I- BİR
SERÜVENİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
1- YUVAYA DÖNÜŞÜN BAŞLANGICI
2- KENYA’DA BİTEN SERÜVEN
3- MUAMMA ÇÖZÜLDÜ MÜ?
4- SURİYE KAFA TUTACAK GÜÇTE MİYDİ?
5- GEÇİCİ GÖREV ALANI
YUVAYA DÖNÜŞÜN BAŞLANGICI
1998’in sonlarına doğru Türkiye’de çok önemli
bir gelişme yaşandı. Abdullah Öcalan, ikinci vatanı Suriye’yi terketmek zorunda
kaldı. Yıllar boyu herkesin “Suriye’den çıkmaz, çıkartılamaz” dediği olayın
gerçekleşmesine, Türkiye’nin sert bir kaş-göz işareti yetmişti. Gerek holdingci
basın-yayın, gerekse de yetkili ağızlar tarafından yıllarca abartılıp büyütülen
Öcalan, oldukça şişirilmiş minderinden kovulmuştu. Sırtını yaslayarak göbeğini
okşadığı o çok rahat tahtını bir günde terkederek, rotasını istenilen yöne
doğru çevirmeye başlamıştı. Bu durum, olayı tüm yönleriyle kavramakta güçlük
çeken kamuoyunda tam bir şaşkınlıkla karşılandı. Herkes adeta küçük dilini
yutmuştu. Türkiye’nin gündemini 15 yıl boyu meşgul eden “mücadele” bir gün
içinde bitmişti.
Nasıl olmuştu?
Öyleyse bu kadar insan neden ölmüştü?
Bu kadar acı ve gözyaşının nedeni neydi?
Neden 15 yıl beklenilmişti?
Benzeri türden sorularla birlikte birtakım
ufak tefek mırıldanmalar olmuşsa da, şok çabuk atlatılmıştı. Kamran İnan’ın “Her
olayın bir şimdisi vardır. Bu olayın şimdisi de şimdidir” sözlerinde olduğu
gibi, olay kestirilip atılmıştı. Dibinin fazlaca kurcalanmasına izin
verilmemişti.
Gerçi Türkiye’de devlet yönetim anlayışını
bilenler ve A.Öcalan’ı tanıyanlar açısından, olayın şaşılacak bir yanı yoktu.
Her şey Cumhuriyetin 75. yılına göre ayarlanmıştı. Öcalan da çok önceden sona
yaklaştığının farkındaydı. Bu nedenle 96’lardan itibaren tüm çabası, o
kahrolası canını kurtarmaya yönelikti. MED-TV’de Yalçın Küçük’le yaptığı
sohbetlerde hep bir yerlere göndermeler yapıyordu. Özellikle ordunun üst
yönetiminden medet umuyordu. Cumhuriyetin 75.yılında cezaevinde yatmak üzere
Türkiye’ye gideceğini her proğramda birkaç kez tekrarlayan Yalçın Küçük, devlet
yetkililerine isimleriyle hitap eden çağrılarda bulunuyor, “Apo iyidir,
dikkat edin. Sonra daha iyisini bulamazsınız” diyordu. Sonunun yaklaştığını
hissettikçe bunalan A. Öcalan, Yalçın Küçük’le yaptığı sohbetleri terapi
seansları olarak kabul ediyor, az da olsa rahatlıyordu. Seanslar sonrasında
yeni bir “kükreme” dönemine giriyordu. Belki de, Yalçın Küçük’ü canının
garantisi gibi görüyordu. Yalçın Küçük için, “Hayatta inanmazdım yanıma
geleceğine, gördüğümde çok şaşırdım” diyordu. Gösterdiği bu şaşkınlıkta son
derece haklıydı. Çünkü hemen her konuşma ve demecinde dile getirdiği gibi,
“MİT’e dayandırarak”kurduğu “devrimci Kürt partisi”yle günün birinde bu kadar
“büyüyebileceği”ni aklından bile geçirmiyordu. Öyle ki, bazı sol kesimler bile,
Ortadoğu’da artık A.Öcalansız bir çözümün olamayacağına neredeyse inanmaya
başlamışlardı.
Oysa her şey tamamen planlıydı. Cumhuriyetin
75. yılı adeta yeniden doğuş yılı olacaktı. Çünkü son kırk yılda uygulanan
yanlış politikalarla daha fazla gidilemeyeceği görülmeye başlanmıştı. Öyle ya,
Kürt sorunu tarihi boyunca Cumhuriyetin kanayan yarası, yumuşak karnıydı.
Geçmişte sorunun çözümüne ilişkin hatalı tüm yaklaşımlara karşın, son
dönemlerde geliştirilen konsepler “başarılı” olmuştu. Sıra Cumhuriyetin ne
kadar sağlam temellere oturtulmuş olduğunu bir kez daha kanıtlamaya gelmişti.
Buna uygun olarak Kara Kuvvetleri Komutanı
Atilla Ateş’in açıklamasını, 1 Ekim 1998’de Demirel’in mecliste, “sabrımız
taşmıştır” biçiminde Suriye’ye yönelik konuşması izliyordu. Hemen ardından
bu konuşmalar, Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu’nun, “ilan edilmemiş bir savaş
durumu var” sözleriyle destekleniyordu. Çok geçmeden de Suriye sınırına
yakın yerlerde tatbikatlara başlanıyordu. Ama her nedense, yetkililer,
varlığını savaş nedeni olarak gördüğü A.Öcalan’ın Türkiye’ye iadesini değil,
Suriye topraklarının dışına! çıkartılmasını İstiyordu.
Oniki günlük bir aradan sonra 12 Ekim 1998’de
Öcalan’ın Suriye topraklarını terkettiği resmen açıklanıyordu. İşte Türkiye ve
Öcalan arasında aylarca sürecek olan kedi-fare kovalamacası bu tarihten
itibaren başlıyordu. 20 Ekim’de Rusya’da olduğu söylenen Öcalan, 12 Kasım’da İtalya’da
ortaya çıkıyordu.16 Ocak 1999’da İtalya’dan da ayrılmak zorunda kalan
A.Öcalan’ın yeniden Rusya’ya gittiği söyleniyor, Hollanda, Belçika, Yunanistan
ve İskandinavya ülkeleri üzerine söylentiler ortalıkta dolaşırken, 15 Şubat
1999’da Kenya’da ortaya çıkıyordu.
A.Öcalan’ı Suriye’den direk alma yerine, beş
ay boyu süren bir kovalamaca tercih ediliyordu. Bir tercihten bahsediyorum,
çünkü izlenilen bu taktiğin arkasında, aslında ulaşılmak istenen başka
hedeflerin olduğu pek saklanmıyordu. Ülke genelinde tam bir çoşku atmosferi
yaratılmıştı. Bunun sarhoşluğundan olsa gerek, kimse olayı sorgulamaya
yanaşmıyordu. Belki de, “sihirli havayı bozarım” korkusuyla bu cesareti kimse
kendinde bulamıyordu.
A.Öcalan’ın, bu süre boyunca gösterdiği tutum
da bir o kadar ilginçti. Daha düne kadar Suriye’deki ininden bolca atıp
tutuyordu. Hatta kendisini “çağımızın peygamberi” ve “savaş tanrısı” gibi
görmeye bile başlamıştı. Kürt halkı üzerinde estirdiği baskı ve terör
kasırgasına rağmen, kendini utanmadan “ulusal kurtuluş hareketi”nin lideri gibi
lanse eden bu zat, aslında ihanetin başı olduğunu saklayamaz olmuştu.
Suriye’den çıktıktan sonra “savaş tanrısı” olmayı bırakarak, yeni gelen
bir “ilahi” ile birdenbire Petrus rolünü kendine uygun görmüştü. Ortadoğu’da
onun bunun dizine çökmenin Avrupa’da da geçerli olacağını sanmıştı.
Oysa daha düne kadar herkesi ülkeden
kaçmakla, topraklara sahip çıkmamakla ve hinlikle suçluyordu. Ülkeye gittiği
anda bir metre karelik bir alandan bile milyonları ayağa kaldıracağinı iddia
ediyordu;
“Ben kendimi sizin gibi dağlara taşırma
imkanı bulamam. Geniş halk yığınları içine girme imkanım olmadı. Ama düşünün
ufacık bir mevzide kolay kolay zapturapta alınamaz yaşamımı buna yatırdığımda
ne haldeyim.”(1)
Zapturapta alınamayacak kadar çılgın olduğunu
söyleyen A.Öcalan, her nedense o çokça bahsettiği “özgürlük dağları”na
değil, Avrupa’ya kaçmayı tercih etmişti. Çaldığı kapı, önderi olduğunu iddia
ettiği halkın değil, Avrupa ülkelerinin kapısıydı. Sahtekarlığı daha iyi
anlaşılmıştı. Savaşı, ölümü ve kanı hep başkaları için istemişti.
Avrupa ülkeleri ise A.Öcalan’ı duymak, görmek
ya da dokunmak istemiyordu. Yeryüzü adeta kendisine dar gelmişti. Şu koskoca
dünyamızda sığınabileceği küçük bir kara parçası bile yoktu. Durumu böylesine
kötüydü. İtalya’dayken siyasi iltica hakkı vermiyorlar diye Avrupa’ya sitem
ediyor, “dağdaki çobana verdikleri hakkı benden esirgiyorlar” diye
habire yakınıyor, gözyaşı döküyordu. Aslında bu sözleriyle A. Öcalan çok önemli
bir gerçeğin altını çiziyordu. Ogüne kadar durumunu peygamberlerle, Tanrı’yla,
Atatürk’le kıyaslayan Öcalan, birdenbire kendisini dağdaki çobanla kıyaslamaya
başlamıştı. Bu önemli bir adımdı. Çünkü daha bir ay öncesine kadar öylesine
“büyüktü” ki, yere-göğe sığmıyordu. Değerinin sıfır olduğunu nihayet anlamıştı.
Avrupa, çobanı, A.Öcalan’ın üstünde tutmuştu. Parayla tutulmuşlara uygulanan
klasik geleneğin kıskacından kurtulamamıştı. Sonraları mahkemede de konuyla
ilgili olarak duyduğu acıyı sıkça dile getirecekti. “Kullanıldım. Benim
durumum örnektir, nereden nereye geldiğimiz ortada.” diyerek, “bir hiç,
beş para etmezin teki” olduğunu defalarca söyleyecekti.
KENYA’DA BİTEN
SERÜVEN
Kitlelere “ya şundadır, ya bunda”oyunu
biçiminde yansıtılan takip, 15 Şubat 1999 günü sona eriyordu. Uzunca bir süreyi
kapsayan kovalamacanın ardından, A.Öcalan’ın Kenya’da bir “operasyonla
yakalanarak” Türkiye’ye getirildiği resmen açıklanıyordu. Sorunla ilgili oyunun
bir bölümü daha sahneye konuluyordu.
Türkiye’de halk olayı büyük bir çoşkuyla
karşılıyordu. Milliyetçilik duyguları alabildiğine kabarmıştı. Kahramanlık
marşları kulakları çınlatıyordu. Hedef ise yine Kürtlerdi. Kürtlerden birçoğu
sokak ortasında tartaklanıyor, dövülüyordu. Üstüne üstlük bütün bunlar
televizyon kameralarının önünde yapılıyordu. Sanki bazıları Kürt dövmeyi
kendisine verilmiş bir hak gibi görüyordu.
Bu arada Öcalan’ın yakalandıktan sonraki ilk
görüntüleri de televizyonlardan veriliyordu. A.Öcalan elleri ve gözleri bağlı
bir halde önce uçakta yaptığı açıklamalarla, sonra da iki bayrak arasındaki
zavallı görünümüyle kamuoyuna sunuluyordu. Uçakta yaptığı ilk açıklama
beklenilen yöndeydi;
“Ben Türkiye’yi severim. Benim Annem de
Türktür. Kuran hakkı için konuşuyorum. Ama benim içime doğuyor ki, hizmet
edeceğime inanıyorum.” (2 )
Korkunç derecede zavallılaşan, habire
kendisini acındırmaya çalışan Öcalan’ın bu görüntüsü, büyük çoğunluğu
şaşırtmıştı. En büyük hayal kırıklığına da, kendisine şu veya bu biçimde destek
veren kesimler uğramıştı. Öyle ya, “yakalanmadan” önceki Öcalan, onların
gözünde tam bir aslandı. Suriye’de bol keseden atıp tutuyor, Kürt halkına bolca
küfrediyor, her şeye, herkese karşı kükrüyordu. Direnmenin her alanında
kendisini örnek olarak veriyordu. Kimsenin ses çıkarmadığını gördükçe daha da
ileriye giderek peygamberler katına çıkıyor, günümüzün İsa’sı olduğunu iddia
ediyor, zaman zaman da tanrılaşıyordu. Öyleyse ne olmuştu? Kendini tanrısal bir
güç, yeni bir İsa olarak piyasaya süren Öcalan, nasıl olmuştu da İsa’nın
direncini gösterememişti? Halbuki bu konuda belli bazı kesimlere öylesine güvence
vermişti ki, Özgür Politika gazetesi sonucu bekleme gereğini bile duymamıştı.
Daha ilk günden büyük puntolarla işkence ve direnişten sözetmeye başlamıştı.
Ama çok geçmeden A.Öcalan kendilerini yalanlamış, herhangi bir şekilde işkence
görmediğini söylemişti. Bu durum karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlar, biraz
da erken öten horozun akibetine uğramışlardı. Öcalan; “İşkence
yapabilirdiniz, ama yapmadınız”demişti.
Yani, birbiri ardına ortaya atılan
konseplerin uygulanmasında işle- diği hatalardan dolayı bile bir fiske
yememişti. Alınan yeni virajdan sonra da, bilinen işbirliğinin gönüllü bir
neferi olmaya devam edeceğini beyan etmişti. İşte tam da bu noktada, bir takım
Kürt çevrelerinin gösterdiği yaklaşım son derece ilginçti. Öcalan’ın tutumunu
kendisine verilen ilaçların etkisine bağladılar. Duydukları utancı ilaç
bahanesini öne sürerek gizlemeye çalıştılar. Zaten A. Öcalan’ın şahsında küçük
düşürülmek istenen Kürtlerdi. Kürtler arasında çöküntü, utanç ve kompleksi
egemen kılmaktı. Bu konuda öylesine başarılı olundu ki, o güne kadar Öcalan’a
karşı olanlar bile, çeşitli biçimlerde onurlarının kırıldığını dile getirerek,
ona sahip çıkmaya başladılar. Hatta bazıları “Kürtler’in haini olmaz”
biçimindeki bir formülle çok daha kötü bir duruma düştüler. Öcalan’ın “hain” ve
“ajan” üretme makinası olduğunu bir anda unuttular. Böylece bilmeden de olsa
önder olarak gördükleri Öcalan’a ihanet eder konuma düştüler. Yani “ne olursa
olsun, ama yeterki Kürt olsun” mantığıyla hareket ettiler. Elbette bu arada
“bizim dolarlar, marklar uçtu” diye tepinenler de vardı. Gözyaşlarını görünüşte
Öcalan için, özünde kaybolan paralar için akıtanların sayısı hiçte öyle az
değildi.
Ezilen halklardaki milliyetçilik çoğu kez
hoşgörüyle karşılanır. Ama böylesi tavırların milliyetçilikle
açıklanamayacağını da herkes bilir. Bunlar; daha çok ilkel aşiret ilişkileri
içinde kümelenmiş toplulukların gösterebileceği tavırlardır. Aslında bu tür
ilkel aşiret ilişkilerinin dışına çıkmamış olanların“her şerde bir hayır
vardır” mantığıyla hareket edip, “hayırlı”bir beklenti içine girmeleri
doğaldır. Oysa sonucun hayırlı olup olmaması, doğru temellerde geliştirilecek
çabalara bağlıydı. Her toplumda olduğu gibi Kürtlerde de iyiler ve kötüler
olacaktı. Yakın tarihin tanıklık ettiği gibi; hem zorbalığa karşı direnenler,
hem de hainler olacaktı. Bu nedenle ortada duran bir ayıp varsa, bu ayıp
Öcalan’a, bu ayıp onu baştan itibaren besleyip büyüten karanlık odaklara aitti.
Bu sefil yaratığı Kürt halkının lideri gibi gösterme gayretlerine yamaklık ise,
ayıbın da ötesinde topluma yapılan en büyük kötülüktü. Emekçi yığınların
çıkarları, A.Öcalan ve ekibinin kirli oyunlarıyla halk arasına çizgi
çekilmesinden geçiyor. Konumu itibariyle o hiç bir zaman Kürtleri savunmamış,
tersine en koyu Kürt düşmanlığıyla piyasaya çıkmıştır. Onun Kürt halkıyla
ilgili söyledikleri, bugün olur olmaz her yerde Kürtlere karşı
kullanılmaktadır. Geçmişin “kuyruklu Kürt” ve benzeri söylemlerinin yerini,
bugün Öcalan’ın söylemleri almıştır;
“Kürt kadın-erkek ilişkisinde ölmüştür.
Kürt bu ilişkide çirkinleşmiştir. Alçaktır,
rezildir, köledir, tutsaktır”(3)diyen bir zat, bırakalım liderliği, Kürtlerin dostu bile olamaz.
Pınarcık, Taşdelen İkiyaka, Çevrimli,
Bahçesarayve Yavi’deki toplu katliamların emrini veren bir zat, hiçbir zaman
Kürtler adına savaştığını söyleyemez.
600’ün üzerinde çocuğu, 500’ün üzerinde
kadını, binlerce genci, yaşlıyı, kısaca savunmasız insanları acımadan
katlettiren biri, hiç bir şekilde Kürtleri savunamaz.
Köy meydanlarında terör estirip, halkı
yerinden yurdundan ederek göçe zorlayan birinin savaşımı Kürtler için olamaz.
Kürt halkını haraca bağlayan, çocuklarını
kaçıran, yürüttüğü kirli sa- vaşla milyonlarca dolara sahip olan birinin
savaşımı, hiçbir zaman yokluğun ve yoksulluğun pençesinde kıvranan Kürtlerin olamaz.
Onbeş yıl boyunca kirli bir savaşın
yürütüldüğü doğrudur. Peki bu savaş kimlerin savaşıydı? Açıklık bekleyen soru
budur. Sonuçlarına baktığımızda görüyoruz ki bu savaş, Kürt halkını katletmeye
yemin edenlerin savaşıydı. Bu savaş, işçinin, köylünün, tüm emekçi yığınların
acımasız baskı ve sömürü altında tutulmasına neden olanların savaşıydı.
A.Öcalan’ın da içinde bulunduğu kocaman bir rantçı kesimin türemesi, böyle bir
savaşla mümkün olmuştur. İşte Kürtlerin adı kullanılarak yıllar boyu sürdürülen
savaş, bu rant kavgasından başka bir şey değildir.
MUAMMA ÇÖZÜLDÜ MÜ?
Peki bunca yıllık bir aradan sonra,
A.Öcalan’ın Suriyeden çıkarılmasıyla kitleler nezdinde bilmece çözüldü mü? Bu
soruya “evet” cevabı vermek ne yazık ki mümkün değil. Bu çıkışın biçimi ve
zamanlamasıyla ilgili açıklığa kavuşması gereken önemli soru işaretleri var.
Açıklık bekleyen birinci husus, A.Öcalan’ın
mahkemede Suriye ile ilgili olarak söyledikleridir. Öcalan diyor ki;
“Suriye gizli servisi ile ilişkideydik.
Bağlantıyı Mervan Zirki kurdu. Hafız Esad değil, ama Cemil Esad’la temasım
vardı. Suriye, PKK yeri- ne kullanacağı bir parti kurdurdu. Bu partinin başına
da Mervan Zirki getirildi. PKK’nin tüm mal varlıklarına el koydular. Orada
kalsaydım sağ çıkamazdım”(4)
Bu açıklamalar okunduğunda soru işaretlerinin
nerelerde olduğu kendiliğinden açığa çıkıyor. A.Öcalan henüz Suriye’de iken
PKK’nin mal varlığına el konulduğunu söylüyor. Ayrıca can güvenliğinin
olmadığından söz ediyor. Orada kalması durumunda, dikkat edelim, kal- ması
durumunda, her an öldürülebileceğini açıklıyor. Öyleyse, Öcalan ne demek
istiyor? Yani Türkiye kendisini ölümden mi kurtarmış oluyor? Peki o güne kadar
A.Öcalan’ın başını ezmekten bahseden Türkiye, işin ciddileştiği noktada bunu
neden istemiyor?
