Bölüm1
1/12/ 2007
SÖZÜN BAŞLADIĞI NOKTADAYIZ
Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek, Apocuların estirdiği teröre karşı alınacak
önlemler konusunda açıklama yaparken, ‘sözün bittiği noktadayız’ diyerek
hükümetin duruşunda gelinen noktayı ifade etmeye çalıştı. Ama bana göre sözün
bittiği noktada değil, tam tersine başladığı noktada olduğumuzdur. Türkiye
bugüne kadar alınan ve bugünden sonra da alacağı tedbirlerle henüz sözünün bitmediğini
tüm kararlılığıyla göstermek zorundadır. Söylemesi gerekenleri ya önümüzdeki
kısa süreçte söyleyecek ya da hiçbir zaman söyleyemeyecek. Bugün söylenmesi
gerekenler, ülkemizin en az elli yıllık geleceğini tayin etmede belirleyici rol
oynayacaktır.
Dağlıca baskınının nasıl gerçekleştiğini teknik açıdan irdeliyecek değilim.
PKK’nın gücünü ve çapını bilenler açısından bu bir muamma değildir. Zaten
kaçırılan askerlerin geriye verilmesi sırasında yapılan tören her şeyin
ispatıdır.
Yani dönem bir paylaşım savaşı dönemidir. Bu paylaşım dinsel, mezhepsel,
kültürel ve etnik farklılıklara dayandırılarak piyonlar aracılığıyla
yapılmaktadır. Her ne kadar Bush ve Putin arada bir üçüncü dünya savaşından
bahsediyor olsalar da, ben, birinci ve ikinci dünya savaşlarına benzer bir
paylaşım savaşlarının içinde yaşadığımız çağda olacağına çok az ihtimal
verenlerdenim. Balkanlarda, Orta Asya’da ve Orta Doğu’da olup bitenler
geçmiştekileri aratmayacak cinten savaşlardır. Sadece yapılış biçimi farklıdır.
Bugünkü paylaşım savaşının merkezini Ortadoğu ve Avrasya oluşturmakta. Yani
petrol kaynaklarının yoğun olarak bulunduğu alanlar ve yakın çevreleri savaş
alanlarıdır. Türkiye açısından sorun şu; geliştirilen bu saldırgan tavırlar
karşısında geri adım mı atılacak yoksa karşı taaruza geçip bu paylaşım
savaşından güçlenerek mi çıkacak? Bu dönemde boyun eğme ile başkaldırı arasında
ikircikli bir politika içine girilmesinin büyük bir yıkımı getireceği açıkça
ortadadır.
Geçmişte içerde komünizm düşmanlığı dışarıda NATO şemsiyesi altında SSCB’ye
karşı ileri karakol görevlerini yerine getirmekle yükümlü Türkiye için
günümüzde artık böylesine basit iç ve dış politikalar yürütme çok gerilerde
kalmıştır. Türkiye için her geçen gün iç ve dış politikalar yürütme çok daha
çetrefelli hale gelmekte. İster istemez bu birçoklarının iddia ettiği gibi
ülkemizin bölge ve dünya çapında önemini yitirdiği anlamına gelmemekte, tam
tersine oynadığı ve oynayacağı rollerin önemini bir kat daha fazlalaştırmakta.
Türkiye artık bölgesindeki gelişmelerde olduğu kadar uluslararası politik
gelişmelerin yönünü tayin etmede rol oynayan baş aktörlerden biri konumundadır.
Bu, birçok dezavantajlara karşın Türkiye’nin gücüne güç katan en önemli
avantajlardan biridir aynı zamanda. Ortadoğuda ve Kafkaslarda ulusal çıkarlarımıza
ters düşecek bir politikayı başta ABD olmak üzere hiç bir süper güç hayata
uygulama gücüne sahip değildir.
Elbette bizi bu konumumuzdan geri plana itmenin her türlü taktikleri ABD ve
AB tarafından hayata geçirilmektedir. Bu güçler bizi ne kadar güçsüz
düşürürlerse emperyalist planlarını da o kadar rahatça hayata geçirebilme
fırsatına kavuşacaklardır. O nedenledir ki, birinci dünya savaşı döneminde
Balkanlarda uyguladıkları taktiklerin neredeyse benzerini bu gün uygulamaya
koymuşlardır. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın günümüz koşullarında başarılı
olamayacakları bir gerçektir. ABD ve AB’nin ‘ılımlı islam’ ve demokrasi maskesi
altında mezhep ve milliyet temelinde geliştirdikleri ırkçı tezler doğrultusunda
ülkemizde kışkırtmaya çalıştıkları çatışma senaryoları boşa atılan salvolardan
öteye gidememektedir. Gidememektedir çünkü tüm zaaflıklara karşın ekonomik,
kültürel ve askeri vb. alanlarda alınan mesafeler onların çirkef amaçları
önünde en büyük engelerdir. Emperyalizme karşı durma 20’li yılları aratmayacak
düzeyde, üstelik daha bilinçli biçimde en geniş halk yığınlarında kendini
bulmakta. Anadolu’da halkın emperyalizme karşı bu derece bilinçli karşı
duruşunda rol oynayan en önemli neden halkin ABD saldırganlığını hemen
yanıbaşında hissetmesidir. Bu duruş, tüm sınıf ve tabakaların ezici
çoğunluğunda artık bir kültür haline gelmiştir. Bu aynı zamanda uluslaşma
aşamasında geldiğimiz düzeyi de göstermektedir. Emperyalist güçlerin zorlandığı
temel nokta da burasıdır.
Yakın zamanda özellikle ABD‘nin ‘ılımlı islam’ teziyle demokratik
gelişmelerin önü alınarak adeta despot, çağdışı bir devlet biçimi empoze
edilmeye çalışıldı. Çok Basit gibi gözüken başörtüsü sorunundan hareketle
halkımızı kamplara bölerek iç çatışmaya sürükleme senaryoları uygulanmaya koyuldu.
Demokrasi türbana takılmaya çalışıldı. Oysa Anadolunun türban diye bir sorunu
yoktu. Bu senaryo, arkadan gelecek mezhepsel ve etnik kökenli çatışmaların
adeta bir önprovasıydı. Laik Cumhuriyetin ortaya çıkardığı tüm kazanımları
şidettle, bir daha geri getirilemeyecek biçimde yok edip küçültülmüş kukla bir
ikinci Suudi Arabistan yaratma projesiydi. Düşürülmüş bir Türkiye’den sonra
Ortadoğu ve Kafkaslarda istedikleri düzenlemeyi yapma çok basitti. Bu noktada
Anadolu haçlı seferleri döneminde oynadığı rolü bir kez daha yüklenmiş
durumdadır. Nato’nun genişletilmesinden Amerika’nın Doğu Avrupa ülkelerine
askeri üsler konuşlandırmasına ve Irak’ın işgalinden sonra Suriye ve İran’ın
tehdit edilmesine kadar tüm gelişmeler Rusya’nın etkisizleştirilmesine yönelik olduğu
kadar Türkiye’nin tehdit altında bulundurulmasına da hizmet etmektedir. Bunlara
bağlı olarak birçok Avrupa parlemontolarında ‘soykırım’ yasalarının
çıkartılması da dikkate alınırsa tüm bu gelişmelerin Türkiye’yi yeni bir serve
zorlamaya yönelik olduğu apaçık ortadadır.
Bölgesel ve uluslararası çapta Türkiye’ye yönelik bunlar ve bunlara benzer
daha bir çok uygulamalara bakarak hezeyan içine girmeye gerek yoktur. ‘Her
tarafımız düşmanla çevrili’, ‘Türkün Türkten başka dostu yoktur’ benzeri feryat
etmenin de bir anlamı yok. Dönem stratejik coğrafı konumumuzu dikkate alarak iç
ve dış politikada, hemen her alanda uzun erimli doğru projeler geliştirme
dönemidir. Uzun vadeli projelere bağlı akılcı taktiklerle hareket edildiği
sürece emperyalist emeller rahatça boşa çıkartılacaktır.Şu anda durulan nokta,
ülkemiz üzerinde oynanan oyunların boşuna çıkartıldığını göstermektedir.
