A. Öcalan, Ali Haydar Kaytan, Abdul Kadir Aygan ve av. Hüseyin Yıldırım’dır. Oysa niteliklerine ve içinde bulundukları duruma bakıldığında bunların hiçbirinin süreci doğru koymayacakları açıktır. Her şeyden önce Cemil Bayık ve A.Haydar Kaytan hâlâ PKK içinde yeralıyor. Bu nedenle Öcalan’daki kuyruk acısını onlar da aynen duyuyor. Onlardaki paniği anlamak bu anlamda mümkün. Bir dönemi bilinçlice çarpıtarak, Öcalan’ın yamalarla örtemediği ayıbını, bunlar örtmeye çalışıyorlar. Bizim anlayamadığımız bunların tutumu değil. Anlayamadığımız; örgütün kuruluş sürecini bilmedikleri halde, başından itibaren bu sürecin içinde yeralmış gibi konuşanlardır. Av.Hüseyin Yıldırım ve Abdul Kadir Aygan gibilerinden sözediyoruz. Belli ki, bunlara dışardan bazı şeyler dikte ettiriliyor. Doğruyu yansıtmaktan uzak, yalan ve yanlış bilgilerle kamuoyu yeni yanılgılar içine itiliyor.     

    Bizim buradaki amacımız bu yanılgılara son vermek, dün olduğu gibi bugün de Kürt halkının katline ışık tutan bu karanlık güruhu gerçek yüzleriyle kamuoyuna tanıtmaktır. Geçmişte de anlatmak istediğimiz, ama zorluklarımızdan ötürü yeterince izah edemediğimiz husus buydu. Şimdiyse dünden farklı olarak bizi çok daha haklı kılan sayısız olay var. Bu olaylar dizisidir ki, A.Öcalan’ın ne olup olmadığını sorgulamış, gerçek kimliğini açığa çıkarmıştır. Özellikle siyasetle yakından ilgilenen çevreler açısından bu gerçek kavranmıştır diyebiliriz. Kuşkusuz bu durum demokrasi mücadelesi açısından oldukça önemli bir gelişmedir. Daha işin başındayken dostu düşmanı bilmek ve tanımak, gelecek için atılmış önemli bir adım olsa gerek.

    Ama kitabı kaleme alırken bir hayli zorlandığımızı da belirtelim. Çünkü karşımızda duran gerçekler oldukça acıydı. Bir zamanlar bu hareketin bünyesinde yer alanlar olarak bizim, bu gerçekleri kaleme almamız hiçte kolay değildi.

    PKK’nin başlangıçta, A.Öcalan’ın durumundan habersiz çok sayıda güçlü ve dürüst insanı biraraya getirdiği doğrudur. Halkın davasına inanarak sarılan bu insanların çoğu bugün aramızdan ayrılmış, kalanların önemli bir kesimi ise bu karanlık güce karşı gereken tavrı koymuştur. Bizim, bugün olduğu gibi, geçmişte verdiğimiz mücadele de halklarımızın demokratik ve özgür geleceği içindi. Bizler, Öcalan’ın tartışmasız kimliğiyle ne olduğu çoktan açığa çıkan PKK’yi nasıl redediyorsak, çıkış koşullarında daha güzel bir dünya yaratmak için yürüttü- ğümüz davamıza da o kadar sahip çıkıyoruz.

    Herşeyden önce şu gerçeği belirtmek gerekir; bizim A. Öcalan ve PKK ile olan sorunlarımız bazılarınca gösterilmek istendiği gibi sol zeminde yeralan siyasal örgütlenmelerde ortaya çıkan türden ideolojik-politik sorunlar değildi. Eğer sorun böyle olsaydı, çözümü başından itibaren hem daha farklı, hem de daha kolay olurdu. PKK’de sorunlar hiç bir zaman bu düzeyde yaşanmadı. PKK’de yaşananlar; devrimci düşünce ve eylem ile karşı devrimci eylem ve anlayışın çatışmasıydı. Çünkü A. Öcalan durumu itibariyle bambaşka bir noktada duruyor, PKK’yi karanlık güçlerin hizmetinde olan bir örgüt haline getirmenin çabasını veriyordu. Doğal olarak bu kavga sadece A. Öcalan ve şurekasına karşı değil, daha geniş bir kesime karşı başlatılmıştır. Zaten Öcalan da karşımıza çıkarken elindeki üç beş çapulcudan ziyade, arkasında duran karanlık kesimlere güvenmiştir. Bu kesimler, Çetin Güngör, Mehmet Şener ve daha birçoklarında olduğu gibi, katletme dahil, kendisine her türlü desteği açıktan vermişlerdir. Her ne kadar bu çatışmayı A.Öcalan ve takımı kazanmış gibi görünmüşse de, uzun vade de kazananlar gerçeğin temsilcileri olmuştur. Çok değerli ve büyük kayıplarımıza rağmen, yürüttüğümüz mücadele, Öcalan ve ekibinin sol görünümlü maskesini düşürmüş, gerçek yüzlerini açığa çıkarmıştır. Bizler açısından önemli olan kazanım da budur. Elbette böylesi bir döneme bir günde gelinmemiş, uzun ve sancılı bir müca- dele sürecinden geçilmiştir. Durumunu bildikleri halde, A.Öcalan’ın yanında yeralarak kendilerini de şaibeli konuma getiren Cemil Bayık ve A.Haydar Kaytan gibi piyonların dışında, o dönemde büyük çoğunluk üzerine düşen sorumlulukla hareket etmiş, yaşamları pahasına da olsa, karşı devrimci güruhun teşhiri doğrultusunda yoğun çabalar yürütmüştür. Ülkemizde gericiliğin yarattığı tahribatlar gözönüne alındığında, bu alanda hâlâ büyük bir çabaya ihtiyaç olduğunu söyleyebiliriz.

    Ne yazık ki, bilinen bu gerçeğe rağmen hȃlȃ duruma farklı cephelerden yaklaşanlar var. Hȃlȃ ajan olduğunu bile bile Öcalan’la işbirliğine girerek, eğer deyim yerindeyse, pastadan pay koparmak isteyenler var. Kitabımızın bir diğer amacı da fayda getirmeyen bu çıkarcı yaklaşımlara dikkat çekmektir. Herkes bilir ki, A.Öcalan ile birlikte hareket edildiği müddetçe ortada paylaşılacak bir şey yoktur, olamaz da. Beklenilen pasta her seferinde daha ellerine ulaşmadan bilinen odakların midesine kayacaktır. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın.

    Özellikle belirtmek istediğimiz bir diğer yanlışlıkta, hâlâ bazı kesimlerin Türkiye’de Kürt sorununu Öcalan ve PKK’nin gündemleştirdiğine inanmalarıdır. Son yirmi yıllık gelişmeler yakından incelendiğinde durumun hiçte böyle olmadığı görülecektir. Kesinlikle söyliyebiliriz ki, yıllardan beri süren bu kavga ne PKK ile birlikte başlamış, ne de onunla gündemleşmiştir. Tersine, Türkiye ve Irak genelinde yürütülen demokrasi mücadelesinin önü A.Öcalan ve PKK eliyle tıkanmıştır.

    Özellikle SSCB’nin yıkılmasından sonra,çoğu bağımsız devletler olmak üzere, ortaya bazı yeni çözümler çıkmıştı. Ortadoğuda güçler dengesi bozulmuş, Körfez kriziyle birlikte herşey tamamen altüst olmuştu. Kuşkusuz bunlar, geçmişte bu dengelerin önemli ayağı durumunda olan ülkelerin değil ama, K.Irak’ın lehine olan gelişmelerdi. Kürtler yavaş da olsa dünyanın gündemine oturmaya başlıyordu. Kendilerine yeşil ışık yakılmıştı. Sorunu bu biçimiyle gündeme oturtmak ise Türkiye’de bazı ‘vatan koruyucu’ çevrelerin işine gelmiyordu. Eskiden beri Kürt sorunundan öcü gibi korkan bu çevreler, sorunu, A. Öcalan ve PKK eliyle gündemine almayı tercih ediyordu. Çünkü bu biçimiyle sorunu hem ulusal, hem de uluslararası arenada mahkum etmek çok daha kolayına geliyordu. Bugün, ilgisi olsun olmasın, her olay ve gelişmenin PKK ile izah edilmesi bu nedenledir.

    Aynı şekilde devrimci demokratik mücadelenin bir türlü istenilen düzeye ulaşamamasının önündeki en büyük engel de PKK’dir. A.Öcalan halka zarar veren eylemleriyle bu mücadelenin de önünü tıkamış, provokasyonlarıyla toplumu hassas bir noktaya getirmiştir. Süreç, dikkatli ve sabırlı bir mücadeleyi gerektiriyor. Öcalan ve şürekȃsı gerektiği gibi teşhir edilmediği müddetçe, kitle- lerin güvenini yeniden kazanmak oldukça zor olacaktır.

    Gerçeklerin ise beklemeye fazla tahammülü yoktur.

                                                                                                                                               BAKİ  KARER                           

     “PKK’nin, benim şahsımda boğmak istediği şey kişisel hak ve özgürlüklerdir. Onların dogmatik bilgi- sine, niteliksiz pratiğine, köle beyinler yaratma arzu- suna karşı çıktığım için hedef gösterilmiş durumda- yım. Bunun için bu hastalıklı beyinler beni ve benim gibileri etkisiz kılmanın yollarını arayıp durdular. Yalan, demogoji ve şiddette ısrar etmeleri bu nedenledir. Gelinen noktada yaptıklarına baktığımızda PKK’ nin kesinlikle kuşkulu olduğunu söyliyebiliriz. Açık olmaktan kaçınmış, karanlıkta kalmayı tercih etmiş- tir.”

 

                                                  ÇETİN  GÜNGÖR

 

 

                                          GİRİŞ

 

    PKK’nin yayınları yakından incelendiğinde, A. Öcalan’ ın hep bir kişilik sorunuyla karşı karşıya olduğu görülecektir. Weşanên Serxwebûn yayınları arasında çıkan “Devrimin Dili ve Eylemi” kitabı, Öcalan’ın ne olup olmadığının bizzat kendisi tarafından anlatılması açısından ilginç bir örnektir. Daha çocukluktan itibaren küçüklük, eziklik, kendine güvensizlik ve kompleksle şekillenen bu kişiliğin, giderek saldırganlık, uyuşmazlık, herşeye ve herkese düşman sefil ve hastalıklı bir kişiliğe ulaştığını görüyoruz. Dört duvar arasından çıkamayacak kadar korkak, çevresindekilere hep şüphe ve güvensizlikle bakan, esen yelden bile ürken bu kişilik, kendisinin de ifade ettiği gibi yapayalnızlığa mahkumdur. Abartılmaya, putlaştırılmaya, olağanüstü bir güçmüş gibi sunulmaya muhtaçtır. O’nun “dört duvar arasındaki yalnızlık” dediği şey, kandan örmüş olduğu günah duvarıdır. Halklarımıza karşı işlemiş olduğu insanlık suçu kendisini tam bir pislik deryasına itmiştir. Bu nedenle rahat değildir; uykusuzdur, huzursuzdur. Akıl ermedik entrikalarla ömrünü uzatmaya çalışan tipik bir hainin ruh hali içindedir.

    İlerki bölümlerde daha ayrıntılı ele alacağımız bu korkunç kişilik, içte en büyük desteği günümüzün Rayberleri olarak adlandırabileceğimiz Cemil Bayık ve A.Haydar Kaytan’dan alıyor. Bunlar, aynı korkunç kişiliğin birer cüce yansımasından başka birşey değildir. A.Öcalan’ın karşısında bir batında doğmuş olan üçüzler den gelişmemiş ikisi gibi dururlar. Bu nedenle yarım kalmış kişiliklerinin tamamlayıcısı durumunda olan Öcalan ile birlikte tamamen anlaşmalı bir kahramanlık tarihi çiziyorlar O’nu, ilahi bir güç; herşeyi bilen, yapan, yol gösteren, başından beri karşılaştıkları “tehlikeleri” olağanüstü kıvraklıkla atlatan, tek kişiden ordulaşma yaratan, dünyada eşine benzerine rastlanmayan, Tanrı’nın insanlığa bir lütfu olarak sunuyorlar. Şu kısacık tarihi geçmişlerinde binlerce insanın kanını akıtan A. Öcalan ve cellatları, gerçekleri bu şekilde örtbas edeceklerine inanı- yorlar. Oysa sahte kişiliklerin ortaya çıkardığı kahraman- lar da sahtedir. Atalarımız “yalancının mumu yadsıya kadar yanar” sözünü boşuna söylememişler. Yalanlarla yazılan tarihin ömrü de ancak yadsıya kadardır. Türkiye’de tarihi çarpıtmak isteyenlerin ne kadar başarılı oldukları ortadadır. Bu nedenle, ‘resmi tarih’ yazıcılığına heveslenmeleri biraz komiğe kaçıyor.

    Cemil Bayık PKK tarihininden bahsederken, dönüp dolaşıp sözü Kesire Öcalan’a ve Pilot’a (Necati Kaya) getiriyor. Bunların nasıl büyük ajanlar olduğunu anlatır- ken, A.Öcalan’la bu kişiler arasındaki ilişkileri unuttur- maya çalışıyor. Öyle ki, neredeyse Kesire’nin Abdullah’ın karısı olduğunu, Pilot’un da en yakın arkadaşı, can ciğer dostu olduğunu bilmediğini söyleyecek! Ama sıra PKK’ den ayrılanlara geldiğinde sahte suçlamalarla sesini yükseltmeyi ihmal etmiyor. Oysa Pilot’un özel savaşın adamı olduğunu A. Öcalan’nın kendisi belirtiyor. Sonuna kadar koruduğunu da inkâr etmiyor. Yine Kesire’nin MİT ajanı olduğunu gururla söylüyor ve bilerek evlendiğini gizlemiyor. Geçmişte Pilot’a gösterdiği titiz yaklaşımının aynısını Kesire’ye de gösteriyor, kılına bile dokunmadan güvenceli yere ulaştırıyor. A.Öcalan bunları yaparken neyi düşünüyor? Elbette, onları cezalandırdığı anda, yaşamına son verileceğini çok iyi biliyor. Oynadığı role süreklilik kazandırmanın ve satılmış bedenini yaşatmanın yolu, Kesire ve Pilot’un can güvenliğinin sağlanmasından geçiyor. Bu konuda oldukça hassas ve duyarlı davranıyor;

    “Sonuna kadar iflah etme niyetim olmakla birlikte, kaçarsa kaçsın. Yani kaçırtma gibi bir yaklaşım sözkonusudur.”(Devrimin Dili ve Eylemi, s.275)

    “Çıkış o çıkış. Nerededir, ne yapıyor? Hiç önemli değil, ne yaparsa yapsın. İsterse bizi imha etsin. Bu da büyük bir çözüm.”(age, s.182)

    Bu sözleriyle, yaşamının, Kesire’nin yaşamına ne kadar bağlı olduğunun izahını yapıyor. Yani emredildiği biçimiyle “ekip” çalışmasının kurallarını yerine getiriyor. Bu noktada sormak gerekiyor. Değerli gazeteci ve yazar Uğur Mumcu’nun katlini, MİT ile özel savaş arasındaki çelişkilere bağlayan A.Öcalan, bunlardan hangisine dayanıyor? Kesire ile olan ayrılığı da, MİT ile özel savaş arasında yaşanan çelişkilerin bir ürünü olarak mı ortaya çıkıyor? Mahir Kaynak’a duyduğu saygı ve sahip çıkma, Kesire’nin dıştalanmasıyla bu iki istihbarat birimi arasında bozulan dengeleri daha tecrübeli ve güçlü biri aracılığıyla yeniden kurma isteğinden mi kaynaklanıyor? Çünkü A. Öcalan, MİT ajanı olmanın kendine göre saygın bir yanının bulunduğunu, ayıp ya da utanılacak birşey olmadığını söylüyor. Böylece hem kendi konumunu sevecen ve çekici kılmaya çalışıyor, hem de yeniden kurulan dengenin sevincini yaşıyor. Mehmet Resul Altınok, Çetin Güngör, Mehmet Şener ve daha yüzlerce devrimci ve yurtseveri “MIT’e çalışıyorlardı” türünden sahte suçlamalarla katleden A.Öcalan, sözkonusu Kesire, Pilot ve Mahir Kaynak olduğunda kusursuz bir koruyucu kimliğiyle yaklaşıyor. Bu ikircimli gibi görünen yaklaşımların altında yatan gerçek ise, yeterince açıktadır. Çünkü A. Öcalan’ın kendisi de başından itiberen aynı çevrelerle hareket ediyor. Bu anlamda bir ajan olarak “ajanlarım” dediği unsurları koruması altına alması doğaldır. Buradaki “çelişki”yi anlamak mümkün. Ama Cemil Bayık’ın durumu biraz daha farklı. Yanına giden gazetecilere PKK tarihini sahte bir övgü ve bol bol yalanla süsleyerek anlatan Cemil Bayık, bu tutumunu izah etmek zorundadır. 

    Ali Haydar Kaytan’ın yaklaşımı da Cemil Bayık’tan  farklı değildir. O da aynı oranda geçmişi çarpıtmaya çalışıyor. Malum şefinin yaptığı gibi öncelikle Kürt halkına küfürle işe başlıyor. Kürt halkını; “kişiliksizleşmiş, hain, zavallı, özüne yabancılaşmış, adam olması zor” bir halk olarak nitelendirmeyi adeta kendisine bir görev sayıyor. Bu arada ayrılanlara nefretini belirtmeden, üstlendiği cellatlık rolünü hatırlatmadan da geri kalmıyor. A.Öcalan’a duyduğu hayranlıkla dini araştırmalara başladığını anlatıyor. Öcalan’ın peygamberi bile bir kaç arşın geride bıraktığını, Kürt halkıyla birlikte kendisinin de tam bitmek üzereyken, O’nun adeta “kutsal bir ışık” gibi gökyüzünden gönderildiğini söylüyor. Modern çağımızda böylesi inciler, sövülmedik yanının kalmadığı Haydar Kaytan’ın dilinden dökülüyor. İnsan sormadan edemiyor; bırakalım başkalarını, acaba bu baylar söylediklerine kendileri de inanıyor mu? PKK içindeki sefil durumlarıyla, yedikleri küfürler ve azarlarla kendilerinde en ufak bir kişiliğin kalmadığına inanıyoruz. Bu onlardaki bir eksikliktir. Kendi özelliklerini bir bütün olarak halka maletmeye kalkışmasınlar. Kürt halkı her türlü baskıya ve yoksulluğa rağmen, eğer bugün hȃlȃ ayakta kalabiliyorsa, bunu, halkın o hiç bitmeyen direnişine borçluyuz. Yoksa A.Haydar Kaytan’ın öğleye kadar PKK ve şefine isyan eden, öğle-ikindi arası ellerini ovuşturarak ağlayan, sızlayan, ikindi-akşam arası kovulmuş bir köpek misali bir köşeye sinen, akşam karanlığı çöktüğünde kurtlar gibi azgınlaşan kişiliğine borçlu değiliz.

    Bu kişiliklerin üzerinde durmamızın nedenleri var. Bunlar, PKK içindeki ilginç kişiliklerdir. Uşaklık ve dalkavukluğun varacağı çılgınlık noktasını gösteren prototiplerdir. Lübnan’da ve Kuzey Irak’ta Öcalan tarafından “ajan” ilan edilen Cemil Bayık ve sonraları aynı akıbete uğrayan A.Haydar Kaytan, tümüyle işlevsiz konumda bulunurlarken, imdatlarına ayrılmalar yetişiyor. Ayaklarının altındaki zeminin giderek kaydığını gören bu kişiler, “tatlı” canlarını kurtarmanın yolunu, ayrılanlara saldırarak PKK şefine piyonluk yapmakta buluyorlar. Rayber’in geçmişte oynadığı rolün bir benzerini, PKK’ den ayrılanlara ve halka karşı oynayan bu baylar, Rayber’ in uğradığı akibeti de çok iyi biliyorlar. Bizden sadece hatırlatması…

    Bilindiği gibi, PKK’nın bir grup olarak ortaya çıktığı dönem, devrimci demokratik mücadelenin yeni temellerde gelişmeye, kitleselleşmeye yöneldiği bir dönemdir. İşte A.Öcalan’ın tam da bu dönemde ortaya çıkması ilginçtir. Bu aşamada karanlık güçlerin A.Öcalan ile sürece müdahale etme durumu vardır. Bu nedenle çelişki gibi görünse de, Apoculuğun bir ajan örgütlenme olarak ileriye sürülmesinde şaşılacak bir yan yoktur. Bu örgütlenme, egemen güçlerin sonucunun nereye varacağını önceden gördüğü ulusal bilinç ve örgütlenme sürecini daha yolun başındayken önleme çabasıdır. Kişilik problemleriyle dolu olan A. Öcalan bu iş için biçilmez kaftandır. Birecik’te okula başlarken babasının eteğinden tutan Öcalan, Ankara’ya vardığında da tesadüfen karşılaştığı bir öğretmenin eteğinden tutuyor. Bu etek tutma işi sonuçta devletin istihbarat örgütlerinin eteğinden tutmaya kadar varıyor. Nereye giderse gitsin alay konusu olmaktan bir türlü kurtulamayan A.Öcalan, böylece hayatında ilk kez kendisini “ciddi”ye alan bir çevreyle karşılaşmış oluyor. İşte Öcalan için o çok sıkca bahsettiği “tarihi dönüşüm” bu andan itibaren başlıyor. Efendilerinin “yürü ya kulum” demesiyle soluğu Kürtlerin yanında alan Öcalan, “her yanımız ajanlarla dolu” sloganı ile sol örgütlenmelere karşı amansız bir savaş başlatıyor. Böylece egemen güçler o yıllarda Türkiye’de, bugün ise Kuzey ırak’ta ve Orta-doğu’da ulaşılması hiçte kolay olmayan sonuçlara ulaşıyor. A.Öcalan’ın kendisi de Kürtler adına yola çıkarken hangi niyetler içinde olduğunu şöyle izah ediyor;

    “Düşünün, devlete Kürt partisi kurduruyorum (…) biz devrimci Kürt partisini nasıl MİT’e dayandırarak kurduysak, Kürt devletini de (şimdi işte içinde olduğumuz bu Güneydeki devlet) Türk devletine dayandırarak kuracağız.” (age, s. 117)

    Bu sözler PKK’nin ne olup olmadığının A.Öcalan tarafından itirafı değil mi? MİT’e dayanarak bir parti kuruyor ve bunun adına da devrimci Kürt partisi, dikkat edelim, hem devrimci hem de Kürt partisi diyor. Yine aynı kesimlere dayanarak bir Kürt devleti kuracağından sözediyor. Anlattığı bu masala da kitlelerin inanacağını sanıyor. Ama burada asıl önemli olan, PKK’yi kimlere dayanarak kurduğu ve yıllardan beri G.Kürdistan’da kimler adına bulunduğuna dair yaptığı itiraftır. Bu itiraftan sonra anlattığı bütün diğer şeyler, birer boş laf olmaktan öteye geçmiyor. Bugün 14 yıllık bir savaşımdan sözediliyor. Yani 14 yıl boyu süren danışıklı bir döğüşten bahsediliyor. Bu danışıklı döğüş sonucunda Türkiye’de Kürt sorunu çok hassas bir noktaya gelmiştir. Bu sorun karşısında kitleler oldukça garip bir çelişkiyi yaşıyorlar. Öyle ki, Türk-Kürt ayrımı hiç bir zaman bu kadar tehlikeli biçimiyle kendisini dayatmamıştır. İki halk hem birlikte yaşamaya zorunlu bırakılmış, hem de tamiri oldukça zor nifak tohumlarıyla birbirlerine oldukça güvensiz hale getirilmiştir. Orta yerde her iki kesimden dökülen onbin- lerce insanın kanı var. Bu kanın arkasında duran karanlık odaklar ve A.Öcalan, açığa çıkarılıp sorgulanmadıkça, Türkiye’ de hiç bir şey artık eskisi gibi olmayacaktır. 30 bin insanın öldürüldüğü söyleniyor. Dile kolay, 30 bin insan bu. Yani ailelerin büyük çoğunluğu yara almış durumda. Öyleyse bu yara neye karşı alınmıştır? Kime karşı, kimlerle savaşılmıştır? Öyle ya, bu türden büyük kayıplar ancak savaş koşullarında olabilir. Ortada resmi bir savaş yok. Halk ayaklanması gibi bir durum da yok. O halde bu danışıklı döğüşe neden ihtiyaç duyulmuş, bu kirli savaş neden başlatılmıştır? Kuşkusuz her vicdanlı insanın sorgulaması ve yanıtlarını araması gereken soru- lardır bunlar.

    PKK, karanlık odaklarla oynadığı danışıklı döğüş ile ülkemizde nelere yolaçmıştır? Herşeyden önce genel olarak gerici ögelerin gelişmesine kaynaklık etmiştir ve ediyor. Bugün Türkiye’de işçi sınıfı hareketinin gelişimi önündeki en büyük engellerden biri PKK’dir. Yine Kürt devrimci ve demokratlarının yaygın örgütlenme çabaları PKK çivisine takılıyor. Öte yandan MHP’nin, Refah Partisi’nin ya da Hizbullahcıların kitleler içinde örgütle- nirken, PKK atına bindiklerini görüyoruz.Yine, Kuzey Irak’ta  mücadeleyi tahrip eden esas güçlerden biri PKK’ dir. Burada, dış güçlere davetiye çıkaran sanıldığı gibi KDP değil, eylem ve provokasyonlarıyla bu mücadeleyi çıkmaza sokan PKK’dır. Bunlar üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken önemli noktalardır.

    Öte yandan gırtlağına kadar kire gömülen A.Öcalan, bu kirli savaşı ne kadar sevdiğini de atanmış bir taraf olarak göstermiştir. Kirli savaşın kimlere, hangi çevrelere hizmet ettiği ortadadır. Kirli savaştan palazlanarak çıkan devrimci bir önderliğe bugüne kadar rastlanmamıştır. Her konuşmasında “Bizim paraya ihtiyacımız yok, muazzam meblağlara ulaşan bir servetin sahipleriyiz.” diyen A.Öcalan, bu servetin kaynağını göstermek zorundadır. Halkın verdiği bağışlarla muazzam bir servete ulaşmak olanaklı değildir. Böylesi izahlara kargalar bile güler. Halktan gelen bağışların ne düzeyde olup olmadığını herkes çok iyi biliyor.Halkımızdaki fedakârlığın gölgesine sığınarak çirkin yüzlerini gizleyemezler. Bahsedilen büyük servete birden bire ulaşmanın başka bazı izahları olmalıdır.

    Bu servet; yedi değil, onyedi kocalı Hürmüz olmanın getirdiği servettir.

    Bu servet; halktan onbinlerce insanın katliamı sonucu elde edilen kirli bir servettir.

    Akla gelmedik yollarla cebe indirilen dolarların ve markların bedeli yoksul halka çıkarılmıştır.Yani A.Öcalan terör ve cinayetler yoluyla ensesini ve göbeğini şişirmiş- tir, şişirmeye devam ediyor. Bunu daha ne zamana kadar sürdüreceği ise, Ortadoğu’daki gelişmelere bağlıdır. Çünkü PKK, bölgede çeşitli çıkar çevrelerinin değişik anlarda ve koşullarda kullandığı bir kozdur. Özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra dünyada güçler dengesi bozulmuştur. Kaynayan bir kazan olan Ortadoğu’ da, ABD’nin yapmak istediği düzenlemelere katkıda bulunabilmek için ‘derin’ denilen güçler, çıkarlarını da içerecek doğrultuda ileri sürdüğü PKK kozunu çok yönlü ve ustalıkla kullanıyor. Bölgeye verilmek istenilen düzenlemelerde önemli aşamalar kaydedildiğinin, hızla son aşamaya gelindiğinin farkına varan A.Öcalan, telaşını gizleyemez hale gelmiştir. Hemen her konuşmasında generallere ve siyasi çevrelere bir takım göndermeler yapıyor, ısrarlı yalvarışlarda bulunuyor. “Kitleleri ben sizler için aldattım, halka bunca kan ve gözyaşı döktürdüm, size sunduğum bunca hizmetin karşılığında bari canımı bağışlayın” diyor. Aman dileyişlerinin sonuç getirmediğini gördükçe, yüzünü bu kez Kemalistlere dönerek, onlardan medet umuyor.“Aman dikkat edin, Misak-ı Milli elden gidiyor” yollu uyarılarla, birden bire kendisinin de  iyi bir Kemalist olduğunu hatırlatıyor. Tüm açıklığıyla tuale yansıyan çirkinliğini amatör fırçalarıyla da olsa giderme ihtiyacını artık duymuyor. Belli ki, ölümün ayak seslerini duyuyor. Oysa karanlık odakların eteğinden tutarken, ömrünün onların çıkarlarıyla sınırlı olduğunu bilmeliydi. Ayrı yollardan olsa da, ortak amaçlara hizmet eden adaşı Abdullah Çatlı’nın sonu herhalde kendisini müthiş etkilemiş. Herkesten fazla üzüldüğü paniğinden belli oluyor.

          

 

        ABDULLAH ÖCALAN VE KİŞİLİK SORUNU

 

    Abdullah Öcalan’da kişilik sorunu tam bir  kronik hal almıştır.W.Serxwebûn yayınları arasında çıkan “Devrimin Dili ve Eylemi” kitabıyla durumunu çok iyi anlatıyor. Kitabın incelenmesi iki açıdan önemlidir:

    Birincisi; ilkel yapının şekillendirdiği aile ve toplum yapısının kişiler üzerinde ne kadar tehlikeli sonuçlara yolaçtığını anlamak bakımından önemlidir. Bu kişiler her zaman tek tek katiller, psikopatlar olarak değil, bazen de bir bütün olarak toplumu etkileyen, belki de onun felaketini hazırlayan kişiler olarak ortaya çıkabilirler. Düşünce ve eylemleri kin, nefret ve intikam üzerine kuruludur. Bu tipler çevreyle sosyal ilişkiler kurmaktan çekinir, sürekli köşe bucak kaçarlar. Korkak ve ürkektirler. Ama titrek sesleriyle masumane isteklerde bulunmayı da ihmal etmezler. Zoraki bilinç altında tuttukları düşünce ve davranışlarını bir noktadan itibaren canavarca açığa vururlar; şaşkınlık ve panik içinde sağa, sola saldırırlar. Kendi yarattıkları kargaşa ortamında bir düzen ve istikrar kuramamalarının suçlusu olarak hep başka- larını görürler. Çünkü bilinmeyen yerlerden gelen seslerin esiridirler. Tüm bunlar ve bunlara benzer yönleriyle A. Öcalan, kuşkusuz, gelecekte psikiatristlerin üzerinde duracağı, analize çalışacağı bir kişilik olacaktır. Bu nedenle onun kişilik bozukluklarını daha fazla irdelemek bizim işimiz değildir.

    A.Öcalan’ın bilinen hastalıklarının apansız ortaya çıkmadığı, temellerinin çocukluk yıllarında atıldığı bir gerçektir. Bahsettiğimiz kitabı baştan sona ağır

hastalıklarının izahlarıyla doludur. Bu tedavisi mümkün olan fiziki bir hastalık değil, kitabın hemen her satırında feryadı duyulan amansız bir hastalık; bir kişilik sorunu- dur.

    İkincisi; yine ilkel yapının, geri ekonomik ve sosyal koşulların bu zararlı kişiliklerin beslenmesine sağladığı kaynaktır. En önemli noktalardan biri de budur. Eğitim ve bilinç düzeyinin yetersizliği; yokluk, yoksulluk, işsizlik, çaresizlik ve baskıyla birleşince, bu türden olumsuz kişiliklerin toplumda kendilerine bir taban bulması hiçte zor değildir.

    Bu anlamda gazeteci ve yazar M.Ali Brand’ın sorusuna PKK’nin sorumlularından birinin verdiği cevap ilginçtir;

    “Bize en çok uyum sağlıyanlar tam cahil olanlardır (…) Asıl zorlanmamız lise mezunlarında oluyor (…) Üniversite mezunlarında bu sorun daha da artıyor. Adamlarla neredeyse mücadele edeceğiz. Bu nedenle bize eğitilmiş değil, daha çok eğitilmemiş ve bizim kendi başımıza eğitebileceklerimizi tercih ediyoruz .” (Apo ve PKK, s. 154)

    Hasta kişiliğiyle A.Öcalan’ın, kendisini tatmin edecek katilleri nasıl yarattığı anlaşılıyor. Karşımıza oldukça üzüntü veren bir tablo çıkıyor. Cehalete parelel olarak, ekonomik, sosyal ve siyasal baskıların ortaya çıkardığı şey, tam bir toplumsal kaostur. Ne yazık ki, ülkemizde bu kaos fazlasıyla yaşanıyor. PKK ise bunu kendi hain niyetleri doğrultusunda kullanıyor. Bu cahil insanları yeni baştan “eğiterek” kendilerine benzetiyor ve birer serseri mayın gibi toplumun içine salıyorlar. Ogüne kadar toplumda kendilerini hisettirmeyen, her açıdan ezilmişliği derinden yaşayan bu zavallı insancıklar, ellerindeki terör aracılığıyla birden bire “ezenler” konumuna geliyorlar. Canavarlaşma da bundan sonra başlıyor. İşkence, toplu katliamlar, yağma ve talan yoluyla kendilerini kanıtlayıp, Öcalan ve PKK ile uyum halinde olduklarını gösteriyorlar.

    Bu nedenle bırakın aydın insanlara, okuma yazma bilen herkese düşmanca yaklaşıyorlar. Doğal olarak en büyük tepkiyi de işlerini bozan aydınlara karşı duyuyorlar. Aydın; düşünendir, yaratıcıdır, sorgulayıcıdır… Onların, A.Öcalan gibi beynini ve bedenini çoktan satışa çıkarmış bir zavallının yanında işi yoktur. Bu anlamda her türlü karanlık ilişkilerin temsilcisi durumunda olan PKK’nın, aydınlığın temsilcilerine karşı duyduğu öfke anlaşılırdır. 1991’in yazında 15 üniversite öğrencisinin Hakkari dağlarında A.Öcalan’ın emriyle katledilmeleri bu nedenledir. Zaten her fırsatta ailesinden ve kürtlüğünden utandığını dile getiren Öcalan’ın tüm eylemi, kürtlüğe ve insanlığa karşıdır. Gıdası; kan ve şiddettir.