Daha önemlisi de, 5 Haziran 1999 tarihli
Nokta dergisinde eski bir MİT ajanı olan Mahir Kaynak’ın açıklamalarında ortaya
çıkıyor. M. Kaynak söyledikleriyle adeta Öcalan’ı doğruluyor. Kimliği aşikar
olan bu kişinin söylediklerini delil veya bir belge olarak kullanma gibi bir niyetim
yok. Ama Öcalan’ın, Mahir Kaynak’la geçmişte açık bir işbirliğine yöneldiği,
kendisinden bazı taktikler aldığı da bilinen bir gerçek. Üzerinde durduğu
dengelerde zaman zaman ortaya çıkan aksamaları telafi etmek isterken, açıktan
bu adreslere başvurmaktan çekinmemişti. “Ajanlığın utanılacak bir durum
olmadığını, kendisine saygı duyduğunu” televizyon ekranlarından üzerine
basa basa belirtmişti. Mesleki dayanışmadan olsa gerek, M.Kaynak’ı adeta yere
göğe sığdıramamıştı;
“Sayın Kaynak’a geçmiş olsun diyorum ve
görüşlerimde yanılmadığımı da söylüyorum. Sayın Kaynak’ı onurlu buluyorum.
Mahir, Türkiye’ nin onurudur.”(5)
Kuşkusuz bu övgüler boşuna değildi. Mahir
Kaynak’la olan ilişkilerini, kendi karanlık bağlantılarının çok daha ileri
boyutlarda olduğunu vurgulamada bir araç, hatta birçok çevreye karşı bir tehdit
unsuru olarak kullanmayı da ihmal etmiyordu. Mahir Kaynak, bu anlamda
Med-TV’nin değişmez konuklarından ve Öcalan’ın güven duyduğu yol
arkadaşlarından biri olduğu için söyledikleri önemlidir. Türkiye’nin cadde ve
sokaklarında “gurur ” duyulanlardan zaten geçilmiyor. Çetebaşları, mafyalar,
hırsızlar, köşe dönücüler vb. “Türkiye’nin gururu” olarak takdim ediliyor.
Estirilen bu modaya epeyce katkılarda bulunan Öcalan’ın da, Mahir Kaynak’a
ilişkin duygularını dile getirmesi fazla şaşırtıcı değildir.
Öcalan’ın böylesine gurur ve hayranlık
duyduğu Mahir Kaynak şun- ları söylüyor;
“Abdullah Öcalan Suriye’den çıktıktan sonra
gazeteciler bana ken- disinin nerede olabileceğini sordular. Benim verdiğim
cevap aynen şöyleydi: ‘Öcalan, Avrupa’da değil, Rusya’da değil, ABD’de değil.
Amerikan nüfuz bölgesinde, ilginç bir yerde. Duyunca şaşıracaksınız.’ Bu Kenya
açısından iyi bir tarifti belki, ama benim düşüncem öyle değildi. Ben Apo’nun
Türkiye’de olduğunu düşünüyordum. Eninde so- nunda Türkiye’ye döneceğini
biliyordum.”
“…..Ben Öcalan’ın kendisinin de Türkiye’ye
gelmiş olabileceğini düşünüyorum.”(6)
Oysa Türkiye, Abdullah Öcalan’ı almak için
Suriye’den resmi bir talepte bulunmamıştı. Buna rağmen Mahir Kaynak, A.Öcalan’ın
Türkiye’ de olduğundan emin bir tarzda konuşuyor. Senaryonun en önemli halkası
budur. Acaba Öcalan, Suriye’den başladığı yolculuğa İncirlik üzerinden mi
çıkarılmıştı? Veya bu seyahate çıkması için Türkiye’de elinden gelen olanağı
sunanlar mı vardı? ABD’nin buradaki rolü neydi? Yoksa söylenildiği gibi Öcalan,
korsanca bir yöntemle değil de, kendi isteğiyle mi gelmişti? Kenya’dan
getirilirken uçakta yapılan korsanlık gösterisi, sadece bir görüntüden mi
ibaretti? Uçakta kendisine “memlekete hoşgeldin” diyen kişiyi tanıdığını ve
güven içinde olduğunu her tavrıyla gösteriyordu. Bu kişi, Öcalan’ın yurtdışında
güvenliğiyle ilgilenen ve bağlantılarının merkezinde yer alan Genç Kemalistler
denilen örgütün derin devlet içinde görünmeyen şefi miydi?
İşin ilginç yanı, A.Öcalan’ın da mahkemede
yaptığı açıklamaların Mahir Kaynak’ı destekler yönde olması;
“Benim annem de Türkmendir. Türkçe konuşur.
Bu konuda yoğun çaba içindeyim. Ben tercihimi Türkiye lehine kullandım. Ben
ölsem de, kalsam da Türkiye’de olacağım. Türkiye’de insanlar bana saygıyla
yaklaştı. Ben de saygılı olacağım.”(7)
Dikkat edersek, “ben tercihimi Türkiye lehine
yaptım” demesinden, sanki önüne başka bazı tercihlerin de sunulduğu gibi bir
sonuç çıkıyor. O halde Öcalan, tercihi neden Türkiye’den yana yapıyor? Değişen
ne vardı? Birdenbire neden ölse de, kalsa da, o güne kadar sözümona aleyhine
bol bol atıp tuttuğu Türkiye’de olmak istiyor? Yine, son güne kadar hakkında
hiçte olumlu konuşmadığı, sürekli aşağıladığı annesinden beklenmedik bir tarzda
neden övgüyle bahsederek, Türk oluşuna ani dikkat çekme gereğini duyuyor? Yoksa
Öcalan, Kürt düşmanı oluşunu annesinin geldiği kökene mi bağlamak istiyor?
Türkiye’de son yıllarda esen milliyetçi havanın çoşkusuna kapılarak sahip
olduğu bu kökenden ötürü verilen görevleri başarıyla yerine getirdiğini,
bilinen efendilerine ihanet etmesinin mümkün olmadığını mı izaha çalışıyor? Ya
da rastgele bir seçimle ihanetçi olmadığını mı anıştırmak istiyor?
Mahir Kaynak, Nokta dergisiyle yaptığı bu
söyleşide oldukça ilginç olan bir noktaya daha parmak basıyor; “Eğer deşifre
olmasaydım, şu an Türkiye solunun lideri olabilirdim”diyor. Acaba “deşifre”
olmamış bir Abdullah Öcalan’ın, sergilenen yığınca entrikalar sonucu “örgüt
liderliğine” yükseltilmesinden ve giderek “Kürtlerin lideri” gibi
gösterilme başarısından hareketle mi bunu söylüyor? Bu cümleler tesadüfen
seçilmemiştir. Tersine, sonuçları çok iyi hesaplanarak yapılmış bilinçli bir
konuşmadır. Aslında A.Öcalan’ın yıllardır oynadığı rol açığa vuruluyor.
Yılların tecrübe birikimine sahip Mahir Kaynak’ın direkt ifade etmekte
zorlandığı çok şey, açıklamada kullanılan diplomasi dilinde saklıdır.
A.Öcalan’ın gerek Ortadoğu’da, gerekse
Avrupa’da geliştirdiği ilişkilere baktığımızda, ilişkilerinin hep istihbarat
örgütleriyle şekillendiğini görüyoruz. Bu ilişki tarzının durup dururken
seçildiği veya rastlantıların ortaya çıkarttığı bir ilişki biçimi olduğu
söylenemez. Bunu iddia edenler, ya gerçekten iflah olmaz işbirlikçilerdir ya da
gerçeklere gözlerini kapamış uyur gezerlerdir. Çünkü yazdıklarımın hiçbiri
herhangi bir iddiaya dayanmıyor. Bunları bizzat A.Öcalan açıklıyor.
Söylediklerine baktığımızda bu alanda hayli
marifetli olduğu ortaya çıkıyor;
“SURİYE: Suriye gizli servisi ile
ilişkideydik. Bağlantıyı Mervan Zirki kurdu.
İRAN: İran gizli servisinde ‘Sait’ isimli
bir kişi ile ilişkideydik. Bu kişi ile örgüte alınacak silahların temininde
anlaştık. Yardım gereğince biz de Türkiye’deki ‘Hizbullah’ faaliyetlerine
müdahale etmeyecektik.
YUNANİSTAN: Temsilcilik kurma karşılığında
Türkiye’deki büyük şehirlerde eylem yapmamızı istediler ve eğitim verdiler.
‘Dimitri’ isimli bir gizli servis elemanı da 6 ay Botan bölgesinde kaldı.
ALMANYA, İNGİLTERE, FRANSA: Almanya kendi
çizgisindeki Kürt örgütlerini destekler. İngiltere’nin esas ilgi alanı
Talabani’dir. ABD’ye bir anlaşma imzalattılar. Bu anlaşmanın ilk kurbanı ben
oldum Fransa desteklemekle birlikte temkinli yaklaşır.
Almanya Anayasa Koruma Örgütü’yle görüştüm
AMERİKA: PKK’den en uzak duran ülke. Ama
politik olarak değerlendirip, politika belirler. Sadece bir kez Irak’ta
çalışmış eski bir büyükelçi geldi ve mesajlarımı ileteceğini söyledi.”(8)
Liste uzayıp
gidiyor…
Günümüzde Latin Amerika’dan, Afrika’ya ve
Ortadoğu’ya kadar birçok ülkeden sürgünde mücadele yürütmek zorunda kalan
yığınlarca örgüt ve lider var. Ama bunları Öcalan ve PKK ile karşılaştırmak
olanaklı değildir. Bunlar, bir çok ülkenin ya siyasal yönetimleriyle ya da
devrimci, demokrat siyasal örgütlenmeleriyle ilişkiler geliştirmişlerdir. Her
iki ilişki biçimini; hem hükümetlerle, hem de demokratik kitle örgütleriyle
dayanışma başarısını gösterenler de çoktur. Bahsettiğimiz devrimci-demokrat
örgütlenmelerin tümü de, siyasal temelde geliştirdikleri ilişkilerle
uluslararası sahada kendilerini göstermektedirler.
Abdullah Öcalan’ın yedi değil, onyedi kocalı
Hürmüz olduğu böylece açığa çıkıyor. Nereye giderse gitsin, ilk işi, çeşitli
istihbarat odaklarıyla ilişki geliştirmek oluyor. Elbette hiç kimse kara
gözlerine vurulduğu için ilişkiye girmiyor. Herkes işine gelen bir yaklaşım gösteriyor.
Yani çıkarlar konuşuyor.
A.Öcalan ve PKK’nin hangi sorumlusu, hangi
ülkenin bir bakanıyla veya bir siyasal yetkilisiyle görüşmüştür? Hangi ülkenin
işçi sendikalarıyla ve siyasal partileriyle ilişki kurmuş, ortak bir bildiri
veya deklarasyon yayınlamıştır? Gösterilemez. Çünkü bir provakasyon
hareketidir. Dolayısıyla her provokasyon hareketi gibi istihbarat örgütleriyle
ilişkiyi temel almıştır. Nitekim Abdullah Öcalan’ın ilişkileri, kendi ağzından
itiraflarda da görüldüğü gibi, hep bu türdendir. Hemen her ülkenin istihbarat
örgütleri önünde diz çöküş vardır. Elbette bunlar, ayrıntılarıyla düşünülüp
taşınılarak geliştirilen taktiklerdir. Kürt halkını aşağılamaya ve bitirmeye
yönelik ilişki ağları temel alınmıştır. Öcalan’ın ağzından çizilen tablo çirkin
ve iğrenç bir tablodur. Baştan sona emekçi yığınlara karşı düşmanlıklarla
doludur. İstihbarat örgütlerini temel alan ilişki ağları, ne zamandan beri
siyasal ilişkilerin yerini almıştır? PKK’ cılar ve Öcalan bir de buna izah
getirebilse iyi olur. Hiç olmazsa kamuoyu, diplomasinin yeni bir türü üzerinde
bilgi sahibi! olurdu.
A.Öcalan,“Yekiti ve KDP, ABD’yle bir
anlaşma imzaladılar ve bu anlaşmanın ilk kurbanı ben oldum” derken, güç
odaklarıyla oynaşmanın hazırladığı kötü sonu anlatıyor. Zaten başka türlü olması
da beklenemezdi. Arkasına Kürt halkının kin ve nefretini toplamış, uluslararası
platformda terör örgütü ve şaibeli olarak tanınmış, önüne gelen herkesle
oynaşan birinin varacağı son, elbette hazin olacaktı. Çünkü karanlık güç
odaklarıyla fingirdeşmeyi kendine meslek edinmiş piyonların rütbelerini
belirleyen koşullardır. Kullanılmalarını gerektiren koşullar ortadan kalkmışsa,
geçmiş hizmetlerine bakılmaksızın çöp tenekesine atılırlar. Nitekim Avrupa’da
son kez açık arttırma yoluyla tanıtıma sunulan Öcalan, eskimiş bir papuç misali
tanıtım salonuna bile kabul edilmemiştir. Avrupa kamuoyundan en küçük bir
destek görmemesinde garipsenecek hiçbir yan yoktur. Roma’ya gelmesiyle huzuru
kaçan İtalyan halkının protestosunu anında geliştirmesi, Öcalan’ı bir süre daha
aktif bir biçimde kullanmak isteyenleri bile şaşırtmıştı. Aynı şekilde diğer
ülkelerin kamuoyları da Öcalan’ı ne duymak, ne de görmek istemişti.
Avrupa kamuoyu “lideri” bu şekilde dışlarken,
Türkiye kamuoyunda da durum farklı değildi. Halkın tüm çabası, Öcalan’ın bir an
önce hak ettiği cezayı bulması yönündeydi. Beklenildiği üzere, tavır alanların
başını, uğruna savaştığını iddia ettiği Kürtler çekiyordu. Kürtler, O’nun
karanlık odaklarla birlikte yıllarca kendilerine kan kusturan bir hain olduğunu
biliyordu. Bu nedenle Öcalan provokasyonlarının durduruluşunu sevinçle
karşıladılar. Ama halkın duyduğu sevinç, biraz da kuşkuyla karışık bir
sevinçti. Kuşkuyla karışık sevinç diyorum, çünkü üzerlerinde uzun yıllardır ve
hem de kanlı biçimde oyun içinde oyunlar oynanmıştı. Öcalan’ın bilerek, yeni
bir plan üzerinde anlaşma sonucu Türkiye’ye geldiği düşüncesi, Kürt halkında da
egemendi.Bu nedenle yeni oyunların tezgahlanmasından çekiniyorlardı.PKK’nin
19’cu kuruluş yıldönümünde MED-TV’de Öcalan’ın yaptığı konuşma henüz
unutulmamıştı. Bu konuşmasında, durumunun oldukça tehlikede olduğunu, başta
ordu olmak üzere devletin çeşitli kurumları tarafından kurtarılması gerektiği
yönünde birtakım uyarılarda bulunuyordu;
“Ciddi bir çözüme adım atanlarla da; devlet
içinde de olabilir, bilmem ta istihbarat içinde de olabilir, ordu içinde de
olabilir” (9)
Bu sözler, Öcalan’ın başından itibaren
istihbarat örgütleriyle hareket ettiğinin ve onlara her koşulda duyduğu güvenin
ifadesiydi. Canını onlara teslim etmişti. Kendilerinden posasını kurtarabilecek
uygun bir yol bulmalarını istiyordu. Biraz da tüm istihbarat örgütlerini
orduyla birlikte hareket etmeleri gerektiği konusunda uyarıyordu. Bu nedenle
Çevik Paşa’ya övgüler yağdırıyordu;
“Amerikanın güç vereceği eğilim, getireceği
çözüm; Çevik Bir paşa etrafında ve Kürt çözümünü de az çok bağrında
taşıyan…biraz da odur. Orta Asya boyutuna kadar kapsamlı bir çözüm projesini
tartışıyorlar bunlar.” (10)
Burada Çevik Bir şahsında “az çok”la
bahsettiği “Kürt çözümü”, özünde canıyla ilgili olarak yaptığı pazarlıktan
başka bir şey değildi. İster general, isterse başbakan olsun, sorunların çözümü
hiçbir zaman bireysel temelde ele alınmaz. Eğer bir devletten bahsediliyorsa,
bu devletin bir çok kurumlardan ibaret hiyerarşik bir yapıya sahip olduğu da
biliniyor demektir. Yani ortada güçler ayrılığı denilen bir olay vardır. Askeri
diktatörlüklerde bile güçler ayrılığı tümüyle bir tarafa bırakılarak sorunların
çözümü sağlanamaz. O halde Öcalan, neden tek tek kişilere çağrı yapma gereğini
duyuyordu? PKK yönetimi ile devlet yönetimini birbirine karıştırdığını
sanmıyorum. Üstelik devlet erkine yaptığı çağrılarla kalmıyor, durumunun
aciliyetini bildirmek için panik halinde Clinton’a bile haberler göndermeye
başlıyordu;
“Ben o zaman bir Amerikalı gazeteciye
söyledim. Clinton’a dedik siz bir şeyler söylermisiniz? (11)
Bir gladyo hareketinin başı olarak
isteklerinin ne kadarı, nasıl iletil- miştir orasını Öcalan bilir. Ama
söylediklerinin iletileceğinden eminmiş gibi konuşuyordu.Yaşamı için riske hiç
oynamadığı belliydi. Aynı anda birçok alternatifi harekete geçirmeye
çalışıyordu. İstihbarat örgütlerine, orduya ve Amerika’ya kurtarılması için
harekete geçmelerini söylerken, dağarcığında satabileceği daha birçok
şeylerinin olduğunu da hatırlatmadan geçemiyordu. Bu nedenle de K.Irak’taki
siyasal güçlere veryansın ediyordu. Bunların siyasal muhatap olarak kabul
edilmesinin Türkiye’nin aleyhine olacağını vurgulayıp duruyordu. Sayısı epeyce
kabarık istihbarat örgütlerinin kapılarında boynundaki tasmayla gösterdiği sadakati
hatırlatırken, bununla ilgili garantiler de veriyordu;
“KDP yedi kocalı Hürmüz gibidir. Sahibi çok..
Bir sahibi de Amerika oluyor, güvenilmez. YNK…fazla Amerika’yla oynayamaz,
Türkiye’yle oynaması zor. Barzani Amerika’yla oynuyor. PKK üzerinde bazı görüş
alış verişleri sanırım yapılıyor. Benim vardığım şey,gelişmeler de bunu
doğruluyor.” (12)
Uzun izahlara hâlâ gerek var mı? Artık
Amerika’nın da kendisini ciddiye alabilecek pazarlıklara başladığını ima
ediyor. Bu nedenle gereken operasyonun daha fazla geciktirilmeden devreye
sokulmasının işaretlerini veriyordu. Yani Amerikan yeşil kartına çoktan sahip
olan bir Öcalan’ın varlığından bahsediyordu. Demek ki, Amerika’nın Lübnan
Konsolosluğu’yla düzenli görüşmeler meyvesini vermeye başlamıştı. A. Öcalan, CIA’nın
1960’lı yıllardan itibaren tüm NATO ülkeleri içinde işbirlikçileriyle
örgütlediği gladyo ekibinin sadece bir üyesi değildi. Aynı zamanda etrafında
sağladığı oluşumla ve pratikleriyle, ekibi de aşarak CIA ile direkt bağlantılar
oluşturmuş ve her alanda güven veren bir ajan durumuna gelmişti. Türkiye’yi
niçin seçtiği şimdi daha iyi açığa çıkıyor.