Unutmamalıyız ki, bu bir paylaşım savaşıdır.
SSCB’nin dağılmasıyla ululararası alanda ortaya çıkan boşluğun verdiği
sersemliği Türkiye geçte olsa atlatmıştır. Son dönemlerde hiçte alışık
olmadığımız siyasal uygulamalar bunu göstermektedir.Bunlardan en önemlisi AKP
ile Ordu arasındaki ilişkileri irdeleme sanıyorum yeterlidir. AKP hangi
koşulların bir ürünü olarak iktidara geldi ayrı bir tartışma konusu. Ama üst
üste hem de oylarını artırarak ikinci sefer iktidar oldu. Bunda sadece dış
desteklerin beliryeci olduğunu iddia etmek tam bir safdillik olur. Bu anlayış,
iç dinamikleri, dolayısıyla Türkiye’yi hiçe saymaktır. Yani kendi kendimizi inkȃr etmedir. Özellikle Özalla
birlikte yaygınlaşan serbest pazar ilişkilerinin toplumda yolaçtığı ayrışmanın
bir ürünü olarak değerlendirmek gerekir. AKP bu dönüşüm sürecinde sadece bir
köprü görevini yüklenmiş durumdadır. Bu noktadan daha ileri bir aşamaya, yani
kalıcı olup olmayacağı sosyal gelişmeleri algılamada göstereceği dönüşüm
becerisine ve en önemlisi de salt inanaçla değil, bilinçle hareket etme
evrimine ulaşıp ulaşmamasına bağlıdır. Ama Çankaya’ya bile çıkmış olmalarına
karşın sergiledikleri davranış biçimleri ve birçok uygulamaları bir noktada
takılıp kaldıklarını göstermektedir. Yani çağımızın gerektirdiği değişimde
başarılı olamadıklarıdır.Babaannemin ‘çember’ ya da ‘yazma’dediği başörtüsü
endazesine takılıp kalacaklar. Kaldıki onlar başörtüsü olarak yazma değil,
marjinal, yeni türeme ‘üst sınıf’a özgü bir nevi rozet kullanmaktalar.
Her şeye rağmen AKP bugün meşru bir hükümettir. Önümüzdeki yerel seçimlerde
hem Doğuda hem Batıda ezici bir çoğunlukla başarısını sürdüreceğini sanıyorum.
Gelişmeler bu yönü işaret etmektedir. Şimdi bu iktidardan rahatsız olan bazı
çevreler, uzun vadeli politikalar geliştirme yerine, kısa yoldan iktidar
olmanın taktilerini geliştirmektedir. Onlara göre en kestirme yol, Ordunun
iktidara el koymasıdır. Bu ulusal çıkarlar adına tam bir felaket tellallığıdır.
Geçmişlerini sorgulamaktan uzak bu çevreler, ülkenin bu noktaya gelişinde hiç
payları yokmuşçasına davranmabilmektedirler. Bunları günümüzün ‘hami’sınıfı
olarak adlandırıyorum.
Aslında değişen ekonomik ve sosyal koşullar
bu ‘tuzu kuru’ kesimin sınıfsal çıkarlarını altüst etmeye başlamıştır.
Yıllardır Türkiye’de eş, dost, akraba ve arkadaş çevresini devletin her
kademesine ‘hamiline’ yazılı direktiflerle atayarak devlet yönetiminde bulunan
bu çevreler, birden bire ‘ulusal politikacı’ olup çıktılar. Bunlar
Cumhuriyetin, laikliğin ve demokrasinin korunmasını halkla kaynaşarak, birlikte
koruma yerine, orduya teslim etmeyi çıkarlarına daha uygun gördüler. Bir yandan
laiklik ve Cumhuriyet diye yanıp tutuştular diğer yandan padişahın yerini
aldılar. Anadolu halkını yıllardır küreğe ve sabana mahkum ederek, eğitimden
yoksun bırakarak‘vatan, millet, sakarya’nutuklarıyla kolayca yöneteceklerini
sandılar. Büyük şehirlerde yarattıkları gettolara üsten bakan bir kültür
edindiler. En ufak üretimde bulunmayan bu kesim, yıllardır ekonominin sırtında
bir kene gibi asılıp kaldı. Şimdi bu keneler yeterince kemirememekteler.
Şaşkınlar; Kasımpaşalı Kasımpaşalı, Tuzlucalı Tuzlucalı olarak kalmalıydı.
Beyoğlulu, Üsküdarlı, Büyük Adalalılar varken halen göçmen olarak gördükleri
Kasımpaşalıların devlet yönetiminde işi ne... Aslında tepkileri her zamanki
gibi Anadoluya.
Tüm çığırtkanlıklara karşın Ordu İktidara el koymadı, düşünce ve hareket
biçimleriyle de darbe yapma gibi bir niyetinin olmadığını da gösterdi. Böylece
emperyalizmin oynu bozuldu. Balkanlardan Avrasya’ya ve Ortadoğu’ya kadar geniş
bir alanda paylaşımın yürütüldüğü bir dönemde Ordunun yönetime elkoyması demek,
Türkiye’nin kaldıramayacağı kadar ağır iç çatışmaların içine sürüklenmeyi
getireceğini görmemek için kör olmak gerekir. Bu da uluslararsı, özellikle de
bölgesel gelişmelerden tümüyle safdışı edilme demektir. İşte bu noktada
Türkiye, ABD ve AB tarafından dayatılan her türlü politikaya boyun eğme
durumuyla karşıkarşıya kalabilir. Yani, geçmişte İngiliz emperyalizminin hayal
ettiği Ankarayla sınırlı küçük Anadolu’nun gerçekleşmesi anlamına gelir.Kaldı
ki, 12 Eylül faşist cuntasının uygulamalarını Laikliği ve Cumhuriyeti ne kadar
tehlikeye düşürdüğünü, sınırlı demokrasiye bile tahammül edemeyip nasıl ayaklar
altına aldığını gözardı edemeyiz. Bugünkü olumsuz gelişmeler, özellikle güçlenen
islamcı akımlar kaynağını ve gücünü 12 Eylül cuntasından almıştır. Ordu
yönetiminin bu gerçeklere gözünü kapayarak hareket etmesi beklenmemeliydi.
Kaldı ki demokrasinin ve laik cumhuriyetin en geniş kitleler tarafından
özümsenmesinin bir ölçütü de askeri bürokrasinin siyasette ağırlığını
yitirmesiyle orantılıdır. Askeri bürokrasinin siyasette ağırlığını yitirmesi
ise yaygınlaşan pazar eknomisine bağlı olarak burjuvalaşmanın, sermaye
birikiminin yoğunluğuna bağlıdır. Günümüzde bu alanlarda alınanan mesafelerde
hiçte küçümsenecek düzeyde değildir. Önümüzdeki süreçte siyasete müdahale
radikal islamcı akımların alacağı boyutla orantılı bir hale gelmiştir. Belki
zaman zaman sınırları hatırlatma biçiminde müdahalelerde bulunabilinir.
Türkiyenin daha çok jeopolitik konumundan kaynaklanan bu durum, epeyce uzun bir
süre daha devam edecektir. Bu müdahalelerin önümüzdeki süreçte 12 Mart ya da 12
Eylül benzeri darbelerle sonuçlanacak bir düzeye geleceğine ihtimal vermiyorum.
