19 Kasım 2014 Çarşamba

ORTADOĞU YOL AYRIMINDA

ORTADOĞU YOL AYRIMINDA

    Bölgede cetvelle çizilen sınırlar kalkmak üzere. Birinci dünya savaşı döneminin kudretli gücü Büyük Briritanya'nın, uzun vadeli hesaplar doğrultusunda Ortadoğu'da çizdiği sınırlar, günümüzde yaşanan sorunların esas kaynağını oluşturmakta. Bugünkü sınırlar çizilirken, temel alınan esas unsur, petrol kaynaklarıydı.
    Ortadoğu halklarının iradeleri dışında çizilen sınırlar, bugün, Bölge halkları tarafından kabul görmediğini biliyoruz. Ama bu noktada şu soru da akla gelmiyor değil; Bölge halkları özgür iradelerini gerçekten ne kadar kullanma olanağına sahipler? Irak'ta ve Suriye'de yaşananları dikkate alırsak, bu soruya doğru bir yanıt verebiliriz. Ya da soruyu daha farklı da sorabiliriz, halkların özgür iradelerini kullanmalarına yerel egemenler ve işbirliği içinde oldukları emperyalist güçler ne oranda seyirci kalacaklardır? Suriye'de uluslararası güçlerin müdahalesini bir tarfa bırakırsak, başlıbaşına Irak'ta ortaya çıkan IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) faktörü bu soruya yanıtı yeterince vermektedir. IŞİD'in ortaya çıkış koşulları ve bugün Ortadoğu'da sınırları değiştirmede aracı olarak kullanılması, başlıbaşına tartışma konusu.
    Ortadoğu'da kısa süre içinde bir çözüm beklenilmemeli. Amerika Birleşik Devletleri Irak'a askeri müdahalede bulunurken, uzun süreli karmaşa ortamının egemen olacağını biliyordu. Çıkarları, yarattığı belirsizliklerde gizlidir. Birçokları ABD'nin Irak'ta başarısız olduğunu, geri çekilmek zorunda kaldığını iddia etti. Aslında durum tam tersidir; Irak'a müdahale ile uzun vadeli çıkarlarını daha bir garantiye almıştır. ABD ve diğer emperyalist güçler için, Ortadoğu'da süreklileştirilecek mezhep ve azınlık çatışmaları hiçte sorun değildir. Bu çatışmalardan güç kaybına uğrayan ya da uğrayacak olan onlar değil, bölge halklarıdır.
                                  
Kanlı ve Uzun Süreli Mezhep Çatışmalarının Kapıları Aralanıyor.
    Ortadoğu'da her dönemde de kaygan, hatta günlük diyebileceğimiz değişken ilişkiler ağı mevcut olmuştur. Güçler dengesinin nerede, ne zaman  ve nasıl değişeceğinin hesabını yapma her zaman zor olmuştur. Arap dünyasında Baas iktidarlarının yıkılış sürecinde, bu durum kendini bir kez daha göstermiştir.
    Tunus'da başlayan değişim, Suriye'ye gelince çakılıp kalmıştır. Şam'ın şu veya bu düzeyde Bölge"nin Arap toplumlarında oynadığı rol, bir kez daha kendini göstermiş oldu. Özellikle Türkiye açısından bu dengeler tam anlamıyla hesaplanamamıştır. Bu hesap hatalarına bir neden de, Ortadoğu'da olup bitenlere karşı Türkiye'nin uzun yıllar kayıtsız kalmasından ziyade, Rusya alternafini dikkate almamasıdır. Ayrıca Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devleti'nin segiledikleri yaklaşımlara aşırı bel bağlanmasıdır. Türkiye'nin Suriye'de Baas diktatörlüğüne karşı tavır alışında eleştirilecek bir nokta yoktur, ama Esad iktidarını yıkmaya yönelik iç hesaplaşmaya direkt müdahil olması gerekmezdi. Ve şimdi sonuçlarıyla karşı karşıyadır. Suriye'de Baas diktatörlüğüne karşı mücadele mezhep kavgasına dönüşmüş durumda, buradan hareketle, Suriye, mezhep temelinde bölünme tehlikesiyle karşı karşıya. Buradaki mezhepsel bölünme giderek Irak'ı da olumsuz etkilemeye başlamıştır. Suriye'deki iç savaştan güç alan bir takım radikal İslamcı odaklar, Irak'ı da mezhepsel temelde bölmeye çalışmakta. Böylesine kanlı bir sürecin sadece Irak ve Suriye ile sınırlı kalacağı sanılmamalı; bu çatışmalar, giderek Lübnan, Ürdün ve Körfez ülkelerine de yayılmayacağını kimse garanti edemez. Irak'ta sürdürülen mezhepler arası savaş bölünme ile sonuçlanırsa, Ortadoğu ülkelerinin uzun vadeli kanlı iç çatışmalara sahne olması muhtemeldir.
Irak İç Savaşı 
    IŞİD'in ortaya çıkışıyla birlikte Irak'ta Arap toplumu, mevcut sınırı korumayı temel alan federal bir çözüme mi gidecek, yoksa Sunni ve Şii mezhepleri temelinde iki ayrı devlet biçiminde mi şekillenecek? Bu konuda kesin yargıya varmak için henüz erken. Ama şu bir gerçek; Irak artık eski düzenini devam ettiremeyecetir. Eğer her iki mezhebin de ayrı devletler biçiminde örgütlenmesiyle bir sonuca gidilirse, Bölge uzun süreli kanlı çatışmalara sahne olacaktır. Bu çatışmalı süreçte yerel aktörlerin yanısıra, uluslararası güçler de, özellikle ABD, B.Avrupa, Rusya ve Çin mevzilenmiş durumda. Tüm bu güçler Ortadoğu'da değişmesi muhtemel sınırlarda söz sahibi olmak istemekte.
    Ortadoğu'da çizilecek yeni sınırlarda İran ve Türkiye'de rollerini oynamanın çabası içindeler. Büyük güçler kartlarını oynarlarken, İran ve Türkiye'yi tümden saf dışı bırakma imkanına sahip değiller. Eskiden olsa yerel güçlere Mısır da eklenebilirdi ama artık Mısır'ın Arap dünyasını temsilen hareket etmesi pek olanaklı gözükmüyor. Mısır, Abdülfettah El Sisi darbesiyle bertaraf edilmiştir; dikte edilecek her şeye tabii olmaktan başka çıkış yolu yoktur. 
    IŞİD'in Suriye'den başlıyarak Irak'ta yarattığı fiili durum, aslında hem askeri, hem de kitle desteği gücünü aşan bir durumdur. Yine bu örgütün İslam anlayışı, Arap halkları tarafından kabul görmesi pek olanaklı değildir. Irak ve Suriye'de 'güçlü' konumda görünüyor olması bir takım yanılgılara neden olabilir. Irak'ta Sunni kesimde uzun süreli iktidarı elinde bulundurması hemen hemen imkansızdır. Şu anda sadece bir aracı, ya da köprü görevi yüklenmiş durumda.
Kürdistan Bölgesel Yönetimi 
    Irak'ın mezhep temelinde bölünmesini tartışırken, Kürt ve Kürdistan sorunu penceresinden de bakmak gerekir. Hem IŞİD'in, hem de Bağdat'ın, federatif  çözümde anlaşmalarını sağlıyacak faktörlerden biri de, Kürdistan Bölgesel Yönetimi'dir. Hem Sunni, hem de Şii kesimin yöneticileri, Erbil'in bağımsız hareket etmesini çıkarları açısında tehlike gördüklerini unutmamak gerekir.
    Bu süreçte, mezhep ve azınlık kavgaları içine düşmeden istikrarlı politika yürüten, Kürdistan Bölgesel Yönetimi'dir. Irak iç savaşında en kârlı çıkan Kürtler olmuştur. Hem mezhepler arası çatışmaya müdahil olmamış, hem de Kerkük başta olmak üzere, Bağdat'la sorunlu olan bölgeleri ele geçirmiştir. Yani sorunu, bir anlamda çözmüştür. Geldiği bu noktadan geriye adım atması düşünülemez. Zaten Bağdat'ın savaşı göze alması pek olası değildir, kaldı ki, Kürtlere karşı savaş yapacak gücü de yoktur. Yani Irak içi dengeler açısından bakıldığında, bağımsızlığın önündeki engeller önemli oranda ortadan kalmıştır. Barzani ve KDP iç savaş sürecinde yürüttüğü başarılı politikayı eğer uluslararası planda da yürütebilirse, ekonomik, askeri ve siyasal alanlarda çok ileri düzeylerde başarılar elde etmesi mümkündür. Şu anda bölgesinde tek egemen güç haline gelmiştir. Kürdistan Bölgesel Yönetimi, hangi tür çözümle sonuca gidileceğine karar verme gücüne ulaşmıştır. IŞID'in başlattığı yeni süreç, her şeyden önce seçim özgürlüğüne sahip olmasını daha bir güçlendirmiştir. Bağımsızlık, bu gün için daha çok uluslararası dengelerle ilintili bir noktaya gelmiştir. Özelikle ABD, Rusya ve Çin'in takınacağı tavırlar belirleyici olacaktır.