Ama bilinen kanallar aracılığıyla ABD ile
sürdürülen ilişkiler ve alınan güvenceler, ne olursa olsun Öcalan’ı
sakinleştirmeye yetmiyordu. Bu arada sıkça Yalçın Küçük’ün psikolojik terapi
seanslarına katılma ihtiyacı duyuyordu.
Korku ve panik içinde olan bir ruh hastasının
terapisti, istediği tedavi yöntemini uygulamakta özgürdür. Yalçın Küçük’te şok
tedavi yöntemini uygun buluyordu. Hastayı geçici de olsa ayakta tutmanın,
sakinleştirmenin başka yöntemleri üzerinde uğraşmayı pek gerekli görmüyordu.
Çünkü hastanın eğilimini, zaaflarını çok iyi biliyordu. Hastanın konumu dikkate
alındığında, uyguladığı şok tedavi yönteminin yerinde olduğu söylenebilir;
“Ancak bir süre kalıcı olarak gelecek bir
iktidar, ister askeriye, ister sivil olsun-ama ben askeriyenin gelmesini
istemem(Bu kadarcık ‘ba-
sit’ jesti de fazla dallandırıp budaklandırmaya gerek yok… Aydın Üzerine
Tezler’in yeni bir cildinde ortaya sürülmüş tez de olabilir. BN)-ama asker
gelirse, bu işi çözme ihtimali yüksektir !” (13)
Aldığı bu tedavi sonucunda A.Öcalan, 17
Şubat’a kadar bekleme sabırlılığını göstermiş ve sağ salim olarak ulaşması
gereken yere ulaşmıştı. Avrupa’ya geldiğinde, Türkiye’ye güvenlik içinde
gitmesini sağlayacak altyapı çok önceden hazırlanmıştı. Öcalan’ı telaşa
düşüren, sadece, her hainde varolan korku ve tedirginlikti.
Bu anlamda PKK’nin Avrupa’da karanlık
ilişkilerini açığa çıkarmada yardımcı olacak bazı olayları vurgulamadan
geçemeyeceğim. Öcalan’ın Kenya’dan “paketleniş” operasyonu sonrasında,
özellikle Ali Haydar Kaytan’ın, Kani Yılmaz ve daha birkaç kişiyle birlikte
apar topar Kuzey Irak’a postalanması önemliydi. Bu kişilerle ortaya çıkan
olaylar arasındaki bağlantının çözüme kavuşturulması gerekir. Acaba nelerin
üstü kapatılmak istenmişti? Ayrıca, Öcalan’ın Kenya’da korumasını
üstlenenlerden üç kişi kimin adamlarıydı? Özellikle Öcalan’ın bu üç ismin
seçiminde diretmesi sadece rastlantı mıydı? Kesinlikle hayır. Öyleyse bu
kişiler, Öcalan’la kimler arasında ilişkiyi sürekli kılmakla
görevlendirilmişlerdi?
Öcalan Avrupa’da uçakla seyahat merakını
giderirken, uçağın her konakladığı yeri gecikmeli de olsa bir eski öğretmeni
aracılığıyla başkalarına bildiren kimdi? Bu şahıs, PKK’den ayrıldığı taktirde
vereceği haberler karşılığında yayınlayacağı bildirinin altına kendisiyle
birlikte kimin imza atmasını şart koşmuştu? Yine aynı şahıs, PKK’den ayrılma
koşulunu neden bir başka şahısın imzasına bağlamıştı? İşin ilginç yanı,
bahsettiğim bu zat, aynı tutum içine 1992’de de girmişti. Belli aralıklarla
ayrılacağını söyleyen bu şahıs, faaliyetlerine hâlâ “gönüllü” ola rak devam
ediyor mu? Eğer ediyorsa, bunun hangi ülkenin istihbarat örgütü adına çalıştığı
neden açıklanmıyor?
Ayrıca, halen PKK-MK’de olupta “komutanlık”
yapan biri, Almanya’ da bulunan yakın akrabaları aracılığıyla kimlerle ilişki
içindeydi? Bu şahıs ile, PKK’den ayrılmayı ortak bildiri yayınlama şartına
bağlayan şahıs arasındaki ilişkilerin durumu nedir? Bu sahışlar veya ekip,
Türkiye’de aynı zamanda başka hangi ülkenin hesabına çalışmaktadır?
Bitmedi. Bir şahıs daha var ki, bu şahsın
uzun yıllardan bu yana iki ülke istihbarat örgütünün hizmetinde olduğu
biliniyordu. Buna rağmen bizzat Abdullah Öcalan tarafından ve 90’lı yıllardan
buyana “tam yetki” ile donatılmıştır. Daha sonra aynı şahsın sorumluluğuna
verilmiş ekipten bir kişi aracı olarak kullanılmaya kalkışılarak, PKK’den
ayrılmış olanlardan birkaç kişi, Öcalan’ın kurduğu bir tuzakla Avrupa
ülkelerinden birinin polisine yakalatılmak istenmiştir. Bu kişi halen Avrupa’
da faaliyetlerine devam etmektedir. Bu kişinin gerçek kimliği ise sadece Öcalan
tarafından bilinmekte. Hatta tüm uğraşlara rağmen hangi ülkenin vatandaşı
olduğu dahi bir muamma olmaktan çıkmamıştır. Yine bu şahsın PKK merkez
komitesinden iki kişiyle birlikte örgütlenme konusunda ortak kararlar almak
için bir Avrupa ülkesinin istihbarat örgütüyle sürekli toplantılar yaptıkları
söyleniyor. Hatta toplantıda PKK’nin, Avrupa, K.Irak ve Türkiye’de
oluşturulacağı birimlerde bu ülkenin temsilciler bulundurması yönünde kararlar
alındığı iddia ediliyor. Karşılığında ise PKK’den ayrılanların bir grup olarak
ortaya çıkmalarının ve Öcalan aleyhinde propaganda yapmalarının engellenmesi
sözü alınıyor. Verilen yardımların sadece bu kadarla sınırlı olmadığını tahmin
etmek güç değildir. Nitekim bu kararlar doğrultusunda ayrılanlardan birkaç kişi
bulundukları ülkede tutuklanmış ve tüm hukuk kuralları çiğnenerek iki buçuk yıl
ceza istemiyle yargılanmışlardır. PKK’nin Avrupa’da devrimciler üzerinde baskı
ve şiddet politikasını sürdürmede birçok ülkenin istihbarat birimlerinin aktif
desteği göz ardı edilmemelidir.
Tüm bunlardan sonra, Apocular'ın nasıl ve
kimlerden destek alarak cinayetler işledikleri biraz daha aydınlanıyor. Sadece
bu kadar değil; bunlar ve benzeri daha birçok ilişki ağları, Öcalan’ın, kısa
bir süre için de olsa, Avrupa’da da ne kadar emin ellerde görev yaptığını
ortaya koyuyor.
SURİYE KAFA
TUTACAK GÜÇTE MİYDİ?
Suriye’nin içinde bulunduğu ekonomik ve
siyasal koşullar gözönüne alındığında Türkiye’ye kafa tutacak bir durumunun
olmadığı görülür. Suriye zaten İsrail’le sürekli savaş hali durumundadır.
Yıllardan beri Lübnan gibi bir külfeti omuzlarında taşımaktan yorulmuştur.
Ekonomik, siyasal ve askeri bakımdan güçsüzdür. Hele hele SSCB’nin
yıkılmasından sonra hem daha güçsüzleşmiş, hem de yalnızlaşmıştır. Her ne kadar
bir Arap ülkesi ise de, aralarındaki çelişkilerden ötürü bu ülkelerin birlikte
hareket ettikleri pek sık görülmemiştir.
Ayrıca GAP projesiyle Suriye, her zamankinden
daha fazla Türkiye’ye muhtaç hale gelmiştir. İçinde yığınlarca sorunun
üstesinden gelmek için gösterdiği çabalar biryana, başında İsrail gibi bir
kılıcın sallandığı Suriye yönetimi, bir de Türkiye’ye kafa tutup başına yeni
bir bela daha almayı istemezdi.Yani neresinden bakılırsa bakılsın, Suriye,
Türkiye’yi karşısına alacak güçten dün de yoksundu, bügün de yoksundur.
Türkiye’nin isteği karşısında hiç diretmeden A.Öcalan’ı bir hafta içinde
yolculaması da bunun göstergesidir.
A.Öcalan’ın bunca yıldır Şam’da kalmasına
gösterilen en önemli gerekçeleden biri, Suriye’nin Sovyetler Birliği ile olan
ilişkileriydi. Bu gerekçenin sırf kamuoyunu yanıltmak için ileri sürüldüğü
apaçık ortadadır. Bu iddianın 80’lı yıllar için bir an geçerli olduğunu kabul
etsek bile, 90’lı yıllar için geçerli olduğunu savunmak tamamen art niyet taşır.
Kaldı ki geçmişte de SSCB ve diğer Varşova Paktı ülkelerinin politikalarına
bakıldığında terör örgütlerini desteklemedikleri görülür. Hele hele PKK’yi
kesinlikle kabul etmedikleri biliniyor. PKK’yi her zaman istihbarat
örgütlerinin, özellikle de CIA’nın paravana bir örgütü olarak görmüşlerdir.
Nitekim Bulgaristan Kominist Partisi’nin bir yetkilisinin A. Öcalan için, “yönü
CIA’ya dönük biri olduğunu sanıyoruz” demesi, durup dururken yapılan bir tespit
değildir. Benzer tavrı,Çekoslavakya Komünist Partisi de göstermiştir. Yine
1982’de Yaser Arafat’la görüşmek için olağanüstü çabalar yürüten Abdullah
Öcalan’ın, El-Fetih’in Beyrut’taki sorumlusu Salah ve Beyrut’un güneyinde
bulunan kamplarının komutanı tarafından azarlandığı biliniyor. Salah ve bu
komutan, “şu ana kadar kimlerle görüşüp görüşmediğin bizler için önemli
değildir, seni tanımıyoruz ve tanımayız da” diyerek, Öcalan’ı odanın kapısından
içeri bile almamışlardır. Ayrıntılarına girmeden gösterdiğimiz bu örnekler,
aslında Sovyetler'in Öcalan ve PKK’ ye karşı olan tavrına da yeterince açıklık
kazandırıyor.
Elbette ülkelerin istihbarat örgütleri
arasında her zaman oyunlar oynanır. Oyun içinde oyunlar tezgahlanır. Bunda
yadırganacak bir yan yoktur. Bu bazen sergilenen oyunlara kayıtsız kalınarak,
bazen de aktörlerden biri olarak yapılır. Bir ülkenin istihbarat örgütünün
geliştirdiği eylem planı, bazen bir başka ülkenin istihbarat örgütünün işlerini
kolaylaştırır, stratejik veya geçici siyasal amaçlarına hizmet edebilir.
1993’den sonra Kafkaslar’da ve Orta Asya’da Türk cumhuriyetlerine karşı
geliştirilen darbe girişimleri bunun son açık örnekleridir. Sovyetler de, PKK
ve Suriye arasındaki ilişkilerde kayıtsız kalmakla yetinmeyi uygun bulmuştur.
Kaldı ki, Türkiye’nin Öcalan ve PKK için Suriye’ye yaptığı ve yapacağı baskılar
karşısında, Sovyetler Birliği’nin savaştan yana tavır almayacağını, bu ülkenin
Ortadoğu ve Kürt politikasını yakından takip etmiş olanlar çok iyi bilir. Yani
bahsedilen süre içinde Sovyetler Birliğinin tavrı, Suriye’nin yerel çapta
geliştirdiği politikaya müdahale etmemekle sınırlıdır. Uzun yıllar boyunca
Ortadoğu’da kurulmuş hassas dengeler vardı ve bu dengelerin korunmasında her
iki sistemin de çıkarları vardı. Bu dengeler iki sistem arasında bir uzlaşma
sonucu korunuyordu. Yani Türkiye 1998’de koyduğu tavrı SSCB’ nin yaşadığı
1980’li yıllarda koymuş olsaydı, aynı sonuçla karşılaşacaktı. Bunlar gün gibi
ortada olan gerçeklerdir. İleri sürülen Sovyet engelinin ne kadar tutarsız ve samimiyetten
uzak olduğu açıktır.
Bütün bu nedenlerden dolayı diyebiliriz ki,
A.Öcalan, Suriye’de bizzat derin devlet denilen güçler tarafından kollanmış,
orada kalmasına izin verilmiştir. Bu güçler istediği için burada uzun yıllar
yaşamıştır. Suriye istihbarat örgütlerinin ve birçok askeri birimlerinin adeta
kalbura benzediğini de unutmamak gerekir. Zaten kendisi tarafından yapılan
anlatımlara baktığımızda yurtdışına çıkışının karanlık güçlerce planlandığı
anlaşılıyor. Öcalan yurtdışına çıkarken kararı bir günde ve örgütünden kimseye
haber vermeden aldığını söylüyor. Öte yandan derin devletle ilgili öyle
yorumlar yapıyor ki, bir yerlerle olan ilintileri ve yurtdışında yerine
getirmek zorunda olduğu görevleri hakkında ipuçları veriyor. Öncelikle Maraş
katliamından, Hilvan ve Siverek olaylarıyla başlattığı bir“gerilla savaşı”ndan,
sıkıyönetimden ve 12 Eylül’ün ayak seslerinden bahsediyor. Bu dönemde doğal
olarak örgütlerin geri çekilerek Ortadoğu’ya yöneldiklerini anlatıyor.
Başlangıçta sol güçlere karşı Lübnan’ da nasıl zorlu bir mücadele yürüttüğünü
dile getiriyor, ardından bu mücadeleyi adım adım K.Irak’a nasıl ve neden
kaydırdığını izah ediyor.
Çizdiği yol ve mücadele tarzıyla A.Öcalan,
devrimci güçlerle boğuştuğunu her fırsatta belirtmekten gurur duyuyor.
GEÇİCİ GÖREV ALANI
A.Öcalan, Suriye macerasının ardından
Avrupa’ya boşuna transfer edilmemişti. Burada da yarı açık, yarı kapalı olarak
son görevlerini ye- rine getirmek için kolları sıvamıştı. Etrafında şakşakçılar
da vardı. Cumhuriyetin 75’ci yıldönümünde Türkiye bir kez daha güç gösterisinde
bulunuyordu. ABD ile stratejik işbirliğinin tüm nimetlerini Avrupa’nın önüne
sergiliyordu. ABD ise Türkiye gibi güçlü bir ortakla, Avrupa üzerinde politik
ağırlığını bir kez daha kanıtlıyordu. ABD-Türkiye ittifakı planlanan hedeflere
ulaşıyordu.
Ulaşılan hedefler nelerdi;
Herşeyden önce ABD, Avrupa’da politikasına
karşı duran sivri uçları bu sayede bastırmıştı. Burada ilk akla gelen isimler,
İtalya ve Almanya’ydı. Öcalan’ın İtalya’ya gelişi daha çok da Almanya’yı rahatsız
etmişti. Almanya, A.Öcalan’ı İnterpol kırmızı bülteniyle aradığı halde, el
altından PKK’ye destek vermişti. Öcalan’ı almayı redderek kendi yasalarına dahi
ters düşen Almanya, zor duruma düşmüştü. Demokrasinin hukuk kurallarını ayaklar
altına almıştı. Türkiye’ye ikide bir hukuk, insan hakları ve demokrasi dersi
veremeyecek konuma itilmişti. Hepsinden önemlisi de PKK’yi görünüşte terörist
ilan ettiği açığa çıkartılmıştı. Ortadoğu politikasında kullandığı Kürt ve
İslam kozu elin- den alınmıştı.
İtalya ise Öcalan’ı bahane ederek Avrupa
Birliği’nin desteğini alacağını ummuştu. Bu sayede Ortadoğu politikasında
Türkiye’yi ve dolayısıyla da ABD’yi sıkıştıracağını sanmıştı. Ama başta Türkiye
kamuoyunun gösterdiği şiddetli tepki olmak üzere, başka bazı etkenler yaptığı
hesapların pazardan geri dönmesine neden olmuştu. İtalya çabucak dıştalanmış,
tutumunda bir başına kalmıştı. Bu, yeni kurulmuş sol eğilimli hükümete, çizilen
çerçevenin dışına çıkmaması için yapılmış bir uyarıydı. Ayrıca Türkiye
kamuoyunun her alanda geliştirdiği protestolar karşısında büyük maddi zararlara
uğramış, şoktan kurtulmanın yolunu sonuçta geri adım atmakta bulmuştu. İtalya
bir bakıma Orta- doğu ve Kürt politikasındaki tecrübesizliğinin cezasını
çekmişti. Kullanmak istediği silahın çürük olduğunu geç de olsa fark etmişti.
Öte yandan, çıkışlarıyla Avrupa’nın “haşarı
çocuğu” olarak adlandırılan Yunanistan da, Öcalan’ın buraya yaptığı seferle
hizaya getirilmişti. O güne kadar başarıyla oynadığı Avrupa’nın “şımarık
çocuğu” olma rolünü, bundan sonra olur olmaz oynayamayacağı kendisine
hatırlatılmıştı. Öyle ki, Yunanistan neyi nereye koyacağını şaşırmıştı. Her an
terörist bir devlet olarak ilan edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı.
Elinde tuttuğu kızgın maşayı kısa sürede atmak zorunda olduğunu anlamıştı.
Rusya’ya da aynı şekilde “haddi”
bildirilmişti. A.Öcalan’ı kabul etmemesine rağmen günlerce baskı altında
tutulmuştu. Türkiye’nin Balkanlar, Kafkaslar’da ve Ortadoğu’da oynadığı rolle,
gelecekte oynayacağı rolün önemi böylece kabul ettirilmişti. Sonuçta ABD
istediği düzenlemeyi başarmıştı. Yerine oturtulan köşe direklerinin üzerine
geçirilen kirişlerin uzunluğu ise Balkanlar’dan, Kafkaslar’a ve Ortadoğu’ ya
kadar uzanıyordu.
İşler bunlarla da bitmiyordu: ABD’nin bu
bölgelere yönelik politikasının saç ayaklarından birini oluşturan
Türkiye-İsrail işbirliği, Avrupa Birliği’ne kabul ettirilmişti. Bu işbirliği o
güne kadar yüksek sesle olmasa da, Avrupa tarafından eleştirilmişti. Böylece
Türkiye, Avrupa’ya pazar gücünü, stratejik önemini ve askeri gücünü bir kez
daha deklare etmişti. Ve her şeyden önemlisi, Avrupa nezdinde Kürt sorunu
bitirilmişti. Bu ne anlama geliyordu? Bu; Lozan’ın tüm Avrupa’ya bir kez daha
deklere edilmesi demekti. Avrupa Birliği artık alttan alta, çekingen ve ürkek
de olsa isteklerini kabul ettirmek için ikide bir Türkiye’yi sınırlarıyla
tehdit edemeyecekti. Böylece Avrupa’nın ikiyüzlü tutumu açığa çıkarılmıştı;
Kürtleri emperyalist amaçları için bir koz olarak kullandıklarını kabul etmek
zorunda kalmışlardı. Öcalan’ın durumunu bilmelerine karşın gık bile
diyememişlerdi. Diyemezlerdi de. Çünkü yıllardan bu yana oluşmuş diplomasi
geleneğini bozmaları mümkün değildi.
ABD’nin politikası zaten bellidir. Geçmişte
daha çok iki super güç arasında görülen hegemonya savaşı, SSCB’nin yıkılmasından
sonra ABD ve Avrupa arasındaki bir mücadeleye dönüşmüştür. Avrupa artık eskisi
gibi ABD’yi dinlememekte, kendisini başı çeken güçlerden biri olarak görmek
istemektedir. Bu anlamda, A.Öcalan’a Avrupa’ya yaptırılan “tarihi sefer”,
ABD’nin çok işine yaramıştı. Eline geçen fırsatı hem çok iyi kullanmış, hem de
Türkiye ile bunu ustaca kamufle etmesini bilmişti.