Zaten halkla arasına mesafe koymuş laik bir cumhuriyetin salt ordunun
korumasıyla ayakta kalacağı savları hiç bir zaman kabul görmedi. Laik bir
cumhuriyet gelişen rafahla orantılı demokrasiyle bütünleştiği oranda esas
olarak halk tarafından ayakta tutulur. Demokrasinin ve laik cumhuriyetin esas
savunucusu ve bekçisi halktır. 1940’dan bu yana laiklik ve cumhuriyet bu günkü
kadar halkla bütünleşme içine girmemişti, bu derece benimsenmemişti. Artık
varolan ve gelecekte doğacak tehlikelere karşı halk, kendi darbesini
yapacaktır. Bugün Türk Silahlı Kuvvetleri de gelinen bu noktanın bilinciyle
hareket etmektedir. Rejimin temel niteliklerini korumasını, ordunun siyasete
darbe ile müdahalesinde değil, halkın ekonomik ve sosyal yaşam düzeyinin
yükseltilmesinde ve buna paralel uluslararası dengeler dikkate alınarak bölgeye
yönelik geliştirilecek uzun vadeli siyasal stratejilerde ve bunların
kararlılıkla uygulanmasında aramalıyız. Türkiye elbette dünya politikada
belirleyici rol aynayacak güçte değildir, ama bölgesel çapta çok rahatça
belirleyici rol oynayabilir. Buradan hareketle, uluslararası politikaları
etkileyecek ciddi bir konuma gelebilir. Zaten Irak’a yönelik tezkereyle
birlikte yaşanan süreçte bunun bir kanıtıdır.
ABD tarafından ileri sürülen ılımlı
İslam yutturmacası izlenen akılcı taktiklerle etkisiz hale getirilmiştir.
AKP’de iktidara geldiği ilk dönemlerdeki gibi salt ideolojik temelde hareket
etmeyi terk ederek, Türkiye düzleminde siyaset yapmaya yönelmiştir. ‘Değiştik’
demelerinin bir nedeni de budur. Bu alana kaymaları için biraz da
zorlanmışlardır. Hem ulusal birlik
korundu hem de şeriatçı islamcı akımların yine islamcı kesilen bir taraf eliyle
marjinal bir düzeye çekilmesi başarılmış olundu. Böylece Türkiye’ye zoraki
giydirilmek istenen ılımlı İslam gömleği parçalandı, laiklik, Cumhuriyet ve
demokrasi en geniş halk desteği ile daha bilenmiş halde yoluna devam edecek
konuma geldi. Ilımlı veya ılımsız islam projesi zaten Anadolu’nun ne tarihsel
geçmişiyle ne kültürel yapısıyla ne de ekonomik gelişmişlik düzeyiyle bağdaşan
bir projedir.
Bugün keskin bıçak sırtında
yürütülen politikayı anlamak için biraz da geçmişe bakmak gerekir. 27 Mayıs,
sağın güçlenmesini ve giderek Ordu’nun Kemalist duruştan uzaklaşarak içte
Amerikancı kanadın egemen hale gelmesini sağladı. 12 mart, 70’li yıllar boyunca
kanlı iç çatışmalara ortam hazırladı. ‘Yeşil Hat’ projesinin uygulayıcısı 12
Eylül, Türkiye’yi çağ dışına atarak laikliği ve Cumhuriyeti yok olmanın eşiğine
getirdi. 28 Mayıs, AKP’nin ortaya çıkmasını sağladı. Demek ki, direk
müdahaleler çatışmayı getirmekte ve kan kaybına neden olmakta. Ordu AKP ile
ilişkisini sürdürürken, geçmişin deneyimlerini dikkate alarak hareket
etmektedir.
Devlet kurumlarının AKP ile uyum
içinde hareket etmesinin başka açılardan da zorunluluğu vardır. Laiklik,
Cumhuriyet elden gidiyor çığlıkları atan o bilinen çevreler, ortaya
çıkardıkları yapı karşısında dehşete kapılmalarına hiçte gerek yok. Yıllardan
bu yana yasadışı mülk edinmenin, hizmet elde etmenin, yine yasadışı yollardan
sermaye sahibi olmanın yollarını açtılar. Şimdi AKP’yi varoşların partisi diye
küçümsüyorlar. Peki, laikliğin tehlikede olduğunu iddia edenler gecekondulara
gidip oy istiyorlar mı, istemiyorlar mı? İstiyorlar, hem de yalvarıyorlar.
Kaldı ki AKP varoşlardan aldığı oy kadar sanayi işçisinden, memurdan ve
köylüden de oy aldı. Ama asıl önemli olan varoşları kimin yarattığıdır. Evet,
varoşların hemen hemen tümü zaten yasadışıdır. Yasadışı mülk edinmişler,
yasadışı hizmet almışlar ve yasadışı iş edinerek para kazanmışlardır. Sonuçta
sistemle bütünleştirilmeye çalışılmıştır. Oysa gecekondu demek yasadışılık
demektir. Adam yıllar boyu çalışarak kazanılacak mülküyeti bir gecede elde
ediyor, hem de bir çok kişinin yardımıyla. Bunun ismi hukukta örgütlü suçtur.
Yani, devlet, örgütlü suçun yıllar boyu teşvikçisi konumundadır. Sonuçta
örgütlü suç sistemin bir parçası haline gelmiş, meşrulaştırılmıştır. ‘Meşru’
hale gelmiş bu suç üzerinden politika yürütülmüştür, yürütülmeye de devam
edilmektedir. Meşru yollardan kazanç elde etmemiş, bir anlamda vatandaş olmayan
bu topluluktan laikliği, Cumhuriyeti savunmasını nasıl isteyebiliriz? Bugün
toplumsal yapımızda ve değerlerimizde bir bozulma görüyorsak, ‘köşe dönmecilik’
ciddi bir problem haline gelmişse, sorunun kaynağını bir de bu nokta aramak
zorundayız. Tarikat ve cemaatlerin yıllar boyu varoşlarda nasıl hayat
buldukları bir muamma değildir. 12 Eylül’ün hayat buldurduğu, Özal’ın
holdingleştirdiği islamcı sermaye dediğimiz sermaye, esas olarak buralarda
gelişip güçlendi. Son dönemlerde ‘mahalle baskısı’ çığırtlanlığı yapılmakta.
Mahalle baskısını ortadan kaldırmanın tek yöntemi, gecekondularda yaşamaya
mahkum edilmiş toplulukları Cumhuriyetin bireyleri haline getirmekten geçer. Gecekondu
bir aymazlık, ülkemizin yüzkarasıdır. Bu sorun çözüldüğü, dolayısıyla buralarda
yaşayanlar vatandaş konumuna yükseldiği oranda mahalle baskısı diye bir sorun
da kalmaz. Ekonomiyi armut, arpa, textile dayandırmaktan kurtulduğumuzda
gecekondu sorunu kalmaz ve mahalle baskısı da tehlike olmaktan çıkar. Yani
ulus-devletin önünde halen çözüm bekleyen önemli bir sorun vardır. İşte AKP’nin
hemen alaşağı edilmesini isteyenler bu gerçeğe gözlerini kapamakta. Artık
üstten yönlendirmelerle, açıkçası seçkinci takımının buyruklarıyla ulusal
politika yürütmenin dönemi çoktan gerilerde kalmıştır. AKP, mahalle baskısı
diye adlandırdığımız sosyal bir sorunu çatışmasız çözümlenmesinde önemli bir
aracı rolü oynamakta. Uzun vadeli çıkarlarına ters düşse de bu rolü oynamak
zorunda kalmıştır.