             

                       ÖCALAN’IN ÇOCUKLUĞU

 

    A.Öcalan çocukluğunu anlatırken, sürekli nefretle andığı ve ”kavgacı” olarak nitelendirdiği annesinden bahsediyor. Çocuklarına ve çevresine sevgisiz, acımasız olduğunu iddia ettiği annesinin,kendi kişiliğini yokettiğini söylüyor;

    “Bizim bir kapı vardı…annemle kavgadan ötürü, o kapının taşlarla delik deşik edilmedik tek bir noktası bile yoktu.”

     “Halen aklımda ve ben yerin dibine geçerdim. Keşke benim öyle isyancı bir anam olmasaydı der- dim. ”(Devrimin Dili ve Eylemi, s. 26-29)

    Annelerin çocukları üzerindeki etkileri, kişiliklerinin gelişmesindeki rolü biliniyor. Anne; sevgidir, şefkattir, koruyucu ve yaratıcıdır. Ana kucağı boşuna bu kadar şiire, romana, türküye, yani edebiyat ve sanata konu olmamıştır. A. Öcalan’da ise bu duygulardan en ufak bir eser yoktur. Annesi için çizdiği tablo oldukça iticidir. Eğitici ve kollayıcı olmaktan uzak, adeta korkunç bir diktatör olarak tanımlıyor annesini.

    Annesine bir türlü ısınamayan Öcalan, babasından da yeterli desteği göremediğinden yakınıyor. Babası, aile içinde olup bitenlere fazla müdahale etmeyen özelliğiyle A.Öcalan’ın özlemini duyduğu “otoriter baba” ihtiyacına cevap veremiyor. O’na göre babası oldukça silik bir kişiliktir.

     “Babalar çocukları için önderdir. Benim de babam benim için önderdi. Fakat yürütemiyordu…’Benim babam da başkalarının babası gibi bize önderlik etse de, boşluğu kapatsa’...” (age, s.27)

    Kendisine beklentilerini veremeyen babası da, en az annesi kadar küçük Öcalanın tepkisini ve nefretini çekiyor. Geriye kardeşleri kalıyor, ama Öcalan kardeşlerinin de “Her şeylerinde bir çirkinlik” olduğunu söylüyor. İçinde duyduğu o derin boşluğu aileden hiç kimse dolduramayınca, onlara karşı kavgası sürekli ve kaçınılmaz oluyor. Her ne kadar bu durumu kendisi için bir “şans” olarak niteliyorsa da, bugün içinde bulunduğu çıkmazın tohumlarının atıldığı yer olarak suçladığı da gözlerden kaçmıyor;

     “Benim şansım, bir de aile özelliklerinden olabilir. Kendini fazla kurumlaştıramamış, kurallarını uygulayamayan bir baba, yine kendini tam egemen kılmayan bir ana, yine fazla gelişkin olmayan kardeşler ortamında, ben bir çıkış yapma olanağını elde ediyorum…içinde binlerce olay, binlerce kavga var.” (age, s.34)

    Ne yazık ki, Öcalan’ın sorunu sadece ailesiyle değildir. Aile içinde olduğu gibi çevresinde de istediği yeri bulamıyor. Çevresine yaklaşımı da aynı şekilde kavgacı,  uyumsuz ve saldırgandır. Öyle ki, diğer aileler çocuklarının Öcalan’la oynamasını dahi istemezler. Bu nedenle hep yalnızdır. Aşağılanıp, alay edilen bir tip durumun- dadır.

    “Hepsi çocuklarını saklardı. ‘Buna teslim etmeyin’ derlerdi. (age, s.19)

    “İşte dilediğim gibi çocuklarla bile oynayamadım.”  (age, s.20)

    “Benden zavallı kimse yoktu çocuklukta…Hepsi alayla karşılardı.” (age, s.25)

    Olabildiğince hırçın, dizginlenemeyen saldırgan davranışlarıyla Öcalan, tümüyle tecrit durumuna düşüyor. Dostluk kurmak için geriye sadece hayvanlar kalıyor. Bunun için bir denemede bulunuyor. İnsanlarda bulamadığına inandığı sevgi ve sadakati hayvanlarda aramaya başlıyor. Bu öyle bir arayıştır ki, hayvanlardan, kendince oluşturduğu kurallara dayalı bağlılık ve koruyuculuk bekliyor. Derinden hisettiği yalnızlık zaman zaman yerini koyu bir kıskançlığa bırakıyor. Hastalık derecesine varan bu kıskançlık, A.Öcalan da çoğu kez traji-komik durumlara yolaçıyor. Bakın ne diyor;

    “…Tuttum o güvercini, tamamen yoldum, çırılçıplak ettim ve bıraktım damın başına; ‘uç’ dedim. Öyle bir cezalandırma yöntemim vardı.”

“Köpek de öyleydi…çok tuhaf…uykuya dalar dalmaz hemen yanımdan çıkıp komşunun yanına gidiyordu …o daha iyi örgütlemiş herhalde. Hain bir köpek gibiydi.”

    “…Bizim eşeği de ben kurala getirmeye çalışıyordum (…) Köyün en çok kaideye kurala gelmeyen eşeğiydi. Hala aklımda, köyde bizi gülünç duruma getirmişti.” (age, s.24)

    Aşağılık duygusu adama neler de yaptırıyor. Ailesinde ve çevresinde konuşturamadığı gücünü, hayvanlar üzerinde rahatça deniyor. Öfkesini, kuşu yolarak, köpeği taşlayarak, eşeği sopayla ”kurala” getirmeye çalışarak gösteriyor. İnsanın tüylerini ürperten, en ufak insancıl duygulara yer vermeyen korkunç bir öfkedir bu.

    Kuşkusuz ülkemizde çok büyük olanaksızlıklar, yokluk ve yoksulluklar vardır. Baskı ve zulümle birlikte bitmeyen tükenmeyen aşiret kavgaları vardır. Ama bütün bunlar sevgi ve şefkati, aşkı ve çoşkuyu yok edemez. Eğer böyle olmasaydı yurtseverliği böylesine derinden yaşayamazdık. Bunun en doğal kaynağı da kuşkusuz ailedir. Ailede başlayan sevgiyle, insan, kendisini ve neslini tanıyıp sevmeye başlar. Bu sevgi giderek büyür ve bir bütün olarak toplumu ve doğayı kapsar. Bu nedenledir ki, ailesinden ve kendisinden nefret eden birinin, ülkesine ve halkına yaklaşımı da nefretledir. A.Öcalan’ın ruh hali tam da böyledir. O’nun dünyasında insanların hiçbir değeri yoktur. Kafasında şartlandırdığı çoşkusuz ve zavallı insan tipini, yani çocukluğundaki Öcalan’ı yaratma hırsı içindedir. Kalıpları ona göre hazırlamıştır. Ogün yaratamadığı otoriteyi bugün çevresinde, örgütünde ve toplumda yaratmak istiyor. Militanlar; isteyipte oynayamadığı çocuklar, halk; isteyipte kendisini anlatamadığı topluluk, kadınlar ise çok arzuladığı halde bulamadığı sevgi ve şefkatin karatahtaları durumundadır. Bu anlamda bugünü hep düne göre şekilleniyor. Geçmişten gelen yalnızlık, huzursuzluk ve korkuyu halen içinde taşıyor. Kürtlükten ve halktan kaçmayı yaşadığı çelişkiler yumağına bir çözüm olarak görüyor;

    “Aileden, kürtlükten, zordan hep kaçmak istiyordum. Bu anlamda benim kadar korkak birisi yoktur.”

Ve ekliyor;

    “Ama şimdi savaş tanrısı gibiyim.” (age, s. 50)

    Dün ailesinden ve Kürtlükten nefretle kaçan A. Öcalan’ın bugün de Kürtlüğe yaklaşımında herhangi bir değişiklik yoktur. Zor, iliklerine kadar duyduğu korkunun ve kaçma arzusunun bir biçimi olarak kişiliğiyle özdeşleşiyor. Bu durum onu bir yandan küfürbaz ve tehditkar kılarken, öte yandan dört duvar arasında kalan bir yalnızlığa itiyor. Dünyada mücadele yürüten yığınla lider var. Bunlar hep halkıyla içiçe yürüyorlar. Halkından kaçarak kendisini dört duvar arasına gizleyen, uzaktan kumandayla; telsiz ve telefonla mücadele yürüttüğünü iddia eden bir lider daha görülmemiştir. Geceleri uyku bile uyumadığını, onca koruyucuya rağmen, bir de kendisinin sabahlara kadar nöbet tuttuğunu öğreniyoruz. Yani koruyucularına dahi güvenemeyecek kadar “tatlı canlı” bir adam. Yanına yaklaşan herkesi ve her şeyi kendisine kurulmuş bir tuzak olarak görüyor. O hastalıklı haliyle kendisini her gelişmenin merkezine oturtuyor. Bu nedenle dünyada herkesin devamlı kendisiyle ilgili planlar kurduğuna inanıyor. “Beni vurmak için çok şeyler yapıldı; hem içimizden hem dışımızdan sürekli güçler gönderildi” diyerek çığırtkanlık yapıyor. Ama Öcalan, bağlı olduğu karanlık güçlerden değil, açığa çıkan kimliği karşısında etrafındakilerin her an göstereceği tepkiden korkuyor. Sahte kimlikle dolaşanların her an tetikte durması doğaldır. Bu anlamda duyduğu kaygı, haklı ve yerinde bir kaygıdır diyebiliriz.

    Korkakların en çelişkili yanlarından bir diğeri de, kendilerini zoraki büyütmek, cesur göstermektir. Bu amaçla, savaşın yanına bir de “Tanrı” kelimesi ekleyerek kendisini gizemli bir güç olarak sunmak istiyor. Üstelik, savaşı başkaları için isteyen, sıra kendisine geldiğinde kaçacak delik arayan bir savaş tanrısı!…Anlıyacağınız tam bir figuran.

      

               OKUL DÖNEMİ VE YENİ KEŞİFLER

 

    Anlattıklarına bakılırsa emekleme, yürüme ve koşma dönemini böylesine “büyük acılar” içinde geçiren A. Öcalan, nihayet öğrenim aşamasına geliyor. Bu yıllar da önceki yıllardan farklı olmuyor. “Kötü kader” yakasını bir türlü bırakmıyor. Eskiden olduğu gibi alaya alınmaktan, aşağılanmaktan kurtulamıyor;

    “Ve bana karşı oldukça alaycı bir yaklaşım içindeydiler. (…) akrabalar, yanıbaşımdakilere göre alay edilmesi gereken biriydim. (age, s. 53)

    “Nizip’te henüz ortaokuldayken benimle hep dalga geçilirdi. (…) Belki de okulun en zavallı öğrencisi durumundaydım. İğnelenerek, alay ederek, böyle her gün kendilerine göre beni geriletme durumları vardı. (age, s. 54)

    Bu şekilde ezilmiş ve sindirilmiş, tamemen bunalımlı, sağlıksız bir ruh hali içinde olan A.Öcalan, kendisini Ankara’ya atıyor. Alışık olduğunun tersine bir dünya ile karşılaştığında, denizin ortasında yüzme bilmeyen adam misali önce bocalıyor. En büyük hayranlığı da Atatürk heykeline duyuyor.Heykel,üzerinde adeta canlıymışcasına etki yapıyor. Ogüne kadar resimlerden tanıdığı Anıtkabir ise, ruhunun derinliklerinde bir başka etki yaratıyor. Bu etkilerden ötürü olacak kendisiyle Atatürk arasında benzerlikler kuruyor;

    “Atatürk’ün o dönemlerde mesela bir telefon, telgraf şeyine yapışması var.Birlik için şu konuda, şu generale yolladığı mektuplar var.” (M.Ali Brand, Apo ve PKK. S. 40)

    Telefon, telsiz ve generallere neden bu denli düşkün olduğu biraz olsun açıklık kazanıyor. Böylece Öcalan’ın en çok kime özendiği anlaşılıyor. Şu aralar moda olduğu üzere, ikinci bir Atatürk olmayı hayal ediyor. Zaman zaman Türk halkını da kurtuluşa götüreceğini iddia etmesi herhalde bu hayalinden kaynaklanıyor. Hayaller hayal olarak kaldığı müddetçe iyidir, kimseye zarar vermez. Ama hayaller gerçekle karıştırıldığı an işler de karışır. Atatürk altıyüz yıllık bir devlet mirasını devralmıştır. Ayrıca cephede bizzat komutanlık yaptığını, askerleriyle birlikte savaştığını belirtmeye bile gerek yok. Öcalan ise karanlık odakların gölgesinde yaşıyor. Buradan cesaret alarak düşkünlüğünü ve korkaklığını ünlü bir isimle örtmeye çalışıyor. Ama korkunç kişiliğini bu şekilde örtbas etmeye kalkışmasıyla, nasıl kötü bir komedyen olduğunu daha iyi anlatıyor.

    Her neyse, biz Öcalan’ı açmaya devam edelim. Ankara Öcalan’ı başka nasıl etkiliyor? Büyük kent sosyal yaşamı karşısında içine düştüğü yeni bir boşlukla hastalığı daha bir ağırlaşıyor. Büyük şehrin gelişkin olanaklarından yararlanmak yerine, tersi anlayışlara yöneliyor. Baştan itibaren önyargılı, şartlanmış olarak hareket ediyor. Artık aşağılanmayı ve korkaklığı varolmanın bir  koşulu olarak benimsiyor.İlkel değer yargılarını korumak için islamiyete dört elle sarılıyor. Hz.Muhammet’i inceliyor ve o ünlü tarihi(!)tespitlerinden birini daha yaparak, peygamberlerle benzerlikleri olduğunu iddia ediyor. O kadar etkilenmiş olacak ki, çevresindekilere zoraki şırıngayla günümüzün peygamberi olduğunu, hatta bunu da yeterli görmeyerek ”tanrısal bir güç” olduğunu kabul ettiriyor.

    “O’nun (A.Öcalan kastediliyor.BN.) tanrısal bir güç olarak değerlendirilmesinin en başlıca sebebi de, onun anlaşılmasının zorluğundan kaynaklanmaktadır.” (Devrimin Dili ve Eylemi, s.12)

    Buna benzer yüzlerce sözcük, kendi değimleriyle “derin değerlendirmeler” bulmak mümkün. Bağımsız kişilik geliştiremeyenler, cüce kişiliklerinin bilincinde oldukları için, kendilerini hep alabildiğine abartma ve yüceltme ihtiyacı duyarlar. A.Öcalan’da bir noktadan sonra, yeni bir Atatürk, yüzyılın peygamberi gibi ünvanların ardından adım adım kendisini tanrılar katına yükseltmeye başlıyor. Silik ve ezilmiş kişiliğini ancak bu şekilde tatmin ediyor. O’nun bu zaafı çoğu çevrelerce bilindiği için, birçokları tarafından pohpohlanıyor; “sayın başkan,” “değerli başkan” sözcükleriyle kompleksi okşanıyor. Kendi aralarında yaptıkları değerlendirmelerde ise, “Bulmuşuz Deli Dudu’nun dürüsünü bir kere, mudulla mudullaya bildiğin kadar” diye dalga geçiliyor.

    Ankara’da islamiyeti nasıl keşfettiğini şöyle izah ediyor;

    “Giderek dine daha çok gömülme gereği duydum. Sanıyorum dayatılan burjuva toplum değerleri karşısında ideolojik bir biçim olarak erkenden, daha köydeyken bulduğum, kendimi içinde daha rahat ifade edebileceğim, dini gerçeklik üzerinde yoğunlaştım.” (age, s. 56)

     Tanzimat öncesi Anadolu imamının tipik bir tavrını görüyoruz. İleriye yönelik her türlü gelişmenin karşısında duruyor. Yenilikçiliğe karşı ilkel statükoyu korumanın çabası içinde. Üstüne üstlük, bu anlayışını devrimcilik olarak yutturmaya kalkışıyor. Burjuva toplumunun değer yargılarını, kültürünü ve bunlardan kaynaklanan davranış biçimlerini özümsemeye yanaşmıyor. Çocukluğundan itibaren edinmiş olduğu kalkanını, hâlâ bir savunma aracı olarak kullanmaya kalkışıyor. Aslında kurmuş olduğu geri, küçük dünyasındaki dayanak noktalarının birer birer yıkıldığını gördüğünde paniğe kapılıyor, depresyon geçiriyor. Oysa yıkılanların sadece hürafalar olduğunu görebilse, yeni sosyal koşulları rahatça bilince çıkarabilecek. Böylece karanlık güçlerin kendisini avlamasına izin vermeyecek. Ama ne çare…

    A.Öcalan dini çözümlemeler peşinde koşarken, bir de sağ-sol kavgalarına tanık oluyor. İçinde taşıdığı çelişkiler giderek derinleşmeye başlıyor. Tam bir kişilik kirizi içinde çırpınıp durduğu bir anda, Nisan 1972 yılında Mamak Cezaevi’ne düşmesi yaşamında gerçekten bir dönüm noktası oluyor. Hayatını kahreden sorununu “çözme şansını” burada yakalıyor. Karanlık odaklar tarafından keşfedilmesiyle birlikte özel eğitimden geçirilen A.Öcalan, nihayet biryerlerle bütünleşebilen bir “kişiliğe” ulaşmış oluyor. “Benim kadın ve para zaafımı tespit etmiş olabilirler mi?”(age,s.96) sorusunu yıllar sonra kendisine soran Öcalan, böylelikle ”kadına ve paraya” olan düşkünlüğünü itiraf etmek zorunda kalıyor. Zaten bu zaafları küçüklüğünden beri taşıyor. Anlattığına göre annesi sürekli “sana kız vermezler” diye kafasına vururken, babası da “sen adam olmazsın” sözlerini sıkça tekrarlıyor. Sonuçta  zaafları korkunç bir hırsa dönüşüyor. Hem kadına hem de paraya mümkün olduğu kadar çabuk kavuşmak istiyor. İşte bu kestirme yol kendisine başkaları tarafından sunuluyor. Önüne çıkan fırsatı hemen değerlendiren Öcalan, böylece “adam” olduğunu dosta ve düşmana ispatlamış oluyor.

 

               ÖCALAN’IN “SICAK AİLE” YUVASI

 

 

    “En değme ihtilalci örgütün bile ömrü birkaç ay (…) Gizli partiler kuruluyor, hepsi iki ay sonra gerçekten açığa çıkıyor. Mustafa Suphi parti kurdu, geldi, karga tulumba yarı yolda denize gömüldü. Çayan’ların partisi on kişiyle Kızıldere’de gitti. Denizler daha ordu olmadan darağacına gittiler. Kaypakkaya zaten Dersim’ de ilk eyleme geldi, öylece gitti. (…) Şeyh Said’i daha isyana çıkmadan kontrol altına almışlardı. Yine Seid Rıza’yı kandırıp darağacına götürdüler. (…) KDP kuruluyor, daha on gün geçmeden Faik Bucak, aşiret kavgası süsü verilerek bir provokasyonla imha ettiriliyor. KDP 1970’lerden itibaren bir ajan örgüt olarak yedeğe alınıyor…” (Devrimin Dili ve Eylemi , s. 80-81)

    KDP’ye yönelik saçmalıklarını bir tarafa atarsak, Öcalan’ ın, Türkiye’deki istihbarat kurumlarının çalışma tarzına dair yukarıda yaptığı tanımlamanın doğruluğuna söyleyeceğimiz birşey yoktur. Gerçekten de istihbarat güçleri soldaki gelişmelere karşı çok duyarlı davranmış, devrimci sol örgütlenmeleri henüz boyutlanmadan tırpanlamada ün yapmıştır. Her türlü yöntemler kullanılarak devrimci gelişmelerin önü alınmaya çalışılmış, zaman zaman da askeri darbeler yoluyla çok ciddi kesintilere uğratılmıştır. Bugün bile bunun sıkıntıları çekilmektedir. Sol halen sağlıklı bir yapıya kavuşmanın, kendisini kitlelere anlatmanın uğraşı içindedir. Her yeni gelişmenin ve atılımın önünün karşı hareketle boğulmak istendiği bir dönem henüz atlatılmış değildir.

    Ama bizim burada üzerinde durmak istediğimiz sorunların bu yanı değil. Zaten A.Öcalan da yukarıdaki sözleri mevcut sorunların altını çizmek amacıyla söyle- miyor. Niyeti çok farklı. Buradan hareketle sözü PKK’ye getiriyor, tüm örgütler ve isyanlar bir kaç günde yokolup giderken, örgütünü ‘yaşatma’yı başardığı için kendi kendisine övgüler diziyor.Bakın bu başarının sırrını nasıl açıklıyor;                                                                                                                            

    “Düşünün devlete Kürt partisi kurduruyorum…” “Biz devrimci Kürt partisini nasıl MİT’e dayandırarak kurduysak…” (age, s. 117)

    “Halk adına işbirlikçi bir ilişkiye yöneliyorum.” (age, s. 122)

    Hayret! Yetmiş yıllık cumhuriyet tarihine dair çok şeyler duyduk, çok şeyler gördük. Ama devletin ve  MİT’ in, işçi sınıfı iktidarı için partiler kurduğunu, daha da önemlisi devrimci Kürt partileri kurduğunu doğrusu bilmiyorduk. Bunlar, bir suçlunun, bir katilin sanık sandelyesinden kurtulmak için sergilediği beyhude çabalar değil de, nedir? Kendisini nasıl izah edeceğini bilmiyor ve uyduruk gerekçelerle kimliğini süslemeye kalkıyor. Gerçekler ise balçıkla sıvanmıyor. Yetmişli yıllardan itibaren A.Öcalan’ın  Kürt halkına ve sola karşı oynadığı rol, bugün artık bir iddia olmaktan çıkmış, kendi ağzından itiraflarla ispatlı hale gelmiştir.

    1970’lerden itibaren bir ajan örgüt olarak yedeğe alınan KDP değil, PKK ve Öcalan’ın kendisidir. Gerçekten ilginç bir gelişmedir bu. Ogüne kadar sol hareketleri, önderlerini imha etme veya ajanlar sızdırma yoluyla etkisizleştirme gibi yöntemler temel alınırken, yetmişli yılların ortalarından itibaren bir taktik değişikliğine tanık oluyoruz. Yani eski yöntemlerin yanısıra, direkt bir ajan örgütlenme ile sürece müdahale ediliyor. Nasıl ki, 1960’lardan sonra sağ içinden bir kontrgerilla hareketi örgütleniyorsa, 1970’lerden sonra da benzeri bir hareket sol içinde örgütleniyor. Sağdan MHP’ nin topluma ve sola karşı oynadığı rolün aynısı, soldan da  PKK eliyle yine topluma ve sola karşı oynatılıyor. Yani, her iki örgütlenme de devrimci demokratik kamuoyuna karşı geliştiriliyor. Bu anlamda sol için PKK, MHP’den daha tehlikelidir. Çünkü; MHP kendi kimliğiyle ortaya çıkarken, PKK’nin taşıdığı kimlik sahtedir ve daha zorlu bir mücadeleyi gerektiriyor. Bugüne kadarki pratiğine baktığımızda PKK’nin hep sol gösterip sağ vurduğu görülüyor. MHP açıktan sola yüklenirken, sol maskeli PKK de sol güçlere ve halka karşı provokasyonlar geliştirmiş, yani diğer uçtan MHP’yi tamamlamıştır.

    İçinde bulunulan koşullar gereği çok daha sinsi taktikleri gündemleştirmek zorunda kalan karanlık güçler, direkt kendilerine bağlı bir ajan örgüt yaratarak, Kürt halkının haklı taleplerini daha başından kontrol altına almayı amaçlamıştır. A.Öcalan ise bu iş için oldukça uygundur. İçinde bulunduğu zayıflıklardan ötürü buna dünden hazır olan gönüllü bir adaydır;

    “Bu yıllardaki delikanlılığımda ben, herkesin tersine çok büyük bir kördüğümle karşı karşıyaydım. Benim için herşey alacakaranlıkta ve haince bir ortamda, haince niyetlerle çepeçevre kuşatılmıştı. Ankara’da çevrem dört yandan beni tutacak kişilerle doluydu. Zavallı ve zaten çok tektim, güçlülük arzeden fazla bir şeyim yoktu.” (age, s. 74)

    İçinde bulunduğu ruhsal ve psikolojik durumu fazla izaha gerek yoktur. Kendisi için çizdiği tablo korkunçtur. Düğmesine sadece basılma ihtiyacı olan bir robot durumuna getirildiğini itiraf ediyor. Kendisine tutunacak tek bir dal bırakılmış; o da, bilinen efendilerine hizmette kusur etmemek. Çizdiği tabloya bakıldığında, gerçekten de, onun için kördüğümlü yıllardır bu yıllar. Haince bir ortamda yetiştirilen, haince niyetlerle yola koyulan A. Öcalan, kendisini çepeçevre kuşattığına inandırıldığı alaca karanlıktan nasıl kurtulacaktı? Ölüm kalım savaşı olarak kabul ettiği bu sınavdan başarıyla çıkacak mıydı? Tüm geleceği buna bağlıydı. Kemalizmin merkezi olarak nitelendirdiği Anıtkabir’in dibinde kurduğu karargahında bu işin altından nasıl kalkacağının planlarını yapmaya koyuluyor. Bu arada kendisine birkaç takviye veriliyor. Bunlar; daha sonraları evleneceği Kesire Yıldırım ile Ağrı’lı Pilot’tur (Necati Kaya). Bunun böyle olduğunu Öcalan’ın kendisi  söylüyor;

    “Nitekim iki sızma yapılıyor. Biri kadın biri erkektir. Kesire Yıldırım (Fatma) ve Ağrılı Necati (Pilot).” (age, s. 81)

    İşte Öcalan’a kadın ve para olarak sunulan bu kişilerin oynadığı başka önemli roller de vardır. Bunlar aynı zamanda A.Öcalan’ın gerçek kimliğinin gizlenmesinde perde durumundadırlar. Başından itibaren dikkatler hep bu kişiler üzerinde yoğunlaştığı için Öcalan rolünü rahatlıkla oynuyor. PKK bir bütün olarak incelendiğinde daha başından itibaren çalkantılar içinde olduğu görülür. Şüpheli olanlardan bir kısmı erkenden farkediliyor ve üzerine gidiliyor. Fakat asıl hainin kim olduğu bir türlü görülemiyor. Piyonlarla uğraşma gibi bir durum ortaya çıkıyor. Yani ilk planda Öcalan’a yönelme yerine, dikkatler Pilot ve Kesire üzerinde yoğunlaşıyordu. Bu tarz istenilen sonucun alınamamasına neden oluyordu. Bunun bilinçli bir yanıltmaca olduğu ne yazık ki yıllar sonra kavranıldı. Ogünün o çok hızlı gelişmelerine ve kargaşa ortamına bir de tecrübesizlik eklenince, tehlikenin asıl kaynağı doğal olarak gözlerden kaçmıştı.

    Gelişmeleri bu noktada biraz daha açmakta yarar var. Özellikle Haki Karer’in katlediliş nedenine ve dönemin koşullarına açıklık kazandırmak gerekiyor. Bu yapılabildiği oranda A.Öcalan’ın konumu daha netçe açığa çıkar.

    Haki Karer’in katledildiği dönem, PKK’nin bir gurup olarak şekillenmeme ihtimalinin çok yüksek olduğu bir dönemdir. Henüz ortada ideolojik ve politik bir birlik yoktur.Ankara’da öğrenci gençlik içinde aktif mücadelede yeralan bir gurup gencin, Antep, Urfa, Diyarbakır, Kars, Ağrı vb. yörelerine daha çok inceleme ve araştırma amacı ile gelişleri sözkonusudur. Belli belirsiz şekillenen düşüncelerinin Kürt halkında nasıl yankı bulacağını görmek istiyorlardı. Aynı amaçlı geziler Türkiye’nin batı kesimlerinde de yapılıyordu. Bu çalışmaların sonucunda birbirlerinden ayrılma da, bir gurup olarak şekillenme de olabilirdi. Burada ağır basan yön, birinci ihtimaldi. Sürecin bu yönde gelişeceği A.Öcalan ve ekibi tarafından da tahmin ediliyordu. Çünkü daha işin başındayken Pilot’un ajanlığının açığa çıkmasıyla başlatılan bir soruşturma vardı. Yine aynı biçimde A.Öcalan’ın Ankara’daki ilişkilerinin sorgulanması sözkonusuydu. Pilot-Öcalan, Öcalan-Kesire ilişkilerini irdeleyen bir mektup Haki tarafından Ankara’daki guruba gönderilmişti. İşte karşı cephede tam bir telaşa yolaçan bu mektup, Haki’nin bir an önce ortadan kaldırılmasına neden olurken, her türlü tartışmanın önü de böylece alınmış oluyordu. Yani çok gevşek ilişkiler içinde her şey bir anda oldu bittiye getirilerek, bir taşla iki kuş vurulmuştu. Bugün hȃlȃ birçok insanın örgüte niçin ve nasıl girdiğini, A.Öcalan’ın gurubun başına nasıl geçtiğini tam olarak izah edememesinin nedeni budur. Kesin olan gerçek şudur; eğer Haki Karer’in ölümü olmasaydı, PKK diye bir olay da olmaya- caktı. Haki, ideolojik, politik düzeyiyle olduğu kadar önderlik özellikleriyle de dikkati çeken aydın bir insandı. Bu anlamda kaybı, hem bölgeye birlikte geldiği arkadaşları, hem de faaliyetleri sonucu ortaya çıkardığı çevre üzerinde derin izler bıraktı. İnsanlar sağlıklı bir kafayla düşünmenin olanaklı olmadığı bir kargaşa ortamına itildiler. Haki’nin “anısına bağlılık” sloganı altında PKK’ nin gurup temelleri atılırken, bu andan itibaren Pilot’ un ajanlığını kabul eden A.Öcalan da adım adım liderliğe oturmaya başlıyordu.

  

                    PKK NASIL ŞEKİLLENDİ?


    PKK, bugün iddia edildiği gibi öyle Çubuk, Tuzluçayır veya Dikmen’de yapılan “önemli” toplantılar sonucunda değil, yukarıda bahsettiğimiz provokasyonla şekillenmiştir.

    Gerçekte Çubuk toplantısı denilen bir toplantı yoktur. Çubuk’a içmek ve eğlenmek amacıyla gidilecekti. Sanırım 8-10 kişilik bir guruptuk. Ama herkes otobüs ve içki parasını derleyemediği için gidemedi. A.Öcalan da gidenlerin arasındaydı. Geri döndüğünde aşırı derecede sarhoş bir vaziyette, İsmet ve Halil’in kolları arasında adeta sürüklenerek Hukuk Fakültesi’nin çimleri üzerine yatırıldı. Bu kişilerin Öcalan ile uzaktan yakından en ufak bir ideolojik ve siyasi ilişkilerinin olmadığını herkes bilir.

    A.Öcalan’ın her davranışına siyasal bir anlam yüklemeye kalkışması, şürekâsıyla birlikte anlaşmalı bir tarih yazmaya koyulmasından kaynaklanıyor. Böylece, dilini her dönderdiğinde bahsettiği “tek kişiden ordu yarattım” anlayışını içte ve dışta egemen kılacağını umuyor. Kendisini her şeyin üstünde, “ilahi bir güç”müş gibi gösterebilmesi için işe bir yerlerden başlaması gerekiyor. Yani kurgularını kendi değimiyle “tanrısal hesaplar” üzerine yapıyor. Her nedense işe Çubuk’tan başlamayı uygun görüyor. “Tanrısal hesapları”nın günün birinde altüst olabileceğini aklından bile geçirmek istemiyor.

    Yalancı tarih yazma senaryosu, büyük atıflarda bulun- duğu Tuzluçayır toplantısıyla devam ediyor. Bahsedilen evde 5-6 kişiyle bir toplantı yapılmıştı. Ama bu toplantıya tamamen bambaşka sorunlar için gerek duyulmuştu. Toplantıyı iki nedenden ötürü yapmıştık. Birinci neden; tanıdıklarını ziyaret için Ankara’ya gelen Kamer Özkan’ dı. Kamer o günün koşullarında önemli bir isim olarak kabul ediliyordu. A.Öcalan, Kamer Özkan’la görüştüğünü ve saflara kazandığını söylemişti. İkinci neden ise Kemal Pir’di. Ogüne kadar bizimle aynı düşünceleri paylaşan Kemal Pir aniden bizden uzaklaşmış, Dikmen’de Halkın Kurtuluşu ile çalışmaya başlamıştı. Bu beklemediğimiz bir gelişmeydi. Bunun üzerine hem Kamer Özkan’la görüş- mek, hem de Kemal Pir’i tekrar kazanmak için bahsedilen yerde bu toplantı yapıldı.Ama toplantıda ne Kemal, ne de Kamer ikna edilebildi

    Abdullah Öcalan birçok gezeteciyle yaptığı görüşmeler de bu toplantının içeriğine nedense hiç değinmek istemiyor. Her seferinde geçiştirmeye çalışıyor. Ama diğerlerinde olduğu gibi bu konuda da er veya geç yalanlarının açığa çıkacağı kuşkusunu taşıyor. Bu durumu İsmet G. İmset’in de dikkatinden kaçmıyor;

    “Her nedense PKK lideri, PKK’nin kuruluşu ile ilgili bilgi verirken, 1974 yılında Tuzluçayır semtinde yapılan ikinci toplantıya ve bu toplantıda yer alanlara fazla değinmek istemiyor” (PKK, Ayrılıkcı şiddetin 20 Yılı.  İsmet G. İmset, s.16)

    Gelelim Dikmen toplantısına. Diğerlerinde olduğu gibi  bunu da aynı biçimde tersyüz ederek anlatıyor. A.Öcalan ”DDKD içinde çok önemli kişilerle görüştüm, başkanları da dahil çok sayıda ayrılmalar olacak” biçiminde bir iddia ile gelmişti. Dikmen’deki toplantı bunun üzerine yapıldı. Toplantıya DDKD’den çok sayıda kişi beklenirken sadece bir kişi geldi ve o da konuşmalarının yanlış anlaşıldığını, sahip olduğu siyasi eğilimi bırakma diye bir şeyin sözkonusu olmadığını söyleyerek çıkıp gitti. Öcalan’ın iddia ettiği gibi bu kişi “sizi üç ayda duman ederler” diye bir şey söylemedi. Zaten konuşmalar  yarım saat gibi kısa bir sürede bitmişti. 