3 Ağostos 2014
Baki Karer

Diyarbakır Buluşması

Diyarbakır Buluşması 
    Kürdistan Bölgesel Yönetim Başkanı Mesut Barzani' nin Diyarbakır'ı ziyaret etmesi ve Başbakan Tayip Erdoğan'ın konuşması, Devlette pradikma değişikliğini güçlendiren bir başka etmendir. Cumhuriyet tarihinde dile getirilmemiş bir gerçek, açıkça dillendirilmiştir; ilk defa Kürt/Kürdistan'dan bahsedilmiştir.
    Bu ziyaret, aynı zamanda, varolan, bilinen saflaşmaları daha da keskinleştirmiştir. Bu gelecek için iyi mi, kötü mü olmuştur? Anlaşılıyor ki, çok iyi olmuştur. En önemlisi de Kürt denildiğinde alt-kimlik, üst-kimlik tartışmalarının son bulmasını sağlamıştır. Her halkın kendi kimliği vardır ve bir halkın başka bir halkın kimliğini kedine örtü edinerek hareket etmesi mümkün değildir. Yani her halkın kendi kimliği ile özgürce hareket etmesinin önündeki setler yıkılmaya başlamıştır.  
Kemalist Ulusalcı Cephenin çıngırdakları
PKK-BDP  
    Mesut Barzani'nin Diyarbakır'a gelişi aleyhine bu derece kıyamet kopartanları, protesto edenleri, olmadık dedi koduları ayyuka çıkartanları iyi tanımak gerekir. Bu cephede yer alan Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin tavırları üzerine bir şeyler  söylemeyi gerekli görmüyorum. Çünkü onların klişeleşmiş önyargılarını bilmeyen yoktur. Bu nedenle de, gösterdileri tepkileri herkes anlıyor. Önemli olan PKK ve türevlerinin Mesut Barzani'ye, dolayısıyla Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ne karşı takındıkları tavırdır.
    Mesut Barzani Diyarbakır'a özel bir ziyaret yapmamıştır, kaldı ki yapabilir de. Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ni temsilen ziyarette bulunmuştur. Mesut Barzani'ye karşı halen de sürdürülmekte olan ahlak dışı anti propaganda, Kürt yönetimine karşı yapılmış sayılır. PKK ve türevlerinin gerçek yüzleri, niyetleri bir kez daha açığa çıkmıştır. Her zaman söyledim ve sabırla da söylemeye devam edeceğim. Devam ettirilmekte olan anti propagandalar irdelendiğinde, Otuz yıldır Kürtler üzerinde uygulanan kanlı projenin ne kadar başarılı olduğunu göstermekte. Kemalist cephenin çıngılları PKK ve BDP'nin Barzani'ye karşı takındıkları bu düşmanca tavır neden?
    Bugüne kadar PKK üzerinden hareketle savaştan ve barıştan çok bahsedildi. Ama ben, esas sorunun çözümü adına ne savaştan, ne de barıştan bahsettim. Otuz yıldan bu yana Kürt halkına karşı sürdürülen şiddete 'Savaş' demedim, doğal olarak 'Barış' teranesini de hiç dillendirmedim. Çünkü savaşın olmadığı bir yerde barıştan bahsedilmez. Onlarca yıldan buyana barış ve savaş sözcükleri tersyüz edilerek kullanıldı. Tüm bunlar bilerek yapıldı; toplum kavram kargaşasına sürüklendi, her şey anlaşılmaz kılınmaya çalışıldı. Bu nedenle, 'çatışma' veya 'anlaşmalı çatışma' yaşanan kanlı süreci ifade eden doğru sözcük ve cümleydi. Kürt halkı üzerinde estirilen terör, bir süre sonra, 'Düşük yoğunluklu çatışma' olarak ifade edilmeye başlandı. Bu, Özel Harp uygulamalarının açıktan ifade edilişiydi. Yani halka karşı işlenen suçların itirafıydı.
    Son otuz yıldır aynı merkezin kanatları arasında kurgulanmış bir çatışma sürdürüldü. Yürütülen bu silahlı çatışmanın esas amacı, Kürt'ü bitirmeydi. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren altmış yılda asimilasyon politikasında oldukça sınırlı başarılarılar elde edilmişti. Ama son otuz yılda asimilasyon politikası zirveye vardırıldı. Geçmişte Kürt, 'Türküm' demeye zorlanırken, bugün 'Türküm' deme yeterli bulunmamakta; 'Kemalistim' ya da 'Ulusalcıyım' deme daha bir 'gurur' verici hale getirildi. PKK'nın uzun yıllardan bu yana, Kemalistlerle ortak hareket etmesi boşuna değildi; 'Dağlı Kürtler'i' 'medenileştirme' projesiydi. Daha açık biçimde söyleyecek olursak, Kürtler'i, ulusalcı takımın basamak taşına dönüştürme projesidir. Mesut Barzani'ye karşı gösterilen kin ve nefretin altında işte bu proje yatar. Kürt'den devşirmeler Kürt'ü aşağılamaya çalışmıştır. PKK-BDP ve türevlerinin tepkilerini bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Yani daha kısa yoldan ifade edecek olursak, Barzani'nin Diyarbakır ziyareti, Türkiye Cumhuriyeti'nin yeni bir pradikma kazanmasına ne kadar neden olmuşsa, Kürt Kemalistlerinin de o kadar gerçek yüzlerinin ve niyetlerinin de açığa çıkmasını sağlamıştır.
    Şimdi ulusalcı cepheden kimileri elde silahla Erbil üzerine yürüme tehdidinde bulunurken, kimileri de tıkıldıkları heybeden arada bir dışarı çıkarak Yüzer-gezer yat, Erbil ve Süleymaniye arasında mekik dokumaya başladı. Süleymaniye ve Erbil'i yeniden keşfetmeye başlamaları boşuna değil.
21 Kasım 2013
Baki Karer

Demokratikleşme Paketi Üzerine

Demokratikleşme Paketi Üzerine 
Son günlerde siyasal alanda hızlı değişimler yaşanıyor. Yaşanan gelişmeler, hemen her alanda Türkiye'nin geleceğini tayin etmede önemli basamaklar oluşturmaktadır. 'Demokratikleşme Paketi' yapılan tartışmaların odağı haline gelmiştir.
Irkçı Uygulamalara Son Verme Çabaları 
    Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana geçen 90 yılda örgütlendirilmiş devlet yapısına Türk kimliği egemen olmasına rağmen, devlet, gerçekten Türk halkını ne oranda temsil etmiştir? Çoğunluk tarafından bu soruya karşı verilecek yanıtın olumlu olacağını sanmıyorum. Kürd'ü insandan saymayan bir devlet anlayışının, Türk halkını da insan sayması beklenemez. Nitekim geçmiş uygulamalar bunu apaçık göstermektedir. Ankara'da şalvarıyla şehrin meydanına girmesi yasaklanan Yozgatlı bir Türk'le Diyarbakırlı Kürd'ün arasında pek bir fark yoktur aslında; aşağılanmanın, yok sayılmanın derecesi olmaz. Yani övünç duyulan Cumhuriyet, bir avuç elitin Cumhuriyetinden öte bir şey değildir. Elitin devleti, elitin Cumhuriyeti olduğu içindir ki Kürt'e kuyruk takmış, Türk'ü de gökten zembille indirmiştir.
     'Andımız'la sadece ırkçılık formüle edilmemiştir, aynı zamanda, bir tür paganizm de formüle edilmiştir. Yani laiklik adına paganizmle ırkçılık bütünleştirilmiştir. Onlarca yıldır büstlerin karşısında hazırola zorlanmış olmamızın başka türlü bir izahı olamaz. Esas tartışılması gereken, Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar geçen sürede, ırkçı uygulamaların toplumsal yapıda açtığı tahribatlardır.
    'Demokratikleşme Paketi' ile birlikte 'Andımız' kaldırıldı. Bilinen kesim 'Andımız'ın kaldırılmasına karşı, daha bir yüksek sesle karşı çıktı. Oysa 'Andımız' apaçık ırkçı, fasist bir söylemdir. Bu söyleme karşı çıkanlar, yıllar boyu hapishane hücrelerini doldurdu. Burada sergilenen, adeta bir 'Kırmızı Çizgi' idi. Irkçılık, 'vatansever'liğin ölçütü haline getirilmişti. Türkçülüğe, ırkçılığa zemin hazırlayan böylesi bir söylemin ortadan kaldırılması, demokratikleşme yönünda atılmış önemli bir adımdır. Tüm bu yapılanlar, statükocuların geriletilmesidir; bağnazcılığa, toplum mühendisciliğine darbedir. Cumhuriyetin bunca yıldır demokrasi ile bütünleşememesi böylesi tekci anlayış sonucudur. Halen darbeci zihniyetten, ya da darbeci reflekslerin her an canlanabileceği ihtimallerinden bahsediliyorsa, yaşamın her alanında topluma empoze edilmeye çalışılan böylesi anlayışlar sonucudur. Eğer Dersim'de, Koçgiri'de ve daha bir çok alanlarda Kürt imha edilmişse, 'Andımız'la formüle edilmiş ırkçı ideoloji sayesindedir.
    Yeni dönemde etnitiseteler üzerinde hegemonya kurmuş etnik bir yapının dayandığı temel taşlar sarsılmaya başlamıştır. Artık bu yapıya gerek duyulmamaktadır. Bu yapı, hiç tartışmaya gerek yok ki ırkçı bir yapıdır.
    Paket'le getirilen yeni uygulamalara karşı bazı çevreler, ulus devlet ortadan kaldırılıyor diye karşı çıkmıştır. Üstelik karşı çıkanlar korusunda sol ve sosyal demokrat olduğunu iddia edenler de vardır. Malum bu çevreler, 'Ulusalcı' veya 'Cumhuriyetçi' olarak da nitelendirilmekte. Bunlar, moderinitenin yeni yasayla birlikte yok olacağını iddia etmekteler. Cumhuriyet döneminde ortaya çıkmış modernlik ayrı bir tartışma konusudur. Ortaya çıkan modernlikten hareketle, ırkçı uygulamaları mazur göstermek isteyenlerin sol düşünce ile hiç bir alakası olamaz.
    Demokratikleşme Paketi ile getirilen bir çok değişiklikler yerindedir. Yeterli olup olmayışı ayrı bir konudur. Getirilen yenilikleri, yeni uygulamaları kabul etmeme, tümden redetme ayrı, demokratikleşme doğrultusunda atılması gereken daha bir çok adımların olduğunu dillendirme ayrı bir konudur.  Ama görüyoruz ki, bazı çevreler, ülkenin demokratikleşmesini sağlayacak yönde atılan adımları inkâr etmekte. Nedenini anlama zor değil; 'Andımız'ın kaldırılışına karşı çıkanlar, ceberut devlet anlayışının halkları aşağılamasını savunanlardır.
    Kabul edilen paketle, Cumhuriyete yeni bir pradigma kazandırılmak istenmektedir; geçmişin ırkçı söylemlerini ve uygulamalarını ortadan kaldırmayı hedefleyen bir pradigma. Bunun neresi olumsuz?
13 Ekim 2013
Baki karer