İçte bunlar ve benzeri daha bir çok sorunlardan bağımsız dış politika
yürütme neredeyse olanaksız. İç politik alanda amaçlanan hedefler ister istemez
dış politikayı etkilemekte. Bir okadar da uluslar arası ve bölgesel çaptaki
siyasal gelişmeler de iç politikadaki gelişmeleri etkilemektedir. Özellikle
bölgesel alanda atılan ve daha atılacak her adımda iç dengelerin gözetilmesi
gerekmektedir. Bu çok ciddi bir hassaslığı gerektirmekte. Ama ne olursa olsun,
Türkiye, ABD emperyalizminin bölgeye yönelik projelerini, çıkarlarına en uygun
biçimde işlevsiz hale getirmek zorundadır. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi
Türkiye’ye rağmen uygulama alanı bulmamalıdır. Geçmişte cetvelle çizilmiş olsa
da bu sınırlar korunmalı. Artık varolan sınırların, Ortadoğu’da ulusların
bağımsızlığını ve iradesini belirleyen sınırlar olduğu gerçeğini kabul etmek
zorundayız. Her şeye rağmen bölgesel bir güç olan Türkiye, tarihsel rolünü bu
yönde kullanmalı. Harita değişikliği yönünde göstereceği en ufak bir zaafiyet,
kısa ve orta vadede çıkarlarına uygun düşse de uzun vadede Türkiye’nin aleyhine
işleyecektir. Bölgeden, Kafkasya’dan ve Balkanlar’dan teçrit olmuş, özellikle
de Ortadoğu halklarının nefretini kazanmış olacağız.Sadece nefret edilen ülke
konumuna düşmekle kalmayacağız, tekleştirildiğimiz için de düşürülmemiz çok
daha kolay olacaktır. Evet, bir paylaşım savaşından bahsediyoruz: Paylaşım
savaşında emperyalizme karşı dik duruş sergileme yeni topraklar edinme
anlamında ele alınmamalı. Nesli tükenmekte ve çıkarları yaşadığımız bu süreçte
epeyce sarsılan bazı çevreler, koşulları bir fırsat olarak değerlendirip Musul
ve Kerkük’ü de almalıyız biçimde üst perdeden atmaktalar. ‘Gitmeliyiz,
gitmeliyiz’diye her gün bağırmaktalar. Halen büyük Osmanlı rüyasından
uyanamamış bu çevreler, farzedelim ki gittiler, ne götürecekler, ne verecekler
acaba? 85 yıldır Şırnak’a, Hakkari’ye Van’a bile gidilemediğinin farkında
değiller sanıyorum. Doğu ve Güneydoğu’da kadınlar arasında okuma yazma oranını
henüz yüzde ellileri bile bulmadığı ortada. Bırakalım bu bölgeleri, sanaayinin
en gelişkin olduğu Marmara’da bile kadınlar arasında okuma yazma oranı halen
%86 seyretmektedir. Yani bir anlamda Batı’ya dahi gidilememiştir. Hȃl böyleyken, kime hizmet
ettikleri malum olan bu çevreler, kılıçlarını kuşanmışlar ha bire
gidiyorlar...Bu nedenle de sürekli ölüm edebiyatı yapmaktalar. Ölüm edebiyatı
köylü toplumlarına özgü, daha çok dinsel önyargılardan kaynaklanan bir
anlışkanlıktır. Yani aç toplumlarda midesi doymayan halkın midesini doymuş
hissettirme terapisidir. Ama günümüzde bu terapilerin hiç bir işe yaramadığı
ortadadır.‘Vatan, bayrak için ölürüm’ edebiyatının egemen bir devletle bağdaşır
hiç bir yanı yoktur. Egemen olduğunu iddia eden bir devletin halka olan
sorumlulukları, görevleri vardır. Hemen her konuda vatan ve bayrağı öne sürerek
ölümü öncelleştirirsen, vatanı ve bayrağı kim koruyacak? İnsanı koruyabildiğin,
refah ve mutlu kılabildiğin oranda vatanını ve milletini savunabilirsin. Aç
bırakılmış toplumlar her zaman emperyalizmin provakasyonlarına açık
toplumlardır. Egemen devletlerde artık insan ögesi birincildir. Gelişmiş,
yaşanılan çağın refah düzeyine ulaşmış halklar vatanını ve bayrağını bilinçlice
savunabilir. Ölüm için değil, yaşam için çabaların önplana çıkarıldığı bir
anlayışla hareket edilmesi gerekir. Aç ve sefil toplumların kaybedeceği,
verebileceği bir şey yoktur,ama kalkınmış toplumların verebileceği ve
direnmezse kaybedebilecği çok şeyler vardır. Türkiye bölgede belirleyicilik
rolünü ikinci dünya savaşı öncesinden kalma devlet anlayışıyla değil, günümüzün
modern devlet anlayışını önplana çıkararak hareket ederse oynayabilir.
Bugün Türkiye’yi en yakından tehdit eden Büyük Ortadoğu Porojesi’sidir. Ne
yazık ki, bu projeyi uygulama alanına sokacak eşgüdüm başkan yardımcılığında da
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanın olduğu söylenmekte. Kafkas, Orta Asya ve
Ortadoğu halklarını tehdit eden böylesi bir proje içinde yer alan hükümet ister
istemez yaşanılan süreçte belirleyici rol oynamamakta. Zaten AKP’yi sınırlayan
da iç politik hesaplardan dolayı ABD ve AB ile kurmuş olduğu bu ve benzeri
ilişkilerdir. Onlar bu ilişkileri ayakta kalma pahasına kurarken, uzun vadede
hiçte amaçlarına hizmet etmemektedir. AKP’yi bu derece ikilem içine itikleyen
neden de, sistemle bütünleşmeye karşı gösterdiği dirençtir. İşte bu noktada
takiye güncelliğini yitirmemekte. Bizdenleştirirci eğiliminden geri
durmadıkları için laikliği tartışır olmaktan çıkarmıyorlar. Halen ‘birey laik
olmayabilir ama devlet olabilir’ benzeri tartışmaları inatla yürütmekteler. Bu
bir anlamda açık kapı siyasetidir. Böylece karşı taraf diye nitelendirdikleri
tarafa yönelik her an şiddet uygulayabileceklerini ima etmiş oluyorlar.
Sonuçta, herkesi, istedikleri biçimde yorumladıkları ve belirledikleri
kurallara uymaya zorlamayı, mecbur bırakmayı hedef olarak görmekteler. Bir
anlamda saf ulus yaratmayla eş değerli kendilerine özgü saf ‘islam toplumu’
yaratma ilkesinden geri durmadıklarını göstermiş oluyorlar.Laikliğin dinde
seçiçiliği, özgürlüğü içerdiği gerçeğini kabule yanaşmıyorlar. İşte İslamcı
geçinen politik örgütlenmelerin işbirlikçi olmalarını zorunlu kılan nedenlerden
biri de bu zoraki bizdenleştirici anlayışlarıdır. Bu anlayış ister istemez
emperyalist güçlerin stratejilerine hizmet etmektedir. Bu noktada Osmanlı
dönemimde ticaret ve mali alana hakim olan imtiyazlı azınlıklara ait tüccar ve
esnaflarla tekke ve zaviyelerin işbirliği içinde nasıl hareket ettikleri
unutulmamalıdır.Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte bunların etkilerı giderek
azaltılmıştı. Üretimde, ticarette ve mali alanlarda belirleyici rol oynamaktan
çıkarılmıştı. AKP iktidarı döneminde yapılanlar ise geçmişte kalan bu ittifakı
yeniden canladırmadır. Borsanın %70’i, bankaların neredeyse çoğunluğu ve
stratejik kuruluşlar özelleştirmeler yoluyla yabancıların eline geçmiş durumda.
Aynı biçimde tekke ve zaviyelere sermaya akışı başta olmak üzere her türlü
kolaylık tanınarak yeniden palazlandırılmakta. Artık ‘kartım yeşil’ diyenlere
ihalelerde öncelik tanınmakta. Yani tekke va zaviler yabancı sermaye ile
örülerek holdingleşmekte. Böylece Türkiye’nin iç ve dış politikasına yön vermek
isteyen ittifak sağlanmaya çalışılmakta. Ama bu süreci başlatanın da AKP
olduğunu söyleyemeyiz. Özalla ivme kazandırılan bu sürece, Demirel ve Ecevit
hükümetleri de müdahalede bulunmamışlardır.