II- RANT
KAVGASININ NEDEN VE SONUÇLARI
1- 15 YIL GEREKLİ MİYDİ?
2- DIŞ ETKENLERİN ROLÜ
3- SERHİLDANLAR YUTTURMACASI
4- ABARTILAN KİMLİK SORUNU
5- 15 YIL SONRA NELER DEĞİŞTİ?
15 YIL GEREKLİ
MİYDİ?
Bugünkü sonuçlarına baktığımız zaman, bu
soruya olumlu yanıt vermekten başka çıkış yolu yoktur. Ekonomik ve siyasal
alanlarda, askeri örgütlenmede ulaşılan düzeye bakıldığında, geçen sürenin
getirilerinin kimlere yaradığı konusunda hemen herkes hemfikirdir. Demokrasinin
gelişmediği, yurttaşlık haklarını arama geleneğinin bulunmadığı ülkelerde
devleti birtakım entrikalarla yönetmek kolaydır. Kendi içinde bazı riskler
taşısa da, devlet yönetiminde bulunmak ve politika yürütmek pek o kadar zor
değildir. Bunu yaşadığımız sürecin bizzat kendisi göstermiştir.
Bu noktada Apocu takımın aktif hizmetleri
sonucu ulaşılan hedeflerin belli başlıcalarını biraz daha açmakta fayda var.
Süreç neler getirip, neler götürmüştür? Kimin işine ne kadar yaramıştır?
Ulaşılan hedefler, aynı zamanda Öcalan ve takımının da aynasıdır. Aynaya
bakmaktan korkmak, gerçeklerden kaçış olur.
Başta A.Öcalan olmak üzere Apocu takımın
estirdiği provokasyon ortamı, her şeyden önce Türk Silahlı Kuvvetleri’ne
yaramıştır. Çağa uygun gelişkin teknolojiye önemli ölçüde bu sayede
ulaşılmıştır dersek, sanırım bir gerçeği abartmış olmayız. Bu konuda hiçte
küçümsenmeyecek bir yol alındığını, ordunun donanım ve eğitim açısından bugün
dünyanın en iyi orduları arasında sayılmasından anlıyoruz. Bunun böyle olduğunu
yetkili kesimlerden de duyuyoruz. Üst rütbeli subaylar, “Ordumuz savaşı
PKK’yle öğrendi” diyorlar. Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol
Özkasnak verdiği bir demeçte bu gerçeğin altını çiziyor;
“Türk silahlı kuvvetleri bölgedeki düşük
yoğunluklu çatışma nedeniyle büyük tecrübe kazandı. Hiçbir komşumuza bizimle
çatışmasını tavsiye etmem” (14)
Apocular’ın 84 provokasyonu, silahlanmaya
alabildiğine hız verilmesinin ana gerekçelerinden biriydi. Tatbikatlar ve sınır
ötesi operasyonlar yoluyla modern ve yeni silahlar kullanıma koyulurken,
gereken eğitim gerçeğe yakın “savaş” koşulları yaratılarak sağlanıyordu. Bu
alanda çoğu kez, traji-komik durumlar yaşanmıştı. Bir yandan “bir avuç
terörist” denilmiş, öte yandan adeta bir ordu “cepheye”sürülmüştü. Bu çelişki
karşısında zaman zaman kamuoyu nezdinde zor durumlara da düşülmüştü. Oysa
önemli olan, Genel Kurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak’ın
sözlerinden de anlaşılacağı gibi orduyu eğitmekti. Çünkü PKK’nin niteliği ve
özelliği belliydi. PKK sadece bir görünümdü. Özünde amaç; hem orduyu eğitmek,
hem de K.Irak’ın önünü tutmaktı. Bu bölgede hemen her konuda söz sahibi olacak
bir güç konumuna gelmekti. Bu nedenle tavır, gerek ülke içi, gerekse
uluslararası gelişmelerin seyrine göre değişebiliyordu. Zaman zaman Apocular
imha ediliyor, zaman zaman da dağ başlarında, mağara kovuklarında kalmalarına
adeta göz yumuluyordu. Zaten Türkiye’ nin son 15 yıllık durumuyla ilgili kitap
ve araştırmalar okunduğunda bu çelişkiyi görmek hep mümkün. Bir çok yazar ve
gazeteci, helikopterlerin K.Irak’da PKK’lileri çoğu kez görmemezlikten
geldiğinden, boş alanları bombaladıklarından bahsediyor.
Apocu provokasyonların işaret ettiği
hedeflerden biri, K.Irak’la ilgiliydi. İran-Irak savaşı ve Körfez krizi
sonrasında Saddam’ın bu alanda etinlik kuracak güçten yoksun oluşu, Türkiye’nin
bu bölgeyle ilgili kaygılarını giderek arttırmış, buraya müdahale etmenin
yollarını arayışa itmişti. PKK ise tam bu noktada başlattığı provokasyonlarıyla,
devrimci-demokrat muhalefetin ezilmesi için köprü görevini oynamaya hazır
olduğunu bildirmişti. PKK sayesinde bölgeye sayısız seferler düzenlenmiş,
sonuçta Türkiye’nin onay vermediği bir çözümün Irak üzerinde hayata geçirme
olanağının bulunmadığı, uluslararası planda kabul görmüştür. Bugün Türkiye,
K.Irak üzerinde kendi bölgesiymiş gibi rahat ve iddialı konuşmaktadır. Bu ne
anlama geliyor? Bu günümüz koşullarında aynı zamanda, K.Irak sorunu Türkiye’
nin de onaylayacağı bir tarzda çözümlenmedikçe, “PKK sorunu”nun bitmeyeceği
anlamına geliyor. Çünkü PKK, Türkiye’de yapay bir sorundur. Bunun için Abdullah
Öcalan’ın İmralı’da misafir edilmesi, PKK’nin bitirilmesinde fazlaca bir anlam
ifade etmiyor. Tersine, bölgeye yönelik niyetlerin gerçekleşmesinde daha aktif
bir rol oynacağını ifade ediyor.
K.Irak’ta yeni bir oluşumun sağlanmak
istendiği bir anda, Öcalan’ın İmralı’dan yaptığı çağrı ilginçtir. Öcalan, PKK’
lilere geri çekilme emri veriyor. Üstüne üstlük bunu artık Suriye’den değil,
İmralı’dan yapıyor. İnsanların konuşma, yazma, herhangi bir olumsuzluğu
protesto etme olanaklarının çok kısıtlı olduğu ülkemizde, 30.000 insanın
ölümünden sorumlu tutulan A.Öcalan, habire konuşuyor. Neredeyse PKK’yı
İmralı’dan yönetiyor. Strateji ve taktikler geliştirmede fazla sıkıntılı
olmadığı görülüyor. Herkes de biliyor ki, pratikte olsun ya da olmasın, böyle
bir çağrının hadef gösterdiği nokta, Kuzey Irak’tır. Kaldı ki, PKK’nin geriye
çekebileceği fazla bir adamı da yok. Ama önemli olan yine ortalığı karıştırmaktır.
A.Öcalan hâlâ dostlar alış-verişte görsün misali içi kağıt dolu bir fileyi orta
yerde sallıyor. Çünkü bağlı olduğu çevreler içi boş da olsa bu fileye ihtiyaç
duyuyor. Nitekim açıklamasının hemen ardından, “PKK’liler silahlarıyla birlikte
Kuzey Irak’a çekiliyorlar” yaygarası kopmaya başladı. Hatta konuşlandıkları
yerlerin isimleri ve koordinatlarının dahi bilindiği söylendi. Doğal olarak
kafalara şu soru takılıyor; madem ki gidecekleri yer tam biliniyor, o halde
neden sınırda tedbir alınmıyor da PKK’lilerin sınırı geçmelerine izin
veriliyor? Bir yandan çakıl taşı bile vermemekle öğünülürken, öte yandan
sınırların böylesine yolgeçen hanına dönüştürülmesi düşündürücü değil midir?
Süper güçlerden Rusya’ya ve gerektiğinde Avrupa’ya kafa tutacak kadar güçlü olduklarını
iddia edenlerin sınır güvenliğini sağlamada böylesine aciz bir druma
düşeceklerine inanmak oldukça zor. Ama mesele bu değil. Mesele, bilinen
ninnilerle halkı biraz daha uyutabilmektir. Nasıl ki, “terörle mücadele” adı
altında halkı 15 yıl boyu uyuttularsa, benzer bir yolla bu süreyi biraz daha
uzatmak istiyorlar. Türkiye’de toplum bu ninniye alıştırıldı. Gerçi zaman zaman
sıkıntılar da hissedildi. O durumda da plağın arka yüzü çevrildi, ama ninninin
içeriği hiç değişmedi; PKK ve terör.
Nitekim A.Öcalan’ın İmralı’dan yaptığı
çağrının ardından hemen sınır ötesi operasyonlara başlandı. Ama nedense tek bir
PKK’ liye yine rastlanamadı! Sanki yer yarılmıştı da içine girmişlerdi. Olur
olmaz kullanılan bu taktiğin suyu çoktan çıkmaya başladı. Artık “her yanımız
düşmanlarla dolu” marşını dinlemek insanları sıkıyor.Türkiye’ de birileri de
ısrarla ve inatla aynı marşı çalmaya devam ediyor. Bu suyu çıkmış taktiğe daha
ne kadar başvurulacak onu bilemeyiz. Ama görünen odur ki, bir süre daha böyle
gidilecek. Bunu biraz da Irak’ta yaşanan rejim sorunu tayin edecektir.
15 yıllık “düşük yoğunluklu çatışma”nın bir
başka önemli hedefi,Türkiye’deki ilerici demokratik mücadeleyi geriletmek,
Anadolu’nun zengin mozaik yapısını tanınmaz hale getirmek, Kürt halkını
kendisine yabancılaştırmaktı. PKK burada da elinden geleni ardına koymamıştır.
Daha önceki askeri darbelerin ardından görülen devrimci, demokratik yükselişin
12 Eylül sonrasında daha farklı geliştiğine tanık oluyoruz. Eskiden Türk-Kürt
kardeşliği temelinde ortaya çıkan mücadele, bu kez tam tersine alabildiğine
gelişen bir Kürt-Türk ayrımıyla boğuşmak zorunda kalıyor. Kürtler Türklere
güvenmiyordu. Türkler de Kürtler’e kuşkuyla bakıyordu. Çifte baskı altında
yerinden yurdundan edilen Kürtler, Batı’nın kentlerinde artık eskisi gibi
sempatiyle değil, ayrımcılıkla karşılaşıyordu. Bırakın iş bulmayı, kiralık ev
bulmada bile zorlanıyorlardı. Fabrikalarda, okullarda, sokaklarda kısaca
hayatın her alanında ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmeye başlıyorlardı.
Neden? Çünkü bir yandan Türk milliyetçiliği alabildiğine geliştirilmeye
çalışılırken, öte yandan Kürt halkı her şeyin sorumlusu gibi gösterilmişti.
Sanki yabancı işgal ordularıyla savaşılıyormuş gibi bir hava yaratılmış,
milliyetçilik körüklenmişti. Oysa bu “çatışma” ortamının acı bedelini en fazla
ödeyenler de Kürtler olmuştu. 30.000 insanın ölümünden bahsediliyordu. Resmi
açıklamalara göre bunların 25.000’i zaten Kürttü. Geriye kalanların asker ve
polis olduğu söyleniyordu ama belki bunların da önemli bir kesimi Kürttü. Çünkü
Türkiye’de kökenine bakılmaksızın herkes askere alınıyor. Bu konuda resmileşmiş
herhangi bir istatistik yoktur. Önümüzdeki süreçte açıklığa kavuşacağına
inanmak da zor.
Öte yandan, Türkiye’de uygulanan bu haksız
politikaya itiraz edenler, peşin hükümle PKK’li olarak lanse ediliyor, içeri
tıkılıyordu. En küçük bir demokratik talep hemen terörizmle damgalanıyordu.
İnsanların can güvenliği yoktu. Sokağa çıktığında ölmemek adeta tesadüfe
kalmıştı. Çeteler ortalığı kasıp kavuruyor, kirli savaştaki rant kavgasıyla
Türkiye uçuruma sürükleniyordu. Aydınlar, sanatçılar, yazarlar, işadamları
sokak ortasında vuruluyor, önemli bir kesimi de içeri tıkılıyordu. Çetin Emeç,
Uğur Mumcu ve daha birçok cinayetlerle olayların üzerine cesaretle gidenler
korkutulmak isteniyordu. Kısaca, çeteler, derin devlet ve PKK’nin işbirliğiyle
Türkiye, kimin elinin kimin cebinde olduğu belli olmayan bir dönemden
geçiyordu. Türk olsun, Kürt olsun çoğu faili mechul cinayette PKK önemli roller
oynuyor, ya direkt cina- yetin sorumlusu olarak ortaya çıkıyor veya diğer
kesimlerden katillerin koruyuculuğuna soyunuyordu. Hatta bu dönemde işlenecek
cinayetler üzerine islamcı odaklarla ortak bir plan geliştirdiği de bilinmekte.
Kirli savaşın bir diğer amacı; vur kaç
ekonomisiyle tekelci sermayenin gücüne güç katmaktı. Tekelci sermaye son on yıl
içinde öylesine güçlendirilmişti ki, devleti yönetir hale getirilmişti.
“Bölücülük”, “vatan, millet ve Sakarya” sloganları altında kirli savaştan büyük
vurgunlar vuruluyordu. Burjuvazi, emekçi yığınlar üzerindeki sömürüsünü
katmerleştirerek sürdürürken, kendi içindeki çelişkilerin üzerini de bu yolla
kapatmaya çalışıyordu. Hız, en kontrollsüz bir biçimde büyümeye ve sermaye
birikimine verilmişti. “Vatanı koruma”nın yükü ise yine yoksul halka
bindirilmişti. Emekçi yığınlar açlığın eşiğine her gün biraz daha yaklaştıkça,
burjuvazi gücüne güç katmanın mutluluğunu yaşı- yordu. Türkiye, sanal savaş
naralarıyla Balkanlar’da, Kafkaslar’da ve Ortadoğu’da Amerika’nın sacayağı
haline getirilmişti. Yarattığı milliyetçi çoşkuyla hegomonyacı duyguları
kabaran burjuvazi, adım adım bu alanlar üzerinde oynarken, bu bölgelerde “ben
de varım, bensiz çözümü aklınızın ucundan bile geçirmeyin” diyecek kadar
büyümüş, güçlenmişti.
DIŞ ETKENLERİN
ROLÜ
Elbette Öcalan ve PKK olayının 15 yıl gibi
uzun bir süre devam etti- rilmesinin altında yatan nedenler sadece bu kadarla
sınırlı değildi. SSCB’nin dağılmasıyla birlikte Balkanlar ve Kafkaslar’da
ortaya çıkan gelişmeler de en az diğer nedenler kadar önemliydi. Bu bölgelerde
ortaya çıkan gelişmeler, Türkiye’yi nasıl etkilemişti? Yine, bu bölgelerde
halledilmiş gözüyle bakılan azınlık ve milliyet sorunlarının, Kürtler’deki
kimlik sorununa yansımaları var mıydı? A.Öcalan ve PKK’nin bu yansımaya karşı
set çekmede oynadığı rol neydi? Bu sorulara verilecek yanıtlar, 15 yıllık bir
süreye neden ihtiyaç duyulduğunun bir başka açıdan izahı olacaktır.
Kafkaslar’da ve Balkanlar’da ortaya çıkan
gelişmeler karşısında Batı Avrupa’nın bile şaşkınlığa sürüklendiği
söylenebilir. Batı Avrupa, milliyetçiliğin toplumların gelişmesinde oynadığı
rolü çoktan aşmış ve uluslaşmasını tamamlamış, sınır sorunlarını halletmiş,
milliyet ve mezhep farklılıkları gibi sorunlarını büyük oranda çözümlemiştir.
Ama gelişmiş endüstri ve sermaye gücüne rağmen, Balkanlar ve Kafkaslar’ daki
dalgalanmalar karşısında başlangıçta gözle görülür bir tereddüt geçirmiştir.
Batı Avrupa’nın kararsızlığı, ortaya çıkan milliyetçilikle siyasal hareket
tarzını nasıl bütünleştireceği noktasında düğümleniyordu? Geçmişte Asya, Afrika
ve Ortadoğu’ya dayattıkları ulus-devlet modelinde mi ısrar edeceklerdi, yoksa
ortaya çıkan her ayrılma eğilimine destek mi vereceklerdi? Bir yol ayrımına
gelinmişti. Güç ve deneyimlerini kullanarak Kafkaslardaki bağımsızlık
hareketlerini desteklediler. Bu destekte rol oynayan esas neden, gelecekteki
stratejik çıkarlarıydı. Balkanlar’daki parçalanmaları ise stratejik önemine
göre desteklediler veya geçici uykuya bırakarak halletmeye çalıştılar. Geçmişte
daha çok Ortadoğu’ya dayattıkları modeli Balkanlaşma şiarını önplana çıkartarak
yapmak istediylerse de bunda pek başarılı olamadılar.
SSCB’nin yıkılışıyla birlikte Balkanlar’da ve
Kafkaslar’da ortaya çıkan milliyetçi kasırgadan Kürt halkının etkilenmemesi
düşünülemezdi. Türkiye’de, Kürt halkı üzerindeki asimilasyon politikası birçok
engellerin yanısıra Sovyetler döneminde Erivan’ın kültür alanında yaptığı
faaliyetlere ve Barzani hareketinin yıllarca geliştirdiği direnişe takılıyordu.
Dolayısıyla Balkan ve Kafkaslar’da gelişen milliyetçi dalgalanmarın boyutları
dikkate alındığında, ister istemez bu ayaklanmaların Kürt halkına yansımaları
çok daha geniş boyutlu olacaktı. Türkiye de yaşanan şaşkınlığın nedenlerinden
biri buydu. Beklenilmeyen taraftan gelen rüzgâra hazırlıksız yakalanılmıştı.
Türkiye bu bölgelerdeki gelişmeler karşısında
sarsıntıya uğrayan ülkelerin başında geliyordu. Ayrıca bu bölgeler ve Ortadoğu
üzerinde birbirleriyle rekabet içinde olan emperyalist güçlerin faaliyetleri
paniğe yolaçmıştı. Bu panik farklı kültürleri hazmedememekten kaynaklanıyordu.
Aslında demokrasi tüm kurum ve kurallarıyla işlerlik kazanmış olsaydı bu tür
gelişmeler karşısında böylesi bir çelişkiyi yaşamayacaktı. Demokrasisi hâlâ kör
topal yürüyordu. Üstelik bu konuda fazla bir çaba da harcanmıyor, demokrasiyi
geliştirmemekte ayak diretiliyordu. Bu tutum ve anlayışla gelişmeler karşısında
tutarlı bir tavır sergileyebilmek mümkün değildi. Cumhuriyetten buyana inkâr
edilen Kürt sorunu beklenmedik bir anda ve farklı bir zeminde kendini
dayatmıştı. Mevcut konumuyla ciddiye alınmama korkusunu sürekli içinde
taşıyordu. Kaldı ki, milliyetçiliğin geliştiği Kafkaslar ve Balkanlar’da
halklar birbirlerini inkâr etmiyordu. Oysa, Türkiye yıllardan beri Kürtlerin
varlığını bile kabul etmemişti.
Bu durum karşısında kafalar, herzamanki gibi
en kolaycı çözümler üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştı. Bu “yaratıcı” kafalara
göre dünya dönüyordu ama Kürt meselesi gündemleştiğinde herşey duruyordu. Yeni
çözümler bulmak gerekiyordu.
Bulunan temel çözüm biçimlerine gelince;
Birincisi; Kafkaslar’da kabaran Türk
milliyetçiliğini olduğu gibi Anadolu’ya yaymaktı.
İkincisi; Öcalan ve PKK provokasyonunu mümkün
olduğunca geniş çaplı kılmak ve bundan sonuna kadar yararlanmaktı.