26 Temmuz 2013 Cuma

GEZİ PARKI OLAYLARI

GEZİ PARKI OLAYLARI
 
    Gezi Parkı'nda yapılmak istenen düzenlemelere karşı yapılan protestolar, kısa bir süre sonra yön değiştirmeye başladı. Ağaçların kesilmesine karşı başlatılan eylemlere, baştan masum ve gerçekten doğayı düşünen belli bir çevre katılıyordu. Polisin böylesi bir eyleme, protestoya karşı panik içinde sert müdahale etmesi ise haksızdı. Ama bir süre sonra protestoları 'fırsata' çevirmek isteyenler, ortalığı karıştırmaya başladı. Gezi Parkı'nı 12 Eylül öncesi Siverek'e dönüştürmenin gayreti içine girdiler. Her on yılda bir yaşamayı neredeyse alışkanlık hale getirdiğimiz darbeler öncesi provokasyonlar sergilenmeye başlandı. Ortalığı, yıkan, halkın arabasını yakan, esnafa zorla kepenk kapattıran zorbalar, darbecilik oynamaya kalkıştılar. Bu kesimlerin AKP iktidarına karşı sandıkta başarı elde edemedikleri ve bu gidişle de başarılı sonuçlar alamayacakları bilinmekte. Özgür seçimlerle sandıkta elde edemeyeceklerini sokaktan medet umarak elde etmeye yöneldiler. 
Halk, yürütülen kavganın iktidar mücadelesi ile bir alakasının olmadığını anında kavradı; 12 Eylül öncesi yaşananlar anımsandı ve tepki duydu. Özellikle Avrupa Parlamentosu'nun aldığı karardan sonra, yığınlar arasında tepki, tam anlamıyla zirveye ulaştı. Yaşanan darbecilik oyunlarında emperyalist güçlerin desteği yüksek dille tartışılır hale geldi. Halkın doğal tepkisi sonucu koyduğu teşhisin doğruluğu tartışma götürmez. Gerçekten de İstanbul eliti Gezi Parkı'nda yapılmak istenen düzenlemeleri bahane ederek emperyalist güçlerle ittifak halinde sokak darbeciliğine kalkıştı. Giderek sıkışan İstanbul burjuvazisinin bir kısmı katma değer yaratarak gelişme, güçlenme yerine faizler ve ithal ikameli, yani üretmeden, devlete dayanarak yaşamak istediğini ilan etti. Gezi Parkı olaylarının perde arkasında yatan esas nedenlerden biri de budur. Bunların dış destekçileri de Almanya başta olmak üzere Amerika ve İngiltere'dir. Türkiye'den yurtdışına gönderilen 'Demokratikleşme' mektuplarının ilk önce hangi başkentlere postalandığı artık bir sır değildir. Hiç kimse, yaşanan son olaylarda emperyalist güçlerle ittifak halinde hareket edilmediğini iddia edemez. 15-16 yaşındaki çocuklar ve gençler Kandilvari meydanlara itiklenmiştir. Bu eylemlere öncülük yapanların akrabalarından kaşı yaralanan, tutuklananlar var mı? Hayır, bir tane bile yok. Ama çocuklar öne sürülmüştür, kullanılmıştır. Kim için ve ne için? Türkiye'de halk tüm bunları sağduyu ile değerlendirecek güçtedir.  
Artık açıkça tartışmanın zamanı gelmiştir. Emperyalist güçler, kısa ve uzun vadeli hedefleri için Türkiye ölçeğinde kendine sadık bir taban yaratma gayreti içindedir. Bunun için Soroz ve ekibine görev verilmiştir. Türkiye'de emperyalist güçlere kitle tabanı sağlama gayreti içinde olanlar, tasfiye edilmekte olan geçmişin derin devlet güçleridir. Bu alandaki girişimler, özellikle PKK'ye silah bıraktırma çabalarının yoğunlaşmasından bu yana hız kazanmıştır. PKK'nin denklemden çıkartılma olasılığını gördükleri andan itibaren, hükümetin Suriye politikası bahane edilerek yeni alternatifler devreye konulmak istendi. 30 yıldır bilinçlice devam ettirilen çatışmaların getirilerinden mahrum olmak istemiyorlar. Hatay'da bilinen provokasyonlar, giderek sokakta patlatılan bombalarla katliamlara dönüştürüldü. Böylece kitlelerde infial yaratılarak hükümete karşı ülke genelinde ayaklanmalar yaratılmak istendi. Ama başarılı olamadılar. Şimdi Gezi Parkı bahane edilerek sokakta darbe girişimlerine ağırlık verildi. Bu siyasal yönelime ekonomik kriz çıkarma çabaları da eklenmiş durumda. Bu noktayı biraz daha açmada yarar var. 
Niçin ekonomik kriz çıkartılmak istenmekte? Belli başlıcalarını ele almada yarar var. İstanbul burjuvazisinin bir kısmı, pastayı Anadolu'da yükselmekte olan burjuvazi ile bölüşmek istememekte; her alanda eskiden olduğu gibi tam bir hakimiyet istemekte. Yine bu kesim, geçmişte olduğu gibi uluslararası tekellerin servis büroları olarak kalmayı tercih etmekteler. Çatışmasız bir ortamda katma değer yaratmadan uzun süreli büyümelerinin mümkün olmayacağını çok iyi biliyorlar. Çünkü çatışmasız ortamın serbest rekabeti olabildiğince kızıştıracağı bilinmekte. Ayrıca bu iktidar koşullarında devlet ihalelerinden yeterince pay alamadıklarını düşünmekteler. Bu kesimin özellikle Avrupa firmalarıyla kurdukları ortaklıklar dikkate alınırsa, tablo daha da belirginleşir.  
Hükümetin izlediği ekonomi politikayı herkesin eleştirme hakkı vardır. Toplumun her kesimi izlenen ekonomi politikaya aynı pencereden bakmak zorunda değildir. Ama bu doğruları inkâr etme anlamı taşımaz. Türkiye'de muhalefet, sadece yanlışları dile getirme veya yapılan her işi ister doğru, isterse yanlış olsun yadsımayla özdeş anlaşılmaktadır. Muhalefet etme ve iktidar olma, hemen her zaman ötekileştirmenin bir aracı olarak kullanılmıştır bizde. Dolayısıyla, demokratik ilkelerin yerleşik hale gelmesinin önüne geçilmiştir.  
Bugün hükümetin ekonomik ve siyasal alanlarda kaydettiği başarılar inkâr edilemez. Özellikle bazı alanlarda yapılan yatırımlar uluslararası tekellerin hiç de hoşuna gitmemekte ve bu durumdan çok rahatsızlar. Türkiye'nin hangi alanlara nasıl ve ne kadar yatırım yapacağına karar verme alışkanlıklarını bir tarafa bırakmak istemiyorlar.  AKP iktidarı döneminde İMF'ye borçlar ödenmiş, paradan bol sıfırlar atılmış, yani paraya değer kazandırılmış, faizler önemli ölçüde aşağıya çekilmiş, bütçenin sürekli açık vermesine son verilmiş, toplumda önemli ölçüde zenginlik yaratılmıştır. Bunlar ve benzeri alanlarda kaydedilen önemli başarılar söz konusu edildiğinde cari açık ön plana çıkarılmakta.  Elbette tartışılması gereken bir konu. Ama bir çok yönleriyle tartışılmalı; cari açık daha çok hükümetin kamu harcamalarından ve yatırımlarından mı, yoksa özel sektörün harcamalarından mı kaynaklanmakta? Aynı biçimde, özel sektörün sıcak para politikasındaki payı da tartışılmalı.  
Siyasal alanda ise, henüz yeterli olmamasına karşı önemli ölçüde demokratikleşmenin önü açılmıştır. Derin devletin büyük oranda tasfiye edilmesi, askeri vesayetin kaldırılması başlı başına önemlidir. 'Kemal'in askeriyim' diyenler ya da 'Kemal'in askerleri'ni gözlerinden öpenler, bunları yapabilir miydi? Buna verilecek yanıt, kesinlikle hayır. Kendini postala düğümlemiş olanların demokrasiyle bir ilgileri olamaz.  
Son olaylarla birlikte, demokrasi üzerine yapılan tartışmalar yanıltıcı bir zemine taşınmaya başlamıştır. Basının bir bölümü birden bire demokrasiyi ve özgürlükleri hatırlar hale geldi. Ellisinden, altmışından sonra 'solcu', 'sosyal demokrat' olanların sayısı epeyce kabarıklaştı.Piyasada yer bulamayıp rahatı bozulanlardan da epeyce 'sanatçı' türemeye başladı; performanscılar, düzenleyiciler... Hemen hepsi de Aşîran-Zemzeme makamından başka bir makam bilmiyor. Bunlar da demokrasi sorununu tartışmaya başladı. Aydın geçinen bu takımı, Antepte çocuklar havaya uçurulken, Siirt'te bayanlar kurşuna dizilirken, ya da tersanelerde sigortasız çalıştırılan işçiler can verirken hiç meydanlarda görmedik. Acaba neredeydiler? Daha gelişkin bir demokrasinin nasıl inşa edilmesini mi tartışıyorlar, yoksa  postalizmi mi tartışıyorlar pek haberleri yok.
Sokak darbecileri 'sandık demokrasi değildir' diyerek sadece laf kalabalığı yapıyor. Tartışmalar Şam'da ya da bir dönemlerin Bağdat'ında yapılmıyor. Tartışmalar İstanbul'un göbeğinde yapılıyor. Buradan da anlaşılıyor ki, böylesi bir tartışmayı yapanlar halen 1940'larda kalmışlar; günümüz Türkiye'sinde açık oy, gizli sayımın geçerli olmadığını bilmeleri gerekir. Bu nedenle salt sandığın rolü tartışılmıyor, tersine özgür seçimler sonucu sandıktan ortaya çıkmış iktidarın meşru olmayan yollarla yıkılmaya çalışılması tartışılıyor. Toplumda kafa kargaşalığı yaratılmak isteniyor. Tartışma, her özür seçimin halkın tüm kesimlerinin mecliste temsil hakkı elde etmesini sağlayıp sağlamadığı yönünde yapılsa, o zaman sorun farklı bir zeminde ele alınır. Ama böyle yapılmıyor. 'Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı meşru değildir, yıkılmalıdır' deniyor. AKP iktidarı meşru değilse, Cumhuriyet Halk Partisi ve diğer partilerin meclisteki varlığı da meşru değildir. Diğer bir sorun, kapsayıcılık. İktidar kapsayıcı değilse, sokaklara yön vermek isteyen CHP kapsayıcı mı? İkna Odaları henüz unutulmuş değil. CHP'nin sokaklarda estirilen teröre karşı çıkan herkesi İslamcılıkla, fanatikle suçlaması, nasıl oluyor da kapsayıcılık oluyor?  Kısacası, 'sandık her şey değildir' tartışmasının arka planında toplum mühendisliğine devam etme arzusu vardır.
Bir avuç elitin öncülüğünde yapılan kalkışma girişimleri 'devrim' olarak nitelendirilmekte. Ve her seferinde 27 Mayıs'a vurgu yapılmakta; en pervasız bir biçimde 'Zamanı geldiğinde o da olur' denilmekte.  27 Mayıs'ı uzun yıllar övünç kaynağı haline getiren CHP, her yıldönümünde bolca kutladı, kutsadı. Bizler de 27 Mayıs'ın hep havucuna bakar olduk, arkadan vurulan sopaları umursamadık. Peki, 27 Mayıs'tan sonra ne oldu? Türkiye tam anlamıyla köle ticaretinin pazarı haline geldi; Avrupa'ya, dünyanın dört bir köşesine Anadolu'nun insanları para karşılığı satıldı, yani pazarlandı. Türkiye'den Avrupa'ya gelme bir utanç kaynağı oldu. Üstelik uzun yıllar bu insanlara sahip çıkılmadı; inkâr edildiler, kaderleriyle baş başa bırakıldılar. Avrupa'ya köle olarak pazarlanan halk, yıllar boyu kendi konsolosluklarında bile aşağılayıcı muameleye tabi tutuldu; görevlilerle on santimetrelik demir kafeslerin önünde bürokratik işlemlerini yapmaya mecbur bırakıldı. Vesayet rejiminin sona erdirilmesiyle birlikte biçok alanda değişişimin yaşandığına herkes şahittir. Geçmişi düşündüğümüzde, bunlar, önemli ileri adımlardır. Şimdi CHP'nin öncülük yaptığı sokak darbesi girişimlerinden sonuç alınsaydı, durum, 27 Mayıs darbesi sonrası yaşananlardan farklı olmayacaktı.  
Herkeste biliyor ki, Gezi Parkı bahanesiyle başlatılan eylemler, demokrasinin daha da gelişip güçlenmesinde rol oynayacak nitelikte değil; halktan kopuk, belli bir zümrenin sarsılan çıkarlarını dile getiren eylemlerdir. İktidarı demokrasi ve özgürlükler konusunda daha ileri adımlar attırmaya zorlamadan uzaktır. Protestolar, toplumun çoğunluğunun istemlerini, çıkarlarını ifade edecek hedeflere ulaşma uğruna yapılır. Ama gördük ki, bırakın en geniş yığınların çıkarlarının ifade edilmesi, sokakta boy gösterenlerin bile ortak ilkeler etrafında hareket edemediği ortaya çıkmıştır. Bu nedenledir ki, giderek esnafa, mahalle halkına, genelde halka karşı şiddete yönelmişlerdir. Eylemler giderek ünlenmek isteyenlerin TV ekranlarında görünme yarışına dönüşmüştür. Polisin böylesi bir topluluğa karşı ikide bir gaz bombası atma yerine, seyirci olarak kalması daha uygun olurdu. Ne asgari ücretle çalışmak zorunda olanlar, ne de fındık, pamuk, buğday, çay, zeytin v.b üreticileri Gezi Park'ında dile getirilen hiç bir şeyde ortak bir payda bulamadı. Baş slogan, 'Erdoğan istifa!'  Neden? Sivil bir anayasa yapılmasını dillendiremediler bile. Nasıl bir demokratik muhalefet yürütmedir ki, cunta anayasasına sahip çıkılıyor, halkın ekonomik ve demokratik taleplerinden uzak duruluyor? 