AKP bürokrasiye egemen olma avanatajını mahalle örgütlenmelerinin gücüyle
birleştirerek kalıcı mevziler kazanacaklarını sanıyor. Ama bu mevzilerin kalıcı
olacağına inanmıyorum. Elde ettikleri mevzileri iktidarlarıyla sınırlı kalmaya
mahkumdur. Bu birlikler amaç birliğinden daha çok çıkar birliğine dönüşmüş
durumdadır. Artık namazların başlangıç duası ‘yarabbim bana milyarlar ver’,
bitiş duası da ‘spor bir araba istiyorum’ olmuş.
Tüm bu olumsuzlıklara rağmen bu dönem AKP hükümetiyle aşılmak zorundadır.
İçinde yaşadığımız koşullarda her iradi zorlama Türkiyeyi bulunduğu pozisyondan
hemen her açıdan daha geriye itikleyecektir. Önemli olan, devletin sonuçta
ulusal çıkarlardan taviz vermeyecek biçimde hareket etmesidir. Günümüzde
bölgesel çıkarlarımızdan geri adım atmayacak biçimde hareket etmenin anahtarını
Irak politikası oluşturmaktadır. Irak’a yönelik geliştirilecek doğru straji
taktikler Ortadoğu genelinde Balkanlarda ve Kafkaslarda Türkiye’ye büyük
açılımlar kazandıracaktır.
Bir çok kesim ABD’nin Irak’ta zor durumda olduğunu, bataklığa girdiğini
iddia etmektedir. Aslında gelişmelere bakıldığında gerçekler hiçte böyle
değildir. ABD Irak’ta ne bataklığa batmıştır ne de fırsatını bulur bulmaz geri
çekilecektir. Kabul etmekte zorlanıyoruz ama gerçek odur ki, ABD artık Irak’ta
kalıcı olacaktır. İleri tarihlerde bir kısım askeri birliklerini geri çekmesi
Irakı’denetlemeyeceği anlamına gelmemelidir. Irak’ı elde bulundurma, tüm
Ortadoğu’nun kontrol altında tutulmasıyla sınırlı kalmamakta aynı zamanda
AB’nin denetlenmesi ve Rusya’nın da bir ölçüde etkisizleştirilmesi anlamına
gelmekte.
Irak’ta zaten ABD işgaline karşı ulusal bir direnme yoktur. Ufukta ulusal
direnişin sergileneceğine dair bir işarette yoktur. Direk işgalci güç
askerlerine karşı yapılan eylemler çok cılız ve bunların etkileri de piyonlar
aracılığıyla organize edilen mezhep çatışmalarıyla yok edilmekte. Zaten ulusal
birliği olmayan, zamanında Osmanlıya karşı masa başında zoraki yaratılmış bir
ülkedir. Bu nedenle mezhepsel ve milliyet temelinde bir süre daha belki gevşek
federasyon biçiminde sözde varlığını sürdürecektir. Bu durum ABD’ye nefes
aldıran ve üstün konumda tutan önemli bir etkendir. Buradan hareketle bölge
ülkelerine karşı çıkarlarına uygun biçimde operasyonlar geliştirmekte ve
yeniden bir düzenlemeye doğru
gitmektedir. Irak’tan başlayarak Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye, Lübnan ve
Mısır’ı kapsayacak biçimde bir Şii hattı çizmeye çalışmaktadır. Belki bir
yüzyıl daha sürecek çatışmalar zincirinin alt yapısının hazırlığı içinde.
Mezhepsel temelde bölünmüş bir Ortadoğu
kendi içinde çatışmalı hale getirilerek yönetilmesi daha da
kolaylaşaçaktır.Yani bu gün Irak’ta görülen istikrarsızlık emperyalist güçler
açısında istikrarlılık anlamına gelmektedir. İstikrarsızlık diye tarif edilen
durum, işgalci konumunda bulunan güç açısından hedefe ulaşmada kullanılan
taktikdir.
Ama ABD’nin hedeflerine ulaşmasında çok ciddi engeller vardır. Lübnan’nın
Hıristiyan, Sunni ve Şii mezhepleri temel alınarak bölünmesi, öbür yandan
İran’ın ve bir ölçüde de Suriyenin güçlenmesi anlamına gelmektedir. Bölgedeki
diğer ülkelerin bölünmesi ise tek süper gücün kaldıramayacağı kadar karmaşık
siyasal sonuçlara yol açaçaktır. Bu nedenle de Suriye ve İran ilk etapta hedef
konumundadırlar. Hem mezhepsel temelde yeni devletler ortaya çıkartılacak hem
de özellikle İran etkisizleştirecek sihirli bir formül henüz bulunmuş değil.
ABD bu nedenle İran’a karşı savaş çığlıkları atmakta, tehdit etmekte. Irak’tan
sonra Suriye’nin halen ayakta kalışı bir de bu engelden kaynaklanmakta. İran
ise kolay yutulacak bir lokma değil. Bölgenin Türkiye’den sonra hem en köklü
hem de en güçlü devleti konumunda. Ayrıca rejiminin özelliğinden dolayı gücü
ülkesiyle sınırlı değil. Bölge ülkelerinde refahın ve demokrasinin gelişmesi
İran’ın gücünü sınırlayacak en temel alternatiflerden biridir. Bu da ne Arap
egemen güçlerinin ve ne de ABD’nin işine gelmekte. Demokrasinin ve ekonomik
refahın gelişkin olduğu Ortadoğu, emperyalist güçlerin cirit atamayacağı
Ortadoğu’dur. Bazı çevreler kȃrın çoğalan dünya nüfusuna göre silah üretimine dayandırma döneminin çoktan
geçtiğini, bilgisayar ve cep telefonlarının üretimine orantılı olarak
hesaplandığı bir dönemin başladığını, dolayısıyla geri kalmış ülkelerde refahın
ve demokrasinin temel alındığını iddia etmekteler. Bu küresel
ekonomi-politikanın yağmacı yüzünü maskelemektir. Ayrıca, bunlar, demokrasinin
yük gemisiyle veya trenle ithal ya da ihraç edilen bir nesne olmadığı gerçeğini
de bilmek zorundalar. Büyük patron havarilerinin yutturmacalarına bölge
halkının karnı toktur. Türkiye’de bu düşünceyi savunanlar ABD’nin BOP’sini
destekleyenlerdir. Bu nedenle de Türkiye’nin İran karşısında ABD ve İsrail’le
ittifak içine girmesini istemektedirler. Bu çevreler geçmişin mandacı
yanlıların iflah olmaz mirasçılarıdır.
Demokrasi adına İran da en az dört veya beş parçaya bölünmeye çalışılmakta.
Irak’tan sonra İran düşürülebilinirse Kafkas ve Orta asyaya da egemen
olunacağının hesapları yapılmakta. Yenilgiye uğratılmış İran’dan sonra
Suriye’nin fazla bir varlık gösteremeyeceği bilinmekte. Ama nereden bakarsak
bakalım ABD’nin İran gibi bir gücü bölmeyi başarma olasalığı yoktur. ABD
nükleer silah yapımını bahane ederek müdahalede bulunmaya çalışmakta ama, İran
ne Irak ne Lübnan ne de Suudi Arabistan’dır. Hangi nedeni bahane ederse
etsin,ABD’nin İran’ı işgale kalkışması,Ortadoğu’da kendi varlığını
sonladırmakla sınırlı kalmayacağı açıktır. Bunu nihayet anladığı içindir ki, AB
ve Rusya’yı yanında görmek istemekte. En azından bunların da onayını alarak bir
müdahale denemesi yapmanın yollarını aramakta. Rusyan’nın bu müdahalede bugün
için bir çıkarı yok. AB ise mümkün olduğunca askeri destekten kaçınmakta,
çözümü diplomasiyle sınırlandırmak istemekte. Çin ise şimdilik daha çok
gelişmelerin seyrini takip etmekle yetinmekte.