     Ama Öcalan’ın o gün uğradığı hezimeti hȃlȃ ruhunun derinliklerinde hissettiği belli oluyor. Her zaman olduğu gibi halka karşı hainliğine başkalarını da zoraki ortak etmenin çabasını veriyor. Diğer ilginç bir yan ise, bu toplantıda gurubun sorunlarıyla ve geleceği ile ilgili hiç bir konuşma ve tartışma yapılmadığı halde, toplantıyı, 1976 Kasım’ında aynı evde yapılan bir başka toplantıyla bilinçli olarak  karıştırmak istemesidir.

    Benzer yalan ve çarpıtmaları ADYÖD ile ilgili anlatımlarında da görüyoruz;

    “1973-74-75 ADYÖD (Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği) deneyimi vardır. Bütünüyle benim sorumluluğum altında gelişen bir deneyimdir. Yine bu Dev-Sol’un da temellerinin atıldığı bir dönemdir. Dev-Yol’un da temellerinin atıldığı bir dönemdir. Ve ikisinde de kesin benim payım var. Çünkü devrimci yüksek öğrenim gençliğinin devrimci guruplaşmasını fiili önder olarak ben yürütüyordum. ” (Devrimin Dili ve Eylemi age, s. 71)

    A.Öcalan zor günler yaşıyor. Özellikle ajan kimliğinin daha açık tartışıldığı bugünlerde “önderlik” dönemini daha eskilere götürüp Dev-Yol ve Dev-Sol’a kadar dayandırmak istemesi anlaşılır bir durumdur. ADYÖD’ün oluşum biçimini ve buradaki gelişmeleri bilerek saptırmaya çalışmakla, birtakım çevreleri tartışmaya çekerek meşruluk kazanmak istiyor. Daha önemlisi de okları başka hedeflere yönelterek kirli amaçları için biraz daha nefes almaya çalışıyor. Ama ADYÖD’ün böylesi yalanlarla çarpıtalacak bir durumu yoktur. Gerçeğin ne olduğu dönemin devrimci örgüt ve guruplarınca biliniyor. Doğruları kendi lehine çevirmeye kalkışarak, konumunu “72’ lerden itibaren bir fiili önderliğe” kadar yükseltmesi köşeye sıkışmışlığının açık ifadesidir. Herkesi ajan, bütün sol örgütlenmeleri mücadele edilmesi gereken düşmanlar olarak gören ve buna uygun hareket eden A.Öcalan, bu sefer Dev-yol ve Dev-Sol’la kendini meşru göstermeye çalışıyor. Nereden bakılırsa bakılsın karmaşık bir kişilik, bir çelişkiler yumağı. Birinci gün tüm solu ittifaka, birliğe çağıran, ağlamaklı yalvaran, ikinci gün tüm sola küfrederek herkesi yerden yere vuran, hemen sonrasında da, sadece Kürt halkını değil, Türk halkını da kurtuluşa götürmenin boynunun borcu olduğunu söyleyen, “gelirseniz gelin, gelmezseniz yaptım, yapıyorum, yapacağım” diye zırvalayan bir Öcalan. Bunlar yeni olan şeyler değildir. Örneklerini geçmişte çok gördük, bugün de görüyoruz. Yeni olan PKK’yi aşıp, “önderlik” sınırını Dev-Yol ve Dev-Sol’a kadar genişletmeye kalkışmasıdır. Zor günler daha ne rüyalar görmesine neden olacak onu bilemeyiz.

     Dönemin özellikleri gereği ADYÖD canlı tartışmalara sahne oluyordu. Yeterli teorik derinlikten yoksun olunsa da her sorun gibi Kürt sorunu da bu çatı altında tartışılıyordu. Bunlar iyi şeylerdi. Ne yazık ki bu durum fazla uzun sürmedi. Ülke sorunlarının ele alındığı bir alan olması bakımından gençlik için son derece önemli olan bu dernek çok geçmeden kapatıldı. ADYÖD’ün kapatılması gençliğin kendisini bir anda boşlukta bulmasına neden olurken, ister istemez bazı yeni arayışları da birlikte getirmişti. Bölgelere dağılarak sorunları yerinde inceleme bu arayışların bir yönünü oluşturmaktaydı. Bu, daha geniş çaplı sözlü propagandalarla daha fazla sayıda kişinin biraraya geldiği bir çevrenin oluşumuna imkân sağlamıştı. Daha çok ulusal sorun ve Kürt sorunu konusunda kendisine araştırma ve incelemeyi temel alan bir çevreydi bu. Ama bu çevrenin, gelecekteki yöneliş biçiminin ne olacağı henüz belli değildi. Bu nedenle, 1975’in Mart ayında Ankara’da aynı günde üç ayrı yerde küçük guruplar halinde toplantılar yapıldı. Toplantılarda tartışılan konular;

    1-Kürt halkı adına bağımsız bir örgütlenme geliştirilebilinir mi? Koşullar buna ne kadar uygundur? Belirli bölgelerde uygun pratik faaliyetler yürütülebilinir mi?

    2-Türkiye devrimci hareketinin durumu ve yönelimi nedir?

    3-Varolan hangi eğilime yakınız, aramızda hangi konularda birlik var? Burada en çok tartışılan hareket ise Dev-Yol’du.

    Toplantı, genelde Kürt sorununun çözümü konusunda daha fazla araştırma ve incelemelerde bulunulması, bu amaçla yine bölgelere gidilmesi kararıyla sonuçlandı. Çok geçmeden, 1975’in yaz mevsiminin başından itibaren Haki Karer, Kemal Pir, Cemil Bayık ve ben bölgeleri tanıma ve inceleme gezilerine başladık. Bu geziler sırasında gidilen yörelerde bazı kişilerle, çevrelerle tanışılıyor, çok genel ilkeler düzeyindeki görüşler aktarılıyor, tartışılıyordu. Nihayet 1976’ın ortalarında faaliyet yürütmede temel alınacak yerler tespit edilmişti. İlk etapta Antep, Urfa, Dersim, Bingöl, Ağrı, Kars illerinde çalışmalara başlanırken, Elazığ, Maraş ve Diyarbakır’la da ilişkiler geliştiriliyordu. Bu arada A.Öcalan Ankara’da kalıp oradaki faaliyetleri üstlenmişti. 1976’ın sonlarına gelindiğinde, faaliyetler yürütülen bölgelerde belli bir birikim sağlanınca, örgütlenme ve mücadelede izlenecek strateji ve taktik sorunu kendisini hissettirir hale gelmişti. Pratik faaliyetler yürütülüyordu ama, örgütlenme konusunda ortak bir düşünce henüz sağlanmış değildi. Bu nedenle Ankara’da yeni bir toplantı daha yapıldı, fakat tam bir düşünce birliği sağlanamadığından sorunun çözümü Kasım ayında düzenlenecek daha geniş çaplı toplantılara bırakıldı. Üstüste yapılan bu toplantılarda ortak noktalarda birleşemememizin önemli nedenlerinden biri, A. Öcalan’ın hemen birkaç kişiyle Kamer Özkan yönetiminde Dersimde bir gerilla hareketine girişme önerisiydi. Sözümona böylesi bir çıkışla örgütlenmenin temeli atılmış olacaktı. Kemal Pir dışında bu öneriyi destekleyen kimse yoktu. Ayrıca o dönemde tüm uğraşlara rağmen, bizimle hareket etmeyen Kamer Özkan adına Öcalan’ın konuşması herkesce garipseniyordu.

    Kasım ayına gelindiğinde 5-6 yerde beşer altışar kişilik guruplar halinde toplantılar yapıldı. Bu toplantılara toplam 30-35 kişi katılmış, bunların görüşleri alınmıştı. İşte adından çok söz edilen o meşhur Dikmen toplantısı da bunlardan biriydi. Sonuçta örgütsel bir yapıya gitmenin koşullarının olgunlaşmadığı düşüncesi ağır bastı. Bunun için gurup elamanlarının bölgelerde bir süre daha mevcut gevşek yapı içinde faaliyetlerine devam etmeleri yönünde karar alındı.

    Bunlara itiraz etmeyen Öcalan sonraları çeşitli bahane lerle Ankara             dışına çıkmayı sürüncemede bırakıyor, okulunu bitirmek istediğini öne sürmeye başlıyordu. Aslında okul tamamen bir bahaneydi. Malum önerilerini gurup içinde egemen kılamadığı için bunu bir gerekçe gibi sunuyordu. Belli ki, efendileri tarafından kendisine gereken vize henüz verilmemişti. Öcalan’ı bazı yeni takviyelerle beslemeleri gerekiyordu. Bunun böyle olduğunu ne yazık ki, uzun yıllar sonra anlıyoruz.

    Bizler, A.Öcalan’ın Ankara dışına çıkmasını beklerken, tahmin etmediğimiz bazı yeni gelişmeler ortaya çıkmıştı. Kesire Yıldırım ile evlenmek istediğini açıklayan Öcalan, bu arada guruba kazandırdığı Pilotun önerisiyle de bir soygunun yapılmasını planlamıştı. Hiç hesapta olmayan bu evlilik ve soygun fikri nereden çıkmıştı? Kesire insanlara güven veren biri değildi. Ayrıca bir başkasıyla birlikteydi. Düşünülen soygun ise bizi daha işin başındayken bitirecek cinstendi. Bölgelerde çalışanlar olarak bizler, Antep’te yaptığımız bir toplantıda Ankara’ daki bu gelişmelere karşı tavır aldık ve alınan tavır Haki Karer tarafından Öcalan’a bildirildi. Bu durum karşısında soygundan vazgeçen Öcalan Ankara dışına çıkmayı gönülsüz de olsa kabul etmek zorunda kaldı. Bölgeleri gezdikten sonra faaliyet yürüteceği yeri tespit edeceğini söyledi.

    A.Öcalan ilk gezisini Pilot’un nezaretinde Ağrı’ya yapmıştı. Ağrı’da Pilot’u görenler adeta hayretten dehşete düşmüşlerdi. Hemen herkes bu kişinin ajan olduğunu söylüyor, birçok delil öne sürüyordu. Buna rağmen Öcalan iddiaları kabul etmeyerek Ağrı’yı hemen terketti. Durumu, gurubun diğer elamanlarına bir rapor halinde bildirdim. Öcalan, ikibuçuk ay değişik bölgelerde kaldıktan sonra Urfa’da çalışmak istediğini belirterek ilişkilerini devretme bahanesiyle tekrar Ankara’ya geri dönmüştü. İşin ilginç yanı ise, durumunu bildiği halde Pilot ile ilişkilerini sürdürmekteki ısrarıydı. Bunun üzerine Antep’te, Haki Karer, Mehmet Karasungur, M.Resul Altınok ve Cemil Bayık ile birlikte benimde içinde olduğum yeni bir toplantıyla Kesire ve Pilot ile ilgili gelişmelerin önüne geçmeye çalıştık. Haki’nin önerisi üzerine Siirt yurdunda yeni bir toplantının yapılmasına karar verildi. Ama bu toplantıya Haki katılamadı. Toplantıda Öcalan istemiyerekte olsa Pilot’un ajanlığını kabul ederken, Kesire’yle ilişkilerini de askıya alacağını söyledi.

    İşte asıl üzerinde durulması gereken gelişmeler de bundan sonra başlıyordu. Toplantıdan sonra Öcalan alınan kararları Haki’ye aktarmak üzere Antep’e gitmişti. Bura- da bir hafta kaldıktan sonra Urfa’ya geçmesi gerekirken her nedense tekrar Ankara’ya dönüş yapıyor. Hemen ardından, yaklaşık iki gün sonra, 1977’nin 18 Mayıs’ında Haki Karer vuruluyor. Olayın bir komplo olduğu o günkü koşullarda her ne kadar çokça tartışıldıysa da, tüm yönleriyle açığa çıkarmak mümkün olmadı. Oysa A. Öcalan’ın apar topar Ankara’ya dönmesi bir tesadüf değildi. Çünkü, kimliği çoklarınca bilinen Pilot’la birlikte bölgeleri gezmesine bir de Kesire ile olan ilişkisi eklenin- ce, guruptaki tartışmalar neredeyse ayrılma noktasına varmak üzereydi. Ayrıca kitlelerle karşı karşıya gelmekten kaçınması, o koşullarda istenilen biçimiyle çalışma içine girmek istememesi sürekli olarak eleştiri konusuydu. Yani gelişmeler A.Öcalan açısından kaygı vericiydi. Bu nedenle yeni tuzaklar kuruluyor. Gurup ve kitleler içinde etkinliği olan Haki Karer’e yönelik bir komplo alelacele devreye sokuluyor. Böylece giderek tırmanan tartışmaların yönü değiştirilirken, Haki’nin saygın kişiliği etrafında ortaya çıkacak acil bir örgütlenme planlanıyor. Bu anlamda A. Öcalan, komplo sırasında Ankara’da olmayı niyetlerini gerçekleştirme açısından daha uygun buluyor. Olayın hemen arkasından herkes kendiliğinden cenazenin kaldırılacağı yere ve Ankara’ya yığılırken, Öcalan tekrar Antep’e uçarak ne zaman, nerede ve nasıl kaleme alındığı belli olmayan “Kürdistan Devriminin Yolu” adlı bir broşürü tezelden yayınlıyor ve Ankara’ya geri dönüyor.

    Cenazeden dönenlerin de Ankara’da birikmesiyle birlikte tam bir curcuna yaşandı diyebiliriz. Gelişmeler o kadar hızlı bir tempo izliyor ki, insanların sağlıklı bir kafayla oturup düşünmesinin koşulları adeta ortadan kaldırılıyordu. Arka arkaya tutuklanmalar başlatılıyor, Kemal Pir, Çetin Güngör’ün yanı sıra daha bir çok kadro ve sempatizan yakalanıyordu. Yakalanmalar bütün hızıyla devam ederken, A. Öcalan bir gurup Harp Akademisi öğrencisiyle Türkiş bloklarında bir dairede karargah kuruyor. Açık ki her yönüyle kendini guruba karşı da güvenceye alıyor. Bugün ise tartışmasız açığa çıkmanın verdiği telaş ve panikle neyi nasıl anlatacağının sersemliliğini yaşıyor;

     “Hatırlıyorum, o 3 Haziran darbesinde Pilot’un kendisini Karasu olayında açığa çıkarmasıyla titremeye başladım. Elimde tuttuğum çay bardağı ‘rap’ diye düştü. Düştü ve dizimi yaktı. Tir tir titriyordum. Çünkü ‘sonumuz geldi’ diyordum. Adam darbesini indirecek. Darbe olmuştu ve bir nolu hedef bizdik” (age, s. 114-115)

    Hemen arkasından sorulacağını çok iyi bildiği, ama bir türlü cevap vermeye yanaşmadığı bir soruyu soruyor ve orada takılıp kalıyor;

     “Neden başaramadılar? (age, s. 115)

    A.Öcalan,  son bir hamleyle kendini kurtarmak istiyor. Karşı tarafın insani his ve duygularını okşamaya çalışan acındırıcı çırpınışlarla uzun yıllar eğitilmiş bir ajanın tipik örneğini sergiliyor. Karasu’nun yakalanma olayında esas hedefin kendisi olduğunu söyleyebiliyor. Oysa olay yeni bir komplodan başka birşey değildi. Çünkü hepimiz biraradaydık ve toplantıya katılmak üzere gelmiştik. Basılan evin 200-250 m. uzağında bir evde bulunuyorduk. Kaldı ki, bu eve hiçte öyle dikkat çekici olmayacak biçimde değil, guruplar halinde gelmiştik. Akşam olduğunda toplantının yapılacağı eve gidecektik. Ama ev erkenden basılmıştı.

     Her nedense A.Öcalan’ı “yakalamak” isteyen polis, baskın yaptığı evden birkaç yüz metre uzaklıktaki evi basmıyor! Veya soruyu tersinden sorarsak; Öcalan’ı yakalamak isteyen polis toplantı yapılacak evi niçin erkenden basıyor? Öcalan olayı saptırmak isterken aslında kendini ele vermiş oluyor. Diğer dikkat çekici nokta ise; toplantı yapılacak eve belge ve silah götürülmemesi gerektiğine dair çok önceden alınmış olan bir kararın varlığıydı.Karara rağmen, Öcalan, ”korunma” bahanesiyle herkesten habersiz  olarak silahları bu eve taşıtıyor. Ayrıca toplantıyla ilgili bilgileri ve toplantı yerini ajan olduğu kesinlikle açığa çıkan Pilot’a vermekte hiç bir sakınca görmüyor. Nitekim Kemal Pir silahları geri taşımak için harekete geçtiği an yakalanmıştı.

    İşte burada da komplonun diğer yanı açığa çıkıyor. Haki olayını irdeleyecek olan toplantı, Pilot ileri sürülerek sabote ediliyor. Oysa Pilot’un ajanlığı daha önceden biliniyor. Yani Pilot kendisini bu olayda açığa vuran biri değildi. Ama işler öylesine ayarlanıyor ki, herkes herşeyin bu adam vasıtasıyla organize edildiğine inandırılıyor.

    Tüm bu gelişmelerden sonra Hayri Durmuş ile yeni bir toplantı için harekete geçmiştik. Ama hemen akabinde Hayri ve Mazlum’la birlikte gözaltına alındığımız için bu girişim de boşa çıkarıldı.

Biz Siirt Yurdu’nun üst katında bir odada toplantı yapıyorduk. O dönemde meşhur Komser Kemal yurdu bir ekiple bastı ve alt katta bir odada yakaladığı silahı üzerimde yakalandığını iddia eden bir tutanak düzenleyerek Mamak’ta üç ay hapis yatmama neden oldu. Silah bende yakalanmadığı, nezarette tutulduğum süre içinde de hiç bir belge ve tutanağa imza atmadığım halde tutuk- landım. İlk duruşmada serbest bırakıldım, sonra da her ne hikmetse bana iki yıl ceza verildi. Böylece legal olarak hareket etme olanağım ortadan kaldırılmış olundu. Sonuç olarak, sorunların tartışılacağı en ufak bir ortam bırakılmamıştı. Herkes adeta saklanacak bir yer aramak zorunda kalıyordu. Aslında amaç; tüm sorunları detaylarıyla ele alacak bu toplantıyı engelleyerek gurupta kargaşa ve paniği egemen kılmaktı. Sonuç ise tam istedikleri gibiydi. Başarılı olmuşlardı. Bu arada yeri tamamen “sağlam”olan tek kişi vardı; o kişi de, Abdullah Öcalan’dı.

 

                                   NEDEN HAKİ?

 

    Bu sorunun yanıtı Haki’nin sahip olduğu özelliklere bağlıdır. Haki, Kürt sorununa sempatiyle yaklaşan Karadenizli bir Türk aydınıydı. Türkiye’de demokrasi çıkmazının Kürt halkının sorunlarının çözümüyle önemli oranda aşılacağını gören ender aydınlardan biriydi. Türk aydınları ve gençleri o güne kadar klasik kalıplar içinde kalmışlardı. Haki’de ise, Kürt halkının varlığını salt kabul etme veya geri kalmış bölgeleri kalkındırma anlayışı değil, bu halkın yüzyıllardan bu yana katmerleşerek gelen sorunlarını köktenci bir tarzda çözüme ulaştırma uğraşı vardı. Kürt halkının sorunları kavranmadan ve gerçekçi biçimde çözülmeden Türkiye’de gerçek bir demokrasinin yerleştirilemeyeceği ana halkasını yakalamıştı. Bu o günkü koşullarda birçok aydının varması  pek  zor  olan önemli  bir  aşamaydı. Doğruluğu bugün daha iyi anlaşılan bu düşünceleri, Haki’yi Kürt halkıyla daha fazla kaynaşmaya götürmüştü.

    1970’den itibaren çeşitli çevrelerle yaptığı tartışmalarda savunduğu düşünceler ışığında bu halkı daha yakından tanımak istemişti. Bu nedenle 1975’in Mayıs’ ından itibaren önce Adana’da mevsimlik pamuk işcileri arasında çalışmış, aynı yılın Ekim ayından itibaren çeşitli illere yaptığı tanıma gezilerinden sonra 1976’nın başında Antep bölgesinde çalışmalara başlamıştı. Karşılaştığı gerçeklerin düşünceleriyle çelişmediğini de bu çalışmaları sırasında fazlasıyla görmüştü. Tüm heyecanıyla halkın uyanışını ve örgütlenmesini sağlama yönünde çalışmalarını sürdürürken, A.Öcalan’ın gurubun içine getirdiği Pilot ve Kesire’nin açığa çıkan kimliklerinden dolayı Öcalan’ı soruşturmaya başlaması dikkat çekiciydi. Ayrıca, Haki’nin gurup içindeki etkinliği ve insiyatif sahibi olması, Öcalan ve arkasındaki karanlık güçlerce istenmeyen bir durumdu. Kürt halkına yönelik planları her an altüst olabilir, kurdukları korkunç tuzak daha işin başındayken bozulabilirdi. Bu nedenle alelacele devreye konulan bir komplo ile Haki’yi ortadan kaldırırlarken, bir değil birkaç hedefi aynı anda vurmuş oldular.

    A.Öcalan, bugün bu olaydan bahsederken, olayın bir komplo olduğunu gizlemiyor. Ama o her zaman ki bilinen masalları sıralıyor. Olayı “MİT yapmıştır”diyor, fakat karanlık güçlerin emrinde olan kendisinin yerine Tekoşin ve Beş parçacıları koyuyor;

     “Ve ben kendimden çok emindim. Özellikle Hakiler ile Antep toplantısını (ki 80’e yakın kişi katılmıştı) başardıktan sonra, bu iş artık sağlam bir temele kavuşmuştu. Tam iki gün geçmedi ardından, Haki’nin şahadet haberi geldi.” (Devrimin Dili ve Eylemi, age, s. 103)

     “O zaman MİT zaten bunun farkındadır. Haki, bunların sonucu olarak hedeflendi ve onun hedeflenmesi çok bilinçlidir.”(age, s. 108)

    Şimdi soruyoruz;

    MİT neyin farkındaydı?

    MİT’i bilgilendiren kimdi?

    Niçin Haki hedef seçildi?

    Haki’nin hedef alınmasına, yaptığı çalışmalar sonucu etrafında kitle biriktirmesi neden olarak gösteriliyorsa, faaliyetleri sonucu etrafında kitle biriktiren sadece Haki değildi.

    Haki ile Öcalan arasında yapılan son toplantıda neler konuşuldu? Öcalan bunu bugüne kadar yanıtlamaktan niçin kaçınıyor?

    Neden bu toplantıdan iki gün sonra Haki vuruldu?

    Öcalan, Antep’den sonra direkt Urfa’da çalışmalara başlaması gerekirken, niçin Ankara’ya dönüş yaptı?

    Tekoşin ve Beş Parçacılar neden olabildiğince abartıldı ve hedef tahtası seçildi?

    Abartıldı diyorum çünkü, henüz ortada Tekoşin diye bir örgütlenme yoktu. Beş Parçacılar diye isimlendiriliyordu. Bir kaç kişileri Adana’da, bir kaç kişileride Maraş ve Antep’de vardı. Ama kadrolaşmada Antept’i temel alan bir faaliyet içine girmeye başlamışlardı.

   Alaatin Kapan’ı ben de tanırım. Şimdi günü gününe hatırlamıyorum ama yanılmıyorsam 75’ın yaz aylarının birinde Siyasal Bilgiler Fakultesi’nde bir protesto yürüyüşü yapılacaktı. Gençlik kitlesinin buluşma yeri S.B. Fakülte’si idi. Ben, Kemal Pir ve Nasuh Mitap Siyasal’ın giriş salununa bakan ikinci katın balkonunun demir korkuluklarının önünde kitlenin birikmesini beklerken, salona aniden askeri parkeli ve askeri botlu biri girdi. Daha içeri girer girmez silahlı olduğunu fark ettiren hareketlerde bulunuyordu; ikide bir elini beline götürerek silahını düzeltir gibi yapıyordu. Aslında biraz da çekiniyordu, treddütlü bir hali vardı. Sanıyorum arkasında da iki kişi vardı. Öcalan’da salonun giriş kapısının önünde bir kaç kişiyle diyeliyordu. Alaatin’in içeri girmesiyle Nasuh bulunduğu noktadan birden hem koşmaya hem de ‘Ajan geldi, bu adam ajan’ diye müdahale etmeye başladı. Alaatin ‘silahlı eylem yapalım, Denizlerin mirasını sürdürelim’ yönlü yüksek sesle konuşuyordu. Özellikle de THKO adına harket ettiğini idda ediyordu. Nasuh’un ısrarlı müdahaleleri sonucu Alaattin dışarı atıldı ve protesto eylemine katılması engellendi. Orada Alaattin’i ilk tanıyan ve herekesten önce müdahalede bulunan Nasuh’du. Gerçekten de o günün koşullarında masum bir protesto yürüyüşü için Allattin Kapan’nın getirdiği öneriler provakatörceydi. Daha sonra Haki Karer’in katledilmesinde Alaatin Kapan’ın ismi geçince, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin giriş salonundaki sahneleri bir kez daha hatırladım.

    Burada bir parentez açarak Alaatin Kapan üzerine yapılan bazı tartışmalara değinmek istiyorum. Bu konuda sayın Sait Aydoğmuş’un ısrarla dile getirdiği iddialarına değineceğim. Sayın Aydoğmuş Haki’yi vuranın ve PKK’ nin vurduğu kişinin de Alaatin Kapan olmadığını söylüyor. Öcalan’ı bir tarafa bırakırsak, o zaman, ya benim ve Kemal Pir’in tanıdığı kişi Alaattin Kapan değil, ya da Aydoğmuş’un tarif ettiği kişi Alaattin Kapan değil. Makalelerinden birinde Kapa’nı ‘tıknaz’ biri olarak tarif ediyor. Burada bir kargaşalık var. Alaattin tıknaz biri değildi. Muhtemelen Pilot’la Alaattin birbirine karıştırılıyor olabilir.

    Kemal Pir Alaatin’i bir ekiple takip ediyordu. Bir hataya meydan vermemek için sanıyorum bir dernek çıkışında bu kişinin fotoğrafını çektirmiş. Haki olayının görgü tanıklarına tartışmaya gelen kişileri tarif ettirmiş. Görgü tanıklarının tarifleri bizim Ankara’dan tanıdığımız, daha doğrusu Nasuh Mithap’ın Siyasal Bilgiler Fakultesi’ nde Alaatin Kapan olarak tanıttığı kişiyle uyum sağladığından emin oluyor. Daha sonra Kemal Pir, elde ettiği fotoğrafı birçok kişiye gösteriyor ve onlar da teşhis ediyorlar. Yani Alattin Kapan’ı tanıyorlar. Kimi Alaattin Kapan’ın silah çektiğini, kimi de silahın kim tarafından ateşlendiğini farkedemediklerini söylüyorlar. Tüm bu araştırmalar üzerine Kemal Pir, Alaadin Kapan’ı tekrar takip etmeye başlıyor. Kemal Pir ve ekibinin vurduğu kişi, bize Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Alaatin Kapan olarak tanıtılan kişidir.

Gelelim Haki Karer’in vurulma anına. Ben olayı bir çok yönleriye araştırdım. Olayın şekli ayrıntılarını anlatmanın bir yararı yok. Sadece araştırmalar sonucu vardığım bulguları yazacağım. Yaptığım ilk araştırmaların önemli bir bölümünde Kemal Pir’de vardı. Zaten Kemal Pir bu sorunu sonuçlandırmanın sorumluluğunu yüklenmişti.

    1- Haki’nin tartışma noktasına gidene kadar Mehmet Uzun’un silahı yetiştirmesi mümkün değildi. Bir kaç kez değişik yöntemler kullanılarak  tatbikatı yapıldı. Hem ben yaptım, hem başkalarına da  yaptırdım. Ayrıca  Kemal Pir de yaptı.

    2- Kahvede Beş Parçacı diye anılan kişilerle Haki arasında geçen boğuşma çok kısa sürüyor. Çünkü Haki, bahsi geçen her iki kişiden hem fizik hem de kuvvet olarak daha güçlüdür. Nitekim Haki ilk boğuşmada bu kişilerden birini yere yatırıyor ve etkisiz kılıyor. Yere yatan kişinin Hakiye silah çekmesi mümkün değil. Ayrıca uzmanların söylediğini dikkate alacak olursak, yakından çekilen silahtan çıkan mermi girdiği yerde, vucutta yanık izleri bırakır. Oysa Haki’ye isabet eden mermi vücutta en ufak bir yanık izi bırakmamıştı.

    3- Vücuda isabet eden mermi alttan değil üstten atılmıştır; yani, ayakta olan biri tarafından kurşun sıkılmıştır. Mermi nişan alınarak atılmıştır. Ölümcül nokta nişan alınarak merminin atıldığı tartışılmayacak kadar açıktır. Kesinlikle rastgele sıkılmış bir kurşun değildir.

    4- Alaatin Kapan masaya oturur oturmaz provakatörce konuşmaya başlar ve aniden tehditler savurur. Haki baştan ses çıkarmaz, tartışmaya çalışır ama Alattin işi ne yapıp yapıp kavgaya götürmek ister. Aslında kesin bir kararla gelmiştir. Haki, diğerlerini yere düşürdükten sonra Alaatin’e doğru yönelmeye başladığında silah ateşlenir ve bu andan itibaren Alaattin dışarı çıkar.

    5- Tartışma için rendavuyu alan Numan Uçar’dır. Haki’yi hastahaneye götüren kişi Bozan Aslan’dır.

    Bahsedilen görevli doktor, bazı kişi ve çevrelerin iddia ettiğinin aksine, Haki’nin yarasına müdahale ememiştir. Doktor korkutulmuş, tehdit edilmiştir. Çünkü yaptığımız araştırmalarda, Haki’nin yanındakiler dışarı çıkartıldığında içeriye siyah takım elbiseli iki kişi girmiştir. Bu kişiler dışarı çıktıktan bir süre sonra Haki’nin ölümü açıklanır. Bu iki kişi, ya polisin ya da istihbaratın adamlarıdır. Doktorun bu kişilerle bağlantı içinde olup olmadığını bilmiyorum. Biz o dönem doktorla bir kaç kez görüşme girişiminde bulunduk ama her seferinde bizimle görüşmekten kaçtı. En son görüşme girişiminde bulunduğumuzda ise, ‘Doktor burada görev yapmıyor’ denildi. Ama yıllar sonra bu doktorun öldürüldüğünü Rucan Keleş’in yazısından öğrendim. Tüm uğraşlarıma rağmen bunun gerçek olup olmadığını doğrulatacak bilgilere de ulaşamadım.

    6- Haki’nin ölüm olayında Bozan Aslan’ın ne de diğerlerinin bir ilişkisi yoktur. Kaldı ki, Antep’te kaldığım süre içinde korumamı üstlenen Ahmet Ballı ve Ali Yaylacık’tı. Olayı soruşturmaya yönelik yaptığım görüşmelerin çoğunda bu kişiler de yanımdaydı. Kemal Pir’de yaptığı soruşturmalarda bu kişileri yanına almıştır.

    Tüm bunlar yine de işin şekli yanıdır. Önemli olan işin, yani, ölüm olayının arkasında yatan gerçeklerdir.  Ölüm olayının özü ise yukarıda yöneltilmiş sorularda yatar, ama A.Öcalan bu sorulara ne geçmişte cavap verdi, ne de bugün cevap verebilir. Yine de, PKK ve Öcalan’ın içyüzünü kamuoyuna daha iyi anlatmak için bu olayı biraz daha açmanın gerekli olduğuna inanıyorum.


                 KARANLIĞA GÖMÜLEN GERÇEK

    Haki Karer vurulurken yanında bulunan Bozan Arslan, olayın en canalıcı halkası durumundadır. Haki’nin katledilişinin ardından başta Antep olmak üzere Adıyaman ve Urfa yörelerinde kadro ve sempatizanların büyük çoğunluğu A.Öcalan’a tavır almışlardı. Öcalan’ın durumu kurtarmak için aralıksız yaptığı toplantılar sonuçsuz kalıyor, hatta Adıyaman ve Halfeti guruplarıyla yaptığı bir toplantıdan kovuluyor. Antep ve Maraş’lılarla toplantı yapmaya cesaret bile edemiyordu. Yurtdışına çekilişten sonra Lübnan’da devreye soktuğu herkesi birbirine düşürme taktiğini burada çoktan uygulamıştı. A.Öcalan 12-13 kişilik bir liste hazırlayıp Cemil Bayık ve Urfa’da bulunan Kemal Pir’e göndererek bu kişilerin yokedilmelerini önermiş, fakat bu öneri büyük bir tepkiyle reddedilmişti. Vurulmalarını önerdiği kişiler arasında Naman Uçar, Ali Ömürcan ve kız kardeşi, Bozan Arslan, Hasan Bindal, Cin Ali gibi isimler vardı. Antep’te tam bir karmaşa ve kadrolar arasında karşılıklı güvensizlik yaşanıyordu. Sonuçta Cemil Bayık ile birlikte duruma müdahale etmek durumunda kaldık. Çalışmalara başladığımızda içinden çıkılması oldukça zor, karmaşık bir ortam vardı. Karşılaştığımız ortamı kısaca özetliyecek olursak; herkes Öcalan’a karşı çıkıyor ama, aynı zamanda herkes birbirine de tavır alıyordu. Yapılan çalışmalar sonucunda sorunların bir ölçüde giderildiğini söyleyebiliriz.Öcalan’ın dıştalanmaları ve yokedilmelerini önerdiği kişileri de kapsıyacak biçimde yeni bir yapı oluşturuluyor ve yeniden çalışmalara geçiliyordu. Öcalan bu oluşumu kabul etmeyeceğini söylüyorsa da gelişmeler karşısında fazla bir şey yapamıyordu.