Ama herkes de biliyor ki, mesele başka. Sorunun bir yanı 2014 ve 2015'de devletin zirvesinde ortaya çıkabilecek muhtemel değişiklerle ilgilidir.Fakat sorunun esas kaynağı 2023'dür. Bugün için beklenilmeyen çok  ciddi gelişmeler, ortaya çıkmadığı sürece, AKP'nin 2023'ce kadar iktidarda kalma şansı yüksektir. Tayyip Erdoğan'nın Cumhurbaşkanı olması, AKP'nin bir süre sonra ANAP'ın durumuna düşme ihtimalini ortaya çıkartıp çıkartmayacağı ayrı bir tartışma konusu. Kendini 'Ulusalcı' olarak tanımlayan güçlerin esas hedefi, AKP'li 2023'ün önünü ne pahasına olursa olsun kesmeye çalışmadır. Beklemedikleri bir anda silahların susturulmasının önüne, bir de bu neden dolayı geçilmek istenmektedir. 
AKP bilinen muhafazakar partilerinden bir farkı yok. İktidara geldiği andan itibaren neo-liberal politikaları uygulamıştır ve bu politikasından taviz vereceğini sanmıyorum. Son on yıllık süreçte sosyal yapı çok ciddi değişikliğe uğradı. 70-80'li yılların, hatta 90'lı yılların varoşlarında yeni bir orta sınıf yaygınlaşıyor. Genelde orta sınıfın zenginleşmesi devam etmekte. Kırla kent arasında geçmişin farklılığı neredeyse ortadan kalkmak üzere. Hatta bir çok bölgede zengin ve orta sınıf, köylerde yaşamayı tercih eder hale gelmiştir. Pohpohlanan kutuplaştırma girişimlerinin sokaklarda çatışmaya dönüşmesini engelleyen de esas olarak bu durumdur. Neo-liberal politikayı eleştirirsin veya eleştirmesin, ama her kesim de bu gerçeği, değişimi görmek zorundadır. Türkiye koşullarında da işçinin 'zincirinden' başka kaybedeceği çok şey vardır artık. Bugün bir daire ve araba sahibi olmak, hemen her kesim için çok doğal hale gelmiştir. Geçmişe ait olan bir nevi kast sistemi kırılmıştır. Boğaz'a karşı dikilip şarap ve rakı şişelerini çocukların gözleri önünde laklak yapanların modernlik adına sergilediği ilkel tepki, esas bu yönde seyreden toplumsal gelişmeye karşıdır. Bu anlamda Gezi Parkı eylemleri, gelecekte demokrasinin daha da geliştirilmesi için çıkış noktası olarak alınması söz konusu olmayacaktır. Çünkü sosyal patlamanın değil, zorlamanın ürünüdür.
Elbette daha gelişmiş bir demokrasiye ihtiyacımız var, bunu kimse inkâr edemez. AKP iktidarı tolumun gelişmesi önünde tıkaç rolü oynayanları temizleme girişimlerine paralel olarak ekonomik ve sosyal alanlarda ilerleme sağlanmasına neden olmuştur. Demokratikleşme sürecinde geriye adım atması, diğer alanlarda da duraganlaşmayı getireceğinin bilincinde olması gerekir. İktidara geldiğinde 10-15 yaşında olan nesil, bugün yaşama atılmak üzeredir. Bu nesil, geçmişe oranla daha özgür ve daha elverişli ekonomik ortamda yetişmiştir. Önümüzdeki süreçte hem bu neslin, hem de toplumun genelinin demokrasi ve özgürlük taleplerine olumlu yönde yanıt vermek durumundadır. Beklenilen bu yanıtı veremediği noktada tıkanacaktır ve geriye düşüş başlayacaktır. Toplum katmanlarından gelecek tepkiyi göğüslemenin tek aracı, demokrasi ve özgürlüklerin geliştirilmesidir. Bu yönde atılacak adımlar, aynı zamanda AKP'nin kurumlaşmasını ve muhafazakar bir parti olarak kalıcılığını sağlayacaktır.
Peki, CHP'nin durumu ne olacak? Şu anda çok parçalı haliyle ayağı yanmış kedi gibi ortalıkta dolaşmakta; nereye ne zaman toslayacağı belli değil. Tarihinin en başarısız dönemini yaşadığını söyleyebiliriz; on, bilemediniz elli kişilik gurup oluşumlarından medet umar hale gelmiştir. Örneğin CHP'nin Sanayileşme politikası nedir, kalkınmakta olan ülkelerin yapısal sorunu olan cari açığı sıfırlayacak bir çözüm bulmuş mudur? Teknolojik alanda hangi atılımlar yapacak, ekonomiyi ayakta tutacak aramallar üretimine yönelik bir politikası var mı? Yine, köylüyü göçe zorlamayacak tarım ve hayvancılık politikası nedir. Tüm bunlar ve benzeri sorulara kaynak göstererek yanıt bulmak zorunda? Yuvarlak cümleler böylesi sorunları çözmeye yetmez. Gelişmiş bir demokrasiye kavuşmak için siyasal alanda ne tür adımlar atacak? Sivil bir anayasa yapılmasının önünde engel olmaya devam edecek mi, etmeyecek mi? CHP, karanlık labirentlerde dolaşmaya son vermediği sürece, bu sorunlara çözüm getirecek ciddi proğramlar geliştiremez.  
Oynanan oyunların son bulacağını pek sanmıyorum. Önümüzdeki süreçte de halkın somut talepleriyle ilgisi olmayan en sıradan konuları gündemleştirerek provokasyonlara başvurulacaktır. Bazı aktörleri tekrar devreye sokmanın gayretleri verilmekte. Özellikle Ortadoğu'da baş gösteren olayların Türkiye'ye olası yansımalarını fırsat olarak değerlendirecekler. Bilindiği üzere Mısır'da Mursi iktidarı darbeyle devrildi. İçte Baascılar emperyalist güçlerle ittifak halinde darbe yaptı. Emperyalist güçler, 19 yy. başından itibaren egemenliklerini devam ettirebilmenin bir aracı olarak gördüğü argümanları, darbeye gerekçe olarak kullandı. Aslında darbenin altında yatan esas neden, İsrail'in güvenliği ve Ortadoğu'daki çıkarlarıdır. Mısır halkının demokrasi denemesi yarıda kesildi. Mısırda demokratik yollarla iktidar değişimi başarılı olsaydı, Bölge'deki krallıklar ve emirlikler tehlikeye girecekti. Nitekim yapılan darbeyi ilk alkışlayanlar da bunlar oldu.
Mısır'daki darbe bir gerçeği daha doğrulamış oldu; globalist dönemde başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, Avrupa Birliği'nin askeri darbeleri desteklemeyeceği tezinin bir yutturmacadan ibaret olduğu ispatlanmış oldu. Her zaman söyledim, ABD ve AB için önemli olan demokrasi değil, çıkarlardır. Mısır, özellikle Avrupa Birliği için tam anlamıyla çukura batma olmuştur. Nihayet gerçek yüzünü, yani demokrasi değil, sömürgeci yanını ön plana çıkarmıştır. Bundan sonra Avrupa Birliği,  kimseye demokrasi dersi veremez.
Türkiye'nin tek başına kalmasına rağmen, darbeye karşı çıkması doğrudur. Düzenlenen ve düzenlenecek olan tüm protestolara rağmen, Mursi'nin koltuğuna yeniden dönmesine müsaade edilme olasılığı çok düşüktür. Belki cumhurbaşkanlığı seçimleri planlanandan daha önce yapılır.
Mısır'daki darbe Türkiye'nin Ortadoğu'da oynamak istediği rolün de önünü kesmiştir. Böylece Türkiye, Suriye külfetini tek başına omuzlamayla karşı karşıya bırakılmıştır. Mısır üzerinden siyasal kazanç elde eden Suudi Arabistan ve Katar, Esad sonrası Suriyede şekillendirilecek iktidar biçiminde etkili olma iddialarından geri duracaklardır. Türkiye'nin bu koşullarda, Ortadoğu'da yeni dengeler kurmada oldukça zorlanacağı ortadadır. 
***
Gezi Parkı bahanesiyle yapılan denemenin başarısızlıkla sonuçlanması, yeni bir takım kargaşalıkların ortaya çıkartılmayacağı anlamına gelmemektedir. Önümüzdeki dönemde PKK'yı denklem içine çekmek için gayret gösterilecektir. Bu konuda özellikle BDP içindeki bazı odaklar harekete geçirilmiştir. En uyduruk bahaneler ortaya atılarak suni sokak çatışmalarının hesabları yapılmakta. Bu dönemde daha çok BDP içinde Öcalan merkezli söylem geliştirenlere dikkat edilmeli. Silahların susmasıyla birlikte uğradıkları kayıpları bir biçimde telafi etmenin yolları arandığını herkes biliyor. İnsanları kaçırmalar, orada burada hiç nedensiz gösterilerin düzenlenmesi, karanlık güçlerin PKK'yı denklemin içine yeniden sokma gayretleridir. Özellikle Cizre'de sıkça düzenlenen provokasyonların arka planında, silah kaçakçılığı ve esrar-eroin ticaretini elinden çıkarmak istemeyen güçler yatmaktadır. Ekilen Kenevir tarlalarını bilmeyen mi vardı? Cizre'de ortaya çıkan, zaman zaman da Diyarbakır'a davet edilen puşulu gençler kullanılarak, Kenevir tarlalarının hiç olmazsa üçte ikisi korunmak isteniyor.Bu zehrin imhasında daha ileri gidilememesinin nedenleri bir kez daha sorgulanmalı. Mesela Kenevir imhasının Beytuşşebab'a, Şırnak'a, dağlık arazilere kaydırılmasının önünde ne tür engellerin olduğunu herkes bilmek istiyor.
 Dikkat edilirse silahların susmasından bu yana BDP'li belediyeler halktan, esnaftan haraç toplamada daha bir pervasızlaşmıştır. Silahların konuşmadığı ortam, BDP'li belediyeler için turnosoldur; içinde bulundukları çirkeflikler tek tek açığa çıkmakta. Siirt Belediyesi'inde  ortaya çıkan fuhuş ilişkileri sadece bir örnektir. Halktan alınan rüşvetlerin ve 'aidat' adı altında toplanan haraçların fuhuştan hiç bir farkı yoktur. Yıllardır döndüren bu çark, sadece Kandil-BDP ile sınırlı olduğunu kimse iddia edemez. Hatırlanmalı; İstanbul eliti darbeye davetiye çıkaracağı zamanlar, 'Ordu içinde genç subaylar rahatsız' diye sürmanşetten başlıklar attırırlardı. O taraftan ümidi kestikleri için şimdilerde, 'genç PKK'lılar rahatsız' diye başlıklar attırmaya başladılar. Atılan bu başlıklar, Cizre'deki olayların arka planını anlamaya yeterlidir sanıyorum.
 Son dönemlerde Kandil-BDP cenahından, Hükümet şunu yapsın, bunu yapsın, yoksa süreç biter yönlü açıklamaları sıkça duyar olduk. Demek istiyorlar ki, silah kullanırız, şiddet ve terör estiririz. Böylesi tahditvari söylemlere kimsenin aldırış edeceğini sanmıyorum. Yüzde iki, en fazla ikibuçukluk oy oranıyla tüm bir toplum esaret altına alınmak isteniyor. İnkâr etmelerine gerek yok, Siirt belediyesinde ortaya çıkan rezillik, otuz yıldır sürdürülen şiddet politikasının vardığı noktayı yeterince ifade etmektedir.
Kandil'de yapılan yönetim değişikliğin bir anlamı yoktur. Sadece Ortadoğu denklemleri içinde bir süre daha tahtaravalli oynanacağına işaret etmektedir. Karayılan'la oynanan gölge oyunu sona erdi. KCK'da yapılan değişiklikle devlet otoritesine dayanarak, Kürt halkı üzerinde egemenlik kurma hesapları yapılmak istenmekte. Yedek polis gücü olma istemlerini saklamamaları bu nedenledir. Yönetimde yapılan değişiklikle manevra alanlarını genişletiklerine inanmaktalar. Oysa bu değişiklik içlerinde tıkanmayı ifade eder; seçeneklerin tükenme noktasına geldiğinin göstergesidir. Oynunu son perdesine yaklaşılmıştır; yüzer-gezer yatla günlük ilişkiye daha bir muhtaç hale gelinecektir. Ama bu arada 'süreci kavramayanlar' sessiz sedasız taşaltı yapılacak. Önümüzdeki süreçte Kandil'in içte yapacağı operasyonları gölgelemek için, BDP sudan bahanelerle 'protesto' adı altında gösteriler düzenlerse, hiç şaşmamak gerekir. Bu arada basının önemli bir kanadı, düzenlenecek miting ve yürüyüşleri mümkün olduğunca pohpohlamaya çalışacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu arada bazıları Kandil'e sefer yapmak için can atacak. Karayılan'ın yerine, Cemil Bayık'ı popüler yapmanın çareleri aranacaktır. Bu arada ergenekoncu takım, Şam'ın da desteğini alarak Kandil-BDP-PYD hattını eskiden olduğu gibi kullanma arayışlarına hız verecektir. Ama silahı bir araç olarak kullanmaya yönelik her teşebbüs, başarısızlıkla sonuçlanacaktır.
 