Bir yandan Avrupa Topluluğuna girmek için can
atar gibi bir görünüm verilirken, bir yandan da toplumda milliyetçi duygu ve
düşünceleri geliştirmenin çabası veriliyordu. Aslında bu dönemde Türkiye,
Avrupa Birliği’ne girmede kesinlikle samimi değildi. Avrupa’nın kabul
etmemesinden ziyade, kendisini henüz hazırlıklı görmüyordu. Çünkü Paris ve
Köpenhag kriterlerinin ne anlama geldiği çok iyi biliniyordu. Aday olunduğu
taktirde Köpenhag kararları doğrultusunda uygulamalara geçilmesi zorunluydu.
Ertelenmesi için herhangi bir bahane gösterilemezdi.
Demokrasi ve insan haklarının geliştirilmesi
de her zamanki gibi “erken” bulunuyordu. Yani bilinen mantıkla, toplumun
aydınlanması, demokrasi ve insan haklarının geliştirilmesi “Türkiye’ye özgü
demokrasi” bahanasiyle sakıncalı görülüyordu. Onca yıldır uygulandığı iddia
edilen serbest pazar ekonomisine rağmen, “halka neyin, ne zaman gerekip
gerekmediğini yönetim bilir” anlayışı henüz sürüyordu. Elbette bu mantık ve
anlayışın devam ettirilmesinde rol oynayan esas nedenlerden biri, Kürt
sorunuydu. Bu soruna istenilen doğrultuda yön verecek bir güce ulaşılamadığı
sürece, Avrupa Birliğine girme sakıncalı bulunuyordu.
Bu nedenle Kafkas ve Balkanlar’daki
milliyetçi gelişmelere paralel olarak Anadolu’nun dörtbir köşesinde adeta
yeniden bir Türk kimliği arayışı içine giriliyordu. Türk milliyetçiliği en
ilkel biçimlerle ve tamemen çağdışı bir anlayışla açığa vuruluyordu. Artık “ne
mutlu Türküm diyene” sloganı dahi yeterli görünmeyip, “ne mutlu Türk olana”
sloganı önplana çıkarılmıştı. Gelişmemiş ve uluslaşma sürecini tamamlayamamış
olmanın tüm kompleksleri kendisini gösteriyordu. Bin yılların Anadolu mozaiği,
acımasız yöntemlerle yokedilmek isteniyordu. Modern çağın gelişmelerine tipik
bir köylü zihniyetiyle karşı duruluyordu. Olmadık kahramanlık hikayeleri ve
yine olmadık kahramanlar yaratılmıştı.Sokaklar artık“Büyük Türkler”den geçilmez
olmuştu. Oysa bu türden ilkellikler ne Kafkaslarda, ne de Balkanlar’da
görülmüştü. Bir Gürcüden, bir Ermeniden, bir Kürtden doğma adeta suç unsuru
haline gelmişti. Türk olmayan milliyetlerden doğmama ise insanların elinde
değildi. Tüm halklar için geçerli bu durum, Anadolu için daha bir anlamlıydı.
Anadolunun bin yıllık önlenemeyen bir gerçeği ve özellikle de
ayrıcalığıydı.İşte kitleler böylesi akıl almaz paradokslarla karşıkarşıya
bırakılmıştı. Bir dönem Ermeni-Yezidi-Kurmanç üçlüsü ile ve zaman zaman da
alevilerle sunniler arasında oynanan oyunlar, bu yıllarda tekrar sahneye
konulmuştu.
Ama bu sefer oyunlar sadece Doğu ile sınırlı
bırakılmamış, neredeyse Türkiye çapında oynanmaya başlanmıştı. Karadeniz ve
Akdeniz’ de geliştirilen provokasyonlar bunun açık örnekleriydi. Akdeniz ve
Karadeniz’de alevilerin yoğunlukla yaşadığı bölgeler, hiçte tesadüfi seçilmiş
bölgeler değildi. Balkanlar ve Kafkaslar’daki milliyetçi ve dinsel
ayrılıkçılığın bu bölgelere yansımasının önü, bu provokasyonlarla alınmak istenmişti.
Uygulanan; zayıf yönetimlerin korku salma politikasıydı. Farklı kültürleri ve
farklı mezhep gruplarını zorla bastırma taktikleriydi. Çete, mafya, PKK ve
bunların devlet içinde yuvalanmış siyasal destekçileri ülkemizi tapulu arazisi
haline getirmişlerdi. PKK’ nin ikide bir “Karadeniz”, “Akdeniz” dosyaları
açması, derin devletin bilgisi ve işbirliği dahilindeydi.
Bu dönemin tipik özelliği; bir yandan olmadık
sinsi planlarla kitlelerde Türk-İslam ideolojisini geliştirme, öte yandan da
cumhuriyeti koruma adına baskı ve şiddet politikasının dozunu alabildiğine
arttırma olarak özetlenebilir. Kemalizm ve laiklik zırhı arkasına sığınılarak
devleti koruma adına, zaten bir türlü yükseltilemeyen demokrasi ve
özgürlüklerin çatısı durmadan aşağıya çekiliyordu. Oysa, cumhuriyeti korumanın
yolunundemokratik hak ve özgürlükleri geliştirmekten geçtiği çok iyi
biliniyordu. Egemen güçler bol bol cumhuriyet savunuculuğu yaparken, sözbirliği
etmişcesine demokrasiyi genişletmenin gerekliliği üzerinde durmamayı temel
almışlardı. Çünkü gelişmiş demokratik bir ortamda, çapulculuğu sürdürme olanağı
yoktu. Demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerden yoksun kılınmış kalaslar
üzerinde duran bir cumhuriyet işlerine daha çok geliyordu. Kemalizm ile ümmet
toplum anlayışını çakıştırmaya yönelik faaliyetler başka türlü yürütülemezdi.
Dolayısıyla solun başında balyoz hiç eksik edilmiyor, devrimci-demokrat kitle
örgütlenmelerinin haksızlığa karşı her çıkışı şiddetle bastırılıyordu. Aydınlar
üzerinde acımasız bir terör estiriliyordu. Düşünme, düşündüklerini kaleme alma
suçların en büyüğü sayılıyordu. Teröre karışmayanlar neredeyse potansiyel suçlu
kabul edilmişti. Bu nedenle de, bu dönemde faili meçhul cinayetlere kurban
giden aydınların sayısı oldukça yüksekti. Bunlar ve benzeri uygulamalar; korkak,
bencil, gelişmeler karşısında bağımsız insiyatif koymaktan uzak, korunmacılığa
alışmış bir burjuvazinin sergileyebileceği tavırlardı.
İşte böylesi bir geçiş döneminde PKK’ye
ihtiyaç vardı. PKK, yığınların dikkatlerini dağıtmanın, egemen güçlerin çirkefliklerini
örtülemenin, hak arama ve düşünce özgürlüğünü bastırmanın bulunmaz bir
aracıydı. Milli gelirin kişibaşına dağılımının 3000 dolar olduğu toplumlarda bu
tür acımasız entrikaların çevrilmesi, dolayısıyla anti-demokratik uygulamaların
ciddi engellerle karşılaşmaması pek şaşırtıcı olmasa gerek.
Egemen güçlerin izlediği seyre bağlı olarak
PKK’nin de eşzamanlı bir biçimde aynı taktikleri ve yöntemleri izlemesi
beklenen bir durumdu. Abdullah Öcalan, SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte artık
sosyalizm maskesini bir tarafa bırakıyor, yerine islamcı maskeyi takıyordu.
İslamcı fırtınaların hızına kapılarak hemen tüm konuşmalarında ve demeçlerinde
islamcı düşünceyi işlemeye başlamıştı. 90’lı yılların başından itibaren güdümlü
birçok islamcı grup PKK’nin yedeğine verilmişti. Sosyalizmi eleştirilip yerden
yere vuran A.Öcalan, kendisini son peygamber olarak ilan etmeyi de ihmal
etmiyordu. Hatta zaman zaman peygamberlikle yetinmeyi az buluyor, tanrılığa
kadar yükseliyordu. Bunu müritlerine onaylatmaktaysa hiç zorlanmıyordu;
“Hiç bir felsefi tanımlama veya teorik yargı,
tek başına Abdullah Öcalan’ı tümüyle kendi kapsamına alacak bir genişliğe sahip
değildir. (…) bunun anlaşılması için ise, deyim yerindeyse insanın bugünkü
sistem çerçevesi dahilinde oluşmak zorunda bırakılmış bir anlama gü- cü
yetmemektedir. (…) Başkan Apo’nun gerçeği, sadece onun sözle dile getirdiği
teorik literatürün toplamı bir gerçek olmaktan son derece uzaktır ve bu türden
bir yargı olayın anlaşılmasında eksiklik yaratmaktan da öteye, oldukça yanılgılı
sonuçlara götürecektir.(…) Onun tanrısal bir güç olarak değerlendirilmesinin en
başlıca bir sebebi de,onun anlaşılmasının zorluğundan kaynaklanmaktadır.”(15)
Böylesine anlaşılmaz saçmalıkları aktarmak
zorunda kalışımız elbette hoş bir durum değil. Ama ıslam gizemciliği adına
Apocu kafaların nasıl bir mantık silsilesine sahip olduklarını anlamak
açısından iyi bir örnektir. Gerek yerel, gerekse genel seçimlerde islamcı parti
ve gruplarla işbirliğine niçin gittikleri şimdi daha kolay anlaşılıyor. Hatta
bazı adaylar için para karşılığı oy avcılığı yaptıkları da biliniyor.
Sadece islamcılığın değil, Türk
milliyetçiliğinin alabildiğine pohpohlandığı dönemlerde A.Öcalan ve PKK’nin de
aynı şekilde milliyetçi propaganda ve ajitasyona hız verdiğini görüyoruz;
“Türk boy beyleri Ortadoğu’ya
yönelişlerinde ve sınıflı toplumda mesafe alışlarındaki bu feodelleşmedir-
görüyoruz ki, başkalarının top- raklarını işgal etmek kadar, insanlarını ve
tabii ki kadınını da köleleş- tiriyorlar. Halihazırda halen etkilendiğimiz
dünya, oluşan kişilik bunun sonucudur. Kadının bir meta konusu haline
getirilmesinde Türklerin Ortadoğuya yayılmasının çok ciddi bir rolü
vardır…”(16)
Azgınca geliştirilen Türk milliyetçiliğine
paralel olarak A.Öcalan da sahte Kürt milliyetçiliği yapmış, halklar arası
düşmanlıkları körüklemek için elinden geleni ardına koymamıştır. Kürt kadının
ezilmişliğini ve çağımızda hak ettiği yere gelememiş olmasını, Türk halkının
varlığına bağlayacak kadar dengesizleşmiştir. Sadece Kürt kadınının değil,
genelde kadınlar üzerindeki baskıyı tarihi süreç içindeki üretim ilişkilerinden
ve sosyal gelişmelerden bağımsızlaştırarak, Türkler’in Anadolu’ ya yerleşmesine
bağlayacak kadar zırvalamıştır. Elbette bunları durup dururken ortaya
atmamıştır. Onun tüm çabası, egemen güçlerin dönemlere göre geliştirdiği
konseptleri, aldığı sorumluluk düzeyinde harfiyen uygulamak olmuştur. Buradaki
görevi de Türk milliyetçiliğini tamı tamına taklit etmekti. Daha doğru bir
deyişle, Türk milliyetçiliğinin Doğu’da yaygılmaşmasına hizmet ederek, Kürt
kimliğinin bastırılmasına yardımcı olmaktı.
Demokrasinin geliştiği ülkelere baktığımızda
toplumun sorgulayıcı olduğunu görüyoruz. Amerika’da Buch ve İngiltere’de
Margaret Theatcher hükümetleri, Körfez savaşında birkaç asker kayıbıyla sınırlı
kaldıkları halde, sırf savaş yanlısı tutum takındıklarından dolayı
iktidarlarından oldular. Ülkemizde ise insanlar bırakalım hesap sormayı,
küçümsenmeyecek bir kesim marşlar eşliğinde savaş kışkırtıcılığına alkış
tutmuştur. Bu durum, yerine oturmamış, uluslaşmasını henüz tamamlayamamış
toplumlara özgüdür. Yani toplumun sanayileşmesiyle, kalkınmışlık ve eğitim
düzeyi ile ilintilidir. Orta öğrenimi bitirmiş gençliğin yarısına yakın
sayılacak bir bölümü İmam Hatip okullarından mezundur. Aktif olan işgücünün neredeyse
yüzde seksenine yakın bir kesimi ilkokul diplomalıdır. Lise mezunları içinde
üniversiteye devamedenlerin oranı henüz yüzde yirminin altındadır. Mesleki
eğitim hiçe sayılmıştır. Halk her türlü sosyal güvenceden uzak, asgari ücretin
altında, günlük ekmek parasına çalışmaya mahkum edilmiştir. Böyle bir toplumda
şiddetin kutsanır hale getirilmesine şaşmamak gerekir. Nitekim, azgın ulusal
milliyetçilik, daha çok emekçi sınıfların lumpen kesimlerinde etkili
olmuştur.Türkiye’de 1980’lerden buyana köylülüğün içinde bulunduğu durum ve
göçlerden dolayı büyük kentlerin kenar mahallelerinde yoğunlaşan nüfusun
ekonomik ve sosyal koşulları düşünülürse, bu tarz bir milliyetçiliğin gelişip
güçlenmesi doğaldır.
Birçok alanda çağdışı koşulların egemen
olduğu ülkemizde, PKK gibi bir maşanın ortaya çıkıp kitleler üzerinde terör
estirmesi kolaydır. PKK’nin bir dönem için yerine getirdiği yükümlülüklerin
doğurduğu sonuçlar bilince çıkartılırsa, niteliği de çok iyi kavranır. Bugün
PKK torbasının ağzı büzülmeye başlanmıştır, sıkılması ise daha çok Kuzey Irak’
taki gelişmelere ve derin devlet diye ifade edilen güç odaklarının devlet
içinden tamemen sökülüp atılmasına, yani siyasi erkte ayrışmanın netleşmesine
bağlıdır.
İşte saydığımız bütün bu nedenlerden ötürü
egemen güçlerin 15 yıl gibi uzun bir süreye ihtiyacı vardı. A.Öcalan ve PKK’nin
sunduğu hizmetler sayesinde bu sürenin en iyi biçimde değerlendirildiği
söylenebilir.
SERHİLDANLAR
YUTTURMACASI
Serbest pazar uygulamalarına geçilmesiyle
birlikte yoğunlaşan sınır ticareti yeni gelişmelerin habercisi olma özelliğini
taşıyordu. Yine, K. Irak’ta yürütülen mücadelenin olası etkileri, egemen
kesimleri düşündürmeye başlamıştı. Gerçi bu yönlü tedbirler çok önceden
alınmıştı ama alınan bu tedbirlerin derinleştirilerek sürdürülmesi gerekiyordu.
Bahsettiğimiz bu tedbirlerin önemli halkalarından birini oluşturan PKK, 90’lı
yılların başından itibaren bir de bu yönlü hizmetler vermeye baş lamıştı.
Şırnak, Cizre, Nuseybin vb. yörelerde sınır ticaretinin yoğunlaşması ve bu
ticari ilişkilerin sürdürülmesi süreci içinde K.Irak’tan muhtemel etkileşim,
PKK’nin devreye girmesiyle engellenmişti. Yani ortaya çıkması muhtemel bir
kimlik sorunu arayışının önü daha başlamadan alınmıştı. PKK’nin
“serhildanlar”diye yutturmaya çalıştığı şey, aslında derin devletin bilinçli
uygulamalarından başka birşey değildi.Amaç; hem K.Irak’tan muhtemel bir
etkileşimi engellemek, hem de bu süreç içinde sınır ticaretine çete ve mafyanın
egemen olmasını sağlamaktı. Nitekim bu konuda 92’den itibaren büyük başarı
sağlanmış, geçimini sınır ticaretiyle sağlayan kesimler haraca bağlanmıştı.
Derin devletle işbirliği halinde bu pastadan önemli pay alanlardan biri de PKK,
yani Abdullah Öcalan olmuştu. Aynı zamanda bu süreç için- de yatırımcı
burjuvazinin gelişmesi engellenmiş ve talancılığın egemen kılınması bizzat PKK
aracılığla başarılmıştı. Abdullah Öcalan’ın, yörenin büyük feodal beyleriyle,
aşiret reisleriyle ve mafya liderleriyle yürüttüğü görüşmeler sonucunda sınır
kapıları bölüşülmüştü. “Serhildanlar”,bahsettiğimiz bir de bu karanlık
ilişkileri örtülemede kullanılan araçtı. 18 Nisan 1998 seçim sonuçları da “halk
hareketi” diye yutturulmaya kalkışılan olayların kimler tarafında
düzenlendiğini açık biçimde göstermektedir. “Kale” olarak nitelenen birçok kaza
ve beldede MHP, birinci parti durumuna yükselmiştir.
Aynı oyunlar kısa bir dönem için Karadeniz’de
de yürürlüğe konulmak istenmişti. PKK’nin “Karadeniz Dosyası” açtığı dönem,
bölge halkının büyük çalkantılar içinde bulunduğu bir döneme denk gelmekteydi.
Özellikle kırsal kesimde sisteme karşı gelişen bir muhalefet vardı. Halk bir
yandan ürünlerine yüksek taban fiyatlar isterken, bir yandan da devlete sattığı
ürünlerin parasını alabilmenin mücadelesini vermekteydi. Diğer alanlarda olduğu
gibi işsizlik, yoksulluk ve göç bölgenin en büyük sorunuydu. Köylülerin sattığı
ürünler, banka ve kooperatiflerden aldıkları kredilerin faizlerine yetmiyordu.
60-70’li yılların köşebaşı faizcileri ve vurguncuları, ipotekçileri işbaşına
geçmişti. Küçük işletmeler ve esnaf arka arkaya kepengler indirmeye başlamıştı.
Hükümet sorumluları bölgeye seyahat edemez hale gelmişti. Halk geniş katılımlı
protesto ve mitinglerle sesini duyurmaya hazırlanıyordu. 68-70 dönemi adeta
yeniden gelmek üzereydi. Ayrıca ekonomik ve sosyal koşullardan kaynaklanan sorunlar,
kısa sürede halledilecek sorunlar değildi. Derin devlet bu durumdan yararlanmak
için kolları sıvamakta gecikmemişti. Emirlerine amade olan PKK, her yerde
olduğu gibi Karadeniz’de de imdadlarına yetişmişti. İki-üç çapulcusuyla
Karadeniz’de olduğunu hergün TV ekranlarından duyurmaya başlamıştı. Bu arada
Gürcü-Laz, Gürcü-Türk ve alevi-sunni vb. yapay çelişkiler de sürekli
körükleniyordu. Bu yolla Kafkaslar, Rusya Federasyonu ve Avrupa’ya yönelik
ticaret yolları tutulmak istenmişti. Geliştirilmek istenen provokasyonlar,
mafyanın, çetelerin ve bu arada A. Öcalan’ın daha büyük kârlar ve kazançlar
sağlamasına yarayacaktı. Amaçları uzun süreli bir provokasyon geliştirmekti ama
başaramadılar. Karadeniz tamamen farklı bir yapıdaydı. Bölge hassas dengeler
üzerine kurulmuştu. Yöre halkının uyanıklığı ve siyasal gelişmelerin farklı
boyutlar kazanması sonucu, bölgede geliştirilmek istenen provokasyonların önü
erkenden alınmıştı.
Uygulanan yöntemler başka ülkelerde toplumun
altüst oluşuna neden olacak kadar tehlikeli yöntemlerdi. Öyleyse derin devletin
bu kadar geniş çember içinde hareket etmesine aktif tavır neden alınmamıştı ?
Açık ki, egemen güçler, PKK ve Abdullah Öcalan aracılığıyla siyasal hedeflerine
ulaşmayı amaçlarlarken asıl güvendikleri şey, Kürtler’in bir kimlik arayışı
içinde olmamalarıydı. Daha başka bir ifadeyle, kimliğini bulmuş bir toplumla
karşı karşıya olmadıklarının bilincindeydiler. Toplumun kimlik arayışından çok,
daha iyi bir sosyal yaşam peşinde koştuğunu çok iyi biliyorlardı.