    Ama sorunları tümüyle gidermek mümkün değildi. Çünkü sorunlar dönüp dolaşıp Haki olayında düğümleniyordu. Olayın her yönüyle incelenmesi gerekliydi. Öncelikle cinayetin soruşturulması gerekiyordu.

    Bozan Arslan, Haki’yi hastaneye götürdüğünde tutuklanmıştı. Olay sırasında Haki’nin yanında olduğu için kendisiyle görüşmek istemiştim. Zaten kendisi de ısrarla bana ulaşmaya çalışmıştı. Bu amaçla cezaevine gittim. Fakat görüşmemize adeta müsaade edilmedi. Görüş kısa kesildi. Bozan bilmem gereken önemli bilgilere sahip olduğunu ve mutlaka yeniden görüşmemiz gerektiğini söyledi. Ne yazık ki, bunu gerçekleştirmek mümkün olmadı. O dönemde nerelerden kaynaklandığı belli olmayan, daha doğrusu, kaynağını tespit etmekte zorlandığımız provokasyonlar sonucu, ikinci görüşmeyi gerçekleştirme fırsatı bulamadan, Antep’ten ayrılmak zorunda kaldım. Bölgeden ayrılmam üzerine Bozan Arslan’la görüşmeleri sürdürmeyi Cemil Bayık üstleniyor. Görüşmek için Bozan Arslan’ın yanına gittiğinde ise büyük bir tepkiyle karşılaşıyor. Her hangi bir bilgi almadan geri dönmek zorunda kalıyor. Daha doğrusu, Bozan Cemil’e bilgi vermeyi red ediyor.

    Bu noktada bir konuya daha açıklık getirmek istiyorum. Rızgarinin web sayfasında yayınlanan bir makalede benim Bozan Aslan ile görüşmediğim iddia ediliyor. Bu kesinlikle doğru değil. Ben hiç bir zaman ‘Bozan’la görüşemedim ya da görüşmedim’ diye bir açıklamada bulunmadım. Birinci görüşmem çok kısa geçti. İkinci buluşmayı gerçekleştiremedim. Zaten birinci görüşmeden bir süre sonra Antep’den ayrılmak zorunda kaldım. Ama Bozan’la kısa görüşmemde, ‘Sen cenazeye nasıl geldin, yetişdin mi?’ sorusu beni şaşkına çevirmeye yetmişti. Belki gayrı ihtiyari, bel ki de bilerek sordu. Ama bu soru, beynimde şimşeklerin çakmasına neden oldu. Gerçekten nasıl haber aldığımı ve nasıl geldiğimi o ana kadar hiç düşünmemiştim.

    Haki vurulduğu zaman ben Ağrı’daydım. Zaman zaman yanına uğradığım bir dükkancıya Halil Cavgun telefon ederek benimle konuşmak istediğini, tekrar arayacağını söylemiş. Bir sempatizan aracılığıyla beni acele çağırdılar ve dükkana geldim, telefon bekledim. Halil, çok üzgün ve neredeyse ağlamaklı bir ses tonuyla, ‘Antep’te Haki arkadaşı vurdular, hemen Ankara’ya hareket etmen gerekiyor’ dedi. Ben telefonda konuşmayı bitirir bitirmez otobüs durağına koştum ve söylenildiği gibi Ankara’da Siirt Yurdu’na gittim. Bahsettiğim yurda geldiğimde, beni ilk karşılayan Kesire oldu.

    Burada ilginç nokta, bu telefonu Halil’e veren, bana telefon ettiren kimdi? Bu telefonu Halil’in önceden bilmesi ya da kendi çabalarıyla elde etmesi olanak dışı.   Siirt Yurdun’da Kesire’nin beni karşılaması bir tesadüf olabilirmiydi? Haki’nin ölüm olayını soruşturma sırasında bu konuyu enine boyuna Kemal Pir’le tartıştık. Kesire üzerine şüphelerimiz daha da arttı. Sonuçta Kemal Pir’le ben Kesire üzerine karar kıldık. Bu düşüncemizi Cemil Bayık’a da açtık, o da bizden yana tavır koydu. Daha sonra bu düşüncemizi Öcalan’la da tartışdık. Öcalan’da ‘Evet, bu çok önemli, bunu hemen araştıralım’ dedi. O da bir nevi Kesire’ye vurgu yapmış oldu. Bu andan itibaren bütün dikkatler Kesire üzerine yoğunlaşmaya başladı. Bu noktada, o dönemde  düştümüz hata, Öcalan-Kesire-Pilot üçgenini oluşturamamız ve bu üçgenin Alaattin Kapan’la bağlantı içinde olabileceği ihtimalini aklımıza getirememizdir.

    Aslında Allattin Kapan’ın Öcalan’dan önce piyasaya sürülen biri olduğuna inanıyorum. Daha sonra Öcalan hazırlanıp piyasaya çıkarıldığında Alaattin’e ihtiyaç kalmadığı düşünülüyor, sanıyorum gelecek için pek umut görülmüyor. İşte bu noktada Öcalan devreye sokularak Haki Karer cinayetiyle bir yapı ortaya çıkartılmaya karar veriliyor. Bir anlamda bir taşla iki kuş vurulmuş olunuyor; bir süre kullandıkları Alaattin Kapan’ı hem tasfiye etmiş hem de Haki engeli kaldırılarak işbirlikçi bir örgütlenme yaratmanın önünü açmış oluyorlar.

    Bana Haki’nin ölüm olayını haber vermede Halil’in seçilmesi, bir süre sonra Halil’in vurulması ve daha sonraları Hilvan-Siverek olayları, parti ilanı, aslında hepsi daha önceden kurgulanmış bir planın parçalarıdır. Bir dizi provakosyanlar ve cinayetler üzerinde yapı yükseltilmeye başlanıyor...

    Bir süre sonra her ne hikmetse ben Antep’de hareket edemez duruma gelmiştim. Çember giderek etrafımda daralmaya başladığını hissetmiştim. Sonuçta bölgeden ayrıldım.

    Bölgeden ayrılmam bazılarının işini kolaylaştırmıştı. 5-6 ay sonra Öcalan, Antep’te birçok cinayetin işlenmesi için Cemil ile yeniden konuşup, ikna etmekte zorlanmıyor.

Üstelik baştan birkaç cinayetin planlamasını bile yapıyor. Hemen arkasından Hilvan-Siverek olaylarının gürültüsünde hedeflenen kişilerin tümü katlediliyor. Bunların arasında cezaevinden çıkan Bozan Arslan da vardır.

    Haki Karer cinayetinde çok önemli bilgilere sahip olan Bozan Arslan niçin vurulmuştu? Öcalan, Bozan Arslan’ı ajan olduğu için öldürttüğünü söylüyor. Ama sıra gerçek bir ajan olan Pilot’a geldiğinde üçyüz atmış derecelik bir dönüş yapıyor;

     “Şimdi Pilot’u vurdursam, aslında devleti uyaracağız.” (Devrimin Dili ve Eylemi, age, s. 141)

    İnsan bu ne perhiz ne lahana turşusu demekten kendini alamıyor. Her ikisine de ajan diyor, ama birine diğerinden farklı yaklaşım gösteriyor. Bozan Arslan’ı hiç tereddüt etmeden vurdururken, “devletin şimşeklerini gurubun üzerine çekmemek” gibi gülünç bir neden ileri sürerek Pilot’u koruyor. Eğer ajan vurmak, devleti uyarıyorsa veya devletin şimşeklerinin gurup üzerine çekilmesine yol açıyorsa, Pilot’la aynı kefeye koyduğu, “ajan” olarak nitelendirdiği Bozan’ı neden vurduruyor? O’nu ortadan kaldırmakla gurubu tehlike altına sokmuş olmuyor mu? Açık ki; kendi durumunda olan gerçek ajanları korurken, devrimcileri, yurtseverleri katlettiriyor. Bozan Arslan yaşarsa, Haki’ye yönelik komplonun açığa çıkacağını, dolayısıyla soruşturmanın gelip kendisine dayanacağını biliyor. Bu nedenle ne pahasına olursa olsun Bozan Arslan’ı katlettiriyor. Öte yandan bugün hȃlȃ “… eğer yaşıyorsa kulakları çınlasın, benden çok etkilenmişti.yollu sözlerle Pilot’a göndermeler yapmaktan da geri kalmıyor. Yoksa çanların kendisi için çalacağı zamanın yakınlaştığını hissettikçe, geçmişte yaptığı iyilikleri hatırlatarak Pilot’tan yardım mı bekliyor?

    Haki olayı üzerindeki kuşkuları aralayacak herşeyi alelacele ortadan kaldırdığına inanan A.Öcalan, bu işin sandığı gibi kolay olmadığını çok geçmeden anlamıştı. Haki ve Antep olaylarıyla ilgili bir yığın soru birçoklarında olduğu gibi benim de kafamı karıştırmaya devam ediyordu. Sorularımıza ikna edici yanıtlar bulamamıştık. PKK içinde birşeylerin doğru gitmediğini biliyorduk ama tüm saflığımızla bunları açığa çıkarmanın çabasını veriyorduk. Olayları çözümlemek ise bizim açımızdan hem uzun yıllara, hem de yeni canlara maloldu.

    Durumumuz A.Öcalan için tam bir çıkmazdı. Herkese kolayca çamur atan Öcalan, özellikle Haki’den sonra beni nereye koyacaktı? Bunun için epeyce uğraş verdiği dil sürçmesinden belli oluyor. Sonuçta içine düştüğü çıkmazla, bilinen klasik çözümlemesine dönüş yapmaktan başka çıkış yolu bulamıyor. Geldiği noktada inandırıcı olup olmamasını fazla önemsemiyor; nasıl olsa tüm iplikleri pazara çıkmış. Bu sefer kalan gücüyle bana yükleniyor;

     “Daha sonra Baki provokatörünün de bazı çok değerli arkadaşları, çok tehlikeli konuma itmesi söz konusuydu. Baki daha bilinçlidir ve provokatörlüğü ailecilik mehlinde gelişiyor. ” (age, s. 108)

    Ama yukarıdaki sözleriyle, sahibi tarafından çokca yüklenmiş eşeğin yokuşa doğru çıkarken düştüğü gülünç duruma düşüyor. Açık ki, üzerinden geçen onca yıllara rağmen, Antep olayları hȃlȃ bir sorun olarak kendini dayatıyor. Kuşkusuz insanlar durumun tatminkâr bir izahını bekliyor. A. Öcalan ise, sorunu, her zaman bilinen yöntemiyle “ajan,” “provokatör” yaratarak geçiştirmek istiyor. Zaten en büyük yanlışı da burada yapıyor. Çünkü,  konumum, kendisini başından zor duruma düşürüyor ve öne sürdüğü iddiaların havada kalmasını sağlıyor. Gerek Haki olayında, gerekse sonrasında gelişen Antep olaylarında ben de dahil birçok kişinin ikna edilemediğini herkes biliyor. Eğer buradaki hassas tutumumuz olmasaydı, olaylar daha farklı gelişecek, belki de Antep’te ‘ajan’ ilan edilerek öldürülmeyen tek bir sempatizan dahi kalmayacaktı. Abartmasız söylüyoruz; A.Öcalan ve piyonlarına kalsaydı, sorun bir daha karşılarına çıkmayacak biçimde halledilecekti.

 

                           PKK’NİN KURULUŞU         

 

    Daha önceden belirttiğimiz provokasyonların etkisiyle gurupta “örgütlenemezsek yokolacağız”düşüncesi egemen olmaya başlamıştı. Bir an önce örgütlenmek gerekiyordu. Bu amaçla 1977’in Ağustos ayında Ankara’daki birikimin ülkenin çeşitli yörelerine dağıtılması sonucuna varıldı.

    Örgütlenme konusunda yeterince aydınlanmış bir görüş yoktu. 1978’in Kasım ayına kadar bölgesel düzeyde toplantılar düzenliyor, parti örgütlenmesiyle ilgili tartışmalar yapıyorduk. Tartışmalar yüzeysel, dönemin ihtiyaçlarına cevap verecek derinlikten yoksun da olsa, parti örgütlenmesinin daha doğru olacağı yönündeki düşünce bu süreçte giderek ağırlık kazanmaya başlamıştı.

     Çok geçmeden 1978 Kasım’ında parti kuruluş toplantısı yapıldı. Toplantıda Hayri Durmuş ve ben, örgütlenme ile ilgili olarak hazırladığımız bir taslağı tartışmaya açtık. Buna göre; parti üyesi olacaklar tespit edilmeli, alt birimler oluşturulmalı, sendika, dernek vb. demokratik kuruluşlar geliştirilmeli, varolanlarla ilişkiler sıklaştırılmalı, etkin olunan yerleşim birimlerinde seçimlere katılınmalı, çalışmalar ağırlıklı olarak kıra kaydırılmalıydı. A.Öcalan örgütlenme taslağına “reformisttir” gerekçesiyle katılmadığını ileri sürerken, yeni öneriler geliştirilmek koşuluyla toplantıya katılan büyük çoğunluk tarafından uygun görüldü. Sorun üzerine görüşlerini yazılı olarak bildireceğini söyleyen Öcalan ise toplantıyı terk etmek zorunda kaldı.

    Toplantı sonrasında belirttiğimiz öneriler ışığında örgütsel faaliyetlere hız vermeye başladık. Tam da bu günlerde, basın-yayın yoluyla alabildiğine yaygın bir Apoculuk fırtınası koparıldı. Buna parelel olarak operasyonlar da yoğunlaştırılmış, Elazığ ve Dersim bölgeleri tamamen çökertilmişti. Hareketin A.Öcalan da somutlaştırılması yönündeki propagandalar tutuklanmalarla birlikte yaygınlık kazanınca, bu durumun önüne geçme ihtiyacını daha fazla duymaya başlamıştık. Tedbir almamız gerekiyordu. Düşünceler PKK’nin kuruluşunu kamuoyuna duyurmak yönünde yoğunlaştı. A.Öcalan’ın dışında herkes bunda hemfikirdi.

    Durumu, kendisine karşı da alınmış bir önlem olarak değerlendiren Öcalan, yeni bir provokasyonla, Urfa bölge komitesinden Siverek’te M.Celal Bucak’a karşı askeri bir eylem koymalarını ve bu eylemle birlikte PKK’nin kuruluşunu duyurmalarını istiyor. Üstüne üstlük bu kararı merkez komitesi adına veriyor. Bu arada bir de askeri örgüt kurma girişiminde bulunuyor. Oysa merkez komitesinin böyle bir kararı yoktur. Siverek’te yapılan bu eylemle nelerin amaçlandığını daha sonraki bölümlerde açmaya çalışacağız. Burada anlatmak istediğimiz provokasyonlar yoluyla gelişmelerin nasıl kesintiye uğratıldığıdır.

    Öcalan’ın tüm karşı çıkışlarına rağmen, Hilvan ve Batman yörelerinde Belediye seçimlerine katılmıştık. Çabalarımız başarıyla sonuçlanmıştı. Batman adayımız Edip Solmaz seçimleri kazanmıştı.

    A.Öcalan ise hȃlȃ bu faaliyetleri tanımadığını, ordudan ayrılan bir subay olduğunu sürekli bahane ederek Edip Solmaz’a güvenmediğini dile getiriyordu. PKK’yi DDKD ve Özgürlük Yolu’nun çizgisine çekmek isteyenlerin varlığından bahsediyordu. Ne yazık ki, Edip Solmaz başkanlığa seçildikten kısa bir süre sonra katledildi. Bu cinayet karşısında en büyük sevinci A.Öcalan’ın yaşadığını söyleyebiliriz. Hemen olayın ardından “bu türden çalışmaların gereksiz olduğunu defalarca ikaz ettik, aslında bir anlayışın iflası anlamına geliyor. Çizgimiz doğrulanmıştır” yönlü propagandalarla kendi “haklılığını” sıkça vurgulamaya başlamıştı. O dönemde bu cinayet de yeterince araştırılamamış, daha doğrusu araştırma fırsatı bulunamamıştır. Bir yandan Hilvan, Siverek olayları, öte yandan ardı arkası gelmeyen operasyonlar ve yaygın tutuklamalar bu soruşturmayı engelleyen önemli etkenler olmuştur. Ama şimdi, o dönem yaşadığımız gelişmeleri alt alta koyduğumuzda görüyoruz ki, hiçbir şey tesadüfen olmamış, her şey, bilinçli, planlı ve proğramlı olarak hazırlanmış ve uygulanmıştır. Olaylar birbirini tamamlamış, A.Öcalan’ı üstlendiği rolü oyna- maktan alıkoyacak her girişim, bağlı olduğu karanlık odaklar tarafından engellenmiştir. Nasıl ki, Haki Karer katledilmesiyle bu örgütün temelleri atılmışsa, Hilvan, Siverek olaylarıyla PKK tam bir “macera”ya sürüklenmiş, Edip Solmaz cinayetiyle de demokratik mücadelenin önü tümden tıkanmak istenmiştir.     

 

                         PİLOT-KESİRE İKİLEMİ

 

    Haki’nin vurulması hem paniğe hem de ardı arkası gelmeyen tartışmalara yol açmıştı. İçimizde bir ajanın yada ajanların olduğu şüphesizdi. Çünkü Pilot’un ajanlığını 1976’dan sonra Öcalan dışında artık kimse tartışmıyordu. Sorunun kilitlendiği nokta, daha başka ajanların da olabileceğiydi. Bu hep kafaları kurcalayıp durdu. Antep olayları ve Ankara’daki operasyonlardan sonra A.Öcalan, Pilot’un ajanlığını, çok zor da olsa kabullenmişti. Pilot’un devre dışı kalmasıyla bu kez dikkatler Kesire üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştı. Öcalan Ağustos 1977’de Ankara’da yapılan merkez toplantısında ajanlığın Pilot ile sınırlı olduğu, başkalarından şüphelenmenin yersiz olduğu noktasında diretiyordu.  O günkü koşullarda bu çok gereksiz tavrı ve diretmeyi anlamak fazla mümkün değildi. Ayrıca Kesire’ye yaklaşımda gurup elamanları arasında da farklı görüşler vardı.Elbette bu durum, Öcalan’ın kimliğini daha uzun süre saklamasına hizmet eden bir ortam hazırlamıştı. Burada önemli olan Pilot’tan sonra piyon görevini kimin oynayacağıydı? İşte Kesire tam da bu iş için biçilmiş bir kaftan olarak çoktan hazırlanmıştı. Ayrıca erkenden delillerle ispat etme olanağı da yoktu. Çünkü hem yetkisiz kılınmıştı, hem de hareket etme olanağı oldukça sınırlıydı. Bu durum, Kesire’nin rolünü uzun vadeli oynamasına yolaçarken, A.Öcalan’ın da gizlenmesine daha kolay imkanlar sunmuştu.

    Bizler bu biçimde Pilot ve Kesire üzerinde yoğunlaşır ken, aynı dönemde A.Öcalan’ın konumu neymiş? Bilinmeyen hangi dolapları çeviriyor, nelerin peşinde koşuyormuş?   Bunu kendisinden aktaralım;

     “Allahın serserisi, ne istiyorsun? Kadın dersen kadın, para dersen para! Apartman dersen apartman al; ye, içinde yat! Ben de bu noktada, tam bir paşa oğlu gibi davranıyorum. Daha fazla para! Kendinizi daha fazla çalıştırın! Çok ilginç, ayarlama çok önemli (!!) burjuvaziyi nasıl çalıştırıyorum” (!!) (Devrimin Dili ve Eylemi, age, s. 110) 

    Kendini yeterince izah edemediği endişesinden olacak ki, efendilerine karşı nasıl dürüst ve sadakatli bir davranış içinde olduğunu vurgulamadan da geçemiyor;

     “Ben bütün bunları böyle entrikacı, oyuncu biçiminde yapmıyorum. Son derece dürüsttüm.”(!!) (age, s. 111)

    İnanıyoruz; Öcalan’ın entrikacı davranmadığı, oyun yapmadığı ve sonuna kadar dürüst olduğu tek kesim istihbarat örgütleridir. Görüldüğü üzere kendisine sunulan kadın, para, apartman vb. nimetlerden daha fazla yararlanmanın yollarını arıyormuş. Dikkat edelim; Öcalan’a bu kadar olanak neden sunuluyor? Bu önem niçin veriliyor? Kendisine sunulan bu zenginlikler hangi amaçlara ulaşmak içindir? Adını bile duyan yoktur o dönemde. Kitleleri etkileyen bir örgütte yoktur. Açık ki,  1977’lerde başlayıp günümüze kadar devam eden provokasyonların hazırlıkları yapılmıştır o günlerde. Kısaca, provokasyonlara hazırlık dönemi olarak adlandırdığımız bu dönemi anlatırken, Öcalan, içinde bulunduğu ekiple aralarındaki işbölümüne de açıklık getiriyor;

     “Özel savaş dairesinin dışındaki ordu kesimini Ecevit biraz işletiyor. Dolayısıyla Pilot özel savaşa bağlıydı. Fatma’nın (Kesire kastediliyor. BN.) ailesi ise CHP’ye bağlıdır. Özel savaş gerçekten hemen darbeyi indirmek istiyordu. CHP ise bizi, tıpkı bu DEP gibi kullanarak bir sonuca gitmek istiyordu.” (age, s. 112)

    Demek ki Pilot özel savaşın, Kesire’de MİT’in adamı imiş. Bütün bunlardan rahatlıkla bahseden A.Öcalan, bu kesimlerden hangisine dayanıyor acaba? Yukarıdaki sözleriyle özel savaşa dayandığını ama, MİT ile kurduğu düzenli ilişkilerle de bu iki kesim arasında bir denge rolü oynadığını mı anlatıyor? Her ne kadar biraz sağa sola kıvırtıyorsa da sonuçta baklayı ağzından kaçırıyor;

     “Apo’yu MİT Kürdistan’a göndermiş diye bir haber vardı. Bu aslında devletin içindeki odakların birbirini suçlamak için söyledikleri bir sözdür. Aslında gönderme değil de onların elindeki ilişkidir.”(!) (age, s. 112)

    Bundan daha açık bir izah olur mu? Kendisinin sadece MİT’in değil, diğer bazı odakların da işbirliğiyle gönüllü bir nefer olarak görevlendirildiğini ve bu ilişkilerini de halen koruduğunu “onların elindeki ilişki” olduğunu açıkca belirtiyor. İtiraz ettiği nokta; ilişkisinin sadece MİT’e dayandırılarak diğer odakların unutulması ve bunların geçen süreç içinde yapılmış olan anlaşmalara sadık kalmayıp, devleti zaafa uğratacak tarzda birbirine düşmeleri ve kendisini ele vermeleridir;

     “Dikkat edilirse biz klasik kemalist kanatla, 1960’ lardan sonra özellikle ABD’ye dayanarak geliştirilen özel savaş kanadı arasında bir denge durumunu yakalamışız.” (age, s. 112)

    Öcalan’ın nerede durduğu böylece anlaşılıyor. Bu neyin denge durumudur? İstihbarat birimlerinin çeşitli kanatları arasında, devrimci düşüncelerle yola çıktığını iddia eden bir zatın ne işi var? Veya soruyu tersinden sorarsak, aralarında dengeyi sağlamış istihbarat güçleri, sol içinde bir örgüte neden, ne zaman ve hangi amaçlar için ihtiyaç duyarlar?

    İstihbarat örgütlenmeleri öylesine karmaşık ve gizlidir ki, bunların faaliyet biçimlerini devlet örgütlenmesinin en üst yerlerinde görev alanlar bile kavramakta zorluk çekerler. Öyle ki, rejimler yıkılıp yerlerine yenileri geldiğinde bile onca arşive rağmen, istihbarat örgütlenmelerinin faaliyetleri, çalışma biçimleri çoğu kez çözümlenemez. Bunların ilişki ağları ve faaliyetleri açığa çıkarılmak istendiğinde, ne tür yöntemlere başvuracaklarını tahmin etmek hiçte güç değildir. Türkiye bunun örnekleriyle doludur. Örneğin Uğur Mumcu’nun “suçu”, olağanüstü bir cesaret göstererek istihbarat örgütlerinin “vatan, millet, sakarya” adına neler yaptıklarını açığa çıkarmaya çalışmasıdır. Mumcu’nun tam da A. Öcalan’ın istihbarat örgütlenmeleriyle olan ilişkilerini araştırdığı ve belgeleriyle kanıtlamaya kalkıştığı, hatta birçok verilere ulaştığı bir anda katledilmesi tesadüf değildir. Bu ve benzeri çabalar sonucu Öcalan, ajanlık ilişkilerini az da olsa açıklamak zorunda kalıyor ve “dengeyi sağlama” gibi bir işlevi yüklendiğini izah ediyor.


                                 NEDEN DENGE?

 

    Çünkü, A.Öcalan’ın yüklendiği görev, herhangi bir greve karşı alınacak tedbirleri veya partiler arası iktidar kavgasında yaşanan klasik ayak oyunlarını içermiyor. Gelecek açısından oldukça tehlikeli görülen milliyetler sorunu sözkonusu olduğu zaman, dengeler tutturulmak zorundadır. Böylesi bir sorun karşısında çıkarı olan tüm güçlerin birliği zorunludur. İşte Öcalan ve PKK bu dengeler üzerine oturtulmuştur.

    İstihbarat güçlerinin sol görünümlü örgütlenmelere neden ve ne zaman ihtiyaç duydukları sorusuna yeniden dönersek, bahsedilen denge durumunu ve nedenlerini daha iyi anlarız. Eğer ülke ekonomik ve siyasi kriz içindeyse, devletin yeniden yapılanmasına ihtiyaç duyulur. Genellikle böylesi anlar, sahte örgütlenmelerin de ortaya çıkarıldığı anlardır. Bu anlamda A.Öcalan’ın ve PKK’nin ortaya sürüldüğü koşullara dikkat etmek gerekir;

    1970’li yıllar dünyada emperyalist kapitalist sistemin derin bunalımlarından birini yaşadığı yıllardı. Bunun Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere yansıması çok daha ağır ve acımasız oluyordu. 12 Mart1971 darbesiyle yeterli başarı sağlanamamıştı. Ama darbe iki önemli noktaya işaret ediyordu; birincisi, 1960’lardan başlayıp ABD’nin insiyatifinde geliştirilen kontrgerilla veya özel savaş gibi örgütlenmelerin devlet içinde ulaştığı boyutları göstermesi bakımından önemliydi. İkincisi, egemen güçlerin herhangi bir kamuflaja ihtiyaç duymadan başvurduğu ilk ciddi diktatörlük denemesiydi. Ama bu denemeden istenilen başarının sağlandığı söylenilemez. Dikkat edilir- se, bu yıllar, Türkiye’nin çalkantılarla dolu olduğu yıllardı. Yönetenlerin yönetemez hale gelmeye başladığı bir durum sözkonusuydu. Ekonomi iflasın eşiğine geliyor; enflasyon, dış borçlardaki artış, işsizliğin artması, döviz ve enerji sıkıntısı had safhaya ulaşıyordu. Sınıfsal ayrışmanın derinleştiği bu dönemde işçi sınıfı, köylülük, aydınlar, öğrenci-gençlik, ezilen sınıf ve tabakaların ortak bir zeminde buluştukları bir gerçekti. Grevler, 15-16 Haziran olayları, 1 Mayıs direnişleri, öğrenci gençlik eylemleri mücadelenin boyutlarını gösteriyordu. Aynı yıllarda tanık olduğumuz önemli bir gelişme de, Kürt halkının demokratik talepler uğruna yürüttüğü mücade- lenin yeni boyutlar kazanmasıydı. Sınırlı da olsa 1960’lı yılların deney ve tecrübesi hemen her alanda küçümsen- meyecek birikimlere yolaçmıştı. Türkiye genelinde azınlıkların ve milliyetlerin kendi kimlikleriyle ortaya çıkma istemlerine tanık oluyorduk.

    Kısaca, tüm bu gelişmeler, egemen güçleri ve onların istihbarat örgütlerini yeni çözüm ve arayışlar içine itiyordu. A.Öcalan’ın bu dönemde ortaya çıkması, bu çabaların bir yönünü oluşturuyor. O dönemde, tıpkı bugünlerde olduğu gibi burjuva basınının sayfalarını sürmanşetten Apo ve Apoculuk olayına ayırması boşuna değildi. Ortada henüz hiçbir şey yok iken, Öcalan, örgütlü ve tehlikeli bir güç olarak sunuluyor, yaratılan provokasyonlarla önü açılıyordu.

    Öyle ya, tüm çabalar buraya yönlendirilmeli, bütün yollar Ankara’ya gitmeliydi!... 

                                   

                     PAZARLIK SONUÇLANIYOR

 

     “Bütün arkadaşlarım bu bayanın ailesinden kaçarken, benim tam tersine onu tutmam sözkonusu. Pilot’u da öyle. ’Herkes bu adam kuşkulu’ diyor, ben tutuyordum…‘Bunlar ne ilginç Kürtlerdir? Bunları bir görelim, kimlerdir tanıyalım’ deyip, cemaatlerine dahil oluyorduk.”

     “Şu anda istihbaratçıların da en doğru buldukları bir yaklaşım ilkesiymiş. (Böylece taktiklerini nereden aldığı anlaşılmış oluyor. BN) (Devrimin Dili ve Eylemi, age, s. 118)

     “Bilinen türden ajanlar değil bunlar. Hem ideolojik, hem askeri, hem siyasal olarak dört dönüyorlar. Kusursuz kişilikler. (…) Özünde büyük ihtimalle devletin iyi bir hazırlanması, devletin bir solcusu, devletin bir Kürtçüsü.” (age, s. 120)

    Bu sözler, A.Öcalan’ın başkalarının şahsında kendisini tanımlamasıdır. Gerçektende çok iyi hazırlanmak istenen “devletin bir solcusu, devletin bir kürtçüsü” vardı. Ama bu, deşifre olmuş konumuyla gittiği her yerde rahatlıkla tanınan Pilot değildi. Yine bu, fazla bilinci ve yeteneği olmayan Kesire de değildi. Yukarıda bahsettiği cemaat içinde ”devletin” eğittiği bu bilinçli kürtçü A.Öcalan’ın ta kendisiydi. Eğer hȃlȃ aksini iddia edenler varsa, onları da yine Öcalan çürütüyor;

     “Ben hem solculuk, hem kürtçülük ve hem de iyi bir sosyal yaşam düzenlemek istiyorum. Hem de bunlar birbirini beslesin, güçlendirsin istiyorum.” (age, s.121)

     “Halk adına işbirlikçi bir ilişkiye yöneliyorum (…) Bu adamlar öyle bildiğiniz gibi değil, sana bu kadar masraf yapacaklar, hiç peşini bırakırlar mı? Devletin kendi adamlarına dayanarak gurubumu inşaa ediyorum. Beni sağ bırakırlar mı?” (age, s. 122)

    Daha işin başında A.Öcalan’ın niçin yollara düştüğü anlaşılıyor. Kendisi için daha iyi bir sosyal yaşam ve güvence istiyormuş. İstediği türden yaşama bu kadar rahat  yoldan ulaşmaksa hiçte kolay değildir. Halkımız daha iyi bir yaşam için yetmiş yıldır mücadele veriyor. Ama Öcalan bu işin kolayını bulan “sivri” akıllılardan biri. İstihbarat birimleri içinde edindiği yerle kestirmeden amacına ulaşıyor ve kısa yoldan “iyi bir yaşam” sağlıyor. Elbette devletten böyle “cömertçe” destek almak durup dururken olmaz. Kendisine bu desteği kara gözlerine aşık oldukları için sunmuyorlar. Bunun bir karşılığı olmalıdır. A.Öcalan bu kesimlere olan borcunu hangi hizmetlerle ödüyor? Bu hizmetlerin neler olduğunu şimdiye kadarki pratiğiyle yeterince anlattığına inanıyoruz. Sonuna kadar halk düşmanlığı, sonuna kadar Kürt düşmanlığıyla yüklü bir pratikle borcunu ödemiştir. Yani adından çokça sözedilen Abdullah Çatlı sağ cepheden bu kesimlere hangi hizmetleri sunmuşsa, Abdullah Öcalan da aynı hizmetleri sol cepheden sunmuştur. “ister doğrudan ister dolaylı olsun düzenin yetiştirmediği bir ilişki (yani istihbarat örgütleriyle içiçe olunmadan. BN) kolay kolay halka mal olmaz (age, s. 121) derken halkın bağrına bilinen kesimler tarafından sokulmuş bir hançer olduğunu anlatmıyor mu? Kendi değişiyle sol güçlere nefes bile aldırılmadığı bir ortamda, Öcalan’ın rahat nefes almasının yolları açılarak bugünlere kadar ulaştırılıyor.

    Ama herşey sorunsuz olup bitmiyor. Özellikle kendisiyle aynı cephede oynayan Kesire Öcalan ile fazlaca uğraşmak zorunda kalıyor;

     “Bayan beni sınıyor (…) Mutlak teslimiyeti dayatıyor. Ben de mutlak teslimiyet değil de, ‘yüzde on açık kalsın’ diyorum. Yüzde doksan fena oran değil, ama yetmiyor ve ‘yüzde doksan dokuz olsun, hatta mutlak bağlılık olsun’ diyor. Peki neden mutlak? Çünkü devlet ilişkisidir.” (age, s. 124)

    Cezaevlerinde veya dışarıda olsun, herkesin alnına “teslimiyetçi” damgası vuran A.Öcalan’ın buradaki tavrı oldukça ilginçtir. Bir evlilik yapıyor ve bu evlilikte teslimiyeti orana vuruyor. Yüzde doksanlık teslimiyeti fena bulmazken, yüzde onluk teslimiyeti de kendisinin bağlı olduğu birim için ayırıyor. Yani, istihbarat örgütlerinin birbirleriyle olan ilişkilerinde kimin kime ve nereye kadar bilgi vereceğinin pazarlığı yapılıyor.