Baki Karer
21.7.2013

18 Mart 2013 Pazartesi

ÇATIŞMASIZ BİR ORTAMA DOĞRU



Epey bir zamandır 'süreç'ten bahsediliyor. Artık birçok sözcük kullanılırken ilk akla gelen, 'süreç' oluyor. Örneğin barış, silah bırakma, çözüm, İmralı, Mit vb. sözcükler süreç'le bağlantılı kullanılmaya başlandı. Peki, toplumun neredeyse tüm kesimlerinin bahsettiği 'süreç', nedir? Ya da içinde bulunduğumuz ortamda süreçten ne kastediyoruz. Sıkça kullandığımız bu sözcükten beklentilerimiz nelerdir? Süreci, zaman ölçüsü birimiyle sınırlı olarak ele almadığımıza göre, zaman içinde gelişen olaylarla bağlantılı olarak düşünüyoruz demektir. Yeni bir süreçten bahsedildiğinde, çoğumuzun aklına tarihin akışını değiştiren olaylar ya da toplumsal yaşantımıza yön veren ekonomik gelişmeler gelmektedir. Oysa, o sıkca bahsedilen süreç bunların hiç birini içermiyor. İçinde yaşadığımız şu dönemde aklımıza gelen tek şey, Öcalan-Mit görüşmesinin sonucunun ne olacağıdır. Elde edilecek sonuçlar, daha binlerce gencin yaşamını ilgilendirdiğini kimse yadsıyamaz. Çünkü ta başından itibaren belli merkezlerin kontrolü altında otuz yıldır sürdürülen 'düşük yoğunluklu çatışma' sözkonusu. Yani toplumsal çelişkiler ve gelişmeler sonucu ortaya çıkmış olaylar zinciri ile karşıkarşıya kalmış değiliz, tersine, toplumsal gelişmeleri seyrinden çıkarmaya yönelik iradi müdahalelerle karşı karşıya kaldık, kalıyoruz.

Süreç, zaman içinde düzenli veya düzensiz, birbiriyle ilintili veya ilintisiz birçok olaylar zinciridir. Sonuçta zamanla ilintilidir. Dolayısıyla 'zaman'dır. Felsefi açıdan her ne kadar helen tartışılıyor olsa da, zaman ölçülebilirdir.Ama diğer açıdan sonsuzluk olarak da görülür. İşte bu noktada, bir çoğu Tanrıya vurgu yapar; sonsuzluğu Tanrıyla özdeştirir.

Son günlerde Öcalan-Mit arasında başlatılan görüşmeler sonucu varılmak istenen çatışmasız ortam, sonsuzluğa havale edilerek yeni bir 'Tanrı' yaratmaya yönelik çabalar içinde olunduğuna dair bazı girişimlere şahit olmaktayız. Bu yönlü girişimlerin yeni olmadığını hemen belirtelim. İşte geçmişten bir örnek; 'Onun 'Öcalan kastediliyor.BN.) tanrısal bir güç olarak değerlendirilmesinin en başlıca sebebi de, onun anlaşılmasının zorluğundan kaynaklanmaktadır.' (Abdullah Öcalan.. Devrimin Dili ve Eylemi.S.12) Dikkat edilirse Öcalan dokunulmaz, görünmez ve anlaşılmaz kılınarak sonsuzluğa havale ediliyor Sansuzluğa havale etme ise tanrılaştırmadır. Öcalan'ı kitlelere 'Tanrı' olarak lanse etme girişimlerinin, halka yönelik silahlı şiddeti terkettirme çabarının hız kazandığı dönemde daha bir ağırlık kazanmasına şaşmamalıyız. Son dönemlerde Kandil ve BDP içinde bazı odakların süreci girdaplara sürükleyerek boğma çabası içinde bulunması, bir de bu nedenledir. Halen bir dönemler Bekaa'ya akın eden akıl hocalarının tavsiyeleri doğrultusunda hareket edilmektedir. Yani ululaştırma ve tanrılaştırma çabaları sürdürülmekte. Bu yönlü çabaların kimlere ait olduğunu anlamak için, Cumhuriyet tarihine bakma yeterlidir. 'Heykelini dikeceğiz' ya da kişiye yönelik özgürlük söylemi, 'düşük yoğunluklu çatışma'dan aslan payını alanların söylemidir.

Süreçten kimler ne bekliyor?