ABD çok iyi farkında ki, Türkiye kilit rol oynayan bir ülkedir. Bu nedenle
de İrana karşı kışkırtmak için elinden gelen çabayı göstermekte. Başlatılacak
bir savaşın uzun vadeli, içinde bir çok belirsizlikler taşıyan bir savaş
olacağını bildiği için Türkiye’yi İran’a karşı bir üst olarak kullanmaya
çalışmakta.Uzun vadede ise savaşın Türkiye İran arasında sürdürülmesini
hedeflemekte. Böylece bir taşla iki kuş vuracağını zannetmekte. Sonuçta her iki
ülke de güçten düşürüldükten sonra bölgede istediği biçimde sınırlar çizmenin
önünde engeller kalmamış olacak. Bu konuda o kadar pervasız davranmakta
ki,Türkiye’yi 1980lerin Irak’ı gibi her an kullanabileciği bir piyon olarak
görmek istediğini açıkça belli etmekte.
Artık ABD bir yol ayrımına gelmiş durumda. Putin’in Tahran ziyareti bir
anlamda fitili ateşlemiştir. Doyısıyla Türkiye ulusal çıkaraları doğrultusunda
aktif harekete geçmek zorunda kalmıştır. Birdenbire Kandil’in önplana
çıkartılması bu nedenledir. Kısa süre önce herkesin bir El Kaide’si vardı,
şimdilerde de herkesin bir PKK’sı var. Her kesim edindiği piyonuyla, siyasal
tercihlerini göstermekte, daha doğrusu mevzilenmekteler. Piyonlar da verilen
komutlara öylesine alışkınlar ki, maşallah! Eğil dedin mi eğiliyorlar, yat
dedin mi yatıyorlar. Alışmış kudurmuştan beterdir diye boşuna söylememiş
atalarımız. Bu konuda öylesine şartlandırılmışlar ki,verilen bu ve benzeri
komutlara kayalıklar arasında olduğu kadar şehirlerin cadde ortalarında bile
pervasızca harfiyen uymaktalar.
Türkiye son çıkışıyla BOP’tan yana değil, karşısında tavır koymaktadır. ABD
açıkçası Irak sınırları içinde tutulmaya çalışılmakta. Şu anda Irak’ta çıkış
noktası bulmak isteyen emperyalist proje, yine bu alanda bitirilmelidir.
Türkiye’nin ister anlaşmalı ister tek taraflı olarak Irak topraklarına yönelik
düzenleyeceği askeri harekȃt, ABD’yi bölgede sınırlayacak ve değişik arayışlara mecbur bırakacaktır.
Sorun, kimilerinin iddia ettiği gibi Kuzey Irak veya Kürt yönetimi değildir.
Sorunu sadece Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi olarak ele alırsak, uzun vadeli
hedeflerden uzaklaşmış oluruz ve bu da emperyalist güçlerin amacına hizmet
eder. Türkiye kararlı davrandığı sürece daha fazla gerilememek adına ABD geri
adım atacaktır. Böylece Türkiye’nin ulusal çıkarlarına darbe vuramayacak bir
noktaya itiklenmiş olacaktır. Bu ise son tahlilde BOP’nin iflası anlamına
gelir. Artık Irakta yarattığı istikrarsızlığı kendi açısından istikrar görme
politikasından ümidini keserek fiili işgali sonlandırma noktasına gelecektir.
ABD bu aşamadan itibaren Türkiyesiz İran’la karşı karşıya gelmiş olacak,
dolayısıyla harekȃt imkȃnları sınırlanacak. AB’nin
sınırlı desteğiyle ekonomik amborgolardan ve ileri aşamalarda bir kaç füze
fırlatmadan ileri gidemeyecektir. Ama bu durumda da İran, Pakistan, Afganistan, Irak ve Lübnan’a
kadar geniş bir alanda ABD’ye karşı manevra yapma kabiliyeti daha da güçlenmiş
olacaktır.
Türkiye zaten son dönemlerde izlediği dış politikayla İran’a karşı aktif
bir tavır içinde olmayacağını, iyi komşuluk ilişkilerini sürdürmede kararlı
olduğunu göstermiştir. Yapılan enerji anlaşmaları, yatırımların karşılıklı
geliştirilmesi yönünde atılan adımlar kararlı tavrın önemli göstergelerdir.
Ayrıca Suriye ile kurulan ekonomik ve siyasal ilişkilerle de politik tavır
pekiştirilmiştir.Yani, Ortadoğu’nun ABD’nin arka bahçesi olmadığı, olamayacağı
gösterilmiştir. Kandilli operasyoları da bu politikanın askersel alanla
bütünleştirilmesini ifade etmektedir. ‘Operasyon’ adı altında veya herhangi
başka nedene dayanarak Irak’a yönelik geliştirilecek her türlü askeri harekȃt aynı zamanda Kıbrıs üzerinden
tavizler koparma politikasının da önüne set çekecektir. İşte bu anlamda
söylenecek söz bir seferde değil kısa vadeli sürece yaygınlaştırılarak
söylenmeli ve üstelik bunun maliyetide alınacak tavizlerle karşı tarafa
ödettirilmeli. Sonuçta BOP Irak topraklarında erimeye mahkum edilmeli.
Elbette İran‘ın bölgede mezhepsel faklılıkları kullanarak kendine nüfuz
alanları yaratması ve nükleer silaha sahip olma girişimleri bölge dengeleri
açısında Türkiye’nin çıkarlarıyla ters düşmekte. Ayrıca İsrailin de nükleer
silaha sahip olduğu ve bunun da çıkarlarımızla bağdaşmadığı gözardı edilmemeli.
İran’ın nükleer silaha sahip olma koşullarında bile bölgede yeniden dengeyi
sağlayacak güçlü alternatiflere Türkiye sahiptir. Kaldı ki bölgenin dinamik
güçleri, aralarında ortaya çıkacak sorunlara, birbirlerinin çıkarlarını
dışlamayacak biçimde çözümler bulacak kadar deney ve tecrübeye sahiptirler.
Sonuçta Türkiyenin bölgede kendini tekleştirecek her türlü politikaya karşı
durma zorunluluğu vardır.
Aslında Türkiye, ABD ve AB emperyalist güçlerinin bölgeye yönelik
politikasını tümüyle boşa çıkartacak yeni bir atılım başlatma olanağına
sahiptir. AB, Atlantik ötesinde NAFTA ve
İran olayına bir başka cepheden daha bakmak gerekir: İran sahip olmak
istediği nükleer enerji ve silah alanlarında tamemen Rusya’ya bağımlı. Rusya’da
bu ülkenin nükleer silaha sahip olması konusunda ciddi değildir. Daha doğrusu
böylesi bir silaha sahip olmasını istemiyor. Çünkü İran’ın nükleer silaha sahip
olma koşullarında dinsel ve mezhepsel argumanları kullanarak Avrasya’da
etkinlik kurmaya çalışmayacağına dair elinde bir garanti yoktur. Bir de İran’da
islamcı devlet yapılanmasının ne kadar süre daha ayakta kalacağını
kestirememekte. Er ve ya geç bu ülke kabustan kurtulacaktır. Kurtulduğu noktada
hangi taraftan yana tercihini kullanacağını bugünden kestirememektedir.
Rusya’yı kaygılandıran diğer bir alternatif ise İran’ın nükleer silaha sahip
olması koşullarında Türkiye’nin de böyle bir güce sahip olmak için arayışlar
içinde olacağıdır. Bu durum ise Kremlin’in hiç işine gelmez.