    Aralarındaki kızgın pazarlığın boyutunu da belirtmeden geçemiyor;

     “…Son derece çelişkili bir ilişki ve büyük mücadeleyi şart koşuyor. İçinde gerçekten büyük mücadele var, istihbarat-ajanlık mücadelesi de var.” (age, s. 136)

    İnanıyoruz; Türkiye’nin kaderini belirlemede çok önemli konumlara sahip istihbarat örgütleri ile ilişkileri düzenli ve verimli kılabilmek büyük bir mücadele ister. Hele bir de, Öcalan’ın çeşitli istihbarat kurumları arasında bir denge unsuru olarak ortaya çıkması kuşkusuz ki, bu mücadeleyi daha zorlu kılıyor. Gerçekten de tam bir çelişkiler yumağı. Çözümü büyük “özveri”yi gerektiriyor. A.Öcalan ise kendi payına bu özveriyi fazlasıyla veriyor. Ama, istihbarat örgütleri arasındaki sorunlar karşısında Kesire ile arasındaki ilişkinin ayrılıkla sonuçlanmasına engel olamıyor. Sonuçta, sorun, her iki tarafın efendileri karşısında başarılı olma ve bu nedenle de kendisini dayatma isteminden kaynaklanıyor. Dikkat edilirse, aynı dönem kamuoyunda A.Öcalan’ın kimliğiyle ilgili tartışmaların da arttığı dönemdir. Uğur Mumcu, “Apo’yu MİT mi besledi?” diyerek tartışmayı başlatırken, Cüneyt Arcayürek de “devletimizin büyük gafı!” sözleriyle dikkatleri devlet ve Öcalan üzerine çekiyordu. Örgüt içinde yıllardan beri süren kuşku, Kesire’nin açık tavrıyla daha netlik kazanıyor, ileride de açacağımız gibi A. Öcalan ve Kesire arasındaki kavga “ajan kim?” sorusuna tam bir açıklık getiriyordu. Ama her zaman olduğu gibi karanlık odaklar yine  Öcalan’ın imdadına yetişiyor; Uğur Mumcu katliamıyla yürekli çevrelere yeni bir darbe vuruluyordu. Öcalan ise, bunu, örgüt içinde çoğu kez gizli, bazen de açık katliamlar yoluyla tamamlıyordu.

    Karanlık odakların imdadına yetiştiğini Öcalan’ın kendisi de belirtiyor;

     “…sonradan o Uğur Mumcu’nun başını götüren, işte açmaya çalıştığım bu ilişki tarzıdır. 1976, 1977 ve 1978 döneminde onları, devleti çalıştırıyorum ve hareket yürüyor.” (age, s. 111)

    A.Öcalan, Uğur Mumcu’nun kendisiyle ilintili olarak öldürüldüğünü anlatıyor. Belli ki, cinayetle ilgili birşeyler biliyor. Dayandığı kesimlere duyduğu güvenden olacak, üstüne üstlük gizli tehditler savuruyor. Rahatça sürdürdü- ğü ilişkilerinin kurcalanmasını, karıştırılmasını istemiyor. Bu nedenle Uğur Mumcu’yu kitabında sıkça hatırlatma gereğini duyuyor.

 

                              BAĞLILIK YEMİNİ

 

     “1978’de arkadaşların tasfiye etme kararlılığı ortaya çıkıyor (…) Ama yine de kendimi adeta bu ilişkiye mecbur hissediyorum. Duygusal mecburiyet miydi, cinsel mecburiyet miydi? Pek sanmıyorum. Öyle bir his var ki, sen bu ilişkiye muhtaçsın, şu anda bu ilişki sana gerekli, bunu atamazsın diyordu.” (Devrimin Dili ve Eylemi, age, s. 139)

    Dikkat edelim. Ne duygusallık varmış, ne de cinsel bir mecburiyet sözkonusuymuş. Ama her nedense, A.Öcalan kendisini bu ilişkiye zorunlu hissediyor. Aynı durum Kesire Öcalan için de geçerli. Peki o zaman bu zorunluluk nereden geliyor? Ortada onları evliliğe zorlayan üçüncü bir el var. İşte Öcalan’ın “his” olarak tanımladığı bu el, üçüncü elin ta kendisidir. Bu nedenle ilişkiye duyulan ihtiyaç tek taraflı değil, karşılıklıdır. Bilinçli ve planlıdır.

     “Tam bir düşman kalesinin içindeyim. Hem de onlara benzeyenim. Solcuyum, Kürtçüyüm…olmayan duygularımı geliştirmem lazım, olmayan aşkımı geliştirmem lazım.” (age, s. 152)

    Bir insan ancak bu kadar alçalır, bu kadar zavallılaşır. Bir “solcu” ve “kürtçü” olarak düşman kalesinin içinde ne arıyor? Sahte aşık rolü oynamaya kendisini zorlayan nedir? Olmayan duygularını zoraki yaratma çabası neden? Bir de utanmadan kendisini acındırmaya kalkıyor. Oysa zaaflarından ötürü bu ilişkiler içine gönüllüce girdiğini, sonuna kadar samimi olduğunu her fırsatta belirtiyor. “Etek” tutmaya alışmış bir kere. Sahipsiz yaşam sürdürmesi mümkün değil. Taşra yaşamından çıkıp, kendisini birden bire gelişmiş metropol yaşamında bulduğunda şaşkına dönüyor. Herşeye bir anda ve çabucak sahip olmak istiyor. Elinden tutacak birilerini arıyor. Öylesine düşkün, öylesine hırslı ki, çocukluğunda on kuruş için kovalanmanın acısını hemen oracıkta çıkarmak istiyor. Bunun için istenilen hizmete kendisini çoktan hazırlamış. Hem de bir tekke müridi inancıyla;

     “Abartmasız söylüyorum; rol dayatmadım, oyun oynamadım.” (age, s. 152)

     “Kontrolden çıktığımı anladıkları anda derhal öldürebilirler. Sonuna kadar bağlı olduğumu anı anına tekrarlamam lazım.” (age, s. 155)

“En kötüsü de zaten kuşkuluyum. Devlet bitirir ilişkiyi. Oysa benim ilişkiyi yaşatmam gerekiyordu.” (age, s. 154)

    Kullanılan herkeste görülen bir psikolojik atmosfer içinde yaşıyan A.Öcalan, öyle şeyler söylüyor ki, bazen yoruma bile gerek kalmıyor. Dikkat edersek; son derece samimi ve açık itiraflarda bulunuyor. Bugüne kadarki çabaları da, rol yapmadığını, oyun oynamadığını destekler yönde. Yirmi yıllık pratiği, bir gün olsun bile arkasına dönüp bakmadan bir uşak gibi çalıştığına tanıklık ediyor. Ama bunca hizmete rağmen öldürülme korkusu bir türlü yakasını bırakmıyor. Kontrolden çıkmadığını göstermek için sürekli bağlılık yeminleri yapıyor. Doğrudur; Öcalan, karanlık odakların kapısından adımını attığı gün verdiği yemine sadık kalmıştır. Öyle ki, sunulan basit bir yaşam uğruna sağ kalmayı bile büyük bir nimet sayıyor. Uşaklığa öylesine alıştırılmış ki, ayakları üzerinde durmayı aklından bile geçirmiyor. Ölçülemeyecek kadar korkak olduğunu bildikleri için, en küçük bir hatada yaşamının son bulacağı kuşkusu ve korkusu altında tutuyorlar. Bütün çabası; o lanet olası yaşamını “garanti” altına almak. Bunun için kendini olduğu gibi efendilerinin ellerine bırakıyor. ”Düşman kalesi”nde eğitilen, her yönüyle yoğrularak yeniden şekillendirilen A. Öcalan, her şey için hazır ve nazır hale getiriliyor.

    Artık geliştirilecek daha geniş çaplı provokasyonların mihenk taşıdır.

 

                             OYUN OYNANIYOR

 

     “1978 Maraş katliamı (23 Aralık 1978’dedir) doğrudan Kürdistan halkına yönelik bir tehdittir. Biz partiyi ilan ettik, onlar da bir ay sonra katliamı dayattılar.” (Devrimin Dili ve Eylemi, age, s. 156)

    Aklına gelen hemen herkesin Maraş katliamında rol aldığını iddia eden Öcalan’ın, katliamdaki rolü nedir? PKK’nin kuruluşundan bir ay sonra Maraş katliamı gerçekleştirildi derken, katliamla olan ilişkisini mi anlatmak istiyor? Maraş katliamıyla ilgili değerlendirilmeleri incelendiğinde hep bir övünç duyduğunu, kendisine bir üstünlük payesi biçtiğini, sevindiğini görüyoruz. PKK kurulan ne ilk ne de son örgüttür. Öyleyse neden PSK, KUK, PPKK, Rızgari ve daha bir çokları değil de, PKK kurulduğunda Maraş katliamı tezgahlanıyor? PKK’de farklı olan ne? Öcalan, PKK ile nelerin önünü açmış oluyor?

     “Düşman artık yavaş yavaş sıkıyönetimi de yaygınlaştırıyordu(…)Urfa’yı da katmış, giderek Mardin’i de katacak.(…)Elazığ tutuklamaları başlamış, Şahin Dönmez itirafa başlamış ve hatta vilayete mi, emniyet müdürüne mi ‘gidelim, o Apo’yu olduğu yerde yakalıyalım. Elimle koyduğum gibi bulup çıkarabilirim, yeterki emret’ demişti. Karar yok, olsa aslında bana da uzanacaklar. Fakat Ankara merkezi daha değişik planlıyor.” (age, s. 158)

    Demek ki, Öcalan’ın övünmesi, tehditkȃr konuşması boşuna değilmiş. Sıkıyönetimi yaygınlaştırmanın, adım adım cuntayı getirmenin önünü açıyormuş. Devrimci, demokrat örgütlenmelere karşı ihbarları anında değerlendiren emniyet güçleri, sıra A.Öcalan’a geldiğinde, Ankara’dan gelecek kararı bekliyorlar. Polisin, devrimcileri böyle özel kararlarla tutukladıklarını ne gördük, ne de duyduk. Durumu, yine bizlere Abdullah Çatlıyı hatırlatıyor.

    Maraş katliamıyla birlikte sıkıyönetimi yaygınlaştırma hedefine ulaşan Öcalan, bu kez yeni provokasyonlar peşinde koşuyor. Hedef; yurtiçi ile birlikte yurtdışıdır da. Yurt dışında güvenceye alınarak arkasındaki karanlık odaklarla birlikte emekçi yığınların mücadelesine daha büyük darbeler vurmak için hazırlanıyor. 1977’de oynanan oyun bir kez daha sergileniyor. Belirttiğimiz gibi, o dönem gurubun bazı elemanları tutuklanıp, bazıları katledilirken, A.Öcalan Türk-iş bloklarında bir gurup Harp Akademisi öğrencisinin yanında güvenceye alınıyordu. Benzer bir durum 1979’da da yaşanıyor, aynı güvence bu kez yurdışına kaçırmakla sağlanıyordu.    

     “Evet yıllar önce Ortadoğu’ya çekilirken çok sınırlı bir gücümüz vardı. Adeta eriyordu o güç. (…) O beni arayışa itti ve arayış ilk çırpıda ‘hele git şu hududun ötesinde ne var, şu dağın ardında ne var?’ sorularının cevabını almak için yürüttü. (…) Mehmet Karasungur arkadaşımız da, bir günlüğüne bir sayfalık çizdiğimiz gerilla yönetmenliğiyle Siverek’e gitti.” (age, s. 159)

    A.Öcalan bir yandan o ünlü Siverek çıkartmasıyla sözümona gerilla mücadelesini başlatarak, hayali ordulaşma yaratmaya çalışırken, öte yandan gizlice kaçışın hazırlıklarını yapıyor. Şimdilerde olduğu gibi bütün amacı ortalığı karıştırmak ve yarattığı kargaşadan bir biçimde sıyrılmak. Gerilla savaşını köşe kapmaca oyunu ile karıştırdığını sanmıyoruz. Karanlık odakların bağrında eğitilen bu “kürtçü” herşeyi bilerek yapıyor. Alelacele bir günde çizilen “gerilla” yönetmenliğiyle sonucun nereye varacağının çok iyi farkındadır. Mehmet Karasungur’la görüştüğü halde, yurtdışına çıkma niyetini saklı tutuyor. Neden? Çünkü Siverek provokasyonuyla “büyük” hedefler planlanıyor. Bunlar daha başlamadan bitebilirdi. İkincisi, yurtdışında “önemli işler” peşinde koşuluyor. Bu çıkış da gerçekleşmeyebilirdi. 

     “Fakat hiç kimsenin aklına böyle bir çıkış gelmiyor. PKK topluluğundan, devlet topluluğundan çok habersizdir. (…) Aniden düşündüm, sanırım iki günde. Eğer uzatsaydım, yani bizimkilere böyle tartışılmasına bıraksaydım, tehlike büyüyecekti.” (age, s. 163)

    Yukarıda da belirttiğimiz gibi kaçışının PKK topluluğundan habersiz olduğu doğrudur. Ama ”devlet topluluğundan” da habersiz midir? Bu soruya aynı yanıtı vermemiz mümkün değil. Herşeyden önce bunu dile getirmesi bile yeterince kuşkuludur. A.Öcalan bu ani kararı neden almıştı? Perde arkasında neler planlanmıştı? Ortada henüz 12 Eylül darbesi de yoktu. Belli ki, cuntanın gelişinden haberdardır. Siverek eylemi, gerilla savaşı ve ordulaşma kılıfı altında bunun zemini hazırlanmıştır. Ankara’dan çıkışından, yanı fiilen çalışmaya başlamasından itibaren neden Urfa-Mardin bölge temsilciliğinde ısrarlı olduğu daha iyi anlaşılmakta. 

 

 

                              NEDEN SİVEREK?

 

    Siverek olayının Kürt halkının başına örülen hain bir tuzak olduğunu artık herkes biliyor. Kuşkusuz A.Öcalan ve PKK’nin ne olup olmadığını ele alırken, Siverek’i atlamak mümkün değil. Bu provokasyon, Öcalan’ın efendilerine sunduğu hizmetlerin en önemli halkalarından birini oluşturuyor. Siverek provokasyonu neden, nasıl ve niçin planlanmıştı? Bu soruların yanıtını Çetin Güngör’ün 16 Ağustos 1984  tarihli yazısından aktaralım;

     “Siverek çok hassas dengeler neticesinde şekillenmiş, kendisine özgü bir takım özellikleri olan en karmaşık ve en anlaşılması zor alanlardan biridir. Bir tarafta yurtseverlik, ama öte tarafta birbirine düşmanlık, düşürülmüşlük var. Bir tarafta en işbirlikçi feodaller, ama öte tarafta yoksul köylülük var. Ayrıca çözümlenmemiş toprak ve aşiret sorunları, yüzlerce yılın kan ve intikam davaları Siverek’in belirli özelliklerindendir. Bu kaos ortamında çıkara dayalı bin türlü ittifaklar kurulur, bozulur. Siverek’i bu özelliklerinden ötürü karıştırmak kolaydır, fakat yeniden düzenlemek zordur … Ufak bir fitil bu ilçedeki açık ya da örtülü bütün çelişkileri dinamitlemeye yeter.

    İşte PKK Siverek’te cehennemini kurarken bu tercihini tesadüfen değil, bilinçlice yaptı. Çünkü Siverek özellikleri ile PKK’ nin taktik çizgisini çok rahat hayata geçirebileceği bir alan olarak görüldü. PKK, silahlı çatışmaları başlatırken elindeki on taraftarına değil, yukarıda bahsettiğimiz çelişkilere güvenmiştir. Öyle bir ön hazırlık yapılmalı, öyle bir eylem yapılmalıydı ki, Siverek bir günde karışmalı ve çok kısa bir süre içinde yörede varolan tüm yurtsever örgütler darmadağın edilebilmeliydi.

    PKK provokasyon sürecini adım adım şöyle gerçekleştirdi;

    Önce, hem siyaset adamı ve hem de Siverek’ te belli bir saygınlığı olan Ferit Uzun öldürüldü. Cinayet, çok kişinin kolayca inanabileceği Mehmet Celal Bucak’ın üzerine atıldı. Ardından cenazeye sahip çıkıldı ve intikam yeminleri edildi… 

    Provokasyon harekatının ikinci önemli halkasını mutaasıp bir ailenin iki genç çocuğunun öldürülmesi olayı oluşturdu. Bu ailenin çocuklarının öldürülmesi de M.Celal Bucak’ın üzerine atıldı…

    Provokasyon harekatının sonuncu ve en önemli eylemi ise Kırvar aşiretinin desteğini kazanabilmek amacıyla yapıldı. Siverek’in büyük aşiretlerinden ve Bucak’la kıyasıya mücadele içinde olan Kırvar aşireti üzerinde çeşitli oyunlar oynandı. Önce konuşuldu, ikna edilmeye çalışıldı. Fakat istenen elde edilemeyince Kırvar aşiretini çatışmanın içine sokmanın değişik yolları denendi. Bu aşiretin iki üyesi PKK tarafından vuruldu ve bir kaç evi yakıldı…

    Artık Siverek’te tansiyon adım adım yükselmiş ve PKK belli bir desteğe sahip olabilmişti. Mevcut ortam ve güç, Bucak’a karşı savaş için yeterli görüldü. Çatışmalar 30 Temmuz 1978’de işte böylesi “politik” bir zeminde başladı ve tam bir yıl sürdü. On kişi civarında Celal ağadan olmak kaydıyla, çoğu halktan ve PKK’lilerden oluşan yüzlerce insan öldü. Bir o kadarı da zindanlara düştü.”

    Neden Siverek sorusu böylece biraz olsun açıklık kazanıyor. Elbette olayların sadece Siverek ile sınırlı kalmıyacağı, diğer yörelere de yayılacağı, bir kör döğüş içinde halkın birbirine düşürüleceği, bitirileceği biliniyor. Zaten halk olaylara karşı koyabilecek güçten yoksundur. Ogüne kadar yurtsever örgütlenmelerin bu alanda yarattığı değerler ve halkın güven duygusu yerle bir ediliyor. Bu arada basın ve yayın kuruluşları da her zamanki yaygaracı tutumlarını biraz daha ileriye götürerek kurtarılmış bölgelerden bahsetmeye başlıyor. Gerçekten gerilla savaşı yürütülüyormuş gibi bir izlenim yaratılmak isteniyor.

    A.Öcalan ise olayları değerlendirirken sanki olayın sorumlusu kendisi değilmiş gibi davranıyor. Efendilerince dikte ettirilmiş oyunu kendi kurallarınca oynuyor. Kurdun dumanlı havayı sevmesi misali yarattığı dumanlı havayı fırsat bilip, geri plana kaçmaya çalışıyor;

     “Siverek, daha 1979’un sonuna ermeden bir enkaz haline getirildi, köylü çeteciliğine dönüştü.” (Devrimin Dili ve Eylemi, age, s. 164)

    Sanki başka türlü sonuçlanmasını bekleyen varmış gibi konuşuyor. Bunun böyle olacağı zaten başından belliydi. Her şeyden önce PKK sadece bir isimdi, örgütlü bir güç değildi. Nasıl ki, o dönem PKK sadece bir isim olarak vardıysa, bugün de ARGK, ERNK gibi anlı şanlı ordu ve cepheler bir isim olmaktan başka birşey değildir. Öcalan gösterişli isimler altında oluşturulmuş örgütlenmelere ihtiyaç duyuyor. Çünkü bu türden isimler uydurukta olsa, O’na, Kürt halkının birikimlerini dağıtmada, geleceğini karartmada daha geniş manevra olanağı sunuyor. Bugün bu örgütlenmeler adına yapılanlar köylü çeteciliği değil de nedir? Öyle ki, halk, M.Celal Bucak’ın çeteciliğini arar hale getirilmiştir. Zorla adam kaçırma, para karşılığı cinayetler işleme, haraç toplama, halkı göçe zorlama, ırza geçme, yaşlı, genç, çocuk, kadın demeden toplu katliam lara girişme, esrar-eroin kaçakçılığı ve daha akla gelebilecek hertürlü çapulculuk ve talan sergileniyor. Tezgahlanan oyunlara karşı duranlar ise, ya direkt A. Öcalan tarafından, ya da efendileri tarafından ortadan kaldırılıyor.

 

TUTUKLANMALARDAKİ SIR PERDESİ

 

    1979 Haziran ayının ilk haftasında merkez komite toplantısı kararı alınmıştı. Öcalan’ın herkesten habersiz yurt dışına kaçmasıyla toplantı Ağustos ayına ertelendi. Bu toplantıda bölgelerden gelecek raporlar ışığında örgütsel yapının durumu, alınacak tedbirler, Siverek olayları ve Haki Karer’in katledilmesini araştıran raporlar görüşülecek, bir dizi kararlar alınacaktı. Merkez komitesi 1979’un başında kademeli olarak, Duran Kalkan, Yıldırım Merkit ve Mazlum Doğan’la genişletilmişti. Mazlum, Yıldırım ve Mehmet Karasungur’un toplantı yerine getirilmeleri, Antep, Adıyaman bölgelerine ait rapor ve belgelerin toplantıya ulaştırma sorumluluğu Duran Kalkan’a verilmişti. Tüm belge ve raporların, toplantıdan en az bir hafta öncesinde bir kurye ile toplantı bölgesine ulaştırılması gerekiyordu. Ama tam tersi yapılarak, belge ve raporlar Mazlum ve Yıldırım’ın haberleri olmaksızın gelecekleri arabaya yerleştiriliyor. Asıl ilginç olanı da kime gönderildiği belli olmayan A.Öcalan’ın el yazması bir mektubun da arabada bulunmasıdır. Hangi amaçla yazıldığını daha sonraları anladığımız bu mektupta yüz kadar isim ve faaliyet yürüttükleri yöreler yazılıdır. Mektubun ele geçirilmesinden sonra, başta Hayri Durmuş ve Ferhat Kutay olmak üzere bir çok kadro ve sempatizan yakalanmıştır. Oysa kesin karar vardır; toplantıya gelecek hiç bir merkez komite üyesi yanında herhangi bir belge taşımayacaktır. Duran Kalkan bu kişilerin bulunduğu arabadan beş dakika önce yola çıkıp, Urfa girişinde kurulan polis-jandarma barikatından geçerek toplantı yerine ulaşırken, diğerleri yakalanıyor.

    Burada önemli bir noktaya daha biraz ayrıntılarıyla değinmek istiyorum. Aslında bu merkez komite toplantısı her yönüyle hayati öneme sahip bir toplantı olacaktı. Daha doğrusu, bir çok soruna son noktanın konulacağı bir toplantı özelliği taşıyordu. Öcalanın tam da bu sırada yurtdışına kaçmasının altında yatan bir neden de budur.

    Mazlum merkez komiteye alınana kadar Antep’te basın-yayından sorumlu olarak görev yapıyordu. Ama bu arada da Kesire’yi kontrol altında bulundurmadan da görevliydi. Fakat bir süre sonra Mazlum her nasılsa yazı kurulu içinde Kesireyi savunur bir konuma gelmişti. Yazı kurulu direkt benimle ilişki halinde olacaktı. Çıkartılan dergideki yazıların içeriklerini eleştiren bir mektup göndermiştim. Çünkü aylık dergi içi boş, tamemen slogancılığı temel alan yuvarlak cümleler dizisinden ibaretti. Mazlum’dan mektubuma bir yanıt alamadım. Ben tekrar ilişkiye geçmeye çalışırken, hiç haber vermeden, önceden rendavu yeri belirlenmeden Mazlum Diyarbakır’a gelmişti. Benimle acele görüşmek istediğine dair bir not göndermişti. Buluştuğumuzda daha oturmadan ‘Bu kadını yanımızdan alın, yoksa işler çok kötüye gidecek’ dedi. Ben adeta şaşırmıştım. Devamla, ‘Yazı kurulu içinde birbirimizi tokatlamadığımız kaldı. Ben arayı bulurum, çatışmayı önlerim düşüncesiyle Kesire’yi başlarda biraz kolladım ama durum bildiğim gibi değilmiş’ dedi. Kesire’nin örgüte ait evlerde kalmayı kabul etmediğini, başka bir eve taşındığını, evi kimin tuttuğunu ve ilişki kurduğu çevreleri tanımadıklarını söyledi. Ben de tüm bunları yazı kurulunun diğer üyelerinin de görüş ve bilgilerini alarak bir rapor haline getirmesini istedim ve üzerinde görüşme yapacağımızı söyledim. Özellikle Kesire’nin hangi adreste kalmaya başladığını, evi kimin kiraladığını ve görüşmede bulunduğu çevrelerin tespitini falan istedim. Mazlum hazırladığı raporu merkez komite toplantısına gelmeden önce Duran Kalkan’a teslim ediyor. Ama ne Mazlum ne de hazırladığı rapor, Kızılttepe ve Derik’te yapılan merkez komite toplantısına ulaşmadı. Her ikisi de polise teslim edildi.

    Mazlum ve Yıldırım üç ay karakolda sorgulandıktan sonra cezaevine konulmuşlardı. Daha sonra her ikisi için de kaçırma kararı alınmıştı. Fakat içerden gelen öneri doğrultusunda hareket edilerek Mazlum’da karar kılınmıştı. Ne yazık ki, yüzde doksandokuz başarılı olacak eylem, görünürde Duran Kalkan tarafından sabote edildi. Görünürde Duran diyoruz, çünkü; eylemden üç gün önce Öcalan sınıra yakın bir köyde Duran ile bir görüşme yapıyor. Ayrıca Ethem Akçam (Mehmet Sait) aracılığıyla  Kesire’ye bir de mektup gönderiyor. Bu noktada sorulacak çok şey vardır;

    Bu kişileri cezaevinden kaçırma eylemi girişiminden üç gün önce Öcalan sınıra yakın bir köye gelerek Duran’la görüşme ihtiyacını niçin duyuyor?

    Bu görüşmeden hemen sonra A.Öcalan niçin Kesire’ ye bir mektup gönderiyor, gönderilen bu mektupta daha neler vardı?

    Öcalan, kadro ve aktif sempatizanların isim ve faaliyet          alanlarını içeren mektubu kaleme alma gereğini neden duyuyor ve mektubu  kimin aracılığıyla gönderiyor?

    Duran Kalkan’ın arabası Mazlum Doğan ve Yıldırım merkit’in bindiği otomobilin önünde beş dakikalık bir mesafede yol alırken, daha önceden kurulmuş barikattan nasıl oluyor da kurtuluyor?

    Haberleri olmaksızın rapor ve belgeler Mazlum ve Yıldırım’ın otomobiline niçin yerleştiriliyor?

    Mazlum’un kaçırılışı neden engelleniyor?

    Bahsedilen merkez komite toplantısından sonra görevleri askıya alınan Duran Kalkan, yurtdışına çıkışıyla birlikte, Öcalan tarafından nasıl oluyorda yetkilerle donatılıyor ?

    Cemil Bayık, bu ve benzeri sorulara 1980’nin ortaların da Beka’da yapılan dar bir toplantıda yanıt aramaya kalkıştığı için Öcalan tarafından ajan ilan ediliyor.

    İşte Ortadoğu sahnesine bu koşullar altında geçiliyordu.

    

                        

 

    “PKK’nin sapık yönetimine karşı bugün ‘ilk defa’ somut, etkili ve ciddi tepki belirtileri vardır. Şimdi artık bir şans eseri yaşayarak ayrılmış bazı kişiler mektup ve bildiriler yayınlarlarken, hala örgüt içinde kalan birçok devrimci de moral ve ölüm baskılanma- sını hiçe sayarak direnmektedir. PKK içinde sosyalist muhalefeti örgütlenmeye götürebilecek kişiler erken- den öldürüldüğü, ya da değişik biçimlerde etkisiz hale getirildiğinden muhalefet ögeleri tek tek ‘dışarı’ çıkmak zorunda kalmaktadır. Genelde olduğu gibi, PKK’nin özelinde de teorik, siyasal ve örgütsel fonksi- yonlar üstlenen aydın kesim, süreç içinde mutlaka PKK’yi mezara gömecek, bu alandaki görevini yerine getirecektir.”   

                                                   ÇETİN GÜNGÖR 

 

 

 

                            ORTADOĞU SAHNESİ VE PKK’DE İÇ

 HESAPLAŞMA

 

    PKK’de iç hesaplaşmanın esas olarak 1980’den itibaren başladığını daha önce belirtmiştik. Öncesinde bazı tartışmalar yapılmışsa da, bunların tam bir ayrılığa dönüşmesi 1980 sonrasında olmuştur. Çünkü yoğun çalışmalar içinde sayısız sorunların çözümü doğrultusunda çabalar gösteren kadrolar, ancak bu yıllardan sonra gelişmeleri bir bütün olarak ele alma ve değerlendirme fırsatı bulmuşlardı. I. Konferans bunun ilk adımı olmuştu. Konferansta dört bölge temsil edilmişti. Katılanların diğerleri niçin ve nasıl getirildikleri belli olmayan kişilerdi. Beyrut ve Şam sokaklarından toplanarak getirilenlerin yanısıra, Adana, Antep ve Antalya’nın meşhur yankesicileri, gangasterleri ve tecavüzcüleri bile özel olarak konferansa getirilmişlerdi. Oysa konferansta bütün bölgelerin temsili gerekiyordu. Bu doğrultuda yurtdışına çekilecek kadrolar belirlenmiş, gereken hazırlıklar tamamlanmıştı. Belirlenen kadroların yurtdışına çıkarılma sorumluluğunu A.Öcalan üstlenmişti. Gelişler değişik zamanlarda ve küçük guruplar halinde olacaktı. Fakat bir gurup hariç, diğer guruplar polis ve jandarma tarafından ya yakalandılar ya da imha edildiler. Buradan da anlaşılıyor ki, Öcalan’ın amacı; dürüst kadro ve sempatizanları devre dışı bırakarak, yanına aldığı serseri ve çapulcu kesimlerle provokasyonlarını rahatça uygulayabileceği bir yapı oluşturmaktı.

    Bahsettiğimiz koşullarda Öcalan tüm çabalarına rağmen merkez komite toplantısı yapmayı başaramamıştı. Örgüt içindeki konumunun sarsıldığını anlamıştı. Bu nedenden ötürü sorunlar karşısında oldukça tavizkar davranmıştı. Örgütün yeniden yapılanması ve örgüt içi demokrasiye işlerlik kazandırılması vb. konularda tamamen hemfikir olduğunu belirtiyordu. Böylece yöneltilen eleştirilerin ve görüş ayrılıklarının tam bir kopmaya dönüşmesi engellenmişti. Fakat sonraki gelişmeler gösterdi ki, A.Öcalan ve şurekasının tavizkar tutumu, kendilerince saptadıkları bir geçiş dönemini aşmak için başvurdukları bir taktikten başka birşey değildi.

    Konferansta olayların çok yönlü ele alınıp, tartışılamaması, çözümlenememiş sorunların daha da ağırlaşmasına neden olmuştu. PKK’de birlik yoktu. Aslında bir ayrışma noktasına gelinmişti. Bu yıllarda Avrupa’da faaliyet yürüten Mehmet Resul Altınok acil bir toplantı istemişti. Ama toplantı yerine kongrenin yapılması kararlaştırılmıştı. Kongre öncesinde M.Resul Altınok’la birlikte  Öcalan ve güruhuna karşı tavır almıştık. Çetin Güngör ve İran’da bulunan Mehmet Karasungur da bizimle hareket ediyordu. Cemil Bayık ve A.Haydar Kaytan ise dıştalanmış ve aşağılanmış bir konumda olmalarına rağmen, ikircimli tutumlarıyla kazanandan yana olacaklarını gösteriyorlardı. Durumun kendi aleyhine gelişeceğini farkeden Öcalan, açık bir darbeyle M.Resul’u tutuklayarak kongreye almıyordu. Darbe diyoruz, çünkü; kongrenin yapılacağı bina, kongre binasından çok hapishaneyi andırıyordu. Binanın çevresi Suriye askerleri ve Öcalan’ın hırsız, gangaster ve tecavüzcüleri tarafından çevrilmişti. Silahlı timlerin tehditi altında yapılan kongrede tartışmalar yapılamıyor, istenilen sonuç alınamıyordu. Kongre sonrasında Çetin Güngör Avrupa’ya çıkarken, ben de Mehmet Karasungur’la aramızda geçen bir telefon görüşmesi üzerine Güney Kürdistan’a gittim. Bir süre sonra Cemil Bayık ve A.Haydar Kaytan da Güney Kürdistan’a gelmişlerdi. A.Haydar Kaytan o bilinen ağlamaklı tutumuyla Öcalan’a karşı tavır aldığını korkuyla belirtirken, Cemil Bayık daha önceki izole konumunu aynen sürdürüyordu. Benimle olan konuşmalarında A.Öcalan-Kesire-Duran Kalkan üçlüsünden kaygı duyduğunu, gelecekten korktuğunu söylüyordu. Bu arada M. Karasungur’un çok kritik bir anda ve beklenmedik bir şekilde vurulması, karşı cephenin işine çok yaramıştı.

    Bu noktada Karasungur’un öldürülme olayına biraz dada açıklık getirmek istiyorum. Mehmet Şam’da kaldığım eve telefon ettiğinde son bir yıldır kimsenin kendisiyle ilişkiye geçmediğini, gelişmelerden hiç bir biçimde haberdar edilmediğinden yakınmıştı, özellikle beni yanında görmek istediğini, bu koşullarda ayrılmanın bir çare olmadığını söylemişti. Mehmet yurt içi ile ilişkilerini İran’da sınıra yakın KDP’inin kamp olarak kullandığı bir köyden yönlendiriyordu.