Aydınların da toplumu etkileme gücünün oldukça sınırlı olduğunu bilmek için
kâhin olmaya gerek yoktu. Serbest pazar ekonomisine geçildiğinden bu yana
özellikle sosyolojik araştırmalara hız verilmesi boşuna değildi.
Bunları söylerken, Kürtler’in tamamen bu
yönlü çabaların dışında kaldığı elbette iddia edilemez. Örneğin; yaygın bir
okuyucu kitlesi olmamasına karşın, bilinen bu çabalar sonucunda yayınlanan
Kürtçe kitaplar artmıştır. Kürtçe kasetler çoğalmıştır. Televizyonlarda hiç
çekinilmeden ”ben Kürdüm” denilmeye başlanmıştır. Eskiden bırakalım televizyon
ekranında, Batı’nın her hangi bir şehrine gidildiğinde bile ”Kürdüm” demekten
korkulurdu. Şalvar veya puşuyla pek fazla gezilmezdi. Bunlar aşağılanmanın bir
gerekçesi olarak görülürdü. Kimilerince basit gözükse de, bu tür aşamalar bir
halkın kimlik mücadelesinde önemli noktalardır. Örnekler çoğaltılabilinir. Ama
tüm bunlara rağmen, Kürtler kimlik için mücadele eder konumda değildi. Çabalar,
her bölgede olduğu gibi daha çok ekonomik ve sosyal sorunları aşma çabalarıydı.
Yeri gelmişken sorunu biraz daha açmakta
yarar var.
ABARTILAN KİMLİK
SORUNU
Derin devlet desteğinde Öcalan ve takımı
ellerine tutuşturulan projeleri hayata geçirmeye çalışırken, herşeye rağmen
karşılaştıkları ciddi sorunlar da vardı. Hedeflerine ulaşmak için uyguladıkları
yöntemlerin bir çok noktada ters tepişi sözkonusuydu. Özal’ın tek başına
iktidar olduğu dönemde, hızlı ve kontrolsüz bir biçimde uygulamaya koyduğu
serbest pazar ekonomisi, Doğu ve Güneydoğu’da daha yıkıcı bir hâl almıştı.
Yoksulluk ve sefalet Batı’ya oranla daha yaygın bir haldeydi. Bütün bunlara
rağmen, milliyetçi duygular ve kimlik arayışının yerini farklılıkların
yontulması almıştı. Bunda gerek yoğun biçimde Batı’ya göçün getirdiği
olanakların, gerekse de aydınlanma ve bilinç düzeyinin daha çok orta sınıflar
arasında gelişmesinin rolü vardı. Ayrıca PKK’nin topluma yönelik terör
politikasında Türk milliyetçiliğinin propaganda ve ajitasyon yöntemlerini temel
almasının da önemli et- kileri olmuştu.
Aynı döneme denk gelecek biçimde, 80’li
yıllar boyu geliştirilen serbest pazar uygulamaları, etkisini, daha net biçimde
90’lı yıllarda vermeye başlamıştı. Ulaşım, eğitim, haberleşme ve ticaret
alanlarında yaşanan gelişmeler, Kürt toplumunun da dünyaya açılmasını
sağlamıştı. Bu anlamda Balkanlar’da ve Kafkaslar’da esen milliyetçi
rüzgârların, kendisini, aynı biçimde Türkiye üzerinde göstermesi mümkün
değildi. Türkiye’de bunun etkisini azaltacak ciddi sosyal gelişmeler vardı.
Aynı döneme denk düşecek biçimde Kürtçe gazeteler, kitaplar yayınlanıyor,
Kürtçe türküler serbestçe söyleniyordu. Kürtçe basılan kitaplar, gazeteler ve
kasetler sayı olarak artmıştı ama satış oranları oldukça düşüktü. Hatta
maliyetlerini karşılamaktan dahi uzaktı. Kürtçe basın ve yayın alanında
karşılaşılan bu durum, aslında şaşırtıcı değildi. Durumu sadece baskı ve korku
nedenleriyle açıklama, sorunu en ucuz bir yöntemle savuşturmadır. Elbette
Kürtçenin eğitim-öğretim dili olarak kullanılmaması ve yasak olması bir
nedendir, ama bunu her türlü gelişmenin önünde tek başına belirleyici olarak
görme de yanlıştır.
Yine Doğu’dan Batı’ya milyonları bulan bir
göç dalgası yaşanmıştı. Ama aynı dönemde büyük kentlere iç bölgelerden de büyük
göçler vardı. Doğu’dan gelen göçlerle iç bölgelerden gelen göçler büyük
kentlerde aynı kaderi paylaşmaktaydı. Paylaşılan da, yoksulluk ve sefaletti.
Sanayideki gelişmeyle orantısız yaşanan göçün zaten paylaşacağı pek fazla bir
şey yoktu. Çünkü göçler gelişen sanayinin kat kat üstündeydi. Böylesi
koşullarda Kürtlerin kimlik arayışı peşinde koşmaları beklenemezdi. Nitekim
Batı’ya göç eden Kürtler arasında kimlik arayışına yönelik bir gelişme de
yaşanmamıştı. Buna rağmen PKK’yi Türkiye’de olan biten tüm olumsuzlukların
kaynağı olarak tanımlama, egemen çevrelerin işine geliyordu. Böylece ezilen
emekçi yığınların her eylemi, demokrasinin geliştirilmesi için yürütülen her
çaba daha kolayca boşa çıkarılıyordu. PKK, egemen güçlerin elinde, devrimci
demokratik mücadeleye karşı kullanılan sihirli bir değnek gibiydi. Egemen
güçler açısından yönetim adeta sorunsuz hale getirilmişti. Yönetime gerekli
olan “dikensiz gül bahçesi” Öcalan ve güruhu tarafından yaratılmıştı. Böylece
en önemli görevlerinden birini daha başarıyla yerine getirmişlerdi.
Orta sınıfların da Kürt sorunu diye bir
sorunlarının olduğu söylenemez. Aydınlanma, bilinç ve kültür bakımından
gelişkin olanlar da bu kesimlerdi. Sorunu bu biçimiyle önplana çıkarmaya
çalışanlara zaten olumlu bir gözle bakılmıyordu. Bu kesimlerin içinde yer alan
bürokratlar, esnaflar, küçük üreticiler vb. ekonomik zorluklar içinde çırpınıp,
günlük yaşamını devam ettirmenin çabasını veriyordu. Ayrıca, dünyadaki
gelişmeleri izledikce kimlik arayışından çok, daha iyi bir sosyal yaşam
çabasına yöneliyordu. Biraz palazlanmış durumda olanlar ise, daha fazla
kazanmanın ve çağa uygun modern yaşantı sağlamanın peşinde koşuyordu.
Gelişmekte olan burjuvazi ise daha fazla kâr
etmeyi, büyümeyi, holdingleşmeyi hedef olarak önüne koymuştu. Bölgede büyümeye
ve gelişmeye başlayan burjuvalaşma artık direkt Avrupayla ilişki içine
girmişti. Bu anlamda ne “alt” ne de “üst” kimlik diye bir sorunları yoktu.
Egemen güçlerden feodallere gelince; bunların
eskiden bu yana olan tavır ve anlayışlarında hiç bir değişiklik olmamıştı. Bu
kesimin verdiği tek kavga hızla burjuvalaşma arzusundan başka birşey değildi.
Bütün çabaları; serbest pazarın sunduğu olanakları devlet ve bürokrasiyle olan
bağlantılarıyla birleştirerek bir an evvel burjuvalaşmaktı. Feodallerin önemli
bir çoğunluğu, paralarıyla şehirlerde ev satın alarak sadece keyfe bakan
feodaller olmaktan çıkmıştı. Banka kredileriyle beslenmede fazla zorluk
çekmediklerinden, sanayi yatırımlarına, işletmelere el atarak veya Batı’da
ortaklıklar kurarak burjuvalaşıyorlardı. Böylesi bir geçişle sanayici olup
olmayacakları ayrı bir tartışma konusudur. Ama kabul etmek gerekir ki, Avrupa
anlamında bir burjuvalaşma da hayalciliktir.
Yoğunlaşan kapitalist ilişkiler içinde
Hakkari, Şırnak ve Van gibi geçmişin en katı feodal ve aşiret ilişkilerinin
hüküm sürdüğü bölgelerde bile ekonomik ve sosyal alanlarda çok ileri gelişmeler
ortaya çıkmıştı. Artık bölgede kırsal kesime kadar rock ve pop müziği dinlenir
hale gelmişti. Katı feodal gelenekler önemli oranda aşınmaya başlamıştı. Bunun
yanısıra, serbest pazar uygulamalarıyla birlikte aşiret ilişkilerinin de
geçmişten daha yoğun bir tarzda çözüleceği umulmuştu ama bir ölçüde tersi oldu.
Çünkü PKK’nin halk üzerinde geliştirdiği terör karşısında aşiretler
varlıklarını ve çıkarlarını ayakta tutacak arayışlar içine girmişlerdi. Bu da
daha çok aşiretler halinde köy koruculuğuna yönelme olarak kendini göstermişti.
Köy koruculuğu ister istemez toplumun aşiretsel bölünmüşlüğünü pekiştiren bir
etkiydi. Korucu aşiretler, devlet tarafından sağlanan ekonomik olanaklarla daha
iyi bir sosyal yaşam düzeyine ulaşıyor, ama diğer taraftan toplumun gelişmesinin
önünde engel olan aşiretsel yapının da ayakta kalmasını sağ- lıyordu. Bölünmüş
bir toplumda ciddi bir kimlik kavgasının olmayacağı açıktır. Böylece iki zıt
çelişki bir arada yaşandı diyebiliriz.
Bölgede 80’ler sonrası pazar ilişkileri doğal
seyrinde gelişmiş olsay- dı aşiretlerin çözülmesi hem daha hızlı seyredecekti,
hem de daha bilinçli kimlik arayışı içine girilecekti. Ama PKK böylesine
çelişkili bir sürecin gelişmesine neden olduğundan, toplumun çağ dışı aşiret
ilişkileriyle bölünmesini pekiştirmiş oldu. ANAP’ın tek başına iktidar
olmasıyla başlayan bahsettiğimiz bu süreç, PKK engeline takılmamış olsaydı,
belki çok daha farklı, ileriye yönelik sonuçlara yol açacaktı. Her şeyden
önemlisi, özelde işçi sınıfı, genelde sivil toplum hareketleri daha ileri
düzeylerde seyredecekti. Dolayısıyla egemen güçler de kolay yönetilen bir
toplumla karşı karşıya olmayacaklardı. Ama A.Öcalan ve PKK provokasyonları
sürecin yönünü sürekli egemen güçlerin lehine tutmayı başarmıştı. 24 Ocak
kararları nasıl cuntayla uygulamaya konulmuşsa, sonuçlarının toplanması da PKK
sayesinde olanaklı hale gelmişti.
Bu arada aydınların durumuna değinmekte de
fayda var. Aydınlar adeta apansız yakalanmıştı. Önemli bir kesimi hâlâ sömürge
teorileri üzerinde kafa yorarken, bir kısmı da “alt kimlik” tanınması gibi ne
olduğu belli olmayan uğraşlar içindeydi. Özellikle alt kimlik sorununa büyük
kent aydınlarının bir kısmı da katılmıştı. Diğer bir kesimi ise PKK’nin
niteliğini, işlevini çok iyi bilmesine karşın çok ciddi yanılgılara düşerek, “bunları
kullanarak belki birşeyler koparırız” sevdasına düşmüştü. Bu aydınların içinde,
Öcalan’ın ajanlığı ve provokatörlüğü konusunda geçmişte mangalda kül
bırakmayanların bulunması, bir başka renk cümbüşüydü. Akıllarınca kulanmaya
kalkıştılar ama, kimi kime karşı kullandıkları üzerinde hiç kafa yorma
zahmetine katlanmadılar.
Denilebilinir ki aydınlar,Türkiye’de 80’li ve
90’lı yılarda ortaya çıkan her alandaki değişimleri, özellikle SSCB’nin
yıkılmasıyla birlikte ortaya çıkan uluslararası gelişmeleri yeterince
kavramaktan uzak kaldılar. Sonuçta potansiyel bir güç konumuna gelemediler.
Önemli bir kısmı DEP’te olduğu gibi, PKK’ nin provokasyonuna gelerek egemen
güçlerce tam zamanında kullanıldılar ve tamemen saf dışı bırakıldılar.
Türkiye’de egemen güçlerin estirdiği terörü herhalde yeterli bulmamış olacaklar
ki, PKK aracılığıyla büyük tekelci güçlerin sosyal demokrasiyi ve sol’u tasfiye
politikasının aleti oldular.
Zaten aydınları yanlış düşüncelere sürükleyen
nedenlerin başında, DEP ve daha sonra HADEP’in durumu geliyordu. Bu partilerin
Doğu ve Güneydoğu’da az da olsa oy toplaması yanılgıların asıl kaynağı oldu.
Oysa bu durum toplumun beklenilen doğrultuda bir kimlik arayışı içine girdiğini
göstermiyordu. Gerçekte, kontrolsüz geliştirilen serbest pazar politikasının
getirdiği açlık ve sefaletten etkilenen kesimlerin sisteme duyduğu tepkiyi
ifade ediyordu. Dikkat edilirse, bu partilerin oy topladığı bölgeler, kişi
başına milli gelirin en az olduğu bölgelerdir. Yani; yoksulluğa ve sefalete
itilen, kapitalist üretimle yeterince ilişki içine girememiş kesimlerin
terkedilmişliğini hatırlama durumu vardır. Bu da daha çok içe kapanmayı ve
yöresinden çıkışlara destek vermeyi getirmiştir. Ayrıca, biraz da şark
kurnazlığıyla Kürtlüğünü hatırlatırsa devletten bir şeyler kopartacağına
inanarak geliştirilen bir hareket tarzı vardır. Toprağa bağlı küçük
üreticiliğin, köylülüğün tipik özellikleri sergilenmiştir. Yoksa bilinçli
kimliğini vurgulayan, milliyet farkını gözeterek eşit haklara sahip olmak için
kullanılan oylar değildir.
Peki kimlik olayını önplanda tutarak oy
kullanan yok muydu? Açıkça söylemek gerekirse, bunların oranı yüzde bir bile
değildir. Çeşitli biçimlerde devletin kolluk kuvvetlerince baskıya uğramış,
çocukları ve yakınları hapishanelerde olan aileler bile, bilinçten uzak, daha
çok kin alma duygusuyla DEP ve HADEP’e oy vermiştir.
DEP’e ve HADEP’e oy verilmesinin altında
yatan bazı başka nedenler daha vardı. Bunların başında hem direkt devletin, hem
de PKK’ nin baskılarından bunalmış kesimlerin üçüncü bir yol arayışı içinde
olmaları geliyordu. Milyonları bulan Kürt göçüne rağmen azda olsa Batı’da oy
toplamaları yine yapılan bu baskılara karşı duyulan serzeniştir. Ayrıca bizzat
egemen güçlerin şöven politikalarından ve propagandalarından bıkan kesimlerden
bir kısmı da son seçimlerde HADEP’e oy vermiştir. Bu da kitlelerce geliştirilen
bir protesto biçimin- den başka birşey değildir.
Bu her iki partinin de konjoktörü
değerlendirmeden uzak oluşları kitlelere mal olmalarını engellemiştir. Bugün
HADEP halkın verdiği mesajları almaktan, halkın nabzını tutmaktan çok uzak
olduğunu her yönüyle göstermiştir. PKK’yi oy toplamanın aracı olarak görme gibi
büyük bir yanılgının içine düşmüştür. Kendi ayakları üzerinde durabilecek bir
örgütlenmeden yoksundur. PKK’ye, yani teröre bulaşmamış aydınlar sırf
düşüncelerinden dolayı hapishanelere tıkılırken, yine yasal sınırlar içinde
hareket eden bazı Kürt partileri kapatılılırken, HADEP biraz düşünmek
zorundaydı. Kaldı ki bu, demokratlığın da bir ölçütüdür. Derin devletle ve
uluslararası istihbarat örgütleriyle fingirdeşen PKK ile olan işbirliği üzerine
kafa yorma zahmetine katlanmalıydı. Adı sıkça PKK’yle anılmasına rağmen
kendisine tanınan ayrıcalığın nedenleri üzerinde durmalıydı.
Derin devletin çıkarı, demokrasi ve insan
haklarının önündeki engellerin kaldırılmasından, çağın ihtiyaçlarına cevap
verecek bir düzeye getirilmesinden geçmiyor. Varlık nedeni, baskı ve şiddet
politikasının sürekli kılınmasına dayanıyor. HADEP’in ömrünün uzatılmasındaki
sır işte budur. Bu nedenle, Abdullah Öcalan’ın ifadesi ve mahkemedeki
itiraflarına rağmen HADEP hakkında herhangi bir hukuki işlem yapılmamasını
normal karşılamak gerekir. Çünkü PKK-HADEP ilişkilerinin devamı, Türkiye’de
demokratik gelişmelerin önüne oturtulmuş bir tampon olarak kullanılmaktadır.
Bunun için PKK’ye ve yardımcılarına meydanlar serbest bırakılmış, bilinçli bir
politikayla çoğu kez güçlenmelerine göz yumulmuştur. Bu politikanın nereye
kadar sürdürüleceğini önümüzdeki süreçte ortaya çıkacak siyasal gelişmelerin
yönü tayin edecektir. Ayrıca HADEP önümüzdeki süreçte PKK külfetinden kurtulmak
için her hangi bir çaba gösterecek mi? Böyle bir çaba içine girmeye cesaret
edebilecek mi, edemeyecek mi? Bunlar önemlidir. HADEP’in kendi kendisiyle
hesaplaşıp hesaplaşmaması geleceğini de tayin edecektir.
15 YIL SONRA NELER
DEĞİŞTİ?
1996’ya gelindiğinde egemen güçler artık eski
yöntemlerle gidilemeyeceğini kavramışlardı. SSCB’nin yıkılışından sonra ortaya
çıkan boşluklar önemli oranda giderilmiş, genelde yeni dengeler oluşturulmuştu.
Gelinen noktada, özellikle de Yugoslavya üzerinde istenilen düzenlemeler büyük
oranda sonuca ulaştırılmıştı. Aynı biçimde Kafkaslar’ da birtakım sorunlara
rağmen stabilize olmaya yönelmişti. Ortaya çıkan yeni ülkelerin iktidarlarını
güçlendirme ve bu ülke pazarlarını dünyaya açma zamanı artık gelmişti. ABD ve
B.Avrupanın yapacağı girişimlere karşı aktif tavır geliştirme gücünden Rusya
Federasyonu yoksun kılınmıştı. Rusya, uluslararası banka ve finans
kuruluşlarına çoktan bağımlı hale gelmişti. Ekonomisini, Dünya Bankası ve IMF
olmaksızın ayakta tutamaz durumdaydı. Aynı zamanda gücünü zorlayan ulusal
azınlık problemleriye uğraşmaktan nefes alamıyordu.
Kafkaslar’da ortaya çıkan gelişmeler, bir
anlamda da ulus-devlet modelinin sorgulanmasıydı. Gürcistan, Azerbaycan ve diğer
Türk cumhuriyetleri bağımsız devletler biçiminde ortaya çıkmışlardı ama bir
yığın farklı milliyet ve azınlık sorunlarıyla da uğraşmak zorundaydılar. Çözüm
yine de B.Arupa’nın bulmuş olduğu ulus-devlet modelinde aranıyordu. Oysa bu,
Avrupa’da bile artık sorgulanmaya başlanmıştı. Yeni dünya dengeleri içinde ve
globalleşme koşullarında Balkanlar’da ve Kafkaslar’da dayatılan modelin ne
oranda çözümleyici bir faktör olacağı ister istemez tartışma götürüyordu.