Körfez İşbirliği Konseyi üçgeninde sıkışıp kalmak istemiyorsa,
daha fazla zaman kaybetmeden yönünü Doğu’ya çevirmesi gerekmektedir. Bölge
ülkeleriyle bir yandan ticaret başta olmak üzere her alanda işbirliği ve
dayanışma geliştirirken bir yandan da bu işbirliği ve dayanışmasını bir çatı
altında toplayacak girişimlerde bulunarak kalıcı bir ticaret ortaklığına
öncülük yapabilir. Elbette bunun güçlü sanayi, teknoloji ve finans gerektirdiği
açıktır. Ama Türkiye bu konuda öncülük yapacak altyapıya sahiptir. Her alanda
yapacağı hazırlıklarla ve atılımlarla kısa sürede böyle bir alternatifin
şimdiden temellerini atabilir. Salt Türk cumhuriyetlerini kapsayacak ticari
birlik uzun vadede fazla bir etki sağlamaz. Başlarda Türk cumhuriyetleriyle
başlansa da giderek bu birlik İran ve Suriye’yi kapsamalı, Pakistan, Mısır ve
Irak’la genişletilmeli. Siyasal ve askersel biriliği de hedefleyecek biçimde
kurulması gereken bu ticari birlik, ne AB’yi ne ABD’yi ve ne de Rusya ile Çin’i
karşısına almalı. Her birine karşı aynı mesafede olmayı başarabilmelidir.
Birini diğerine karşı tercih etme gibi bir yanlışlığa düşmemelidir. Her açıdan
kendini çekim merkezi haline getirerek ekonomik ve sosyal yapılanmasını
sağlamaya yönelmelidir. Avrasya ve Ortadoğu’nun dinsel, mezhepsel ve etnik
çatışmalardan arındırılması tarihsel kültürel birikim ve değerleriyle barış
içinde bir arada yaşaması ekonomik olanakların bir çatı altında seferber
edilmesiyle mümkündür.
Bu doğrultuda ortak bir irade sağlanabilinirse, emperyalist güçlerin bu
bölge halklarının özgür iradesine gem vuran projeler geliştirmesinin önüne
geçilebilinir. Talan alanları sınırlandırılan saldırgan güçler, sonuçta kendi
içlerinde yayılma alanları yaratmaya zorlanmış olunacaktır. Türkiye’nin ABD’nin
Doğu Avrupa’nın güvenliği ve genişletilmiş NATO gerekçeleriyle sulandırdığı,
etkisizleştirdiği AB’ye girmek için çırpınması boşuna zaman kaybetmesidir.
Artık AB’nin 70 milyonluk Türkiye’ye vereceği bir şey kalmamıştır. Anayasa
referandumları göstermiştir ki, AB sonuçta dağılma sürecine girmiş bir birlik
görünümü sergilemeye başlamıştır. Elbette kısa sürede dağılacağını iddia
edemeyiz ama, ‘birlik’ adı altında her ülke çoktan başının çaresine bakmaya
başlamıştır. Artık bütçe dengelerini tutturmakta, cari açıklarını belirlenen
seviyenin altına çekmekte zorlanmaktalar. Yeterli yatırımlar yapılamamakta, her
geçen gün işsizlik artmakta sosyal güvenlik alanındaki çöküş engellenememekte.
Sınıflararası uçurumu dizginleyemez hale gelmiştir. İşsizler ve çalışan düşük
ücretliler fakirleşmiştir. Teknolojik ve askeri alanlarda ABD’ye bağımlılık
giderek artmakta. Bu sorunların yanında biraz da devletlerin sinsi
destekleriyle ayrımcılık ve rasizim güçlenmekte. Avrupa’da güçlenen rasizm
sadece göçmen nüfusa karşı halkın kendiliğinden bir tepkisi olarak görülmemeli.
Türkiye AB’ye girme çabası yerine, bu ve benzeri gerçekleri görerek,
Avrupa’ya verdiği göçten kaynaklanan gücünü harekete geçirmek için çaba
göstermeli. Bu nüfusun ekonomik ve mali gücünü yapılandırmada ve yönlendirmede önemli
roller oynayabilir. Siyasal yönetim henüz bunun bilincine varabilmiş değildir.
Elindeki bu alternatifi harekete geçirerek Avrupa’nın bir çok konuda haksızca
sıkıştırma taktiklerini bertaraf edeceği gibi, demokrasi anlayışlarındaki
sahteliği de açığa çıkarmış olacaktır.
Sonuçta Türkiye’nin şu anda askeri alanda yürüttüğü hazırlıkların etkileri
Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağı bellidir. Bu nedenledir ki, AB ikiyüzlü de
olsa teröre destek çıkmayacağını aniden dillendirmeye başladı. Böylece aleyhine
bozulmaya başlayan dengeleri bir noktada tutmaya çalışmakta. Sadece mesafenin
daha fazla açılmaması için çaba yürütür konuma gelmiştir. Kararlı duruşuna
süreklilik kazandırdığı ve dengeleri çok iyi hesap ederek ilerlediği sürece AB
ve ABD artık atacakları adımlarda Türkiye’yi hesaba katmak zorunda
kalmışlardır. Yani sözün bittiği değil, başladığı noktadayız.
*********
GLADİO BİTİRİLECEK
BÖLÜM 2
Çok sınırlı da olsa bazı istisnalar görmüyor değiliz. Kimden bahsettiğimi
herkesin tahmin ediyor olması gerekir; İsmail Beşikçi. Bir dönem bilim
adamlığına soyunan ve sonuçta ağzına burnuna bulaşturan bu baya şans tanıdılar.
Birleşmiş Milletlere Kürtler adına uyduruk raporlar sunmakla popüler olmaya
çalıştı. Malum raporlarından ve sözüm ona araştırmalarından beklediği ilgiyi
göremeyince, derin devlet denilen karanlık bağlantıları çerçevesinde arada bir
yatağını yorganını toplayıp hapishane yolunu tutan bu zat-ı muhteremi (!) bir kez daha hatırlamada yarar var. Bu küstah,
bağlı olduğu Gladio yapılanmasının çıkarları gereği, AB ülkelerinin istihbarat
örgütleriyle oynaşıp durmakta. Kuçaktan kuçağa oturmanın verdiği zevkle ve
cesaretle önüne gelene saldırmakla gününü gün etmekte. Son dönemde ise, bahsettiğim ülkelerin istihbaratlarından
gelen fonları arttırma çabası içinde olduğu herkesçe bilinmektedir.
____________________________________
___________________________
Artık bu süreçte Kandilliye yer yoktur. Ümidini Kandilliye bağlamış, biraz
ABD biraz da AB ipinde oynayan içte sivil görünümlü klaşinkoflu oluşum da
sonladırılılacaktır. Baştan itibaren yolgeçen hanı olan bu oluşum, buraya kadar
ömür sürdürebilirdi. Bunlar her ne kadar ‘Biz bir partiyiz’ diyorlarsa da
partiden başka her şeye benzemektedirler. Birbirine en zıt çıkar uçlarının bir
arada tutulduğu bir topluluk; kimi çalışmadan bir daira sahibi olmanın, kimi de
toprak ağalığından burjuvalığa atlamanın çabası içinde. Bu topluluk içinde
güçler dengesi hassas olduğu kadar da değişken. Kısa süreliğine de olsa azıcık
ağır basan taraf diğer tarafın üzerinde en azgın diktatörlük uygulamakta.
Birbirlerine karşı duydukları kin ve nefret zaman zaman en acımasız biçimiyle
açığa çıkmakta. Buluştukları ortak tek nokta, köşedönmecilik uğruna halka karşı
içledikleri suçlardır. Bu suç örgütlenmesinin iç ve dış bağlantıları da
beklentileri doğrultusundadır; Kandilli’yi Amerika, içtekileri Alman-Fransız
Lejyon karması yönlendiriyor. Kandilli’yi Alman-Lejyon ittikakı ele geçirmek
için epey bir çaba gösterdi ama büyük abilerine karşı başarılı olamadı.
Yönetimde iki-üç kişiyle temsil edilmeden öte geçemediğinden, birkaç alt
birimle yetinmek zorunda kaldı.
Gelinen noktada, ABD ve AB ipinde oynayan sivil görünümlü uzantı yorgun
düştüğünü kabul etti. Akıllarınca ortamı boşluk olarak değerlendirip bir an
evvel burjuvalaşacaklarını zanneden ağa takımı, bu işin o kadar kolay
olmadığını sonuçta kabul etti. Birkaç metre karelik apartman dairesi peşinde
koşanlar veya elindeki birkaç dönüm toprağını büyütmek isteyenler, daha doğrusu
sınıf atlamayı hayal edenler de uzun bir süredir ekmek elden su gölden misali
yaşamanın ‘tadını’ çıkardılar.