    Mehmet Karasungur’la buluştuktan sonra günlerce örgüt içi gelişmeler üzerine tartışmalar yaptık; ben ayrılmayı ve tavır koymanın daha yararlı olacağını savunurken, Karasungur, acele edilmemesi gerektiğini, biraz daha beklemenin yararlı olacağını, Ağrı, Kars, Van ve Hakkari bölgelerinde iyi ilişkiler geliştirdiğini söyledi ve o günün koşullarında K.Irak’ta örgütlerle bağımsız ilişkiler geliştirilmeden bir grup olarak ortaya çıkmanın anlamsız olduğunu ve hemen yokolma tehlikesiyle karşıkarşıya kalınacağını iddia etti. Mehmet Karasungur uzun dönem orada kaldığı için Bölgenin karmaşık ilişkiler ağını, her an değişen güçler dengesini iyi biliyordu. Çekincelerinin merkezini İdris-Öcalan ilişkisi oluşturuyordu. Sonuçta onun görüşlerine katıldım. Mehmet ikiyüze yakın kişiyi yurtdışına çekebileceğini, bunların yerleşme ve bakım sorunun olduğunu söyliyerek, sırayla Celal Talabani, IKP ve Sosyalist Parti ile görüşmelerde bulunmayı önerdi. O dönem KDP ve KYP arasındaki çatışmayı bahane ederek Celal Talabani ile görüşmeyi ilk sıraya aldı. Bu ilk görüşme aslında biraz da yoklama niteleği taşıyacaktı. Görüşmede direk ‘Biz ayrılıyoruz, grubumuz var, bizi destekleyin’ biçiminde açık talepte bulunma yerine PKK’ye yaklaşımlarını ve muhtemel bölünmeye karşı alabilecekleri tavrı öğrenme yönünde olacaktı. Yani geleceğe yönelik zemin yoklası yapılacaktı. Daha sonra IKP’den Cemil’le ve Sosyalist Parti ile görüşmeye birlikte gidecektik. Cemil Bayık’ın yıllar sonra çarpıtarak verdiği ‘Baki ve Semir çıkış yapacaklardı, bildiri bile hazırlamışlardı’ diye verdiği olay budur aslında. Mehmet Karasungur’u es geçmesinin tek nedeni, dayandıkları karanlık güçleri gizleme zorunluluğundan kaynaklanmakta.

    Malesef planlarımızın hiç biri tutmadı. Planladıklarımızın tutmamasında rol oynayan en önemli neden, Karasungur’un durumundan Öcalan’ın çok erkenden haberdar edilmesiydi. Mehmet karasungur’un Celal Talabani ile görüşmek için hareket etmesinden yaklaşık iki hafta önce Ali Ömürcan (Terzi Ali) ve Gerçüş’lü Hasan Hoca haber verilmeden Şam’dan yanımıza gönderilmişlerdi. Ben bu durumdan çok rahatsız olmuştum. Mehmet’e bunlarla hiç bir konu üzerinde tartışmamasını, kazanmaya yönelik bir yaklaşım içinde bulunmamasını söyledim. Ama Mehmet pek ikna olmadı ve aşırı eleyici olmanın yersiz olduğunu söyledi. Ben de fazla üzerine gitmedim. Ali Ömürcan ve Hasan Hoca sahte yakınmalarını Mehmet’e aktarıyorlar, ayrılma noktasında olduklarını söylüyorlar, Mehmet ise PKK’ye yönelik eleştirilerini dile getiriyor. Bunlar Hasan Hoca aracılığıyla Urmiye’den yapılan telefon görüşmeleriyle Öcalan’a olduğu gibi rapor ediliyor. Bu nedenledir ki, Celal Talabani ile görüşmeden dönerken, Mehmet Karasungur’a pusu kuruluyor. Aslında pusu kuran grup tamemen derin devlete bağlıdır. Kimi katledeceklerini çok iyi biliyorlar ve verilmiş kesin  bir kararla oradalar. Bu komplonun direk Celal Talabani ile ilişki kurularak düzenlendiği konusunda bir şey söyliyemem. Ama İki ihtimal var; Öcalan’ın bağlı olduğu karanlık güçler ya direkt Celal Talabani’nin bilgisi dahilinde ya da ilişkide bulundukları, daha doğrusu satın aldıkları bir peşmerge grubuyla birlikte hareket ederek Karasungur’u katletti. Yani, Mehmet Karasungur, Öcalan ve bağlı olduğu karanlık güçlerce katledildi. Aslında Mehmet Karasungur ve Masum Korkmaz’ın öldürülme biçimleri aynıdır.

    Karasungur’un ölüm haberi geldikten üç gün sonra Ali Ömürcan ve Gerçüş’lü Hasan Hoca’nın aniden bulunduğum yerden çekilmeleri bana pek şaşırtıcı gelmedi.

Lolan’a geçtikten bir süre sonra Cemil Bayık, (daha sonra) A.Öcalan’dan gelen bir talimatla KDP ve İKP’ye, aslında bir bütün olarak CUD’a yönelik geliştirilmesi istenen provokasyonlar karşısında oldukça korkmuş, belki de korkutulmuştu. Bana, “Senin yapabileceğin fazla birşey kalmadı. KDP’nin yapılmak istenen provokasyonlardan fazla haberi yok. Öcalan sıkıştığı noktada bunların da yardımıyla muhalefeti bastırabilir ve hazırlıklar bu yöndedir” diyerek erkenden yurtdışına çıkmamı önermişti. Bu arada kendisinin de özellikle A.Öcalan ve Kesire ikilisinin karanlık odaklarla ilişkilerinden aslında emin olduğunu, ama bir süre daha beklemekten yana olduğunu belirtmişti. Bugünkü tutumu ve geçmişe olan sahte yaklaşımıyla Cemil Bayık, artık tercihini yapmış, korktuğu  için teslimiyeti seçmiştir.

     “O zaman bir Davut (Mehmet Resul Altınok, BN.) vardı, bir Şoreş (Suphi Karakuş,BN.) vardı. Bunlardan birisi teorisyenimizdi, birisi ise en iyi militanımızdı.” (Devrimin Dili ve Eylemi, age, s. 176)

    Öcalan’ın katlettiğini itiraftan bile korktuğu Resul ile karşılaşmaktan çekinmesinin bir çok nedeni vardı. Bunlardan biri Resul’un epeyce uğraştan sonra Öcalan ile Kesire arasındaki gizli yazışmaları ele geçirmesinden sonra bazı ilginç ve şaibeli noktaların açıklığa kavuşmasını istemesiydi. “PKK kendi içinde hesaplaşma yapmadan bir adım bile ileriye gidemez” diyordu. Zaten örgütteki tehlikeli gidişi farkettiğinde çalışmayı reddetmişti. 

    A.Öcalan “en iyi militanımız” demekten kendini ala- madığı Suphi’den bahsederken kaş yapayım derken göz çıkarıyor, PKK’nin fazlaca bilinmeyen bir yanına daha dikkat çekiyor;

     “Anlattım, bir de Şoreş vardı. Bir delikanlı, bize ilk eylemi yapan adam. 1977’de kendi eliyle yaptığı eylemde üçyüz bin TL getirmişti. Onun da bir kızla ilişki durumu vardı. ‘Ben ülkeye gitmem’ dedi. Dayattı, kendini yere attı. Bir sürü hastalık numarası yaptı. En son, sanırım şehit Agit sınıra geliyor bu, ‘ben ölsem de sınırın içine adım atmam’ diyor. Orada Agit arkadaş onu tarıyor ve çok iyi bir karar!” (age, s. 179)

    Anlıyacağınız Dingo’nun hanı. İsteyen istediği zaman adam vuruyor. Gerekçenin basitliği hiç önemli değil. İhanete karşı direnenler vuruldukça Öcalan alkışlıyor. Yukarıda sarfettiği sözlerle de yine kendisini anlatıyor. Çünkü yurtdışına çıkış biçimi ve nedenine açıklık getiremeyen, ülkeye gitmemekte ayak direten kendisidir. Suphi; PKK’deki bu şebekeye tavır alan cesur ve yürekli bir yurtseverdi. Aslında ülkeye gitmediği için değil, örgüt içinde başkaldıranları ortadan kaldırmak için Öcalan’ın geliştirdiği yeni bir yöntemle öldürülmüştü. Daha onlarca yurtsever ya benzeri türden göstermelik gerekçeler ileri sürülerek ya da çatışmalarda “şehit oldu” süsü verilerek bu hainler eliyle katledilmişti.

     “Elimi silaha attım mı? Hayır. Genel yönlendirmeyle, uzaktan kumandayla yürüttüm…”  (age, s. 248)

     “Ben hiçbir zaman özgürlük dağlarına ulaşamadım, ama ulaştığımda da hepinizin oynadığı yer ve zamandan daha az bir süre ve olanakla büyük işler çevireceğime eminim.” (age, s. 323)

    İşte nihayet baklayı ağzından çıkarıyor. Ülkeden kimin, niye kaçtığı belli oluyor. Bırakalım Türkiye’yi G. Kürdistan’a  gitme cesaretini bile gösteremiyor. Bir halkın kaderiyle ancak bu kadar oynanır.“Genel yönlendirmeyle” ve “uzaktan kumandayla” kim, nerede, ne zaman, ne kazanmıştır?Bir halkın geleceğiyle alay ediliyor. Öylesine rahat konuşuyor ki, sanki gömüldüğü koltuktan seyrettiği uzaktan kumandalı televizyonun kanalını değişiriyor. Bunlar aynı zamanda Kürt halkına karşı duyduğu kin ve nefretin boyutlarını gösteriyor. Dağlarda insanlar öldürülmüş, kadınlar çocuklar katledilmiş umrunda değil. O’nun için önemli olan, sürdürdüğü lüks yaşamı bırakmama, dayalı döşeli dairelerde cümbüş çalıp bayan oynatma ve  tecavüzü günlük yaşantısının bir parçası haline getirmedir.

    A.Öcalan bilinen basit demogojilerinden birini daha yaparak, “özgürlük dağlarına ulaşamadım” diye timsah gözyaşları döküyor. Karanlık güçlerin yardımıyla o dağlardan kaçışını kahramanlık olarak göstermeye kalkışıyor. Kaldı ki yüreği varsa bahsettiği dağlara gitmemesi için hiçbir neden yoktur. “Reformist”, “hain” dediği örgütlerin liderlerinin onbinlerce peşmergeyle dağlarda direniş örgütlediklerini, halkıyla içiçe yaşadıklarını bilmiyen yok. Madem ki, sorun bu kadar kolay ve ülkeye ayak basmasıyla bir çırpıda çözümleniyor, o halde daha ne duruyor? Herkesten büyük fedakarlıklar bekleyen Öcalan, böyle basit bir fedakarlığı neden göstermek istemiyor? Ama çok iyi biliyor ki, o dağlar hain ve çirkef yüzünün aynası olacaktır. Belli ki, Suphi gibi daha nicelerinin sınır boylarında veya “çatışmalarda şehit düştü” süsü verilerek katledilmeleri gerçeğini kokuşmuş edebiyatıyla örtemiyor. Bu nedenle olup bitenleri mümkün olduğunca karmaşık hale getirmeye çalışıyor;

     “Bayan (Kesire Öcalan, BN) bir türlü, Semir bir türlü ve sonuçta sahte bir kavgayı başlatıyorlar. Beni adeta orada eritmek istiyorlar.” (age, s. 178)

    Kesire Öcalan ile A.Öcalan arasında ortaya çıkan sorunların efendilerine daha iyi hizmet kavgası olduğunu biliyoruz. Bunu daha önceki bölümlerde mümkün olduğunca açıklamaya  çalıştık. Çetin Güngör (Semir)’ün kavgası ise sorumluluklarla yüklü son derece haklı bir kavgaydı. Yukarıdaki satırlar arasında aklınca farkettirmeden Çetin’in kanatları arasına saklanma arzusu yatıyor. Ama unuttuğu bir nokta var; Çetin’in bu tayfaya karşı mücadeleyi başlattığı dönemde, A.Öcalan tarafından Kesire “en sadık ve dürüst nefer” olarak lanse edilmişti. Ayrılmaz bir bütünün parçaları olarak birbirlerine daha fazla kenetlenmiş, arkalarındaki karanlık güçlerin de yardımlarıyla Çetin’i yoketmek için tam bir seferberlik başlatmışlardı. Nitekim Çetin Güngör cinayetinde MİT’in direkt rol oynadığı giderek açıklık kazanıyor. Yıllar sonra ise Kesire’yi zoraki olarak Çetin Güngör’ün yanına oturtmak istiyor. Neden? Çünkü bu işine geliyor. PKK’ye geldiği günden başlayarak herkesin tepkisini çeken Kesire’yi mahkum etmesi hem çok kolay, hem de çok zordu. Kolaydı, çünkü; Kesire zaten hiç kimsenin sevmediği, güven duymadığı biriydi. Zordu, çünkü; ona “ajan” derken A.Öcalan kendisini de bir yerlere koymak,  Kesire’yi neden inatla koruduğunu izah etmek zorundaydı. Karanlık ilişkilerinin açığa çıkmasından korktuğu için o bilinen suyu çıkmış taktiğine bir kez daha başvurarak kendini arka planda tutmaya çalışıyor. Kesire Öcalan’ın şahsında Çetin Güngör’ü mahkum etmeyi amaçlıyor. Ama evde yapılan her hesabın çarşıya uyması mümkün değil. Ogüne kadar M.Resul Altınok örneğinde olduğu gibi, sorunları oldukça sessiz ve gizli biçimde halleden Öcalan, bu kez bunu başaramamıştı. Sorunun erkenden devrimci demokratik kamuoyuna götüren Çetin, onların bu alandaki çabasını boşa çıkarmayı başarmıştı. Bu çok önemli bir gelişmeydi. Çünkü, sürekli susturulan, gizli raporlar yoluyla birbirine düşman edilen insanlar, bu çıkışta bir ışık görmüşlerdi.16 Ağustos 1984 tarihli yazısında A.Öcalan’ı halk düşmanı bir korkak olarak nitenlendiren Çetin Güngör, çıkışının, PKK cephesinde yarattığı paniğin nedenlerini şöyle özetliyor;

     “... Eğer bugün gelinen noktada PKK’nin başını panik havası kaplamışsa, kesinlikle söylüyoruz, bunun nedeni Türk devleti değil, haksız yere öldürttüğü yüzlerce insanın her gün, her dakika sorgulayan ruhu, devrimci kamuoyunun birgün yine kendisini yakalayarak hesap soracağının korkusudur. İliklerine kadar hissettiği korku ve sadece budur ve PKK'nin başı bu nedenle suçunu çok iyi bilmektedir.

     “Öte yandan birer mürit ve maşa olmaktan başka bir meziyetin geliştirilmediği insanlara devrimcileri vurdurtmalarını ’kahramanlık’ diye övmeleri bizleri çok derin düşündüren endişe verici bir gelişmedir. Zira içine ve dışına karşı bu denli çılgınca bir duyguyla eğitilen kadrolar işledikleri suçun bilincine bile varmamakta, aksine iyi bir görev yaptıklarını sanarak şahlanmaktadırlar.

     “...Bunun için PKK içinde ortaya çıkan sorunlar öyle yaygarasının yapıldığı gibi 'teslimiyetçiliğin', 'reformizmin','ihanetin' PKK' ye karşı ortalıkta cirit atması değil, doğrudan doğruya PKK'nin halka ve devrimcilere yönelik olarak işlemiş bulunduğu suçların açığa serilmesi ve sorgulanmasıdır.”

     “PKK yönetimi de bilir, herkes de bilir ki, suçlu bir örgütün açık olması, demokratikleşmesi büyük rizikolar taşır. Çünkü yıllardan beri birikmiş bulunan rahatsızlık demokratik bir ortamda belki de patlama tehlikesi taşır ve yığınlar hesap sorma işlemini önce PKK genel sekreterinden başlatırlardı.”     

    “...Bugün PKK ile Kürt halkı arasında bir çıkar çelişkisi, bir düşmanlık vardır. Halk düşmanı her girişim gibi, bu girişim de bozguna uğratılmalıdır.”

     Gerçekten de bugün PKK, birer mürit ve maşa olmaktan öte  hiç bir özelliği olmayan insanları biraraya toplamıştır. Durumu açığa çıktıkça korkan Öcalan, her korkuda daha kanlı cinayetler işletmiş, toplu katliamlar yoluyla köyleri adeta toplu mezarlara dönüştürmüştür. Kendi ajan kimliğine bakmadan örgüt içindeki sesleri ”ajanlar, hainler, teslimiyetçiler” damgasıyla bastırmaya çalışmış, başaramadığı noktada da her zaman olduğu gibi imha yoluna gitmiştir. 

    Abartmadan söylüyoruz; bugün PKK’de düşünen beyinler yoktur. Sadece kendisine söyleneni harfi harfine yapan köle beyinler vardır. Bu nedenle Öcalan, çevresindekilere istediği muameleyi yaparken, istediği kadar küfürler savururken, kişilikleriyle alay ederek yerden yere vururken çok rahattır. En küçük bir tepkiyle bile karşılaşmıyacağını çok iyi biliyor. Kafalarına her gün bu şekilde vurulan bu insanların ortaya çıkaracakları tek şey, elbette tam bir canavarlık olacaktır. Tüm “yetki”lerini savunmasız halk üzerinde kullanacak,  terör ve işkence ile varlıklarını ispata kalkacaklardır. Öyle ki, Öcalan’ın emriyle, bırakalım hiç tanımadığı insanları yıllarca birlikte olduğu arkadaşlarını bile birden bire “ajan” görüp, işkenceyle öldürenler vardır. PKK de bir gün sıranın herkese geleceği kısır bir döngüdür bu. Yaşamak tama- men şansa kalmıştır. Şansa kalmıştır diyoruz, çünkü; PKK’de ölmek oldukça kolaydır. İnsanların ne zaman “ajan”, ne zaman kahraman” ilan edileceği hiç belli değildir. Ajan denilerek öldürülen çok sayıda insan, ölümlerinden yıllar sonra “yanlışlık yaptık” diye kahra- manlar listesine alınırken, bu kez de onları katledenler “ajan”diye öldürülmüştür. PKK’nin yayın organları bunun örnekleriyle doludur. Bu tamamen bilinçlice uygulanan bir politikadır. Çünkü; A.Öcalan yaşaması için devamlı “ajan”lara ihtiyaç duyuyor. İnsanları sürekli birbirleriyle uğraşmaya yönelterek, ardı ardına ilan ettiği “ajan”larla yarattığı kargaşa ortamında kendini kamufle ediyor.

 

                         SUİKASTLERİN İÇYÜZÜ

 

    Bu “gizlenme” operasyonunun bir diğer yanını ise A. Öcalan’a yapılan suikastler oluşturuyor. Durmadan kendisine yönelik suikastlerden bahsediyor. Başkalarına geldiğinde çok isabetli olan bu girişimler, her nedense A. Öcalan’da bir türlü başarılı olamıyor. Son dönemlerde çokça duyduğumuz bu suikast senaryolarından birini gazeteci ve yazar İsmet G. İmset’e de anlatmışlar.

     “Apo, arkasında Pilot Necati’nin olduğuna inanılan bu olaydan yara almadan kurtuluyor. O dönemde Türk-İş bloklarında kalan Öcalan, kaldığı apartmandan dışarı adım atmaz, yaylım ateşine tutuluyor. Olayın tarihi 8 Temmuz 1978.” (İsmet G.İmset, PKK, Ayrılıkcı Şiddetin 20 Yılı, s.49-50)

    Burada da bilinçli bir saptırma var. Nasıl Ankara’da yapılan toplantıları bilerek saptırıyorlarsa, aynı tavrı burada da gösteriyorlar. Bunlar; zoraki kahraman yaratmak için verilen gülünç uğraşlardır. Özellikle adres olarak Türk-İş bloklarını göstermeleri, bir şeyleri örtbas etme çabasından kaynaklanıyor. Ankara’da herkesin tek tek veya gruplar halinde yakalandığı dönemde, Öcalan’ın Türk-İş bloklarında bir gurup subayla birlikte emniyete alındığını daha önce belirtmiştik. İşte yukardaki senaryo ile buna bir kılıf hazırlanıyor. Yani akıllarınca kaldığı yerin hiçte öyle sanıldığı gibi güvenceli olmadığını anlat- mak istiyorlar. Bir kere verilen tarihte A.Öcalan Ankara’ da değildi. Kesire ile birlikte Diyarbakır’ da  bir evde kalıyordu.

    Ama modern çağımızda “İsa” olmak için bir değil, birkaç kez çarmıha gerilmek gerekiyormuş! Çünkü bu çabalar bize yıllar öncesinde A.Öcalan tarafından sahneye konulan bir senaryoyu daha hatırlatıyor. I. Kongre öncesinde yapılan bir toplantıya katılmak üzere gelirken yanında bulunan Ethem Akçam’a, “ben önden, sende bir iki dakika sona arkamdan içeriye gir. Evdekilere merdivenin başında iki kişi bize suikast yapmak istedi,  fakat biz atik davranarak kurtulduk diyeceğiz. İçte hainler var. PKK’nin yaşaması için bu gerekli” diyor. Ethem hikayeye fazla bir anlam veremezse de söylenileni uyguluyor. Kararlaştırılan şekilde her ikisi de nefes nefese içeriye girerek bir suikasten kıl payı kurtulduklarını anlatıyorlar. Üstüne üstlük bu göstermelik suikastden bir de ayrılanları sorumlu tutuyor. Benzer senaryolar şimdi de oynanıyor.

    Ama bir yalan aşırı derecede abartıldığı zaman sırıtır.   Tıpkı Öcalan’da olduğu gibi. Suikastler her nedense bir türlü hayata geçirilmiyor ve Öcalan hiç bir tedbir almadığı halde, her defasında burnu bile kanamadan kurtuluyor.  Beka vadisindeki karargahında bir sürü peşmerge giysilinin içinde baştan ayağa giydiği beyaz kıyafetleriyle M. Ali Brand’ın dikkatini anında çekiyor. Gazeteciler kendisiyle görüşmeye giderlerken çok serbest olduklarını, en küçük bir kontrolden geçmediklerini şaşkınlıkla anlatıyorlar. Hiç bir tedbirle karşılaşmadıkları gibi bembeyaz giysiler içinde sahada rahatça top oynayan bir Öcalan ile karşılaşıyorlar. Yani hiçte öyle suikast timleri peşinde olan biri gibi durmuyor, öyle yaşamıyor. 

    Belli ki, göstermelik ajanlara olduğu kadar uydurma suikast hikayelerine de ihtiyaç duyuyor. Devletin kendisini sürekli takip ettiği izlenimi vererek, birazda bunun arkasına gizleniyor.

 

 

“Bugün PKK içinde yığınla devrimci her türlü tehlikeyi göze almak gibi en elverişsiz koşullarda bile kıyasıya mücadele etmektedir. İşte bu tutum ve direniştir ki, PKK yönetiminin içine ve dışına karşı egemen kılmaya çalıştığı ‘mezarlık sessizliğini’ bozmuş ve baskı duvarlarını sarsan bir çatlak oluşturmuştur. Şimdiki halde bu çatlak ne denli ufak olursa olsun, gelecekte mutlaka yapılacak olan büyük hesaplaşmanın belirtisidir.”                                    

                                                                                                                                           

                                                             ÇETİN GÜNGÖR

 

 

                          TERS TEPEN POLİTİKA

 

    A.Öcalan insanlığın amansız bir düşmanıdır. İnsanı insan yapan özelliklere düşmandır. Güzelliklerin karşısına hep çirkinlikle çıkıyor. Güçlülüğün karşısına zavalılığı ve muhtaçlığı dayatıyor. Sevginin karşısına nefreti, umudun karşısına tükenişi, ışığın karşısına karanlığı çıkartıyor. Baştan ayağa hile, yalan, dolan ve ikiyüzlülükle yoğrulmuş çirkin bir ruha sahiptir. İnsan yaşamının onun için hiç bir değeri yoktur. Dilinden hiç düşürmediği direniş kendisine teslim olmakla özdeştir. Bu anlamda şehitler ve zindanlar ile ilgili tavrı sahtedir, sahte oldu. Bu sözcükler her köşeye kıstırıldığında başvurduğu birer duygu operasyonundan başka birşey değildir. Bir zamanlar ayrılanlara karşı çok sıkça öne çıkarıp sonuna kadar kullandığı ”şehitlerimiz”, zindandaki arkadaşlarımız”, ”PKK’yi bırakmak şehitlere ve zindanlara ihanettir” sloganlarının, şimdilerde ikinci plana düştüğünü görüyoruz. Neden? Çünkü  cezaevleri onun için işlevini tamamlamıştır. 1980-85 arası yıllar ise sorunların ayrılıklarla sonuçlandığı yıllardı. A. Öcalan kimsenin kolay kolay ses çıkartamayacağı yeni bir katalizatöre ihtiyaç duyuyordu. Bunun için zindanları, şehitleri ve direnişi bilinçlice ve zamanında devreye sokmuştu. Direniş kelimesinin içini boşaltıp çıkarları doğrultusunda kullanırken, şehitler ve zindanları hedef şaşırtmanın aracı olarak ileriye sürüyordu. “Mazlum- Şahin” ikilemini olur olmaz ortaya atarak, herşeyi oldu-bittiye getirmeyi, sorunları kısa yoldan halletmeyi istiyordu.

    Ama A.Öcalan cephesinin sergilediği tutum ve davranışlarda hiçbir zaman istikrarlılık veya süreklilik yoktur. Direnenler çok çabuk teslimiyetçilere, teslimiyetçiler de çok çabuk zıddına dönüşebilir. Buna o anki durum ve günübirlik çıkarları yön verir. 

     “Bu arada biz 4.Kongre'yi düzenledik. Bu Kongreye Mehmet Şener kendini dayatmak istedi. Zindandan çıkmıştır diye çok ihtimam göstermemize, değer vermemize rağmen tatmin olamayan, birçok değere saldıran ve birşeyler ele geçirmek isteyen bir havadaydı (...) PKK çizgisinin amansız karşısında, gerillaya düşman,PKK'nin yaşamına düşman, kendini içeride bir yaşama alıştırmış ve bize de onu dayatıyor. Sonradan açığa çıktı ki, en namussuzca, en alçakça bir yaşammış. En dejenere olmuş bir kişilikmiş. Bunu zindana da dayatmış, bastırmış zindanı ve bunu da büyük ihtimalle düşmanın yardımıyla yapmış.” (Devrimin Dili ve Eylemi, s. 261-262)

     “Bence yalnız MİT değil, CİA-MİT-SAPO üçlüsünün bir tedbiridir.”(age, s.262)

    Hayretten insanın dudağı uçukluyor. Mazlum, Kemal ve Hayrilerden sonra diline o çok doladığı Diyarbakır direnişini Mehmet Şener ile özdeşleştiren Öcalan, öylesine hızlı bir dönüş yapıyor ki, Mehmet’i birden bire CİA-MİT-SAPO üçlüsüne kadar uzatıyor.

    Peki, bu ani değişikliğin nedeni neydi? Aslında neler olmuştu? Bu soruların yanıtını direkt Mehmet Şener’in yazılarından aktaralım;

     “...soruşturmaya alınmamız, tutuklanmamız bir dizi gelişmenin son halkasıdır, başlangıcı değil. Tarih tek tek kişilerle başlamıyor ve başlamaz. Son gelişmeler benimle başlamadı. Ben, benim dışımda yaşanan parti gerçeğine ortak oldum ve tavrımı aldım...bir tahribata kendimi uyduramazdım. Devrimci insanlar 'ajan' diye katledilirken, ben de “vurun” diyemezdim...”

     “Keskin savaş edebiyatı altında yürütülen en sinsi oyunlara ve geliştirilmek istenen politikalara seyirci kalamazdık. Ülkemizin Osmanlının Yemen'ine dönüşmesine müsaade edemezdik...”

     "“Partinin bir tekke haline gelmiş olmasına, bir şeyh-murid ilişkisine katlanamazdık...bir derviş gibi yaşamaktansa, bir derviş gibi yitip gitmektense, zor, ama bir o kadar onurlu olan gerçeğe sahip çıkma görevini üstlendik.”

     “Apo bizi kaçmakla suçluyor. 'İlahi önderimiz!' Bizi savaş siperlerinden alıp tutuklayacaksın ve hertürlü zoru da öngören bir planla ajanlık dayatacaksın ve biz de öyle duracağız, sana boyun eğeceğiz..”

     “…'Sevgili önderimiz' diyor ki, "siz Kürdistan dağlarının kıymetini bilmiyorsunuz, insan orada bir ordu saklar, bir ordu kurar" Çok doğrudur (...) Ama şehitlerimize küfür edecek kadar saygısızlaşan 'sevgili önderimiz' birtürlü lütfedip, dağlarımıza gelip orduyu kurmuyor.”

     “...Apo'nun belirttiği gibi hepimiz suçluyuz (...) Ama suçlarımız hiçte partinin başına çöreklenen bu günah çocuğunun suçları arasında değildir. Ve eğer biz suçluysak, bir suçlular topluluğuysak, bizim başımızda suçlu üreten bir günah mekanizması, suç ve günah anası vardır.”

     “...Dikkat edersek birbirimize dönük eleştirilerimizin tüm ucu Apo'ya dayanan pratiklerimizdir... Bunu hepimiz biliyoruz, ama Apo' ya yöneltmemiz gereken eleştirileri birbirimize yönelterek, tam bir düşman kardeşler pratiği içine giriyoruz (...) Parti tarihimizin en kara lekesi olan Mardin'deki köy baskınlarını  yapan gurupların bizzat Apo tarafından talimatlandırıldığı bilinmiyor mu?”

     “Ağzımız her açıldığında kendimizi ahmaklıkla ve ihanetle suçlamak bize kolay geliyor. Çünkü başımızdaki şef de bunu istiyor. Peki biz alçakların peygamberini göremiyor muyuz?”

     “Hangi kadro bizdeki işleyişin bir aşiret, bir şeyh, murid ilişkisi olduğunu bilmiyor. (...) Hangi parti kadrosunda, onlarca bayana dayatılan ahlaksız ilişkiyi kaldıracak namus var.”

    Fazla söze gerek yok. Sorunun özü anlaşılıyor. En büyük ajan olan A.Öcalan, kimliğini çözmeye yakınlaşan her sesi, yeni günah keçileri yaratarak susturmak istiyor.

    Gerçeğin dili ağır da olsa apaçık karşımızda duruyor.

 

 

                     PKK’DE PİŞMANLIK YASASI

 

    PKK içinde iç hesaplaşmanın kızışmasıyla A.Öcalan ve şurekasının bazı yeni tedbirler aldığını belirtmiştik. Bu tedbirlerden bir diğeri de örgüt içi tartışmalara getirilen yasaklardı. ”Bireyleri tek tek PKK’ye bağlı kılma kampanyası” adı altında yeni bir yöntem geliştirmişlerdi. Amaç; kadro ve sempatizanlar arasında tam bir kargaşa ve düşmanlık yaratmaktı. İnsanlara bibirlerinden habersiz, birbirleri aleyhine yazılar yazdırılıyor, daha sonra bunlar uygun bir ortamda taraflara karşı kullanılıyordu. İşte bu dönemde pişmiş tavuğun başına gelmeyenler A. Haydar Kaytan’ın başına geldi. Bir anda en sadık itirafçı olarak önplana çıktı. Öcalan, zaten bitmiş olan bu kişilikten fazla birşey beklemediği için durumunu açıklamaktan çekinmiyor;

     “Hatta Fuat (A.Haydar Kaytan, BN.) arkadaşımız sanıyorum  itiraflarında söylemişti. (Devrimin Dili ve Eylemi, age, s.176) ”             

    Dikkat edelim A.Haydar Kaytan'ın itirafları! İnsan hemen merak ediyor; cezaevine hiç düşmemiş olan bu zat itirafı neden ve kime yapıyor? Ama mesele çok geçmeden anlaşılıyor. Meğerse bu itiraflar bilinen çevrelerin yakın takipçisi olduğunu her alanda gösteren A.Öcalan’a yapılıyormuş. Türkiye’de her hükümet değişikliğinde kapsamı biraz daha genişletilen pişmanlık ve itirafçılık yasasını örnek alan Öcalan, bu yasaları vakit geçirmeden PKK içinde de uygulamaya koyuyor. Başta Haydar Kaytan, Cemil Bayık, Duran Kalkan olmak üzere benzer itirafları birçoklarına bazen zoraki, bazen de gönüllü olarak yaptırıyor. Yani itirafların ardı arkası gelmiyor. Birbirle- rine yönelik yalan ve iftira ile dolu suçlamalar karşısında kişilik ve onurunu kaybeden bu insanlar üzerinde Öcalan’ ın istediği gibi oynaması artık işten bile değildir. İtiraflarında en usta olanları bazen öne çıkarıyor, bazende suyu çıkarılmış patlıcan gibi komposto tenekesinde tutuyor ve ağıza alınmayacak her türlü küfürü savuruyor. Anlıyacağınız tipik bir SS örgütlenmesi. Çıkarttığı bu yasayla kurdurulan senaryolardan bir de örnek veriliyor;

     “...Ve Fuat da, duygulara önemli oranda esir olmuş, tam olmasa da altüst olmuş biri konumunda. Semir (Çetin Güngör, BN.) habire  onu tahrik ediyor, eşi Seher’i (Cemile Merkit, BN.) tahrik ediyor. Sanıyorum Seher’in kardeşi Yıldırım var içerde. Yıldırım’ın devletle ilşkisi büyük ihtimalle anlaşılmıştı veya anlaşılmak üzereydi … ” (age, s.175)                  

    Bu satırlar arasında üzerinde durulması gereken önemli noktalar var. Mazlum ve Yıldırım’ın nasıl yakalatıldıklarını daha önceki bölümlerde anlatmıştık. İftiracı A. Haydar Kaytan’a onaylatılmış senaryo gereği bu aşamada Yıldırım’a da yer verme zorunluluğunu hissediyor. Aksi durumda, yapmak istediği bileşimden yeterli sonucu alamayacağını düşünüyor. Hiçbir şey umrunda değil. Bitirilmiş, düşünmeden seyretmeye mahkum kılınmış seyircisinin şakşakını yeterli görüyor.