Buralarda ortaya çıkan ulus-devletlerin azınlıklara karşı tutum ve davranışları
Türkiye’den çok farklıydı. Bu devletlere egemen olan uluslar, diğer azınlık ve
milliyetlerin varlığını inkâr etmiyorlardı ama, devlette eşit haklara sahip
olmalarını da kabullenemiyorlardı. Bu tutum ve anlayış, ister istemez egemen
ulus milliyetçiliğini körüklediği kadar, azınlık milliyetçiliğini de
kızıştırırıyor ve yaygınlaştırıyordu.
Gelişen serbest pazar ilişkileri, ulaşım ve
haberleşme teknolojisi karşısında, din, bir üst kimlik olarak birleştirici bir
etki gösteremez olmuştu. Dini ilişkiler, eskiden sömürgelerde görüldüğü gibi
ayaklanmalarda başlıbaşına katalizör görevi görmekten çıkmıştı. Hatta
azınlıkların ve milliyetlerin kimlik arayışında önemli bir faktör olma
özelliğini de kaybetmişti. Yani, aynı dine sahip olmasına karşın farklı kimlik
ve farklı ulusal özellikler taşıyan toplumlarda din, birleştirici bir rol
oynayamıyordu. Her halk, kimliğini ve ulusal özelliğini din faktörünün önüne
çıkarmıştı. “Kardeşiz, dindaşız, ama sen biraz geride kal” anlayışına karşı
çıkılıyordu. Bunun yerini milliyetler temelinde her konuda eşitlik anlayışı
almıştı.
İşte, Türkiye’nin büyük boyutlarda yaşadığı
istikrarsızlığın bir nedeni de, bu tür gelişmelerdi. Egemen güçler SSCB’nin
yıkılışıyla birlikte en telaşlı günlerini yaşıyorlardı. Akılcı, çağa yaraşır
demokratik çerçevede çözümler üretme yerine, bilinen klasik yöntemlere
başvurarak dönemi atlatma çabası içine girmişlerdi. Oysa Anadolu’nun yapısı,
tarihi geçmişi ve olanakları dikkate alındığında, paniğe kapılmaya hiçte gerek
yoktu. Kafkaslarda ve Orta Asya’daki Türk cumhuriyetlerinde ortaya çıkan yaygın
Türk milliyetçiliğini Anadolu’ya yaygınlaştırmak Türkiye’ye yapılan en büyük
kötülüktü. Ülkemizin tarihten gelme mozaik yapısına darbe vurulmuştu.
Bu dönemde özellikle de Kürt milliyetçiliğinin
gelişme tehlikesinin önüne geçmek için egemen ulus milliyetçiliğinin
körüklenmesi dikkat çekiciydi. İlk başlarda islami temelde yapılan bu
milliyetçilik, 90’lı yılların ortalarından itibaren ağırlıklı olarak Türk
milliyetçiliğine dönüştürülmüştü. Çünkü Özal’ın kontrolsüz serbest pazar
uygulamalarıyla korkunç bir sosyal adaletsizlik geliştirilmiş, toplumda
yoksullaşma had safhaya varmıştı. Dini temeldeki milliyetçilik giderek bir
sosyal temele oturmaya başlamıştı. Bu gelişmeyi belli sınırlar içinde tutma ise
olanaklı gözükmüyordu. Bunlar giderek rejimi ve Cumhuriyeti tehdit eder hale
gelmişti. Bir zamanlar ortaya çıkan boşluğu kapatmak için ileri sürülmüş olan
bu alternatif, kullananların da temellerini oymaya başlamıştı. Gelecek
tehlikenin bu yönünü kırabilmek için bu kez Türk milliyetçiliği temel alınmaya
başlanmıştı.
1996’ya gelindiğinde dış ve iç gelişmeler
biraz daha berraklaşmaya başlamıştı. Türkiye başlangıçtaki şoku yavaş yavaş
atlatmış, globalleşmenin sendrumundan kurtulmuştu.
Bilindiği gibi Türkiye’yi istikrarsızlığın
içine iten önemli nedenlerden biri, Kafkasya’da Ermenistan’ın ortaya çıkışı ve
bu ülkeye ABD’nin sergilediği yaklaşımdı. ABD’nin Ermenistan’a yaklaşımı,
İsrail’e yaklaşımıyla hemen hemen eşdeğerliydi. Ortadoğu’da İsrail’e, Kafkaslarda
Ermenistan’a dayanarak dengeler oluşturmak istemişti. Hatta ABD, Karabağ
sorununda Ermenistan işgalci güç konumunda olmasına karşın, Azerbaycan’a karşı
tavır almıştı ve bu tavrı ambargoya kadar götürmüştü.
ABD böyle bir strateji geliştirirken, stratejisinin
saç ayağını K.Irak’ta kurduracağı bir Kürt devletiyle tamamlamayı düşünüyordu.
Ama ABD iki noktada yanılgıya düşmüştü;
Birinci yanılgısı; K.Irak’ta Kürt halkının
ABD’ye karşı olan güvensizliğinin boyutlarını değerlendirememişti.
İkinci yanılgısı; Türkiye’nin gücünü ve
geliştireceği taktikleri gözardı etmişti.
Çünkü 1974’de Barzani’nin “pat” metodu ile
yenilgiye uğratılması, henüz unutulmuş değildi. Körfez savaşından sonra Kürt
halkı yine yalnız bırakılmış, Saddam’ın insafına terk edilmişti. Ne ABD, ne
Avrupa ve Türkiye Irak’ta iktidar değişikliğinden yana değildi. İktidar
değişikliği, bu ülkenin birkaç parçaya bölünmesi anlamına geliyordu. Bu durumda
Ortadoğu’da köşetaşlarının tümüyle yerinden oynaması demekti. Hiçbir tarafta bu
külfeti kaldıracak, daha doğrusu, riski göze alacak gücü kendinde görmüyordu.
Kısaca, Kürt halkının yeni bir yenilgi süreci yaşamasının esas mimarı, sonuçta
ABD olmuştu. Halkın bunları unutması mümkün değildi. Geçmişten deneyimler
edinmiş olan güçler, özellikle de KDP, böyle bir planın parçası olmaya hiçte
niyetli değildi. Çünkü uzun vadede Türkiye’ye rağmen bu planın gerçekleşeceğine
pek ihtimal vermiyordu. Beğenelim ya da beğenmeyelim KDP bu konuda gereken en
tutarlı tavrı sergilemiş, maceracı bir tutum içine girmemiştir. Daha sonraki
süreçte yaşanan gelişmeler de bu tutumun doğruluğunu kanıtlamıştır.
1996’dan itibaren gerek Balkanlar’da gerekse
Kafkaslar’da belli bir düzen sağlanmıştı. Bu bölgelerde istenen dengeler ortaya
çıkmıştı. B.Avrupa ve ABD, kurulan bu dengeler arasında Türkiye’nin öneminden
bir şey kaybetmediğini tekrar keşfetmişti. Özellikle Ortadoğu’da, Kafkaslar’da
ve Balkanlar’da dengeleri Türkiyesiz sağlamanın olanaksız olduğunu görmüşlerdi.
En önemlisi de, ABD ve diğer emperyalist güçlerce 1980 12 Eylül cuntasıyla
ülkemize dayatılan, Turgut Özal iktidarı boyunca uygulama alanı genişletilen ve
son olarak Doğru Yol Partisi-Refah Partisi’yle ürünleri son kez toplanan konsep
bırakılmıştı.
Öte yandan Türkiye’de arayış içinde olmaktan
çıkmış, dünya genelinde oluşmuş dengeler içinde artık devlet çıkarları
doğrultusunda yerini tayin etmeye başlamıştı. Buna uygun strateji ve taktikler
geliştirmiş, daha çokta Balkanlar’da ve Kafkaslar’da söz sahibi olma istemi
yönünde ağırlığını koymuştu. Ayrıca uluslarası alanda etkili olmanın yolunun
içte demokratik refomları yapmaktan geçtiğini görmüştü. Soğuk savaş dönemine
özgü klasik entrikacı yöntemlerle söz sahibi olunamayacağını farketmişti.
Ekonomik ve sosyal alanda ise, insafsız
sömürü ve baskı politikası artık gidebileceği son sınıra varmıştı. Egemen
güçler, kitlelerin üzerine bu tarzda daha fazla gidilmesinin kendileri için
tehlikeler yaratacağını görmeye başlamışlardı. DYP ve RP koalisyonu döneminde
halkın geliştirdiği muhalefetin boyutlarını çok iyi hesaplamak zorundaydılar.
28 şubat kararları görünürde irticaya karşı alınmış kararlar olarak gözükse de,
aslında halkın sömürü, baskı ve kokuşmuş düzene karşı başkaldırısını bir
noktada dizginleme hareketiydi. Egemen güçler, kitlelerin tepkisinin sadece
irticaya karşı koymakla sınırlı olmadığını görmüşlerdi. İşçiler, memurlar,
köylüler ve gençlik, protestolarını her geçen gün daha yükseltir hale gelmişti.
Kaldı ki, gelinen noktada artık burjuvazi
uzun yıllar boyu dizginsiz geliştirdiği sömürüyle oldukça palazlanmış, devleti
yönlendirecek düzeye gelmişti. Tekelci burjuvazi ulaştığı sermaye ve sanayi
gücüyle bunu başaracağına inanıyordu. Artık demokrasi, insan hakları ve
özgürlüklerin geliştirilmesi için ciddi çözüm projeleri sunmaya başlamıştı.
Yaşanan siyasal istikrarsızlığı, ulaştığı sermaye gücü açısından uygun
bulmuyordu. Açıkcası; baskı, işkence, PKK provoskayonları ve yüksek enflasyon
politikası artık gücüne güç katmıyordu. Sermaye istikrar istiyordu. Hele hele
çağdışı gerici, irticacı güçlerin daha fazla kullanılmasının rejimin geleceği
açısından tehlikeler doğuracağı düşüncesi ege- men olmaya başlamıştı.
Geçen 15 yıl içinde ordu da yenilenmiş,
sadece ülke içinde değil, ülke dışında da verilecek görevlere hazır bir durumda
olduğunu kanıtlamıştı. Yani savunma açısından da bölgenin en güçlü ordusu
örgütlendirilmişti. Gelişen yeni savunma teknolojilerini zamanında alacak ve
kullanacak, hatta bir takım silahları üretecek konuma gelmişti. Bu süre içinde
dünyanın onuncu büyük silahlı gücü konumuna geldiği gözardı edilemez.
İşte, gerek uluslararası alanda, gerekse içte
bu yönlü atılımlar katedildikten sonra, PKK ve Abdullah Öcalan için hüküm de
verilmiş oldu. Aslında Abdullah Öcalan’ın sonu 28 Şubat kararlarıyla
hazırlanmıştır. Öcalan provokasyonlarının ülke içinde devamına gerek görülmemiştir.
Kullanılan herkese yapılan, Öcalan’a da yapılmış, sonuçta “tutuklanmıştır.”
III- PKK BİR
PROVOKASYON HAREKETİDİR
1- PROVOKASYONLARIN İDEOLOJİK KAMUFLAJI
2- PROVOKASYONLARA HAZIR BİR ÖRGÜTSEL
YAPI
3- APOCU TABANIN ÖZELLİKLERİ
4- ÖCALAN KÖLELİĞİ
5- 1984 PROVOKASYONU VE AMAÇLARI
6- PKK-DERİN
DEVLET İLİŞKİSİ
PROVOKASYONLARIN İDEOLOJİK KAMUFLAJI
“Eğer bir ülkede önderlik edecek sınıflar
rollerini oynayamıyor, tersine büyük bir ihanet içinde bulunuyorlarsa ve hele
bu ülke Kürdistan gibi uzun sömürgecilik yıllarının tahribatı içinde
bulunuyorsa, sonuç kaçınılmaz olarak böyle olacaktır.” (17)
Abdullah Öcalan toplumsal koşulların
gösterdiği birtakım çağdışı özellikleri dikkate alarak, bir avuç “kahramanın”
ne tür zorluklar olursa olsun herşeyin üstesinden gelebileceği anlayışını
yerleştirmekle işe başlamıştır. Tabanında düz mantığı veya bir başka deyişle,
Aristo mantığını egemen kılmaya ve bu doğrultuda sorunlar üzerine düşünmeye
yöneltmiştir. Toplumun tarihini, geçirdiği siyasi ve sosyal evreleri, içinde
bulunulan ekonomik ve siyasi koşulları irdelemeye gerek duymamıştır. Varolan
koşullarda sınıfların mevzilenmesi ve bu mevzilenmeden doğan ittifaklar
politikasını vb.sorunları diyalektik bir bütünlük içinde ele alma ve sonuçlar
çıkarma gibi bir sorunu hiçbir zaman olmamıştır. Karanlık odakların talimat ve
düşünce yapısıyla hareket zorunluluğu bulunanların bu tür yaklaşımlar
sergilemesi gayet doğaldır. Elbette karşı devrimci güçler ve onların ajanları
yükümlülüklerini gereği gibi yerine getirebilmek için, açık kimliklerini
kullanmayıp maskeli yüzleriyle hareket edeceklerdi. Bu nedenle yüzlerine ya bir
sol ideoloji ya da islami kılıf geçireceklerdi. A.Öcalan’a sol içinde hareket
edebileceği bir kılıf giydirilmiştir.
A.Öcalan oyunlarını oynayacağı tabanının özelliklerini
belirledikten sonra, bu tabanı kimlere karşı nasıl yönlendireceğinin
yöntemlerini de çok netçe ortaya koymuştur. Ulaşılmak istenen hedefe göre
biçimlendirilmiş bir güruh ve bu güruha uygun hedefler gayet açık
sergilenmiştir. Yani, amaca göre kullanılacak araçlar da belirlenmiştir.
Belirlenen hedef; emekçi yığınlar başta olmak üzere, istisnasız tüm sınıflara
ve topluma karşı beslenecek düşmanlık ve imha politikasıdır. Kürdü, Kürt
kimliğini yoketme amaçlanmıştır.
Toplumdaki tüm sınıf ve tabakaları ekonomik,
siyasi, sosyal, kültürel gelişmelerden bağımsız kaf dağının bilmem neresinde
göstermeye kalkışmak, sadece safdillikle ya da yetersiz teorik düzeyle
açıklanamaz. Belli ekonomik ve sosyal koşullar altında sınıf ve tabakaların
mevzilenişleri vardır. Konumlarına aldırmaksızın, tümünü bir anda “ihanetçi”
niteleyerek yokedilmeleri gereken düşmanlar olarak göstermek, gerçekte, bir
toplumu tarihten silme anlayışının açık ifadesidir. Çok ilginçtir ki bu
anlayış, işçi sınıfı adına öne sürülmüştür. A.Öcalan ve güruhu hem işçi sınıfı
adına hareket ettiklerini iddia etmiş, hem de kinci bir yaklaşımla işçi
sınıfını hain ve ihanetçi olarak suçlayabilmiştir. Bu anlayış bile başlıbaşına
bu güruhun niteliklerinin kavranması için yeterlidir.
İşçi sınıfı ve müttefiklerinin mücadelesi bir
zaman dilimiyle sınırlandırılamaz. Şu tarihte örgütlenme başlatılır, şu tarihte
mücadele geliştirilir ve şu tarihte sonuçlandırılır diye bir şablom yoktur.
Örgütlenme ve mücadele bir süreç sorunudur. Bu süreçte başarılar sağlanabildiği
gibi, yenilgiler de alınabilinir. Demokrasi ve özgürlükler sorununa “sabah
erken kalkan darbe yapar” anlayışıyla yaklaşılamaz. Kaldı ki bir Kürt toplumu
varsa, her toplumda olduğu gibi burada da çıkarı en geniş demokrasiden yana
olan sınıf ve tabakalar, şu veya bu düzeyde rolünü oynayacaktır. Bu Apocuların
iradesi dışında gelişen bir durumdur.
Sorunu bir başka cepheden ele alacak olursak:
Apocu baylar hem işçi sınıfını önderi olduğunu iddia ediyorlar, hem de işçi
sınıfının kendisi için bir sınıf olmadığını ve hatta ihanetci olduğunu
söylüyorlar. Yani kendi kendileriyle çok açık bir çelişkiye düşüyorlar. Bu tür
çelişkilerin altında yatan esas neden ise, “acaba anlaşıldım mı?” korkusudur.
Başvurulan taktik, tipik bir provokatör
taktiğidir. Toplumda infial yaratma, özellikle sahip olduğu tabanda ümitsizliği
yayma ve bunlara paralel olarak “eyvah gittik, yetişmezsek herşey bitecek”
psikolojisini egemen kılma, Apocu hareket tarzının ilk basamağını oluşturuyor.
Nitekim, bu politikalarını pekiştirmek için bir adım daha ileri gidiyorlar ve
gerçeklerin günışığına çıkmasını engellemenin bir yolu olarak akıl almaz bir
belirlemede daha bulunuyorlar;
“Gazetenin(...)ancak sömürgeci kültürle
haşır-neşir olmuş çok sınırlı bir kesime sesleneceği ve böylece kitleler içinde
amaçlanan devrimci siyasal ajitasjonu yeterince yapamayacağı açıktır” (18)
İnsan yukarıdaki paragafı okuduğunda, acaba
Kürt halkı Ekvator ormanlarında yaşayıpta 80’li yıllarda keşfedilmiş bir halk
gurubu mu diye sormadan edemiyor. Kürt halkında okuma ve yazma oranının düşük
olduğu bir gerçek. Ama bu bir bütün olarak analfabet oldukları anlamına da
gelmiyor. Bölgede günlük gazete satışları çok büyük boyutlarda olmamasına
karşın, pek küçümsenecek oranda da değildir. Eğer daha yüksek trajlarda
seyretmiyorsa, bunun en önemli nedenlerinden biri yaşanan ekonomik krizdir.
Halkın her gün gazete alacak maddi gücü yoktur. Kaldı ki İç Anadolu’da gazete
okuma oranının, bu bölgeden daha yüksek olduğu da söylenemez. Yani sorun,
Türkiye genelinde yaşanan bir sorundur. Ayrıca Türkiye’deki Kürtler’in
okuma-yazma, genel sosyal yaşam düzeyi ve aydınlanma oranı İran ve Irakta’ taki
Kürtlerle karşılaştırılamayacak kadar yüksektir. Düşünen hiçbir beyin,
gazetenin, Kürt halkının aydınlaması yönünüde herhangi bir rol oynayamayacağını
iddia edemez. Bu başta işçi sınıfı olmak üzere, tüm toplumu hain ilan eden
anlayışla bağlantılıdır. Yani mantık, “tüm sınıflar zaten haindir, dolayısıyla
yokedilecek bir toplum için gazete de oldukça lükstür” biçiminde kuruluyor.
Emekçi yığınların çıkarları için hareket etmeyi temel almış bir devrimci
anlayış, hiçbir zaman toplumun aydınlanmasını bilinmeyen bir zamana
erteleyemez. Gazetenin aydınlanma ve biliçlenmenin en önemli araçlarından biri
olduğunu bilir. Ancak müritler tekkesi, daha doğrusu ümmet toplumu örgütlemeyi
hedefleyenler veya günlük çıkarlar uğruna maymun iştahlı çete hareketi
geliştirmeyi esas alanlar, böyle bir araca karşı tavır alırlar. Çünkü bu tür
kesimlerin en büyük düşmanı, toplumun aydınlanmasıdır. Toplumda bilinç ve
kültür düzeyinin yükselmesinin kendi intiharları anlamına geldiğinin çok iyi
farkındadırlar.