Sivil görünümlü yapılanma gerek örgütlenmesinde gerekse de faaliyetlerinde
Barzani’yi örnek aldı. Kuzey Irak’ın hızla burjuvalaşmaya yöneldiğini fark
ederek kendilerinin de aynı yolla burjuvalaşabileceklerini, böylece Doğu ve
Güney Doğu’nun efendisi olabileceklerini hesapladılar. Bu nedenle bir yandan
yönetiminde bulundukları belediyelerin olanaklarından ve bir yandan da
tehditlerle, santajlarla hiçte küçümsenmiyecek oranda mali güçe kavuştular. Bu
konuda öylesine açgözlü davrandılar ki ağaların aşiretine mensup olmayanlar
birtarafa, ağa kökeninden gelmeyenler örgütlenmenin eşiğine bile
yaklaştırılmadı. Adeta kast sistemi uygulandı. Demokrasi ve barış yanlısı
olduklarını iddia eden belediye başkanları ve milletvekillerinin sınıfsal
kökenlerine bakılırsa, bu durum daha iyi anlaşılır. İnsan hakları, özgürlük,
demokrasi yaygaralarıyla ağalar yine ağa, marabalar da maraba olarak kaldılar.
Partinin ağaları öylesine acımasız davrandılar ki talanda en ufak bölüşüme
şans tanımadılar. Yakın akrabalarından bir kısmını Kandilli’ye bir kısmını
Avrupaya ve bir kısmını da terörün propaganda ve ajitasyonunu yapacak basın ve
yayım alanlarına gönderdiler.
Çok sınırlı da olsa bazı istisnalar görmüyor değiliz. Kimden bahsettiğimi herkesin tahmin ediyor olması gerekir; İsmail Beşikçi. Beşikçi PKK’den ayrılanları, genelde bu güruha karşı muhalefet edenleri karalamakla, hanlikle suçlamakla görevlendirildi. Öyle ki, PKK’nin derin devlet desteğinde katlattiği binlerce devrimciyi, yurtseveri hiç düşünmeden suçlamayı bir görev olarak kabul etti. Öbür yandan Karanlık güçlerin emrindeki PKK’ya ve Öcalan’a övgüler yağdırdı, Öcalan’ın propaganda mekanizması olarak çalıştı, çalıştırıldı. Bu konuda kıralcıdan daha kıralcı kesilerek, bir değil, binlerce Kürt kıran Apo’nun ortaya çıkmasını savundu; ‘...Apo’ları çoğaltmak gerekir. Onlarca, yüzlerce Apo olmalıdır.“* “… Herkes Apo olmaya çalışmalıdır.“* “Bütün Apolara selamlar olsun!“ ** Hangi bilimsel araştırmalarla böylesi sonuçlar elde edildiği ayrı bir tartışma konusudur.
Bu tür unsurları bir istisna olarak değerlendirirsek, sonuçta, Doğunun
Gladio’su nemalanacağı hiç bir alanı boş bırakmadı. Bu feodal örgütlemmenin
yapısı ve ilişki ağları biraz incelenirse, böylesine ‘demokratik’ bir yapılanmayla
karşılaşırız.
Sadece belediyelerden değil, uyuşturucudan silah kaçakçılığından sınır ve
insan ticaretine kadar uzanan birçok alanda elde edilen vurgunlarla
burjuvalaşacaklarını ümit eden ağalar, hayal kırıklığına uğradılar. Barzani
ailesinin tanıdığı imtiyazlar da yetmedi. Ekonomik ve ticari gelişmeleri salt
silah ve baskıyla yönlendirilemeyeceğini kavrayamadılar. Ayrıca elde etikleri
kapitali sevk ve idare edecek bilgi ve beceriden yoksundular. Bu nedenle de
kurumlaşmadan kaçındılar. Kurumlaşma en azından bir firma çatısı altında yasal sınırlar içinde
vergi ödeyerek çalışmayı, elinde bulundurduğu kapitali yatırıma yöneltmeyi
gerektiriyordu. Tüm bunlar süereç içinde aşiret yapısından kopmayı göze alma
demekti. Hem aşiret yapısını koruyup hem de burjuvalaşma mümkün değildi. Bu
nedenle korkak, ticari atılım yapacak cesatetten yoksun kaldılar. Ceplerine
yerleştirdikleri günlük vurgunlarını akşam olduğunda binlikleri yüzlükleri
birbirinden ayırmadan öte bir becerileri yoktu. Burjuvalaşmayı marka elbise
giyip son model otomobillerle caddelerde gösterişte bulunmayla eşdeğerli
gördüler.Ama öbür yandan, dönemin koşullarını değerlendirip burjuvalaşanlar
piyasaya egemen oluyor,belli bir sermaye birikimi sağladıktan sonra da
yatırımlarını daha emin ve alım gücü yüksek Batı’ya yönlendiriyordu.
Pazar ilişkilerinin kendine has işleyiş kuralları sonucu toplumun tortusu
haline gelmeyi bir türlü sindirememekteler.
Bu nedenledir ki, meclis içinde ve dışında en olmaz önerilerle
bulundukları zeminden çıkış arayışı içindedirler. Ellerine tutuşturulan
bildirilerle feodal tehditvari çıkışlarla korkularını gizlemeye çalışmaktalar.
Ama korkunun acele faydası yok.
Zaten sürecin kendilerini dıştaladığını gördükleri için parti adına seçime
girme cesaretini gösteremediler. Halkı temsil ettiğini iddia eden örgütlü hiç
bir güç, böylesi bir taktiğe baş vurmaz. Seçimde baraj oranı bahane olarak
gösterilemez. Başvurdukları taktikler, halktan destek bulamamanın kanıtlarıdır.
Başından itibaren örgütlenme ve hareket etme tarzlarıyla emperyalist
güçlerin uzantıları olduklarını netçe ortaya koydular.
Halkın sorunlarını dile getirmeyen uğraşlarla zaman geçirmeyi adeta meslek
edindiler. Onlar için yoksullukla ve işsizlikle mücadele diye bir sorun yok.
Sendikalaşma, kadın hakları vb. sorunların çözümü yönünde en ufak plan ve proje
geliştirmeyi akıllarından bile geçirmediler. En etkin oldukları alanlarda
yüzlerce genç kız ve kadın töreye kurban giderken, parmaklarını bile
oynatmadılar. Bırakın çözüm için çaba göstermeyi, görmemezlikten gelme daha çok
işlerine geldi. Çünkü yaraya parmak basma dayandıkları alt yapının çöküşü
anlamına geldiğini biliyorlardı. Ama efendileriyle uyum içinde hareket
etmelerini sağlıyacak taktikler geliştirip uygulamada ne kadar başarılı
olduklarını kabul etmek gerekir.
Her alanda çözüm adına çözümsüzlüğü sürekli kılacak sihirli anahtarı
bulmuşlardı; karanlıkların prensi ‘seruk’. Çünkü ‘seruk’ ‘derin’ güçlerle
bağlantıyı oluşturan köprüydü. Seruk labirentlerin sesini, statükonun gücünü
temsil ediyordu. Batıda laiklik ve Cumhuriyeti korumayı kendine maske edinmiş
Gladio’nun Doğuda alt birimini temsil eden bu feodal örgütlenme artık
bitirilecektir. Yani Gladyo’nun Türkiye genelinde bitirilmesi, en azından
tehlike olmaktan çıkarılması için düğmeye basılmıştır. Kandillinin ve
Kandilliye bağlı sivil uzantıların bititrilmesi Türkiye genelinde Gladio’nun
bitirilmesi demektir.
*PKK Üzerine Düşünceler. S.115
** PKK Üzerine Düşünceler. S.117
1/12/ 2007
Baki Karer