    Zavallı yaratıklar. Zavallı sefil insancıklar. Türkiye tari hine bir kara leke olarak geçeceğinden kuşku duymadığımız Diyarbakır zindanları hakkında bu kadar rahat konuşabilme cesaretini kendilerinde buluyorlar. Diyarbakır  zindanı; acılarla, kan ve gözyaşıyla doludur. Hiç kimsenin bir döneme damgasını vuran bu yılları basit değerlendirmelerle geçiştirmeye hakkı yoktur. Hele hele Ankara’ nın göbeğinde kendisini önüne gelene pazarlayan bu zatın konuşma hakkı hiç yoktur. O, cuntacıların yarım bıraktığı işi neden tamamlama gereğini duyduğunu, cezaevinden sağ çıkanları niçin katlettiğini, tutukladığını, zulmettiğini anlatmalıdır. Herşeyden önce bunların hesabını vermelidir. Ve bu hesap, A.Öcalan’dan mutlaka sorulmalıdır.

    Herkeste bilir ki, Öcalan bu dönemi işine geldiği biçim de ve alabildiğine çarpıtarak anlatıyor. Daha 1982’lerde yayınlattığı mahkeme tutanaklarını istediği biçimde değiştirmiş, beğenmediği yerlerini olduğu gibi atmış, kendi ağzından yeni düzenlemeler ve ekler yaparak yayınlatmıştı. Kendisini ne çarpıttığı şeylerin birer belge olması, ne de içerdekilerin zor duruma düşmesi ilgilendiriyordu. Önemli olan her zamanki gibi günü ve anı kurtarmaktı. Bu nedenle cuntayı ve işkenceleri teşhirden çok, içerdekileri ölüme götürecek politikaları önplana çıkarıyordu. Tutuklulardan kimlerin merkez komite üyesi, kimlerin PKK’li olduklarını gazetesinde sergileyerek açıktan cuntacılara ihbar ediyordu. Bu türden yayınlar zaten zor durumda olan tutukluları daha da zor duruma düşürürken, hem sorgulamada, hem de mahkemelerde kendilerine karşı kanıt olarak kullanılıyordu. Öcalan’ın politikası tutuklular üzerindeki provokasyonların daha kolay oynanmasına yolaçarken, tutukluları da karşılıklı bir güvensizlik ve çekişme içine sürüklemişti. Ogüne kadar birlikte hareket eden Mazlum Doğan, Hayri Durmuş, Kemal Pir ve Yıldırım Merkit arasında kuşkuya dayalı sorunlar çıkmaya başlamıştı. Bazen birbirlerine, bazende ucu dışarıda Kesire ve A.Öcalana kadar uzanan bu kuşkular, tutukluları değişik davranışlar ve tek yanlı çözümlere götürmüştü. Mazlum Doğan’ın çözümü intiharda bulması geride kalanlar arasındaki tartışmaları daha da derinleştirirken, A.Öcalan’ın dışarıdan geliştirdiği provokasyonlar da sorunların tuzu-biberi olmuştu. Hayri Durmuş son çıkarıldığı mahkemede üzerlerinde oynanan oyunların farkında olduklarını ve bunları protesto etmek amacıyla ölüm orucuna başlayacaklarını bildirirken, Kemal Pir de gerekçelerine katılmamakla birlikte kararı desteklediğini duyuruyordu. Kemal’in tutumu ilginçtir, çünkü; o ölüm gibi herşeyin üstünü örtecek bir yolu seçerek değil, ayakta kalarak provokasyonların açığa çıkarılmasından yanadır. Hayri ise daha duygusal bir tutum içindedir ve dışardan gelen tehlikeyi boşa çıkart- manın tek yolu olarak ölümü görmektedir. Aynı dönemde Yıldırım’ın tutumu her ikisinden biraz daha farklıdır. Yıldırım, ölüm orucuyla olayların karanlığa gömülece- ğinden duyduğu korkuyu dile getirerek, durumun sürece bırakılmasını istiyor. Kemal Pir bu tutumu destekliyor, ama öte yandan Hayri’yi de aldığı kararda yalnız başına bırakmak istemiyor. Bu nedenle düşüncelerini hem Yıldırım’a anlatıyor, hem de PKK içinde ajanların varlığına dikkati çeken bir notu dışarıya iletiyor. Yıllar sonra A.Öcalan’ın kendisi de “Kemal Pir, Kesire mutlaka cezalandırılmalıdır biçiminde bir haber gönderdi” diyerek bunu doğruluyor. Ama Kemal’in uyarılarının Kesire üzerinde yoğunlaştığını iddia ederek durumu yine çarpıtıyor. Kemal’in uyarısı A.Öcalan’ı da kapsayacak biçimde genel bir uyarıdır. Açık ki, aksi halde notun sadece Öcalan’da kalacağı ve gereken yerlere ulaşamıyacağı endişesinden ötürü bu genellemeyi yapmıştır. Kemal’ in burada kimleri kastettiği ise bugün artık tartışılmaz biçimiyle ortaya çıkmıştır. Mazlum, Hayri ve Kemal’in ölümleriyle ilgili değerlendirmesinde "...yani görünüşte TC’nin işkencelerine, insanlık onurunun çiğnenmesine karşıdır, fakat özünde bu yapılmazsa ihanet herşeyi silip süpürecektir" (age, s.190) diyen Öcalan, ölümlerin ihanete karşı geliştirildiğini doğruluyor. Ama bu eylem- lerin en büyük ihanetçi olarak kendisini hedeflediğini inkâr ediyor. Titizlikle açıklamaktan korktuğu konu budur. Bu nedenle ortalığı yine bulandırmak amacıyla bin dereden su getirerek KDP, IKP ve CUD’a kadar uzanan göstermelik bir hainler listesiyle hedefi karartmak istiyor.

    Mazlum, Hayri ve Kemal’in ardından daha rahat bir nefes alan A.Öcalan, herşeye rağmen rahat değildi. Bu rahatsızlığının nedeni ise, içerdeki gelişmeleri her yönüyle bilen Yıldırım Merkit’in hala yaşıyor olmasıydı. Bu arada kardeşi Cemile Merkit’in ayrılanlardan yana tavır koyması, karşı cephedeki telaşı bir kat daha arttırmıştı. Bazı kesimlerin yardımıyla bu kez oklar tümüyle bu hedefe yöneltiyordu. Yıldırım üzerinde oynanılan oyunların ardı arkası gelmiyordu. Baskı, işkence ve tehditlerle Yıldırım sürekli Öcalan’la çalışmaya zorlanıyordu. Çevresinde demokratlığı ve yardımseverliğiyle tanınan babası Ali Merkit katlediliyordu. Başlangıçta olayı üstlenen PKK, halktan gelen büyük tepki karşısında geri adım atarak olayla ilişkilerinin olmadığını ileri sürüyordu.  

    Zaten içeride olupta A.Öcalan ve tayfasına karşı direnen insanların çoğu ya böylesi yollarla, ya da direkt imha yoluyla ortadan kaldırılmıştır. Geçmişte yüzlerce insanı yakalatanlar, asılsız suçlamalarla onlarca insanın ölümüne neden olanlar ise, bugün en sadık itirafçılar olarak Öcalan’ın gözde adamları durumundadır. Her çeşit yalan ve iftiraya dayalı iddialarını bir de bunlara onaylatan bu zat, Diyarbakır hakkında istediği kadar atıp tutuyor, insanları istediği zaman “hainler”, istediği zaman da “devrimciler”cephesine oturtuyor. Yani cezaevini yaşayıp olayları gerçek açıdan değerlendirebilecek insanların dıştalanmasıyla Diyarbakır artık ondan soruluyor. Ömründe bir kez Mamak cezaevine düşen ve oradan vücudunu ve ruhunu satmış bir ajan olarak çıkan A.Öcalan, imha yoluyla bir dönemi daha karanlığa gömdüğüne inanıyor.


                  DENGEYİ  KORUMA ÇABALARI

    

    A.Öcalan örgütten habersiz Ortadoğu alanına çekildikten sonra neler yapıyor?  İlk işi  Kesire’yi yanına almak oluyor. Eskiden olduğu gibi, bu alanda da ”istihbarat örgütleri arasındaki denge”yi kurmayı ihmal etmiyor.

     “Bayanla hala ilişkimi kesmiyorum ve onu da çağırıyorum (...) Ama bu süreçte kadın boş durmuyor. Bütün gelişmelere anı anına karşılık veriyor. Kesin beni bağlayacak ne kadar tedbir varsa onları alıyor”  (Devrimin Dili ve Eylemi, age,s. 174)

    Peki böylesine ”acı çektiren” bu bayan, hȃlȃ yanında ne arıyor? Neden ne kadar tehlikeli olduğunu anlatmakla bitiremediği bu ”yaramaz” bayansız duramıyor? Bu "zoraki" birliktelik neden? Çünkü bu iki ‘sevdalının’ şahsında geleceğe yönelik kapsamlı planların kazanı kaynatılıyor. Ve bu birliktelik yıllar sonra değişen dünya ve Türkiye koşullarına uygun yeni strateji ve taktiklerin geliştirilmesine kadar sürüyor. İşte bu aşamadan itibaren çeşitli odakların yeni döneme ilişkin olarak ileri sürdükleri farklı öneriler sonucu yaşanan çatışmalar, Öcalan-Kesire ikilisine de yansıyor. Doğduğu günden beri yakasını bırakmadığını iddia ettiği ‘talihsizlik’, burada bir kez daha Öcalan’ı buluyor. Birlikleri sarsılmaya başlıyor;

     “Ben hala temkinliyim. Bu ilişki için (özellikle ülkede) baktım kontrol altına alınmıyor, kadını tekrar sahama çektim. Avrupa’ya gitmişti. Avrupa'dan da çektik. Orayı felçetmiş durmuş. Tarihi 15 Ağutos hamlesinin içine vermeye çalıştık, orayı da felçetti.” (age,s. 180)

    A.Öcalan’nın ajan olarak nitelendirdiği bayana verdiği görev ve sorumluluklara bakın! Bayan gittiği her yeri felç ettikce terfi ediyor, terfi ettikçe de daha fazla batırıyor. Bunlara rağmen Öcalan onu inatla sahasında tutmaya çalışıyor. Yani korkunç bir “sabır” örneği veriyor. Ve bu “sabır” bağlı bulundukları kurumların ayrılığa düşmesine kadar sürüyor. A.Öcalan için asıl büyük mücedele de bu andan itibaren başlıyor. 15 yıllık evlilikten sonra birden bire ajan ilan ettiği bayanın semerine öylesine yükleniyor ki, oldukça gülünç duruma düşüyor. Kendi semerindeki yükünü de bayanınkine aktarmaya kalkıyor. Ama kaş yapayım derken göz çıkarıyor, bayandan çok kendi durumunu açıklıyor. Bizler bundan yirmi yıl önce A. Öcalan’nın kuşkulu olduğunu söylediğimizde hep bir acaba sorusuyla karşılaşırdık. Geldiğimiz noktada ise, kafalardaki bu soru, kesin yanıtını bulmuştur.

    Onun nasıl bir mal olduğunu artık bilmeyen var mı?

 

 

                           DENGE BOZULUYOR

 

     “...Semir dediğimiz provakasyon önderlikli hareket, muazzam geri çekiyor (...) Düşmanın ülkeye dönmemecesine uçurduğu köprüyü, biz yeniden kurmaya ve tam geçmeye çalışırken, o da arkadan çekiyor.”

     “PKK bir de bu zamanda ele geçirilecekti. Dörtte üçü ele geçirilmişti” (Devrimin Dili ve Eylemi, age, s.178)

    1984’de örgütün dörtte üçünün A.Öcalan’nın elinden kaydığı doğrudur. Yalnız ortada ne devletin yıktığı, ne de Öcalan’nın kurmaya çalıştığı bir köprü vardır. Zaten söylediklerinden karanlık odaklarla işbirliği içinde daha büyük hizmetler sunmak üzere Ortadoğu’ya çıktığı anlaşılıyor. Görevi;  efendilerine bölgede daha özgürce hareket etme olanağı sağlamaktır. Ama hiç birşey ha deyince olmuyor. Her şeyi tamamladığına inandığı bir anda, üzerinde durduğu zeminde çatlaklıklarla karşılaşıyor. Bu çatlağın önemli yanını örgüt içinde Öcalan’ı sorgulayan sesler ve demokratik kamuoyunun bu seslere verdiği destek oluşturuyor. Süreç; örgüt içinde olduğu kadar, kamuoyunda da teşhir ve tecritinin hızlandığı bir süreçtir. Adına “15 Ağutos atılımı” dedikleri provokasyon tam da bu arada devreye konuluyor. Bu eylemle dikkatler başka alana çekilmek isteniyor. Yani yeni bir oyalama taktiğine daha başvuruluyor. Eylem halkın intiharı anlamına gelse de yine önemli olan, günü, anı ve postu kurtarmaktı. Nitekim gelişmeler de bu yöndeydi. 1977’ler ve sonrası yılları adeta yeniden yaşamaya başlamıştık. A.öcalan tıpkı ogünlerdeki gibi karanlık güçlerin ve boyalı basının desteğiyle abartılıp yeniden gündemleştiriliyor, Kürt halkı üzerinde estirilen yeni bir baskı ve terör kasırgasının da bahanesi oluyordu.

    Yukarıda bahsettiğimiz çatlağın diğer yanını ise, A. Öcalan ile Kesire'nin karşı karşıya gelmeleri oluşturuyor.  Bu oldukca ilginç ama o kadar da şaşılacak bir gelişme değildir. Çünkü aralarında yıllardan beri süren o çok gizli savaşım, nihayet açık savaşıma dönüşmüştü. Öcalan’ın anlatımlarından İstihbarat örgütlerinin iki farklı kanadına dayandıkları anlaşılıyor. Onların arasındaki çelişkiler ve kavgalar buraya da yansıyor ve bu karşılıklı çekişme sonuçta ayrılıkla noktalanıyor.

     “...15 Ağutos atılımı sonucu 1985 Kasım'ını yaşadık. Hem de en geri Suriye ilişkisi bile son derece tahrip etmeye çalışıyor, barınamama durumuna yol açmak istiyor veya 'önder benim, ilişki benimle kurulabilir' diyor. ” (age,s.180)

     “...Sen kimsin? (...) Evet, 'nesin sen, açığa çık!' diye sorarak ben onu açığa çıkaracağıma,  o bana diyor: 'Sen nasıl birisisin, açığa çıkacaksın!” (age,s.181)

    İkisi arasında zavallı bir yaranma savaşının olduğu görülüyor. Sonuç olarak aynı güce hizmet etseler de, bağlı oldukları farklı istihbarat güçleri arasındaki farklı görüş ayrılıkları ikisi arasındaki çatışmayı zorunlu kılıyor. Her ikisi de temsil ettikleri provokasyon çizgisinin daha iyi sonuçlar vereceğini iddia ediyor. A.Öcalan ile Kesire arasında o güne kadar gizlice yürütülen tartışmalar artık açıktan yapılmaya başlanıyor. “Ya sen, ya ben, ikinci bir yol yok” deniliyor. Artık perde rolünü oynamak istemeyen Kesire, A.Öcalan’nı açığa çıkarmakla tehdit ediyorsa da bu kızgın kavga yeni bir pazarlığa yolaçıyor;

     "...bizim de gittikce kendimizi hazırlayıp sonuca gitme durumumuz var. (Bağlı olduğu karanlık gücün hazırlıklarını kastediyor. Buradan da anlaşılıyor ki, bu kanat daha erkenden harekete geçiyor. BN)

     “Telaşla böyle bir itiraf yaptı. (Hangi itirafı? BN) Kesin hainane düşünüyor, ki açtırmadım. (Neden. BN)...sonuç, bayanı tecrite alalım dedik (...) yine cepheci tutalım, hatta Avrupa yolunu açalım, dedik Atina'ya gitti.” (age,s.183)

     “Sonuna kadar ıslah etme anlayışım olmakla birlikte, kaçarsa kaçsın. Yani kaçırtma gibi (dikkat edelim, kaçırtma gibi…) bir yaklaşım sözkonusudur.” (age, s. 275)

    Böylece kavganın geçici de olsa anlaşmayla sonuçlandığını görüyoruz. Bu karşılıklı canlarını koruma anlaşmasıdır. Bugüne kadar yüzlerce devrimciyi, yurtseveri akıl almadık yalan ve iftiralarla katleden A.Öcalan, Kesire’ye geldiğinde oldukca “yufka yürekli” davranıyor. Verilecek cezayla ilgili önerilerden anladığımız kadarıyla, herkesin en sert kararın alınacağını beklediği bir anda, değil herhangi bir biçimde cezalandırma, üstüne üstlük bir de ‘cephede’ tutmanın, ‘ıslah’ etmenin yollarını arıyor. Yani hȃlȃ dengenin bir ayağı olarak tutmak istiyor. Şimdi sormak gerekir; üzerine basa basa MİT elemanı dediği Kesire o cephede ne arıyor? Bu cephe neyin cephesidir? Telaşla yapılan itiraf nedir ve bu itiraf neden açtırılmamış, geçiştirilmiştir? Başkalarına geldiğinde sayfalar dolusu zoraki itiraflar yazdırıp sonuna kadar kullanan Öcalan, Kesire’nin itiraflarını neden önlüyor? Kesire’yi apar topar kaçırtma gereğini neden duyuyor? Halkın dürüst, yurtsever evlatları sözkonusu olduğunda nasıl katliamcı davrandığı yüzlerce örneğiyle ortadadır. Açık ki, burada süngünün ucu kendisine dokunuyor. Çünkü; Kesire’nin cezalandırılması A.Öcalan’ın da sonu demektir. Bunun böyle olduğunu kendisi  söylüyor;

     “...Çıkış o çıkış. Nerededir, ne yapıyor?  Hiç önemli değil, ne yaparsa yapsın. İsterse bizi imha etsin.” (age,s.183)

    Öyle ki, aralarındaki anlaşmaya rağmen rahat değil. Kılına bile dokunmadığı halde Kesire’nin kendisini imha edebileceğinden  korkuyor. İşin ilginç yanı ise geldikleri noktayı bir de büyük bir çözüm olarak sunuyor;

     “...Daha sonra bu ilişki hakkında çok şey yazıldı, çizildi.Büyük bir devlet çözümlemesi oldu.”(age,s.183)

    Elbette bu ilişki biçiminden büyük bir ”devlet çözümlemesi” çıkacaktı. İstihbarat örgütlerinin karşı karşıya gelmesi devletler açısından hiçte istenilen bir durum değildir. Bu çatışma birtakım ilişkiler ağını ele vereceği gibi, tezgahlanan oyunların oynanmasına da engel olabilir. Nitekim Türkiye de yaşananlar da bunlar olmuştur. Türkiye görülmedik biçimde kimin elinin kimin cebinde olduğu belli olmayan bir dönemden geçmiştir. Bir yandan kolluk kuvvetleri, öte yandan uzaktan kumandalı PKK eliyle estirilen terör ortamında, halk, iki arada bir derede bırakılmış, insanlar için yaşam adeta şansa bağlanmıştır. Bu politikaların sonucu korkunç bir belirsizlik içine itilen kitleler tek çıkış yolunu göçte bulmuştur. Zaten ipleri elinde tutan kesimin önüne koyduğu hedeflerden birisi de buydu. Gelecekte gerçekleştirmek istediği amaçları açısından önemli olan halkı yıldırmak, yerinden yurdundan etmekti.

    Bugün Türkiye de hemen her alanda etkili olan bu kesim, A.Öcalan ile yaptığı danışıklı döğüş sonucu, ülkenin siyasal yaşamına kolay kolay çıkmamak üzere girmiştir diyebiliriz. Öyle ki, siyasilerle birlikte, bazen onlardan da önce mevcut gelişmelere karşı tavrın ne olacağını bunlar belirliyor. MİT ise çoğu kez bu geliş- melerin dışında tutuluyor ve dıştalanıyor. A.Öcalan’ın ”Özel savaş” olarak adlandırdığı bu kesim, geçmişte de, dönemsel çıkarlar ve çelişkilere göre MİT ile ilişkilerini belirlemiş, dolayısıyla bu ilişkiler ağı siyasal gelişmelere bağlı olarak bazen uyumlu, bazen de kavgalı sürüp gitmiştir. Özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra genelde, daha çok da Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar’da izlenecek politika konusunda ortaya çıkan kavga her iki kesim arasındaki çelişkileri açığa çıkarmıştır. Bu arada pastadan kimin nasıl ve hangi biçimde yararlanacağı sorunu da, yaşanan çelişkilerde önemli bir yer işgal etmiştir. A. Öcalan’ın Kesire ile ilişkisini sonuçta getirip bir devlet çözümlemesine kadar vardırması bu nedenledir.

    Dahası var; Öcalan’ın bağlı olduğu kesim çoğu kez bunları da yeterli görmemiş, 1992-1996 yılları arasında görüldüğü gibi, yerel ve bölgesel çete veya mafya gurupları aracılığıyla PKK’ye daha geniş taban kazandırarak emekçi yığınlar üzerinde terörü zirveye tırmandırmıştır. Bunun için  parasal destek sağlamaktan bile çekinmemiştir. Kilis, Habur, Nuseybin gümrük kapılarından elde edilen rantın azımsanmayacak bir bölümü PKK’ye aktarılmıştır. Ayrıca Bucak ailesiyle yapılan anlaşmayla GAP’tan da önemli parasal destek sağlanmıştır. Hatta daha ileri gidilerek, anlaşmalı karakol baskınları yapılmış, zaman zaman da A.Öcalan ülkeye gönderdiği grupları planlanan biçimiyle imha ettirmiştir. Çapulculuk ve rant bölüşümü savaş naralarıyla örtülenmiştir. Kızıltepe, Ömerli, Yüksekova, Nuseybin ve Cizre yörelerinde yaşanılan olaylar bunun en açık örnekleridir.

    A.Öcalan,Kesire ile ilişkisinin devlet çözümlemesinden başka bir de Kürdistan çözümlemesine yolaçtığını söylü- yor. Kürdistan çözümlemesi nasıl oluyor? Aslında burada da gündeme Irak Kürtleri geliyor. 

 

            İHANETİN KAPSAMI GENİŞLETİLİYOR

 

     “...bize de, o şeflerden biri olan Mesut Barzani 'aman' diyordu, 'şimdi zamanı değil' (...) Kendine göre, güya otonomiyi kazanırsa, Türkiye'de de buna benzer durumlar olabilirmiş” (Devrimin Dili ve Eylemi, age, s.192)

    Öcalan 1976’dan itibaren Türkiye’de sola karşı oynadığı rolü, 1984’ten sonra G.Kürdistan'da oynamaya başladı. İran’la Irak arasında uzun süreli savaş ve daha sonraları ortaya çıkan Körfez krizi, burası için uygun koşullar yaratmıştı. Özellikle Körfez kriziyle birlikte Saddam yönetimiyle tam bir çelişkiye düşen ABD ve Batı Avrupa, bölgede Kürt sorununun çözümüne sıcak yaklaşıyordu. Bu durumdan en fazla rahatsız olanların başını ise Türkiye çekiyordu. Ama rahatsızlığını direkt değil, PKK’yi öne sürerek göstermeyi tercih ediyordu. Öyle ya, böylesi günler için besleyip büyütülmüştü. PKK bahane edilerek bölgedeki bu gelişmenin önü alınmak isteniyordu. Bu amaçla devreye sokulan Öcalan gerekeni fazlasıyla yapmıştır. Denilebilinir ki, krizin en çok yaradığı ülkelerden biri Türkiye olmuştur. Zaten bunun alt yapısı 1984’den itibaren aktif biçimde hazırlanmıştı. Böylece hem bölgedeki gelişme engellenmiş, hem de göstermelik savaş çığırtkanlığı altında güçlü bir ordu yaratılmıştır. Ogüne kadar ikinci dünya savaşından kalma silahlarla hareket eden ordu, şimdi artık dünyanın en iyi eğitilmiş ve modern silahlarla donatılmış ordularından biri haline gelmiştir. Generaller “ordumuz savaşı PKK sayesinde öğrendi” derken, çok haklı olarak Öcalan’a şükranlarını sunuyorlar. Eğer Kuzey Irak’ta elverişli koşullara rağmen, gelişmeler istenilen sonuçlara ulaşamamışsa, bunda PKK’nin rolü ve sorumluluğu çok büyüktür. Bugün bölge Türkiye’nin arka bahçesi durumuna getirilmiştir; istediği zaman girip çıktığı bir saha durumundadır.

    Her zaman ve her yerde görevi efendilerine kapıyı aralamak olan A.Öcalan, Türkiye’yi harabeye çevirirken, Kuzey Irak’taki gelişmenin de karşısına çıkmıştır. Yaşanılan savaşın ne kadar kirli olduğu tartışılmayacak kadar açıktır. Ama bu kirli savaşta Kürtler adına savaştığını iddia eden Öcalan, herkesten daha fazla  kirlidir.

    Olan Türkiye halkına olmuş, olan G.Kürdistan halkına olmuştur.

    Bugün kirli savaşın her iki ucunda duran kesimler bu savaştan azami vurgunu vurmuştur, vuruyor. Yoksa enflasyonun yavru olmaktan çıkıp azgın canavara dönüştüğü bir ortamda, 30-40 milyar dolarlık döviz rezervinden bahsedilmesi, yine piyasada dolaşan 50-60 milyar dolar kara paranın varlığı ne ile izah edilir? Yine A.Öcalan ve erkânının lüks yaşamı, milyonlarca dolar ve marka sahip olması, işleri Franfurk’ta banka çalıştıracak kadar büyütmeleri ne ile izah edilir? Bunlar elbette bir günde sağlanmamıştır.Terör ve baskının günlük yaşamdan sayıldığı, emekçi yığınların ağır bedeller ödediği uzun ve sancılı bir dönemden geçilerek bugünlere gelinmiştir.

    A.Öcalan, "1985 bilindiği gibi ikinci bir 12 Eylül demekti.(age,s.197) derken, aslında önemli bir gerçeğin altını çiziyor. Doğrudur. 1985’te sadece egemen güçlerin değil, PKK’nin de halka karşı aktif saldırıya geçtiği bir 12 Eylül dönemi yaşanmıştır. O yıllara dönüp bir baktığı- mızda, uygulamalarıyla Öcalan’ın kolkola olduğu karanlık güçlerle birlikte halkımıza yeni bir 12 eylül’ü çok daha acımasız yaşattığı görülecektir. Bu dönemde “bahar atılımı” adı altında, merkez komitesi adına gönderdiği talimat aynen şöyleydi;

     “1-Halktan erzak ve para toplayın. Vermek istemeyenlerden ceza olarak daha fazlasını alın.

     2-Her köyde bir adam vurun, şiddet temelinde gelişmeliyiz.

     3-Evlere, silahlı olarak gündüz gözüyle girin. Aileler ya PKK’den, ya da düşmandan yana tavır almak zorundalar.Ara yol bırakmayın. PKK’ye karşı olanları köy meydanlarında cezalandırın.

     4-Peşmerge toplayın. Gelmek istemeyenleri zorla getirin, direnenler olursa öldürün. Gelmeyenler ajan, provakatördürler.

     5-Sosyal-şoven ve burjuva milliyetçi hareketlerden faaliyet yürütenleri görürseniz bize danışmadan vurun. Bu konuda tam yetkiye sahipsiniz. Bunlara yaşam hakkı tanımayın.”

    Bu talimat, aynı yıl içinde tarafımdan  kamuoyuna duyurulmuştu. PKK’deki tehlikeli yönelimin altını çizerek gerekli önlemlerin erkenden alınması için devrimci demokratik kamuoyunu duyarlı olmaya çağırmıştım. Ne yazık ki o dönem mevcut sol siyasi çevreler, PKK içindeki kavgaya herangi bir sol örgütte ortaya çıkan doğal kavgalardan biriymiş gibi yaklaştıkları için, olay karşısında yeterli ilgi ve sorumluluğu gösteremediler. Ancak PKK’liler Öcalan’ın talimatını harfi harfine uygulamakta gecikmediler. Uyarılarımda ne kadar haklı olduğum geç de olsa anlaşıldı.

    Ama bu 12 Eylül’ün 1980’den farklı olan bir başka yanı daha vardı, o da, Türkiye sınırlarını aşarak G. Kürdistan’ı da kapsamış olmasıydı. Aynı yıllarda dikkat çekmek istediğim bir başka gelişme de buydu. Gerçekten de bu dönemde Öcalan, Saddam ile çok sıkı ittifaklar kurmuş, PKK aynı zamanda bu rejimin milis gücü olma rolünü üstlenmişti. Dinar karşılığı peşmerge avcılığına çıkarak yurtsever güçleri arkadan vurmuş, efendilerine bölgedeki sorunun çözüm anahtarını gümüş tepside uzatmak için elinden geleni ardına koymamıştı. 

    A.Öcalan burnuna takılmış bir halkayla bugün Ankara, Bağdat, Şam ve Tahran sokaklarında oynatılıyor. Üstüne üstlük bunu kendisi için bir “şeref payesi” olarak görüp, övünüyor. Bir yerine üç başkentin daha eklenmesi, yani sahibi tarafından zaman zaman kiraya verilmesi karşısında rahatsızlık duymadığını belirtiyor. "Ben ipini koparmış biriyim" diyerek yaptığı bu kötü işten ne kadar zevk alan uslanmaz bir uşak olduğunu gösteriyor;

     “Çemberin İran boyutu (ki, bu 300-400 yıl böyleydi) kırıldı ve çemberin tarihi Irak’taki ucu da kırıldı.” (Abdullah Öcalan, 12 Eylül Faşizmi ve PKK Direnişi, s. 475)

    Sormak gerekiyor; ”çemberin İran boyutu” ve Suriye dahil ”Irak’taki ucu” ne zaman ve nasıl kırılmış? Bahsedilen bu parçalarda hangi siyasi çözümler sağlanmıştır? İran’da Kürt halkının örgütlenme özgürlüğü güvence altına mı alınmış? Bu bölgede gerçekten bir özerklik veya federasyon mu ortaya çıkmış? Görebildiğimiz kadarıyla Kürtlere karşı İran yönetiminin tavrı eskiden ne ise, bugün de odur. Kürt halkı üzerinde geçmişten çok daha katı bir biçimde baskı ve sömürü devam ettirilmekte, en küçük bir siyasal çözüme yönelik girişimler hala zorla bastırılmaktadır.

    Aynı biçimde Kanlı Saddam yönetimi, Kürt halkını tarihten silme amacından geri mi durmuştur? Acaba fırsat bulduğunda, Kürt halkına karşı yeniden kimyasal silah kullanmıyacak mıdır? Yoksa bunun garantisini PKK ve Abdullah Öcalan’a mı vermiştir? Doğrusu Saddam’ın Kürt halkı üzerindeki egemenlik iddialarından ufak da olsa geri adım attığına şahit olmadık. 

    Suriye yönetimi de diğerlerini hiç aratmayacak cinstendir. Bu bölgede yaşam sürdüren Kürt halkının nefes alışı dahi kontrol altındadır. Suriye yönetimi Kürtleri insan yerine bile koymuyor. Vatandaşlık hakları yoktur. Yönetime karşı ufak bir eleştiri sorgusuz sualsiz sokak ortasında kurşuna dizilmek için yeterlidir.

    Dolayısıyla egemenliklerini devam ettiren çağdışı yönetimlere rağmen, ”çemberin İran ve Irak’taki ucunu” Öcalan’ın nasıl kırdığı birçokları tarafından haklı olarak anlaşılamıyor. Ama biz ne demek istediğini çok iyi anlıyoruz. Bu ülkelerdeki istihbarat örgütleriyle geliştirdiği ilişkilerden bahsediyor. Kürtlere karşı başlattığı ihanet ve uşaklığın kapsamını alabildiğine genişleterek sürdürdüğünü anlatmak istiyor. 

    İhanette sınır tanımayan Öcalan’ın kimin atına bindiği, kimler adına oynadığı sanırız tartışmasız açığa çıkıyor.

 

 

                    ÖCALAN NEREYE KOŞUYOR?

 

    Egemen güçlerin ve temsilcileri siyasal çevrelerin çok sıkça dile getirdikleri “büyük Türkiye” arzusu son yıllarda sıkca duyulur oldu. Ortadoğu’da, Kafkaslar ve Balkanlar’ da birbiri ardına ortaya çıkan gelişmeler, Türkiye’nin büyük olma, büyük oynama iştahını yeniden kabartmıştır. Binek taşı olarak kullanılma alışkanlığını bırakmamış Türkiye için, bu amaca ulaşmak pek o kadar da kolay gözükmüyor. Günümüzde ABD’nin bile jandarmalık yapmakta zorlandığı bir dönemde, büyümeyi sadece hükmetmeyle özdeştiren Türkiye’nin nereye kadar adım atabileceğini kestirmek pek zor değildir.

    İçte ve dışta karşılaştıkları zorluklara karşın, egemen güçlerin en azından belirttiğimiz bölgelerde bir güç olma hevesi peşinde koştuklarını görmemek mümkün değil. Ama büyümeyi Kürt sorununa barışcıl çözüm getirerek, çağ standartlarına uygun demokratikleşmeyi sağlayarak değil, terör ve talana dayalı bir sistemi devam ettirmekte görüyorlar. Bugün böylesi bir proğram uygulamaya konulmuştur ve bunun denemesi yapılmaktadır. Ama her şeyden önce bu proğram mevcut emperyalist güçlerin doğasıyla çelişki halindedir. Hele globalleşen dünya koşullarında kapitalizmin işleyiş kuralları dikkate alınırsa, varılmak istenen hedefin ütopik olduğunu söyleyebiliriz. Açıkçası, sermaye birikimini ve indüstrileşmesini çoktan sağlamış, demokrasi ve insan hakları sorununu halletmiş, siyasal alanda istikrara kavuşmuş durumlarıyla globalleşen dünyanın nabzını elinde tutan bu güçler karşısında Türkiye'nin şansı yoktur. Dünyada yaşanan onca değişim ve yeni gelişmelere karşın hâlâ eskide ayak diretiliyor, yetmiş yıllık Cumhuriyet mazisiyle kuru bir övünç duyuluyor. Daha kulluktan yurttaşlığa geçiş sağlanamamıştır. Bu geçişin sağlanması ve güçlü bir zemine oturması demokrasinin gelişmesine bağlıdır. Oysa halen sorunların çözümünde geçer akçe, işkence, baskı ve inkarcılıktır. Türkiye’de sosyal demokrat olduğunu söyleyenler bile, hâlâ 12 Eylül cuntasının verdiği krallık yetkilerini kaybetmemeninin uğraşı içindeler. Onlar da devrimci-demokrat örgütlenmelerinden öcü gibi korkuyorlar.