Süreçten beklentileri olanları üç temel kategoride ele alabiliriz: Bunlardan birincisi, otuz yıldır Kürd halkına karşı sürüdürlen silahlı şiddetin son bulmasını isteyenler. Bunlar sürdürülen silahlı şiddetin Kürd halkının iç dinamiklerini parçaladığını, yok yere bir neslin heba edildiğini söylemekte. Kürd halkına karşı uygulanan silahlı şiddetin başından itibaren egemen güçlerin bir projesi olduğunu; silahlı terörün Kürd halkını beyin gücünden, aydınlanmadan yoksun bıraktığını, ekonomik ve siyasal açıdan da tarihin gerisine düşürdüğünü tüm açıklığıyla gözler önüne sermekteler. Sürdürülen anlamsız şiddetin halkın demokrafik yapısını bozduğunu; göç ve asimilasyonu hızlandırmakla kalmadığını, Batı'ya göç eden nüfüsun aynı zamanda ucuz işgücü deposu olarak kullanıldığını dillendirmektedir. Bunlar ve benzeri nedenlerden dolayı PKK'nin silahlı şiddeti bırakması için mücadele etmekteler. Yani silahların konuşmadığı bir ortamın, halkın çıkarına olacağını bilmekteler. Yürütülen silahlı terörün esas mağrununu Kürd halkı olduğunun bilincindeler. Bu nedenle, Kürd sorunun çözümü ile silahlı terörün sona erdirilmesi girişimini aynı düzlemde düşünmemekteler. Kısaca şiddetin sona erdiği noktada, Kürd sorununa en sağlıklı çözümün bulunacağına inanmaktadırlar. Doğrusu da budur.

Bir diğer kesim ise, bir yandan silahlı şiddete karşı olduğunu beyan etmekte ama öbür yandan da, şu vaya bu biçimde PKK'yı bir süre daha 'kullanma' anlayışına sahip olanlardır. Bu kesim, 'PKK silahı kullansın, sonuçları üzerine nasıl olsa konarız' düşüncesiyle hareket etmekte. Oysa kullanılan silahlı şiddetin hiç bir getirisinin olmayacağını, olsa da başkalarına yedirilmeyeceğini bilmemekteler. Herşeye rağmen dirsek teması içinde olmayı tercih etmekteler. Bunlara, moloz yığını üzerine ucuz bina inşa etmek isteyenler de diyebiliriz. Oysa PKK'nin hareket tarzı, tam anlamıyla dolap beygirliğine denk düşmektedir. Çünkü bir konseptin ürünüdür.

En önemlisi de, Kürd halkına karşı silahlı şiddetin sürdürülmesinden yana açıktan tavır koyanlardır; bunların varlığı, neredeyse tamemen şiddet ortamının devamıyla orantılıdır. Sivil siyasetin üzerinde vesayat rejimi devam ettiği koşullarda, mevcut düzenin çarkı içinde ekonomik ve siyasal çıkarlarını koruyabileceklerini düşünmektedirler. Baskıcı, despotluğun egemen olduğu ortamın ürünü olduklarından, aydınlıktan korkmaktalar. Eski düzen ilişkilerinin egemen olduğu ortamda, dönen çarktan vurgunla beslenmeyi alışkanlık hale getirmişlerdir. Bu nedenle, ana prensipleri Kürdün yok sayılmasıdır. Daha açık bir deyimle, Kürdün kendini özgürce ifade etmesi, bu düzen asalaklarının kendilerine özgü kurdukları yuvanın yıkılışı anlamını taşır. 'Vatan, millet, Sakarya' edebiyatını halen geçerli akçe olacağını iddia eden bu kesim, aslında İstanbul elitidir. Son dönemlerde bağımsızlığı ve anti emperyalizmi dillerine pelesenk etmiş olsalar da, özünde emperyalizmle işbirliği içinde yeni 12 Eylüller peşinde olduklarını gizlememekteler. Halen darbe beklentisi içindeler. Silahlı şiddetin devamı onlara sadece siyasal alanda getiriler sağlamamakta, aynı zamanda havadan ekonomik ve mali kazançlar sağlamakta. İstanbul elitinin BDP-Kandil ile ittifak kurduğu noktalara bakılırsa her şey daha kolayca anlaşılır.

Son şıkta bahsettiğimiz kesim, herşeye rağmen güç açısından hiçte yabana atılamaz. Her ne kadar geriye çekilmişlerse de, hemen her alanda güç kaybına uğramışlarsa da süreci provoke etme güçleri vardır. Özellikle son dönemlerde medya ayaklarıyla atağa geçmiş durumdalar. Bu kesim, silah bırakılmasını engellemek için olmadık 'çözüm' önerilerileriyle kafa kargaşalığına sebeb olmaktadır. Özellikle İngiltere ve İRA örneği etrafında dönüp dolaşmaktalar. Böylesi öneriler Tel Aviv ve Washington kaynaklıdır. Özünde Kürdü bitirme önerileridir.Bu açıdan Kandil'in sözcülüğünü yapmalarına şaşmamak gerekir. Son günlerde kaleme aldıkları köşe yazılarına bakma yeterlidir. Hakkari'yi, Gevaş'ı ömründe görmemiş, Kürd gördüğünde son surat taban yağlayacak olan birinin makele başlığının ilginçliği gözlerden kaçmamakta; 'Hop bi dakika.' Bir de 'raporcu'lar var; 'BDP içinde normal karşılanıyor da dışarda pek öyle değil' yönlü arka arkaya kaleme alınan kışkırtıcı yorumların dikkat çekmemesi mümkün değil. Kastedilen 'dışarı' ise, Diyarbakır'ın lüks pastahanelerinde kahve içerken 'etraf'la yapılan sohbetlerdir. Hele orada burada sergilenen Sinn Fein hayranlığı...Üzerinde durmaya bile değmez. Bunlar çok iyi biliyor ki, İrlanda ile Kürd sorunu arasında hiçbir bağlantı ve benzerlik yoktur. İleride 'Kürdler arasında Alevi-Sunni, Şafi-Hanefi çatşması var' diye tartışmalara başlarlarsa hiç şaşmamak gerekir. Bahsedilen bu kesim, silah bırakmanın önüne ne tür engeller çıkartırsa çıkartsın, hamlelerinini karşısında dik duruş sergileme onları geri püskürtecektir. Gerek Ortadoğu'daki siyasal gelişmeler, gerekse de Türkiye'de egemen olan siyasal atmosfer, savaş çığırtkanlığı yapanları siyasal arenada aktör olmaktan çıkarmıştır. Silahlı şiddeti sürdürmede ısrar edenlerin de, silahlı şiddete çanak tutanların da esas hedefi, Kürdistan Federe Bölgesi'dir. İmralı-BDP görüşme notlarını sızdıranlar bu bloka dahil olanlardır.



İmralı 'tutanağı'nı kimler sızdırdı ve niçin?

BDP heyeti, Öcalan'la yaptığı görüşmenin içeriğini 'İmralı Tutanakları' adı altında kaleme alarak basına gönderdi. Haber duyulur duyulmaz 'başarılı habercilik' olarak yutturulmaya çalışıldı. Olayın kesinlikle başarılı habercilikle hiçbir alakası yok. Ayrıca haberin veriliş tarzı ve üzerinde oynanmış olunması aslında yeni bir tür 'andıçlama'dır. Bu sefer medya andıçlama yaptı, hem de en pespaye biçimde. Basına verilen karşılıklı konuşma notlarından anladığımıza göre, bazı konular üzerinde tartışıldığı açık. Tartışılan konular sonradan, yani dışarıda bir yerlerde kaleme alınmış, düzenleme yapılmış. Kurulan cümlelere ve paragaflara, yazıda sergilenen mentaliteye bakıldığında sonradan Apoculaşmış birinin kaleminden çıktığı besbelli. Dağınık, ele avuca gelebilecek kırıntıları bulmakta ne kadar zorlanıldığı gizlenememiş. Eğer yayınlanan notlar Kandil'de düzenlemeye uğramış olsaydı, bambaşka bir uslup ve yöntem sergilenirdi. BDP içindeki malum tayfa, işi çok aceleye getirmiş. Acemi piyes yazarlığıyla sürece 'ince ayar' verilmek istenmiş. Ama bu notların gazeteye verilmesinin tamemen Kandil'in bilgisi dışında olmadığı da kesin. BDP içinde bu konuyla ilgili çok ciddi tartışmalar yapılmakta. BDP'de Öcalan'a sınırsız yarenlik yapanlardan iki kişinin bu işte başrol oynadığını bilmeyen yok. Zaten bu kişilerin, baştan itibaren, daha fazla kan dökülmesi için akla gelebilecek her türlü gayreti gösterdikleri bilinmekte. Bunlar anlaşılmaz tanrısallaştırma eyleminin de öncüleridir. Notları sızdırdıkları iddiasıyla partiden 'atılan' üç kişi, gönüllü kurbanlardır. Ama oyunları tutmadı. 14 Temmuz 2011 Silvan olayı ile alınan sonuç, 'görüşme notları'nın yayımlanmasıyla alınmak istendi. Sonuçta geliştirdikleri oynun kurbanı haline geldiler. Silah ve şiddete, kan dökülmesine karşı tavır alanların izlediği aklıselim politika ağır bastı.

Gerek Kandil ve gerekse de BDP içinde ulusalcı takımın arkasında sürüklenen kanad, süreci baltalamak için kısa aralıklarla başvurduğu 'ince ayar'ların hiç birinde başarılı olamadı. Bunların takoz koyma eylemlerine inatla devam etmeyeceklerine kimse garanti veremez. Ama her şeye rağmen, kaçırılan memur ve askerlerin geri verilmesi, bu kanadın epeyce gücünün kırıldığını göstermekte. Bugünden sonra 'ince ayar'larına ne tür oyunlarla devam ederler bilinmez ama cesaretlerinin epeyce kırıldığını söyleyebiliriz. Mevcut ortamın başarıyla devam ettirilmesinde halkın desteği çok önemli. Halk bu desteği yeterince vermektedir. Ne tür provokasyon gelişirse gelişsin, halkın verdiği destek temel alınmalı.

PKK'nin seçenekleri tükenmişir

Günümüze dek PKK'nın sürdürdüğü silahlı şiddet hareketi, 12 Eylül rejiminin Kürd halkı üzerinde kesintisiz devamını sağlamıştır. Dolayısıyla Kürd halkı hem siyasal, hem ekonomik, hem de sosyal alanda büyük tahribatlara uğramıştır. Toplumsal yapının zihninde bile körelme yaratılmıştır. Oy verdiği partinin başkanının ismini bile bilmeyen bir toplumsal yapı ortaya çıkmıştır. Bu tablo bile, toplumsal yapıda yaygın olan korku ve paniği gösterir. Bireyler kendini özgürce ifademiyor demektir.

İster Kürd, ister Türk olsun hemen herkes, silahlı şiddet politikasının son bulmasını istemektedir.Gelinen bu noktadan sonra, PKK'nin sürecin gereklerini yerine getirmekten uzaklaşıp silaha sarılması, daha birçok Melise Aker ve Nesibe Belgin'lerde ısrarlı olacağını ilan etmesi demektir. Bunu bir seçenek olarak kabul etmenin akıldışılığı tartışma götürmez. Ortadoğu'daki siyasal gelişmeleri 'güvence' olarak görme, algıda yanılmayı ifade eder. Kafkaslarda ve Ortadoğu'da devler tepişiyor. Hiç kimse Kürd halkını devlerin tepişmesine heba etmeye yeltenmemlidir. İpe un sererek süreci çıkmaza sürükleyecek olanlar, tarih karşısında suçlu konuma düşerler. Elitlerin seksen yıllık statükosu dağılmakta, sistem daha özgür bir düzleme doğru evrilmektedir. Statükodan yana tavır alma, asalak elit güçlere hizmet anlamı taşır. Silahların değil, düşüncelerin konuştuğu özgür ortam herkesin çıkarınadır.

15.03.2013

Baki Karer

21 Şubat 2013 Perşembe

SİLAH BIRAKMA SÜRECİ

SİLAH BIRAKMA SÜRECİ

PKK'nin silahsızlandırılması üzerine tartışmalar yoğunlaşarak devam etmektedir. Öcalan'la MİT arasında sürdürülen görüşmelerin tüm detayları henüz açığa çıkmış değil. Sürdürülen görüşmeler, kamuoyu ile paylaşıldığında bir çok çevre şaşkınlık yaşadı, BDP'nin önemli bir kesimi de bunlara dahildir. Daha önce de belirttim; hükümetin PKK'yi silahsızlandırma yönünde aldığı karar, cesaret isteyen bir karardır. Önemlidir; yıllardır sürdürülen 'devlet politikası' sona erdirilmek istenmektedir. Bugün için başarılır veya başarılmaz, önemli olan düğmeye basılmasıdır, yani sonlandırmaya karar verilmiş olunmasıdır. Durumun vahametini anlama açısından, Öcalan'ın daha önceleri söylediğini bir kez daha hatırlamakta yarar var; 'Bu çatışmayı bitireni bitirirler.' Hükümet bir anlamda bitirmeyi göze almış durumda. Elbette bu noktaya çok kolay gelindiği söylenemez. Son on yıldan bu yana, siyasal alanda yaşanan gelişmeleri takip edenler, gelinen sürecin önemini kavrar. Hükümet cephesinde, başlatılan süreci sonuna kadar götürecek kararlılığın olduğunu görmekteyiz. Başbakan Tayip Erdoğan'nın 11.02.2013'de Kayseri'de yaptığı konuşmada, "Terörü bitirmek için ne gerekiyorsa yaparım. Terörün bitmesi için zehir içeceksin deseler içerim. Siyasi hayatımın biteceğini de bilsem, öleceğimi de bilsem bu zehri içerim. Yeter ki terör bitsin" demesi, kararlılığın bir ifadesidir. Bu noktadan itibaren herkes, üzerine düşen rolü olumlu yönde kullanmaya özen göstermeli.

BDP'ye düşen rol

BDP'nin şu anki konumuyla yapacağı en önemli iyilik, sürece katkıda bulunacak barışcıl söylem geliştirme yetilerini ortaya çıkarma olmalıdır. Baştan itibaren kendini konumlandırdığı yer, böylesi bir rolle sınırlandırmış durumdadır. Parti olarak insiyatif alamayacağını, çatışmasız bir ortamın yaratılması yönünde irade kullanamayacağını açıkça ifade etmiştir. Nitekim, bugüne kadar süreçle ilgili bir plan ve proje dillendirmeden uzak kalmıştır. Bu durum ister istemez, çözümü kolaylaştıracak düşünce üretiminden uzak olduğunu göstermektedir. Oysa süreç, BDP açısından fırsatlarla yüklü olan bir süreçti. Ama malesef tüm fırsatları kaçırdı. Kendini bir realite, bir özne olarak görmedi. Aslında böylesi bir davranış içine girmesinin elbette birçok nedeni var. Çünkü halkın siyasi ve sosyal taleplerinin ortaya çıkardığı bir siyasal oluşum değildi. Silikliği, çekingenliği de buradan kaynaklanıyordu. Basit bir protestoda bile esnafa silah zoruyla kepeng kapattıran, 7-8 yaşındaki çocuklardan medet uman ve en önemlisi de, farklı görüşleri silahlı şiddetle bastırmayı prensip edinmiş bir güç, şidetin egemen olmadığı bir ortamda kendini yabancı hisseder. İşte BDP'nin yaşadığı şaşkınlık bu nedenledir.

BDP, özgürce geliştirdiği en ufak bir düşüncesi olmadan, ikidebir 'Öcalan'la görüşeceğim' diye ortalıkta dolaşıyor. Nedenini de bir türlü açıklıyamıyor. Düşüncelerim veya sürecle ilgili plan ve proğramım şudur diyemiyor. İmralı'ya gidiş uzadıkça, olmadık provakasyonlara başvurmakta. 15 Şubatta geniş çaplı provakasyonlar geliştirilmek istendi ama olmadı. Daha doğrusu başaramadılar. Şimdi Karadeniz Bölgesi'ni turlamaya çalışmaktalar. Ama neden? Neden özellikle Karadeniz bölgesi? Diyarbakır, Hakkari, Şırnak'a gidememelerinin nedeni nedir? Süreçle ilgili gelişmeler hakında bu bölgelerde bilgilendirme yaptıklarına şahit olmadık.
Kemalist güçlerle ittifakın Sonuçları

 
Bilindiği gibi, BDP baştan itibaren Kemalist güçlerle içiçe geçmiştir. Hemen her konuda Kandil ve BDP, ulusalcı güçlerin, daha doğrusu 'Türkün sorunu'nu çözümlemeyi temel almış güçlerin yedek gücü olarak hareket etti. Ankara'da iktidar savaşımının bir parçası haline geldi. Varlık nedenlerini AKP iktidarına karşı durmakla sınırladılar. Şimdi Karadeniz'de yaşananlar böylesi bir ittifakın sonuçlarıdır. Silah bırakma ihtimaline karşı, ittifak içinde tekmeleniyorlar. Elbette bir milletvekili her tarafta özgürce dolaşabilmelidir. Herkes düşüncesini, nerede olursa olsun özgürce söyleyebilmeli. Bizim coğrafyamızda linç kültürü her zaman varolmuştur. Pusu kültürünün egemen olduğu her yerde, linç kültürü bir kat daha fazladır. Sinop ve Samsun'da yaşananlar, bunun bir parçasıdır. Farklı olanı şidet kullanarak yoketme anlayışı, faşizmdir.

Karadeniz'de yaşananlar, BDP'yi masum kılmaz. BDP her şeyden önce, ulusalcı güçlerin bir parçası haline gelmenin hesabını vermelidir. Daha dün, faşist 12 Eylül anayasasında yapılan değişikliklere karşı MHP, CHP ve diğer ulusalcı güçlerle birlikte hareket ettiğini unutturamaz. Bugün de Kemalistlerin insiyatifinde Karadeniz'de boy göstermeye kalkışıyor. Bunun Kürd halkına olan yararı nedir acaba? Kürd halkını ikna edemeyenler, Karadeniz'de kimleri ikna edecek? Ulusalcı kanatla birlikte, silah bırakmanın önüne geçmek için, sırıtan böylesi ayak oyunlarına gerek yoktur.

Türk ulusalcı güçlerinin Kürd halkına karşı takındığı tavrı, Kandil ve BDP, içinden çıktığını iddia ettiği Kürd halkına karşı takınmıştır. Yani Kandil ve BDP, elitlik kopleksi içindedir. Çok geçmedi, geçen Yaz, en fazla oy aldığı alanlarda silahlı şiddeti tırmandırdı, hem de başkalarının hesabına. Bu bir halkı küçümseme, hiçe sayma değil de nedir? 'Ben istediğimi yaparım, siz de beni izlemek zorundasınız' demektir. Hakkari ve Şırnak'a gittiğinde anlatacak bir şey bulamamalarının bir nedeni de budur. Öylesine dar bir alana sıkışmış durumdalar ki, kurdukları cepheden hem ayrılamıyorlar, hem de hırpalanmaya razı oluyorlar. Bu bir anlamda, Kemalist güçlerin terbiye etme eylemidir.

Silah bırakmada yaşanan ikircimlilik


Hükümet PKK'ya silah bıraktırmak için yaptığı girişimleri kamuoyu ile paylaşmasından bu yana, olumlu bir atmosfer egemen oluşmuştur. Esen olumlu rüzgara rağmen, gerek İmralı ve gerekse de Kandil-BDP cephesinde henüz ikircimlilikler aşılmış değildir. Öcalan saf değiştirdikten sonra, eskiden dayandığı güçlerin gücünü ne kadar koruyup korumadığına dair şüpheleri var. 'Gün olur devran döner'den hareketle halinin ne olacağının hesabını halen yapmakla meşgul. Bu nedenle, beklenenden daha fazla temkinli adımlar atmakta. Bir diğer sorun da, Öcalan'ın saf değiştirmesinden bu yana Kandilli'de yerini dolduran birileri var ve bunlar bir ekip halinde hareket etmekte. Öcalan bunun bilincinde. BDP'nin şu anda rotasız hareket etmesini bunlar sağlıyor.

Hem Kandil'de ve hem de BDP içinde bazı kesimler, silahların susmasından sonra 'hükmetme' pozisyonunun ne olacağının hesabı içindeler. Bu katagoride yer alanlar için, halkın geleceğinin hiçbir önemi yoktur. Kişisel çıkarlarını halkın çıkarlarından önplanda tutanlardır. Sıkca 'Öcalan'a özgürlük' diye tepinmeleri bu nedenledir. Önümüzdeki süreçte, özellikle Öcalan yarenliği yapanlara dikkat etmek gerekir. İmralı ile görüşmeyi problem haline getirenler, daha çok bu kesimdir.

Duyulan bir diğer kaygı ise; silahlı şiddetin son bulmasıyla birlikte, toplumsal yapıda yeni bir siyasal mevzilenme ortaya çıkacaktır. Bu mevzilenme içinde Kandil-BDP'nin ne oranda yer alacağı bir muammadır. Gerçekten güçlerini koruyabilecekler mi? Silahlı şiddetten arınmış siyasal ortamda yer edinme, elbette kolay olmayacak. Çatışma ortamının getirdiği ekonomik ve siyasal avantajlardan feragat edebilecekler mi? Eğer feragat edebilirlerse, ulusalcı güçler hemen her noktada mevzi kaybına uğrayacaktır. İstanbul'a sıkışmış elit kadro hareketiyle günlerini sayacaklardır.