    Oysa güçlü bir Türkiye’yi yaratmak mümkündür. Bu alanda yeterince zaman kaybedilmiş, yığınla sorun çözümsüzlük nedeniyle üstüste gelerek ülkemizi ağır bir hastalığın pençesine düşürmüştür.Hastalıktan kurtulmanın yolu demokrasi ve insan haklarının köktenci tarzda çözümünden geçmektedir. Bunun içinse Türkiye’nin deve kuşu olmaktan vazgeçip,  Kürt sorununu gerçekçi ve acil bir çözüm bulması gerekiyor. Bu çözülmediği müddetce ülkemiz hasta yatağından kalkamayacaktır.

    Her nedense bu konuda kör bir inatla sonuna kadar ayak diretiliyor. PKK bu nedenle ileriye sürülmüş, “ya tutarsa” umuduyla üç aşamalı yeni bir senaryo sahneye konulmuştur. 1979’larda başlatılan ve sonuncusu halen devam eden bu üç aşamalı senaryo yıllardan buyana sabırla oynanmıştır.

    Bu aşamaları irdelemekte yarar var;

    Birinci aşamada, PKK provokasyonların önemli bir aracı olarak sonuna kadar kullanıldı. Kitleler, korkunç bir baskı ve terör yöntemi uygulanarak direkt devletle karşı karşıya getirildi. 1979-1980 arası bir esinti gibi kendini gösteren bu politika 1980’ler ve sonrası fırtınaya dönüştürüldü. Öyle bir fırtına ki, buna kapılmamak için ille de devlete karşı “suç” işlemek yeterli değildi. Kürt olmanın kendisi başlı başına yeterli bir nedendi. Devletin “demir yumruğu” karşısında çaresiz kalan insanlar adeta zoraki isyana teşvik edildi. Baskı, işkence, sorgusuz sualsiz topluca tutuklamalar, katliamlar günlük yaşamın birer parçası haline getirildi. Kürt aydınları, sanatçıları her türlü baskı yöntemleri kullanılarak dıştalanmak istendi. Hatta büyük toprak ağaları ve aşiret reisleri bile geliştirilen sistemli baskılardan nasiplerini aldılar.Yani bilinçli bir politikayla kitleler PKK’nin provokasyonlarına takılmaya itildi. Kürtler üzerinde bu oyunlar oynanırken bir bütün olarak Türkiye’de uygulanan politika neydi? Durum hiç de farklı değildi. Ortaya ”ya devlet, ya PKK” ikilemi konulmuştu. Ara bir yol yok gibiydi. Mevcut politikanın yanlışlığını dile getirmek isteyen her dürüst insan hemen PKK’li ilan ediliyor, vatan haini damgasını yiyordu. Yazar ve sanatçılar üzerinde baskılar arttırılıyor, kitapları ve yazıları yasaklanıyor, açılan davalarla bunlar mahkum ediliyor, içeri tıkılıyordu.

    İkinci aşama; 1984-1996 arasını kapsar. Karanlık güçlerin bahsettiğimiz yardımlarıyla Öcalan’ın adeta hayatının baharını yaşadığı yılardı bu yıllar. Nasıl mı?

    Gazeteci İsmet G.İmset’e aktarılanlardan aktaralım;

     “En yaygın insan hakları ihlali, sorguda işkence iken, özellikle köy bazında, gazetelere yansımayan, insanlık dışı olaylar yaşanıyordu. İddialara göre, PKK’ya destek sağladığından şüphelenilen bazı köyler basılıyor, erkek ve kadınlar cami ya da okul avlusuna çekiliyor, çoğunlukla dövülüyordu. Bazı hallerde erkekler, kadınların önünde çırılçıplak soyuluyorlardı. Kimi evler yakılıyor, karakollara götürülen kimi insanlardan da bir daha haber alınamıyordu.”(PKK, Ayrılıkcı Şiddetin 20 Yılı, s. 265)

    Gazeteci ve yazar Kadir Gürsel’in ”Dağdakiler”adlı kitabı da bunun örnekleriyle doludur. PKK’ye neden katıldıklarına yönelik bir soruya verilen cevaplar hep şu veya bu biçimde devletin kendileri üzerindeki baskılarıyla izah ediliyor. Yani hiç kimse genel bir idealden, halkın sorunları ve çözüm yollarından bahsetmiyor. Kişisel nedenler hep önplana çıkıyor. Bu durum, PKK’lilerin en ayırtedici özelliğini oluşturuyor.

    Peki uğradıkları haksızlıklar karşısında devlete duyduğu öfkeyle soluğu bu şekilde PPK’nin yanında alanlar daha sonra ne yapıyor? Akibetleri bir öncekinden farklı olmuyor. Burada kendilerini daha acı bir gerçek  bekliyor. İşkence, baskı ve insanlıkdışı uygulamaların PKK içinde de sürdüğünü görüyor. İşte bügün hâlâ büyük bir çoğunluk tarafından sorulan ”konumlarına rağmen Öcalan ve PKK’nin insanları hâlâ nasıl saflarında tutabildikleri” sorusunun cevabı da burada gizlidir. Çünkü insanların düşman bildiği bir güce karşı savaşmaları kolaydır. Orada savaşın bilinen kuralları geçerlidir. Ama inançları ya da amaçları uğruna saflarına katıldıkları bir güce karşı savaşmaları oldukça zordur. Bu daha büyük bir yürek ve daha büyük bir bilinç ister. Buradaki o çok ince çizgiyi yakalayabilmek önemlidir. PKK ve A.Öcalan’a karşı gösterilen tepkiler bu nedenle farklı farklıdır. Küçük bir kesim mücadele etme gücünü kendinde bulurken, kimileri tamamen tükenerek intihar yolunu seçmekte, direnmeyi beceremiyen önemli bir kesim ise tüm enerjisini halka ve çevresine yöneltmekte, tam bir vampir kimliğine bürün- mektedir.

    İşte bu kimliği seçenlerden biri anlatıyor;

     “Korucuları imha etmek için köye giriyoruz… Evlerine yöneliyoruz…Camdan içeri bombayı atıyorum. İçeride koruculardan başka kadın ve çocuk varmış…Ölürlerse ölsünler. Savaşın gerçekliğidir.” (KadirGürsel, Dağdakiler, s.65)

    En büyük vampir durumunda olan A.Öcalan da aynı şekilde cevap veriyor;

     “Kaldı ki, hemen hemen her savaşta çocuk ve kadın ölüyor. Yine bizimkinde en az görülmüştür.” (Doğu Perincek, Öcalan İle Görüşme,  s. 47)

     “Çok kan dökülecektir, ama bu temelde olduktan sonra bunun da zararı yoktur. Kan sadece bizi daha fazla yıkar, temizler. O kadar çok kirliyiz ki, ne kadar çok kan dökersek Kürdistan o kadar çok temizlenir, yaşamaya layık bir ülke haline gelir. Onun için ben, kanın dökülmesinden çekinmiyorum.” (Abdullah Öcalan, 12 Eylül Faşizmi ve PKK Direnişi, s. 487)

    Peki dökülen bu kan kimin kanıdır? Kimin kanıyla neyi temizlemek istiyor? İrkilmemek elde değil! Adam Kürt kanını akıttığı bir kan banyosunda sözde”Kürdistan”ı yıkamaya kalkıyor. Korkunç bir halk düşmanlığı... Öylesine bir terörden bahsediyor ki, iki arada kalan halkı bir derede tümüyle boğmak istiyor. Belli ki bir yerlerden cesaret alıyor. "...Benim diğer bir adım da korkaktır.” (Devrimin Dili ve Eylemi, age, s.222) diyen A.Öcalan’ı adeta bir kahraman gibi Kürt halkının önderliğine oturtmak bazılarının işine geliyor. Bilinen bu çevreler bu tür hareket tarzını çıkarlarına uygun buluyor.

    Öyle ki, gelişmelerin buraya nasıl vardığına Öcalan bile şaşırıyor, gözlerine inanamıyordu;

     “...hiç hazırlıklı olmadığım halde, hiç de başkaları kadar cesaretli ve fedakar olmadığım halde...” (age, s.222)

     “...Benim kadar kavga sanatında bu kadar çekinen birinin, bugün sanatın en gelişkin bir temsilcisi olması çelişkilidir.” (age, s.223)

    Çok doğru. Kendini bundan daha iyi tanımlıyamazdı. Özüne uygun bir tanımlama. Uzaktan kumandayla sağladığı bu gelişme karşısında gösterdiği şaşkınlık ve tepki de son derece haklıdır. Çünkü bu Öcalan’ın çabalarının ortaya çıkardığı bir gelişme değil, efendilerinin hazırladığı bir gelişmedir. Amansız bir baskı ve terör politikasıyla bu güçler, kitlelerin PKK’ya kaymasına seyirci kalmış, onun sözde büyümesine alkış tutmuştu. Neden? Çünkü  PKK’nin şahsında çok daha büyük ve önemli bir gelişmeyi, Güney Kürdistan’daki gelişmeyi boğmak istemişlerdi. PKK bahanesiyle bir yandan Güneydeki gelişmenin karşısına çıkmak, öte yandan bunun Türkiye Kürtleri üzerindeki etkilerini en aza indirgemek başlıca amaçları arasındaydı. Bugün ikide bir olur olmaz Kuzey Irak’a operasyonlar düzenlerlerken, okların ucu sadece görünüşte PKK’ye yöneliktir. Hiç şüpheye yer yok ki, esas hedef, yıllardır burada Saddam rejimine karşı direniş örgütleyenler olmuştur.

    Peki Kuzey Irak’ın yolunu bu şekilde tıkayan bu güçler yine PKK vasıtasıyla ülkemizde hangi sonuçlara yolaçmışlardı?

    Bu yıllara baktığımızda PKK’nin pratiğiyle hiçte efendilerini aratmadığını görüyorüz. Hatta bu aşamada aralarındaki organizeli işbölümü daha belirgindir. İnsanlar devletin baskısından kaçarak PKK’ye yönelirlerken, onun yeni “Hamidiye Alayı” olarak Kürt halkının bağrına saplandığından habersizdiler. PKK’nin görevi; dışarıda devletin ayaklarını basacağı “sağlam” bir merdiven oluşturmak, içerde de tam bir kolluk kuvveti rolünü oynamaktı. Bu nedenle A.Öcalan stratejisini terör, yağma, sindirme ve yok etme üzerine kurmuştur. Parası olanın parasını, malı olanın malını, parası ve malı olmayanın da canını almıştır. Kendisine yardım etmedikleri gerekçesiyle köy bastırmış, toplu katliamlar ve baskı yoluyla yaşamı insanlara zindan etmiştir. Kürt halkı bir de bu dönemde kitlesel göçe mecbur bırakılmıştır. PKK’nin şahsında Kürdü Kürde kırdırma politikası bir kez daha başarıyla uygulanmıştır. Bırakalım diğerlerini, bu dönemde sırf PKK eliyle sergilenen vahşet, insanın kanını donduracak nitelikteydi. PKK’liler artık kulak kesip toplamaya başlamışlardı. Üstelik bunu bir de övünerek anlatıyorlar;

     “Biz yine iyisi mi kulak toplayalım.” (Kadri Gürsel, Dağdakiler, s.130)

    İşte kafa kesicilerle kulak kesicilerin ittifakı…Bu ittifak karşısında tam bir çaresizlik içine düşen halk, çareyi yine devlete sığınmakta buluyor.

    Burada da devreye üçüncü aşama giriyor.

    Üçüncü aşama; sopanın aba altından gösterildiği aşamadır. Devlet, soruna önemli oranda çözümlenmiş gözüyle bakmaya başlamıştır. Halkı PKK’nin dehşetinden kurtarmaya çalışan babacan bir görünüm içindedir. Tam anlamıyla uygulanmasa da küçük ve büyük ölçekli yatırımlara yönelik paketler hızla uygulanmaya koyulu- yor. Zaten nüfusun beş-altı milyonu Batı’ya göçe zorlanmıştır. GAP’ın kapsamı daha genişletilerek aynı oranda bir nüfusun aktif hizmetine sunulmaya başlanmıştır. Kars, Ağrı, Van, Bitlis ve Hakkari yörelerinde de devlet eliyle çeşitli yatırımlara başlandığı görülüyor. Sonuç olarak devlet, bir halkın, genelde mozaik yapının inkarı temelinde kendini daha sağlam temellerde yetkinleştirmeye çalışıyor. “Düşük yoğunluklu çatışma”nın önemini ve oynadığı rolü şimdi herkes daha iyi anlıyor. Bu anlaşmalı çatışmanın bundan sonra daha ne kadar sürdürüleceği önümüzdeki dönem ortaya çıkacak gelişmelerin yönüne bağlıdır. Ama görünen odur ki, A.Öcalan ve onun çete örgütü PKK’ye bundan sonra fazla bir iş düşmeyecektir. Adım adım tasfiye edileceklerinin işaretleri bugünden verilmeye başlanmıştır. 

     “PKK yönetimi soysuzdur. Çünkü bilimsel düşünce için gerekli olan aklı insanların kafasından çıkarmakta ve yerine eski tip eğitimi koymak istemektedir. En çirkin biçimde gericilikten destek aramaktadır. Bilimsel düşünceden ve kişilerin kendi akıllarını özgürce kullanmasından kuşkulandığı için yukarıda izah ettiğimiz yöntemlerle kadroların kafasını bozarak, onları eskiye ve zorbalığa tapar hale getirmiştir.”

 

                                                     ÇETİN GÜNGÖR

 

 

                                 BİTİŞİN İTİRAFI     

                  

     “Ben önderim, bu da eşittir Kürdistan. Kürdistan da eşittir savaş derim.” *     

    Denkleme bakın! Kendini zoraki bir önder olarak dayatıyor, ardından bir ülkeyle özdeşleştiriyor, ülkeyi de savaşa eşitliyor. Önderlerin nasıl ve hangi anlarda ortaya çıktığı ve halk yığınlarınca ne tür ölçülerle kabullenildiği üzerinde uzun uzadıya durmaya gerek yoktur. Bunlar artık yirmi birinci yüzyıla birkaç yıl kala tropikal ormanlarında yaşayan ilkel kabileler tarafından dahi bilinmektedir. Onlarda dahi bir kişi çıkıp ben bu kabilenin reisiyim diyemez. Bunu bir ölçüsüzlük, kabilenin üyelerine karşı saygısızlık kabul ederler. Peki A.Öcalan’ı bu kadar cüretkâr kılan nedir? O’nu böylesine cüretkâr kılanın boynundaki tasma olduğunu biliyoruz.

    Yine öylesine pervasız ki, kendi varlığını bir ülkenin varlığıyla eşitliyor. Yani bu tasmalı önder dünyaya geldiği zaman bu ülke varolmuş, yokolur giderse de bu ülke dünya çoğrafyasından kalkacakmış gibi konuşuyor. Kendisini körükörüne abartarak her gelişmenin merkezine oturtanların psikiyatri dalında hastalığı ne ise zattaki hastalıkta odur. Kürt halkı çok tasmalılar gördü, daha çok da göreceğe benzer. Artık bu alanda bu halk çok acı da olsa bu gerçekleri kavramıştır. Öcalan gibi çapulcu güruha papuç bırakmayacak kadar bilinçli ve tecrübelidir.

    Kendini bilmez hastalar bir ülkeyi savaşla eş değerli görürler. Halkı için kavga veren hiçbir önder kendini ve ülkesini savaşla eşdeğerli görmez. Her halkın ve halk önderinin hedefi barış ve demokrasi içindir. Hiçbir halk savaş çığırtkanlığı yapmadığı gibi, savaş çığırtkanlığı yapan sözümona önderleri de alaşağı etmesini bilmiştir. Kürt halkının durumu diğer halklardan hiçte farklı değil- dir. Hiçbir zaman savaş için savaş yapmamış barış ve en doğal demokratik hakları için çaba yürütmüştür. Bu çabasını salt silahla özdeşleştirenleri de mahkum etmiştir. Savaşı seven kesimlerde, yani günümüzün değimiyle çetelerde, ne ülke ve halk, ne de insanlık sevgisi vardır. Onların düşündükleri tek şey vuracakları aşırı vurgundur. A. Öcalan da bu çetelerden biri olarak "savaş bir tanrıdır” ve "Tanrıya ne kadar tapınırsan, savaşa da o kadar tapınacaksın”* derken vurguncu yanını ve vampirce duygularını açığa vuruyor. Savaştan, dolayısıyla kan ve gözyaşından bu kadar zevk alan biri, ancak bir Neron veya Dehak olabilir. Öcalan da bu halkın çocuklarını yemekten, ülkenin yanıp harab olmasından zevk aldığını her fırsatta belirtiyor. Savaşı Tanrıyla özdeşleştirerek sapık ruhunu tatmin ediyor. Ama unutmamalıdır ki, Kürt halkının her dürüst evladı aynı zamanda bir Kawa’dır. İnsanlar, savaşa ve her türlü kötülüklere karşı kendilerini koruduğunu düşündükleri için Tanrı’ya inanırlar. Yani Tanrı’yı savaşın ve kötülüklerin simgesi olarak değil, iyiliğin, sevginin, doğrunun, barışın ve dostluğun simgesi olarak görürler.

    Peki bunları A.Öcalan bilmiyor mu? Elbette biliyor. Bildiği için de Kürt halkına duyduğu nefreti kustukça kusuyor;            

     “Kürt, kadın-erkek ilişkisinde ölmüştür. Kürt, bu ilişkide çirkinleşmiştir,alçaktır, rezildir, köledir, tutsaktır”*

    Kadın-erkek ilişkisinin böylesine çılgınca bir yorumu- nu şimdiye kadar duymadık. Sevginin nasıl amansız bir düşmanı olduğunu bir kez daha gösteriyor. Öyle ki, kadın-erkek ilişkisinde bir halkın sonunu görecek kadar bu ilişkiye tepki duyuyor. Aslında A.Öcalan’ın tepkisinin neye karşı olduğu anlaşılıyor. Sevgiyi kaldırarak, yerine kendi sapık ilişkilerini koymak istediğinde karşılaştığı toplumsal dirençten nefret ediyor. Yani asıl isyanı sevgiye karşıdır. Çünkü sevginin bir gün Kürt halkını değil, ama kendisini boğacağını çok iyi biliyor. O’nun kadın-erkek ilişkisinde gördüğü şey kendi ölümü, kendi çirkinliği, kendi alçaklığı ve köleliğidir. Kadına ve paraya olan zaaflarından ötürü nasıl satın alınıp tutsak edildiğini kendisi anlatıyor. Tepkisi birazda bu zaafları yüzünden bugün içine düştüğü çıkmaza karşıdır.

    Kadın erkek ilişkisine bu kadar saldıran Öcalan, acaba kendisi hangi ilişkinin ürünüdür. Şiirleriyle bir çoklarının kulaklarını çınlatan büyük şair Nazım Hikmet’in şu dizeleri aklımıza geliyor;                                                                                  .......................

                       

           Yoksa kendi altında sen                                                                  

                                          kendinle mi yattın?

           Diyelim ki senden evvel baban yok,

                                                         İsa gibi.

           Yine fakat bacakları arasından çıktığın

                                   Meryem gibi bir anan da mı yok?

    Öcalan bilinen ticari evliliğinin dışında aşk ilişkisine dayalı bir evlilik yapamadığı veya bir kadınla aşk temelinde birlikte olamadığı için "Şu anda büyük bir evlilik yıkıcısıyım"* diyerek tüm evliliklere saldırıyor. Sakladığı ikonu nihayet pes diyerek ortaya çıkarıyor. O, sevgiye olduğu kadar kadına da karşıdır. Çünkü kadınlık ve analık sevgiyle özdeştir. Öcalan ise sevgiyi temsil eden herşeye düşmandır, ama kadına bir başka düşmandır. Bu nedenle durumunu bilmeden PKK'ye gidenlerin belki hepsi zor durumda kalmıştır, fakat en büyük zorluğu da kadınlar çekmiştir. Evliliğe, aşka ve kadına karşı çıkan Öcalan, bu düşmanlığını bayanlara tecavüz dahil, hertürlü tacizde bulunarak göstermiştir. Mehmet Şener’e duyduğu tepki biraz da bu yüzdendir. Bizzat Öcalan tarafından bayanlara zoraki dayatılan bu ahlaksız ilişkileri M. Şener ve arkadaşlarının teşhir edip, ona karşı durdukları biliniyor.

    Ama sadece bayanlara değil, kendisiyle birlikte olan tüm tekke müritlerine aynı biçimde davranıyor. Birçok kocalı Hürmüz olmanın verdiği cesaretle artık müritlerine ihtiyacının kalmadığını açıkca gösteriyor. Verilen görevleri yeterince yerine getirdiği inancıyla müritlerini kullanılmış ve bir bez parçası gibi sağa sola fırlatmanın rahatlığını yaşıyor. Bu nedenledir ki ağzına geleni fütursuzca savuruyor. Hemen her konuşmasına Terbiyeli olun diye başlıyor. Yani “yapacağım her türlü küfürü ve hakareti sesinizi çıkarmadan dinlemek ve bereket versin demek zorundasınız” diyor. Kendisinin yeterince özümsenmediğinden, herkesi istediği gibi kendisine benzetemediğinden dem vuruyor. Bunun için müritlerini bir kez daha şöyle uyarıyor; 

     “...benim çocukluğumu hatırlayın, nasıl kıyamet koparıyorum? Biraz saygılı olsanız...”*

    Yani sadece bugünkü halinin değil, çocukluğunun da özümsenmesini buyuruyor. Bu nedenle habire yakınıyor.

    Müritlerinin anne ve babalarıyla gerektiği gibi kavgalı olmadıklarından, onları yeterince aşağılayıp inkâr etmediklerinden yakınıyor,

    İnsanlara ve hayvanlara karşı vahşiliklerini yeterince  gösteremediklerinden yakınıyor,

    Kürtlüklerini ve içinden çıktıkları toplumu gerektiği gibi ayaklar altına almadıklarından yakınıyor. Bunun için de müritlerinin çok iğrenç olduklarını yüzlerine karşı haykırıyor;

     “Yüzlerinize baktığım zaman, ’bunları değiştir- mek, dönüştürmek en az düşmanı vurmak kadar emredici bir ilkedir’ diyorum”*

    Karşısında oturanları, sözde kadro ve sempatizanlarını yüzlerine bakılmayacak kadar çirkin ve iğrenç buluyor. Öyle ki, düşmandan önce hedef seçilmeleri ve yok edilmeleri gerekliliğini vurguluyor. A.Öcalan’ın bu şekilde davranmasının bir diğer nedeni de, karanlık güçlerin emrindeki kişi olarak karşısındakileri kandırılmış birer zavallı gibi görmesidir. Herbirini daha başından kurbanlık koyun olarak görüyor. Onların körükörüne olan inançlarından nefret ediyor. Karşısındakilerden en ufak bir tepki gelmediğini gördükçe daha çok cesaretleniyor;

    *“Bazıları bir eşek kadar bile hızlı yürüyemiyor.”

    *“Sizin durumunuzdan insan acı duyuyor.”

    *“Zayıf ilişkilere bile kolay teslim oluyorsunuz”

    *“Yine ne kadar ölümcül ve çürük olduğunuzu ortaya koyduk”

    *“Ne kadar ölümcül, kurtarıcı ve soğuk noktalardasınız”

    *“Halbuki anlaşılmaz olan, basit olan, siz oluyorsunuz”

    *“Karşımda hiç emek harcamayan birer general gibi duruyorsunuz”

    *“Çıkış yapanlarınız da öyle fazla boy vermiyor. Şu ortaya çıktı ki, büyükleriniz, ana-babalarınız sizi güçlü yetiştirmemiş”

    Daha benzeri türden yüzlerce küfür ve hakareti arka arkaya sıralıyor. Bunlar ancak karanlık ilişkiler içinde bulunan, satılmış birinin sarf edeceği sözlerdir. Etrafındaki bileşime baktığında bu türden bir tavrın içine girmekte fazla sakınca bulmuyor. Öyleki, müritliğinde kusur etmeyenleri; kendilerini sözümona şehitlik adına ölüme götürenleri, yani kendi değimiyle “çıkış yapanlar”ı bile terbiyesiz ve neredeye piç olarak tanımlıyor. Ama bunları sıralarken unuttuğu bir gerçek var. “Alçak”, “eşek”, “rezil” ve benzerlerinin başında bulunan kişi de onlarla aynı sıfatları taşır. Ne böylesi bir topluluğun içinde ne de böyle bir topluluğun yönetiminde dürüst bir insanın bulunması zaten mümkün değildir. Üzüm üzüme bakarak kararıyor, alttakiler de üstlerine bakarak şekilleniyor.

     “Yani ülkeniz adına ne söyliyebilirsiniz, halkınız adına söyliyebilirsiniz? Çoğu üzümün sapı bile ola- maz, evin hademesi bile olamaz, efendinin karşısında döküntü bile olamaz” *

     “Sözde en büyüklerinden (Yöneticiler kastediliyor. BN.) tutalım, en işbirlikçisine (Kadrolar BN.) veya en aşağılık olanına (Sempatizanlar BN) kadar, hepsi bitiktir” *

    Alçaklar topluluğunun başı alçak olarak sadece ve sadece kendisinin övülmesini bekliyor. Kendisini bitiklerle, çürük üzüm saplarıyla ve döküntülerle aynı düzeyde tutanlara kızıyor. Yerinin yine de biraz farklı olmasını istiyor. Kürt halkına karşı yıllardan buyana süregelen ihanetçilerin en büyüğü olarak anılmak istiyor. Bu nedenle ihanetciliği basamaklara ayırıyor. Kendisini değerli efendilerin değerli kölesi olarak görüyor. Doğal olarak müritlerini de ikinci elden kiralanmış köleler olarak görüyor ve onları kendisinden ayırıyor;

     “Ben mi aydınlığı oluşturuyorum, siz mi?

     Karartan kimdir, aydınlatan kimdir?

     Umudu yeşerten kimdir, umudu tüketen kimdir?

     Hırsız kimdir, emek sahibi olan ve değer yaratan kimdir?” *

    Tüm bu küfür ve hakaretlerden sonra müritlerin tepkisi çok ilginçtir;

     “Yeri-göğü, taşı-toprağı, canlı ve cansız tüm varlıkları yoktan var eden, vardan da yok edecek olan, ay ve güneşin şavkıyla tüm karanlıkları aydınlatan, iyi ile kötüyü ameline göre cezalandıran ya da mükafatlandıran en son dinimiz olan Müslümanlığı yeryüzüne yaymak için Hz.Muhammed’i (S.A.V.) yaratan ve bugün de katliamcı, barbar, zulümkar faşist Türk egemenliğine karşı, Kürdistan halkının önderliğini yapmasını emrettiği Abdullah Öcalan’ı başımıza önder eden Yüce Rabbimize şükürler ederiz. Yine Yüce Allahımızdan dileriz ki, zalimlere ve kafirlere karşı, ezilen mazlum halkların, hak sahibi insanların başından, hak arayan böyle önderler eksik etmesin.”* *

    Müritlerinin tüm  amin dualarına karşın yine de sormak gerekir; madem ki, umut düşmanlarını, hırsızları, karanlık kişileri örgütlüyor o halde niçin onların lideri olmakla övünüyor? Böylesi niteliklere sahip olan kişileri bir araya getiren topluluğun halkın çıkarları adına hareket ettiğini söyleyecek kadar şarlatan bir hain daha görülmemiştir. Öylesine bir hain ki, kendisini bazen Tanrı, bazen de peygamber olarak görüyor. Beğenmediği bu topluluğa dayanarak "Tanrısal hesaplar yapılmıştır" diyor. 

    Kuşkusuz, Kürt halkı, bu köleler güruhunun hangi hesapları yaptığının çok iyi farkındadır. Bu gizli hesaplar sonucundadır ki, kadınlara, çocuklara, yaşlılara kadar acımasız kurşunlar çekilmiş, köylüler toplu katliamlara uğratılmıştır. Demokrasi ve özgürlük adına hareket eden hangi güç halka karşı böylesi acımasız cinayetler işlemiş ve sonrasında da halkın gözünün içine baka baka, ‘sizi kurtarmak için bunlar gerekliydi(!)’ diyebilmiştir? Ama PKK’de hırsızlar “devrimci,” umut düşmanları “yurtsever,” alçaklar da “lider” olursa, akla gelebilecek her türlü dengesizlik yapılabilir. Çünkü onlar Kürt halkının bir yıllık, iki yıllık geleceğiyle oynamayı yeterli görmüyorlar, bir daha dirilmemek üzere tarih sahnesinden yoketmeyi amaçlıyorlar. A.Öcalan "Yüz yıl, bin yıl sonrasını görme- sem, ben bu işe iş demem"* derken bu hedefini dile getiriyor. Ama önünde çok büyük zorlukların olduğunu da biliyor. Kendisini Tanrı ilan ederek bin yıl sonrasını gördüğünü iddia eden Öcalan, yakınlaşan sonunu da birden bire görmüş olacak ki, beklenmeyen bir dönüşle "Zafere güven, halka zaferi garantileme gibi fazla garipten haber vermeye de niyetimiz yok"* diyor.

    İşte tam bu noktada PKK’de çürükler, köleler, hırsızlar vb.diye adlandırılan yöneticilerin, sempatizanların ve yandan destekcilerin A.Öcalan'a soracakları çok şeyleri olması gerektiğini düşünüyoruz. “Tanrısal hesaplar”dan yola çıkarak bırakın üç-beş yılı, bin yıl sonrasını bile “kolayca” hesaplayan A.Öcalan, acaba niçin geleceğe dair olumlu haberler vermekten yana değil? Yukarıdaki sözleriyle, karanlık güçlerin emrinde biri olarak kendisine verilen görevleri yeterince yerine getirdiğini ve bundan sonra yapabileceği fazla bir şeyin kalmadığını mı anlatmak istiyor? Yoksa anlamayan kafalara vura vura, bugüne kadar yaptıklarını halk için değil, Kürt halkının dinamizmini yoketmek için yaptığını mı anlatıyor?

    İrkilmemek elde değil. Bir halka karşı ancak bu kadar kinci ve intikamcı davranılır. Bırakın savaş gibi çok büyük laflar etmeyi, basit bir protestonun örgütlenmesi ve pratiğe geçirilmesi bile bir güveni gerektirir. Eğer bu güven yoksa adım atılmaz. Yani en basit bir eylem bile şu veya bu düzeyde, er veya geç bir sonuç almak için yapılır. Ama A. Öcalan, olumlu sonuç almak için değil, en haince hedefler için ortaya çıkmış! Amacı; sahte zafer naraları altında Kürt halkını bitirmektir.                                      

    Bu nedenle Öcalan Kürt halkı için efendilerinden daha beter bir yokolma fetvası vermiştir. Yıllar boyu bunun için çalışmış, bunun için çabalamıştır. Verdiği hizmetleri karşılığında efendilerinden nihayet bir parça “toprak” edinme hakkı almış olacak ki, kölelerinin kendisi için ölüp ölmemelerini artık fazla önemsemiyor. Ölenler zaten ölüp gitmiştir. Ölmeyenlere ise kurbanlık koyunlar gözüyle bakıyor. Sıraları geldiğinde, ya direkt efendileri, yada efendilerinin isteği üzerine kendisi tarafından er veya geç öldürüleceklerini biliyor;   

     “Rahime Kahraman...O da ilginç bir ölümle şahadete ulaştı. Bu da öldü. Silik bir zin gibi öldü gitti.”*

    Daha düne kadar bolca şehit ticareti yapan A.Öcalan, artık bunun fazla işe yaramadığını anlamış herhalde. Yaşamlarını kaybedenlerin giderek başına bela olduğunu gördüğünden olacak, dün “şehittir” diye göklere çıkardıklarını birden bire yerin dibine batırdığına sıkça tanık oluyoruz. Müritleri ölmüş veya ölmemiş, hiç önemli değil; hepsi de “silik”, “basit” ve “çürük”tür. Böylece herkes en azından yerini ve ünvanını biliyor. Sırası henüz gelmemiş olanlar ünvanlarını bildiklerinden hiç değilse gözleri açık gitmemiş olacaklar.

    Herşeye rağmen Öcalan, ihanet karşılığı paye edinmenin şu veya bu biçimde sonunu hazırladığını da çok iyi biliyor. Tarihi geçmişe baktığında en değme uşakların bile nasıl cezalandırıldığını görüyor. Korkuyu iliklerine kadar duyduğu kitabının her satırında belli oluyor. Bu nedenle herşeyi birbirine karıştırıyor. Yeni bir hamleyle kendisini örnek verip, birşeyler daha mırıldanıyor;

     “Gördünüz, ben kendimi nasıl yapıyorum.” *

     “Hiç bir erkeğin aklına getiremeyeceği kadar ilişkiyi boyutlandırdık.” *

    Her ne demekse! Anlamak zor. A.Öcalan’ın bu sözlerle neyi anlatmak istediğini  hep beraber göreceğiz.

 

                                                                 Haziran 1997

 

 

 

*DevriminDiliveEylemi.S.220/208/153/256/323/208/330/325/325/307/317/316/303/320/320/316/248/210/320.

**PKKbildirisi,İslamDinini İstismar Eden Emperyalizmin Uşağı T.C.’yi Tecrit ve Teşhir Edelim.


Hiç yorum yok:

ROJAVA ÜZERİNE

  ROJAVA ÜZERİNE       Rojava’da   son dönemde olup bitenler, farklı açılardan olabildiğince gündemde tutulmaya çalışılıyor. Pkk-Pyd-Dem...