Kandil ve BDP, içinde bulundukları ikircimli hareket tarzından kurtulup kurtulmayacakları kısa süre içinde belli olacaktır.Ulusalcı kanatla işbirliği içinde bir süre daha ipe un sermeye devam edeceklerini tahmin etemek güç değil. Çatışmasız bir ortamda, devletin inayetiyle politik güç olma hayellerine son verilmeli. Gelinen bu noktadan geriye dönüş, feci bir intiharla sonuçlanabilir.

20.02.2013

Baki Karer















15 Şubat 2013 Cuma

CHP IRKÇILIĞI VE İMRALI SÜRECİ

CHP IRKÇILIĞI VE İMRALI SÜRECİ





24 Ocak'ta Büyük Millet Meclisi'nde bir konuşma yapan CHP milletvekili Birgül Ayman Güler, CHP'nin tarifini bir kez daha yaptı. Bu milletvekilinin konuşması epeyce bir tepki çekti. Oysa bu konuşma, milletvekillerinin önemli bir kesimi tarfından alkışlanmıştı. Aslına bakılırsa, yapılan konuşma, CHP açısından yeni bir şey değildi, geçmişte söylenenlerin bir tekrarıydı. Söylenenleri kısaca özetlersek; Kürtler Türklerle eşit değildir; Türkler Kürtlere göre üstün bir ırktır. Uzunca bir süredir, bunu, bir kez daha dillendirememenin sancısı çekiliyordu. Nihayet, önümüzdeki süreçte izleyecekleri politikayı açıkça ortaya koymuş oldular. Güler'in yaptığı konuşmaya CHP yönetimi tarfından herhangi bir tepki verilmemiştir, verileceğini de sanmıyorum. Meclis kürsüsünden yapılan bu konuşma, CHP açısından bir yol ayrımını ifade eder. Aynı zamanda önümüzdeki sürece özgü yeni bir yapılanmanın da ifadesidir. Artık kartlar açık oynanacaktır. Elbette partide bir bütünlük yoktur. Daha bir yüksek sesle tekrar gündemleştirilen bu stratejiyi, CHP'li tüm milletvekillerinin tasvip ettiklerini söyleyemem. Bu nedenle 'yol ayrımı' ifadesini kullanma daha uygundur.

Bilindiği üzere, uzun süredir bu parti içinde kendilerini ulusalcı olarak tarif eden kanat, henüz yerini belirlemede zorluk çeken diğer tarafa karşı atağa geçmiş durumda. Ya istedikleri doğrultuda partiyi yönlendirecekler ya da ayrılmayı göze alarak, kendi başlarına hareket edecekler. Her iki duruma göre hazırlık yaptıklarını, hareket tarzlarıyla göstermektedirler. Nereden bakılırsa bakılsın, ulusalcı kanat açısından gelinen nokta, geri dönülmez bir noktadır. Zaten uzun süreden bu yana, kendilerini en kısa yoldan tarif edebilecekleri bir çıkış anı yakalamak için hazırlık yaptıklarını, siyasal gelişmeleri takip edenler bilir. Yıllardan bu yana gasp edilmiş bir hakkın sınırlı çerçevede iade edilmesine bile tahammül edemeyen ulusalcı takım, 'anadilde savunma'nın yasalaşma sürecinde çıkışını yapmıştır. Özellikle bu anın kollanması kesinlikle tesadüf değildir. Kürde karşı bir yapılanma olduklarını bir kez daha hatırlatmak istediler. Yani varlık nedenlerini ortaya koymuş oldular.

Ulusalcıların bu çıkışını tam olarak tanımlayacak olursak, nasyonal sosyalizm'dir, Nationalsozıalimus. Almanya'nın, Fransa'nın dazlakları olur da Türkler'in dazlakları niçin olmasın? Bu dazlaklar epeyce bir süreden bu yana, 'Kürd'ün sorunu yoktur, Türk'ün sorunu vardır' veya 'Türkler'in sabrı tükendi', 'Kürdleri Batı'dan silip atmak gerekir' yönlü kitlelere yönelik propagandalar yapıyorlardı. Hatta bu doğrultuda epeyce provakasyonlara da başvurdukları bilinmekte; Manisa, denizli, Bursa yörelerinde Kürdleri linç etme girişimleri henüz unutulmuş değil.

Sol maskeli bu ulusalcı takımın çıkışının elbette birçok nedeni var. En belirgin nedenlerinden biri de, Cumhuriyet Halk Partisi'nin artık hükümet olma ümidini yitirmiş olmasıdır. Hatta önümüzdeki dönemde yapılacak genel seçimlerde koalisyon biçiminde de olsa, iktidar olma şansı görmemektedir. Böylesi bir düşünceye kapılmasına sebeb olacak birçok verinin olmadığını söyleyemeyiz. Ayrıca, global ekonomi-politik gelişmelerin kendini dıştaladığını bilmekte. Bu nedenle, varlığını az da olsa devam ettirmeyi, pragmatik ilkelere sıkı sıkıya bağlanmakta bulmakta. 'Ayakta kalma' düşüncesi yok olma korkusunu, dolayısıyla büzülmeyi getirmekte. Yakın gelecekte, CHP'nin ulusalcı kanadı, diğer bazı kesimlerle de bütünleşerek bir kadro hareketine dönüşme gayreti içindedir. Yani günümüz koşullarına uyarlanmış yeni bir İttihat veTerakki oluşturulma çabaları da diyebiliriz. Türkiye'nin bugünkü ekonomik ve sosyal yapısında, kadro hareketinin, üstelik ırkçı temellere dayanan bir kadro hareketinin alternatif bir güç olacak biçimde taban bulması olanaksız. Orta sınıf kategorisi içinde yer alanların son on yıl içinde 30-35 milyonla ifade edildiği bir toplumsal yapıda, kadro hareketi sonuç alamaz. Orta sınıfın yaygınlaştığı, refahın göreceli de olsa yükselişe geçtiği bir süreçte, zaman zaman ortaya çıkacak aksaklıklara karşı orta sınıfların 'tavır alma' seçeneklerinden biri, ırkçı temelde örgütlenmiş ulusalcı kadro hareketine destek olamaz. Bunun bir çok nedeni vardır. Türkiye'de genelde orta sınıfın sistemle olan ilişkisi ve yaşanan süreçte alt orta sınıfla üst orta sınıf arasındaki kayganlığın ağır basan yönü irdelendiğinde, ırkçı ulusalcıların nasıl havada kaldıkları görülecektir.

Klasik Kemalist taban kendi içinde ayrışmıştır. Bu ayrışma CHP'yi daraltan bir başka etkendir. Bugün İstanbul ve Ankara gibi metropollerde Adalet ve Kalkınma Partisi belediye başkanlıklarınının ezici çoğunluğunu kazanıyorsa, bunda, Kemalist tabanın ayrışması büyük rol oynamaktadır. Yani geçmişte CHP'ye oy veren seçmen, çıkarı sözkonusu olduğunda AKP'ye oy verebilmekte. Ulusalcı kanadı kadro hareketine dönüştüren en önemli bir etmen de budur.

Ulusalcı kanadı köşeye sıkıştıran bir başka neden de, hükümetin PKK'ye silah bıraktırmak için harekete geçmiş olmasıdır.Oysa bu durum ırkçı ulusalcı takımın hiç işine gelmemekte. Silahların ateşlendiği, savaş uçaklarının Hakkari dağlarını bombaladığı sürece vesayetci siyasetten kurtuluş olamayacağının bilincindedirler. Vesayet rejimi onları bürokraside ve diğer alanlarda pastanın bölüşümünde pay almalarını sağlamakta. En önemlisi de, silahlı PKK'nin varlığı, Musul ve Kerkük emellerinin canlı tutulmasına olanak vermekte. Yani PKK'nin silah bırakma koşullarında, Kürdistan Federe Bölgesi'ni sürekli tehdit etme olanaklarının kalmayacağını bilmekteler. Onların önceliği iktidar olmadan ziyade, kim olursa olsun, Ankara'da iktidar olacak her gücün genelde Kürd'e, özellikle de G.Kürdistan'a karşı düşmanca tavır içinde olması önemlidir. Otuz yıldır sürdürülen kirli çatışmanın, geçmişte olduğu gibi bugün de, 'devlet politikası' olarak sürdürülmesini istemekteler.Meclis kürsüsünden saldırı tehditleri bu nedenle yapılmıştır. Silahların bırakılmaması için her çareye başvuracaklardır.
İMRALI SÜRECİNİN BAŞARI SANSI VARMIDIR?
Süreç, daha doğrusu başlatılan silahsızlandırma girişimlerinin başarıyla sonuçlanması elbette herkesin dileğidir. Süreci engelleyici faktörler arasında sadece ırkçı ulusalcılar bulunmamaktadır. Yıllardan bu yana, özellikle Kandil-Şırnak-Beytüşşebab'tan başlayıp Diyarbakır'a ve Ankara'dan geçerek İstanbul baronlarına uzanan gayet 'verimli' bir pazar alanı oluşmuştur. Bu pazar ilişkilerinin bir de yurtdışı boyutu vardır. Siyasal çıkarları bir tarafa bırakırsak, salt bu pazar ilişkileri bile bir çok kesimin birbiriyle çatışmasına yeterlidir. Bu hat üzerinden nemalanan her kesim de silahların susmaması için elinden gelen gayreti gösterecektir. Kandan nemalanan bu çıkar gruplarının geliştirecekleri her türlü provakasyonlara karşı dik durmada ısrarcı olunursa, sonuca ulaşılır.

Kandil-BDP hattında aşırı bir korku ve panikleme var. Bunu anlamak zor. Silahları susturmamanın ince ayarlarını bulma gayreti içindeler. İmralıya 'sen gideceksin, olmaz, ben gideceğim' çekişmesi, başvurulan 'ince ayar' girişimlerine verilecek net bir örnektir. Şimdi bu çekişme içinde olanlar, tüm iradelerini kayıtsız şartsız İmralıya devrettiklerini beyan etmişlerdi. Görüşme trafiği içinde yer alma yarışına girişmiş olanların bir iradeleri olduğuna da inanmıyorum. Sergilenen tavır sadece ve sadece yaranma yarışından başka bir şey değil. Açıkçası, pastadan pay alma yarışıdır. Çıkartıldıkları çardaktan aşağı inmeme çabası içindeler.

Daha fazla kanın dökülmemesi isteniyorsa, sağa sola zigzaglar çizmeyen duruş sergilemek gerekir. Silahların bırakılması için samimi çaba göstermek, herkesin hayrınadır. Bugün oluşan olumlu atmosferde, silahları bırakma şansı her zamankinden daha yüksektir.

Baki Karer

30.01.2013