Apocuların düşünce ve eylem biçimlerine
bakıldığında, gazetenin oynayacağı rolü yadsımaları hiçte garip değildir. Açık
ki Apoculuk, bilinçle, düşünceyle hareket eden bir toplum değil, salt inançla
hareket eden bir toplum arzuluyor. İnançla hareket edilen koşullarda,
oyunlarını rahatlıkla tezgahlama olanaklarına kavuşacaklarını çok iyi
biliyorlar. Kör ve bilinçsiz bırakılan bir topluluğu istenilen amaçlar
doğrultusunda kullanma, hiç tartışmaya gerek yok ki, çok kolaydır. İrdeleme,
sorgulama, açıkcası düşünme gücü elinden alınmıştır. Apocu tabanın durumu da
tamı tamına budur.Toplumu tanımalarına fırsat verilmemiş, kahramanlık
hikayeleriyle beyinleri yıkanmış, okuduğunu anlayacak güçten ve bilinçten
yoksun serseri mayınlar haline getirilmişlerdir.
İşçi sınıfının kendisi için bir sınıf
olmasının, birkaç kişiyi bir araya getirip aralarında birtakım görev bölümü
yapmayla eşdeğerli olmadını herkes bilir. Ciddi bir sorunu, böylesi bir derekeye
çekmeye kalkışanları salt lumpenlikle veya sınıfdışı kalmışların oluşturduğu
toplulukla nitelendirerek geçiştirmek mümkün değildir.
PROVOKASYONLARA HAZIR BİR ÖRGÜTSEL YAPI
Apocuların bu hareket tarzını daha başlarda
temel almalarının iki önemli nedeni vardır;
Birincisi; aydınlanmanın önününe set çekerek
düşünmeyi ve bilinçlenmeyi engellemek
İkincisi; etrafındakileri önce içinden
çıktığı topluma, sonrada kişinin kendisine düşman etmek.
Bu aşamalardan sonra geriye kör bırakılmış,
halkına karşı kin ve nefretle doldurulmuş bir topluluğu karanlık amaçları için
görev başına sürme kalıyor;
“...Silahlı mücadele içinde belli ölçüde
yoğrulan, örgütlerini ve halkı geliştirip birliğe götüren, başarılı
faaliyetleriyle düşmanın sert baskı, pasifikasyon ve işkence ortamını yırtan,
devrimci şiddeti geliştirerek halkı ajanlardan, işkencecilerden ayıklayan bir
parti, tüm bunları ba- şarrmasını bilen bir parti artık mücadelenin daha ileri
bir aşamasına geçecek ve gerillayı gündeme alacaktır.” (19)
“Ajanlara ve işkencecilere yönelen silahlı
propaganda, bu iki gücü etkisiz kıldığı oranda halk kitlelerini siyasal
bilinçlenme ve örgütlenme içine çekecektir.” (20)
Bu şekildedüşünmeden yoksun bırakılmış,
feodal duyguları ve davranış biçimleri okşanmış bir bileşkeye, geri toplumsal
yapıdan kaynaklanan dinsel etkileri de kullanarak yapay hedefler gösterme ve
harekete geçirme artık zor değildir. Emekçi yığınların çıkarları adına temel
alınan hedefler çok dikkat çekicidir. Yıllardır jandarma, polis, ağa baskısına
uğramış, sürekli korku, ürkeklik ve en önemlisi de geleceği için kaygı duyan
eğitimsiz ve bilinçsiz insanlar, gösterilen bu hedeflere yönelmekle amaçlarına
çok rahatça ulaşabileceklerini sanmaktadırlar. Burada önemli olan, Öcalan ve
ekibinin karanlık amaçlarını gerçekleştirirlerken tabanın içinde bulunduğu
olumsuzluklar veya zayıflıklar üzerinde taktikler geliştirdiklerini açıktan
dile getirmeleridir.
Eğer eski çağlarda insan aklının çözüm
getiremediği noktada üretilmeye başlanan hurafelerden bahsetmiyor da, şu anda
varolan Kürt halkından bahsediyorsak, her halk gibi Kürt halkı da belli bir
ekonomik ve sosyal yapı içinde yaşam sürdürmektedir. Bu toplumsal yapının
değişimi iradi kararlarla sağlanamaz. Hele hele birkaç ajan ve provo- katörün
ortadan kaldırılmasıyla toplumsal yapıda istenilen değişme hiç mi hiç
sağlanamaz. Eğer demokrasi ve özgürlük sorunlarını halletme bu kadar basit,
birkaç vuruş hamlesiyle çözümlenebilseydi, günümüz- de demokrasilerin egemen
olmadığı ülkeler kalmazdı. Doğal olarak biz bugün, her türlü diktatörlüğe ve
emperyalizme karşı mücadele yöntemlerini tartışmıyor olacaktık. Kim ki bir
halkın özgürlük sorununu birkaç ajanın temizlenmesi olayına indirgiyorsa, o
iflah olmaz bir hain, artniyetli ve bir provokatördür. Bu tutum öncü gücü hiçe
sayıp, bir kaç “akıllının” yel değirmenlerine saldırmasıyla her şeyi
halledeceğine inanan anlayışla eşdeğerdedir. Açıktır ki, böylesi anlayışların
sahiplerinin, başta öncü güç olmak üzere tüm emekçi yığınlara karşı korkunç bir
terör uygulamaya yönelmeleri kaçınılmazdır.
Kör bir terör, kör bir şiddet politikası
Apoculuğun varlık nedenidir. Üstelik böylesi bir ihaneti mitler yaratarak
yapmaya kalkıyorlar. Mev- cut toplumsal yapı, üretim güçleri ve ilişkileri
ayakta kaldığı müddetçe, bahsedilen türden “ayıklama”larla yapılacak tek şey,
provokasyondur. Çünkü ayıklananların yerine yenileri gelecek, bu tepkiye karşı
belki de daha güçlü karşı refleksler oluşturulacaktır. Sonuçta emekçi
yığınların üzerindeki sömürü ve baskının daha katmerli hale gelişine yardım
edilmiş olunacaktır. Yani buyrulan yöntem, karşı devrimi örgütlendir- meden
başka bir şey değildir.
Hedefler bu şekilde belirlendikten sonra,
ilkel, eğitimsiz, feodal özelliklerlerden arınmamış köylü tabanın en ufak bir
sorgulama ihtiyacı duymadan, gösterilen her noktaya körce saldırmaktan
çekinmeyeceği açıktır. En sinsi bir biçimde dini motiflerle donatılan taban,
verilen her emri şeyhin, aşiret reisinin veya bir beyin verdiği emirler kabul
edecek, doğal olarak kendini de bunları uygulamakla yükümlü bir mürit göre-
cektir. Abdullah Öcalan’ın böylesi tekil hedefler göstermesi boşuna değildir.
Hedefleri; cahil köylüğün feodal duyguları, pisikolojik yapısı, topluma dar
bakış tarzı vb. tüm ayrıntıları dikkate alarak belirlemiştir. Bir kişinin çok
basit bir biçimde imha edeceği hedefleri seçmiştir. Cahil bir köylü, hele hele
biraz da dini duygularla yoğrulmuşsa, böylesi bir eylemden, daha doğrusu
“ayıklama”dan sonra, kendisini tam bir “kahraman” ve “yenilmez” olarak görüyor.
İnançlar ve kutsal davalar uğruna şartlandırılmış kafalar için yapılacak bir
eylemin nedeni, niçini ve doğuracağı sonuçlar hiç önemli değildir. Mürit,“eceliyle
ölüm olayını murdarlık, haram olarak değerlendirdiği…” için şeyhinin
verdiği emirleri, sorgulanmadan yerine getirilmesi gereken emirler olarak
görüyor. Tabanını bu şekilde cehaletin girdabında boğmak Apocu hareket tarzının
ikinci basamağını oluşturuyor.
Apocu hareket tarzının üçüncü basamağı; İşçi
sınıfı başta olmak üzere tüm toplum üzerinde şiddet estirerek, emekçi
yığınların demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinin hedefini saptırmak
olarak özetlenebilir.
Abdullah Öcalan ve PKK tüm bunları ellerine
verilmiş bir plan çerçevesinde pratikte adım adım hayata geçirmiştir. Emekçi
yığınların çıkarlarına hizmet edecek araç ve olanaklardan yararlanmanın gerekmediğine
inanan Apocu baylar, çok yönlü bir mücadele yürütmenin önüne nasıl ket
vuracaklarını da açıkca dile getiriyorlar;
“…‘daha çok okul, yol, daha çok eğitim
olanağı, ana dilde eğitim’ gibi ekonomik-akademik amaçlar uğruna sömürgeci
parlamentoculuk ve seçimcilik mücadelesi içine giren bir gücün, oluşturacağı
örgütler de ancak “sömürgeci yasallık” içindeki dernekler olabilir. Ve bunlara
da gerçek anlamda siyasal bir örgüt, bu örgütlerin mücadelesine de siyasal bir
mücadele denilemez.” (21)
Bir halkın çıkarları uğruna mücadele
yürüttüğünü iddia eden hangi devrimci siyasal hareket, sorunların çözümüne
böylesine önyargılı yaklaşabilir? İşçi sınıfı hareketleri, baskı ve sömürüye
karşı mücadele sürecinde kesinlikle kendini tek bir alternatifle sınırlamaz. Amaca
hizmet edecek birçok alternatifi aynı anda kullanma yolunu seçer. Hiç bir
taktik ve strateji masa başının ürünü olmaz, tersine somut koşulların ürünü
olarak ortaya çıkar. Öncü gücün rolü ve önemi zaten bu noktada gündemleşir.
Öncü güç, içinde bulunduğu somut koşulları bilince çıkartarak, doğru strateji
ve taktikleri bulup yerinde ve zamanında başarılı bir biçimde pratiğe
geçirebilirse öncü güç olur.
Daha iyi bir yaşam için demokrasi ve özgürlük
kavgası verenler, sorunu bu biçimde kavrarlar. Siyasi ve sosyal gelişmeleri,
çok ciddi bir eylem olan iktidar mücadelesini tekdüze ve bayağı ele almazlar.
Sınıf savaşımında olabildiğince karmaşık olan sorunları salt bir alternatifle,
hele hele salt bir şiddet politikası olarak sunmak provokatörlere özgü bir
durumdur.
Apocular halkı harekete geçirme adına, tüm
halk düşmanlarıyla omuz omuza şiddet politikasının geliştirilmesi gerektiğini
savunuyorlar. Egemen güçlerin halk üzerinde baskı ve sömürüsünü halkın harekete
geçmesi için yeterli görmüyorlar. Yani, egemen güçlerin yığınları terörize etme
politikasının bir parçası olduklarını söylüyorlar. Terör ve şiddet
politikasıyla siyasal mücadele verildiği nerede görülmüştür? Siyasal
mücadelelerde gazete, dernek, sendikalar ve parlamento dahil halkın çıkarlarına
hizmet edecek her türlü olanaklar en akıllı biçimde kullanılmıştır. Yine yol,
su, elektirik, mümkün olduğunca daha fazla iş sahası, daha fazla okul vb. için
mücadele edilmiştir. İşsiz tek bir kişinin, okuma-yazma bilmeyen tek bireyin
kalmaması için kavga yapma, kitleleri bu doğrultuda sevk etme devrimci
demokratların başta gelen görevleri arasındadır. Bunlardan kaçınma, ezilen
emekçi yığınlardan yana olmamadır. Düzenin tüm boşluklarını,
yetersizliklerini,yolsuzluklarını, çirkefliklerini sergileyerek kitlelerin
harekete geçmesini sağlama devrimcilerin hareket noktalarından birini
oluşturur. Emekçi yığınlar adına hareket ettiğini söyleyen hiçbir güç, mücadele
için böylesi olanakları, araçları kullanmayı reddetmez, edemezde. Burada da
Apocu hareket tarzının dördüncü basamağı devreye giriyor.
Dördüncü basamak; Emekçi yığınların özlemini
duyduğu demokratik açılım ve insanca yaşam istemini terörle bastırmaktır. Bunun
için Kürt halkını ortaçağ karanlığı içinde tutmayı amaçlayan ve toplumu
terörize etmeye yönelik hedefler seçmişlerdir.
Bugün gelinen noktada bile bazı çevreler, PKK
ve Abdullah Öcalan’ı değerlendirirken, “terörist bir hareket olduğu için egemen
güçlere dolaylı hizmet sunmaktadır” biçiminde ele almaktadır. Bu oldukça
bayatsımış bir iddiadır. Eylemleriyle sonuçta bujuvaziye hizmet eden
örgütlerle, ta başından itibaren belli bir plan ve proğram çerçevesinde bizzat
egemen güçler tarafından kurulup yönlendirilen örgütlenme arasında önemli
farklılıklar vardır. Terör örgütleri eylem ve faaliyetleriyle devrimci
demokratik mücadeleye dolaylı darbeler vururlar. Abdullah Öcalan ise, solu,
direkt silahlı temelde bitirmeyi amaçlamıştır. Bu anlamda, maceracı terör
hareketiyle bir ajan hareket arasındaki fark çok açıktır. Abdullah Öcalan,
Türkiye’de derin devlet tarafından hazırlanmış bir projeyi hayata geçirmek için
kolları sıvayan gönüllü neferlerden biridir. Kaldı ki, tüm devrimci hareketleri
silahlı temelde yoketmeyi hedefleyen projenin sol cepheden uygulayıcısı
olduğunu çok daha sonraları kendisi de iftiharla söylemiş ve bu sözleri ifade
tutanağına da geçmiştir;
“….benim sağ-sol çatışması içerisinde klasik
bir solcu olarak kabul edilmem veyahut ta klasik kürtçü olarak kabul edilmem
doğru değildir.” (22)
PKK ve Abdullah Öcalan’ın, böyle bir projenin
ürünü olduğu hiç bir zaman unutulmamalıdır. Bugün mahkemede resmi kayıtlara
geçen ni- yetlerini geçmişte de çeşitli vesilelerle sıkça dile getirmişti;
“Tasfiyeci sol’un şefleri ve itirafcıların
elebaşıları ne kadar estetik amaliyat geçirirse geçirsinler ve dünyanın öbür
ucuna, Amerika’ya da gitseler ellerimizi yakalarından bırakmayacak, mutlaka
çekip hak ettik- leri cezayı vereceğiz” (23)
Abdullah Öcalan, kimlere karşı öfke duyduğunu
hem benzer sözlerle, hem de pratiğiyle göstermiştir. Hızını alamayıp dünyanın
öbür ucuna kadar kovalamak istediği güçler solculardı. 1984’lerde de
patlatılacak silahların karşı devrimci hedeflere hizmet edeceğini açıktan ilan
ediyordu. Onu bu kadar cesaretli kılan elbette derin devlet denilen odakların
gücüydü. Derin devletten ve bunların uluslararası bağlantıla- rından güç
alanlar, devrimcilere karşı böylesine pervasızca konuşur, işlemek istediği
cinayetleri önceden açıkça ilan edebilirler.
1984 provokasyonu bu anlamda önemlidir. Halk
adına sözümona bir mücadelenin başlangıcı olarak nitelendirdikleri bu eylemin
özü ve biçimi çok iyi incelenmelidir. A.Öcalan ve PKK’ye bakışta birçoklarını
yanılgıya düşüren bu eylemin asıl anlamı bilince çıkarılmalıdır. 1984’te
yapılanlar, cuntanın bir dönem için üstlendiği görevlerin sol maskeyle
sürdürülmesinden başka birşey değildir. 1984 provokasyonu; cuntacıların, baskı
ve terörden çıkarı olan sermaye odaklarının, demokratik bir ortamın oluşması
için mücadele veren güçlerin başında demoklesin kılıcı gibi sallanmalarını
sürekli kılan bir provokasyondur. Diğer bir yönüyle, Türkiye’de devrimci
demokratik mücadeleyi uluslarası planda terör hareketi olarak yansıtarak,
demokratikleşmenin önünü tıkayan karanlık güçlere haklılık kazandırmayı
amaçlayan bir provokasyondur. Abdullah Öcalan’ın gerek ayrılanlara, gerekse de
ilerici demokrat tüm örgütlenmelere karşı Avrupa’da cinayetler işlemesi bu
nedenledir. Hatta daha sonraları Palme cinayetine adının karışması bile başlı
başına irdelenmesi gereken bir konudur. Özellikle Avrupa’da karanlık odakların
kolluk kuvetleriyle açıktan ortaklaşa cinayetler işlemekten çekinmedikleri
giderek günyüzüne çıkmıştır. Dikkat edersek, dönemin devrimci, demokrat hiç bir
siyasal oluşumu hedef dışı bırakılmamıştır. Hem Türkiye’de, hem de Kuzey
Irak’taki devrimci demokrat güçleri aynı anda yoketmekle yükümlü olduklarını
çoğu kez gizlememişlerdir. Bunun için hem Türkiye’de derin devlet diye ifade
edilen güçlerle, hem de Avrupa ve Ortadoğu’daki karanlık odaklarla hareket
edilmiştir. Abdullah Öcalan, bahsedilen güçlerle ortak hareket etmekten övünç
duyduğunu her fırsatta dile getirmiştir. Karanlık güçlerden aldığı destekle
hedef aldığı kesimlerin listelerini dahi yayınlamaktan çekinmemiştir;
“Ama tüm bunlardan uzaklaştığınız ve birer 12
Eylül solu olarak karşımıza çıktığınız gerçeği bugün her dürüst insan tarafından
daha iyi görülmektedir.
“Partizan” yönetici kliğinden, Hamburk “Dev-İşçi” böylesi bir konumda
yaşadığınız gün gibi ortada değil mi?”(24)
“Sosyal-şöven, revizyonist-reformist bu
güçlerin, KUKM'nin çıkmazlarını
derinleştirmeleri izah etmeye çalıştıklarımızla da sınırlı değildir. IKP,
yanına aldığı KUK, Peşeng (PPKK), Sami Abdurahman gibi örgüt ve kişiler
vasıtasıyla, TKP de TKPS, Peşeng (PPKK) örgütlerle kurduğu “Sol Birlik” bünyesinde,
modern giysili “sosyalistlik, devrimci-demokratlık”yaftasının yapıştırıldığı,
aşınan klasik işbirlikçilik yerine yeni işbirlikçi bir Kürt akımını KUKM'ne
dayatmaktır” (25)
“Cephenin diğer bir gücü olan TKEP, sekterlik
ve darlığının sonucu olarak boyun eğmeciliğe saplandı ve kendini TKP'ye kiraladı. (26)
“...KYB ve gerekse, KDP'nin yeniden
örgütlenmesi olan 'Geçici Komite' tarafından, geçmişin dersleri yeterince
özümsenmemiştir. Her ne kadar geçmişten ders çıkardıklarını söylemektelerse de,
aynı tarihsel ve sosyal tahlil ve otonomiciliği ile meşhur olan aynı proğram ile yola çıkmış, eski
biçimlerde, yani yine, fırsatlardan yararlanarak, iki sömürgeci devlet
arasındaki çelişkilere dayanarak eylem geliştirmeye çalışmışlardır...” (27)
Yok etmek istediği devrimci demokrat
örgütlenmelerin listesi uzadıkça uzuyor. Ülkede işçi sınıfından köylüsüne,
esnafından memuruna ve aydınlara kadar tüm bir toplumu terör altında ezmek
isteyen bir hareketin ilk etapta yöneleceği kesimler elbette bunlar olacaktır.
Ayrıca cinayetlerle şekillendirdiği tabanını, devrimci, demokrat örgütlenmelere
yöneltmede zorluk da çekmeyecektir. Bu nedenledir ki, A.Öcalan karanlık
amaçlarının önünde engel olarak gördüğü tüm devrimci örgütlenmelere karşı “Kürdistan
halkının büyük kin ve öfkesini boşaltmasını bileceğiz.”(28)diyerek
kükrüyordu. Bunları yaparken kendisini halk ve ülke yerine koyması ise yeni bir
şey değildi.
APOCU TABANIN
ÖZELLİKLERİ
Yüzyılların aşiret kavgaları geleneği içinde
yoğrulmuş cahil köylü tabanın biraz da dini duyguları okşandığında, bir anlık
dolduruşa getirilerek istenilen her hedefe yöneltme kolaydır. Aşiret
kavgalarının yirminci yüzyılın sonuna yaklaştığımız bu günlerde bile devam
edişi, Kürt toplumunda adeta gelenek haline dönüşmüş, neredeyse kanıksanır
olmuştur. Bu kavgalar, Kürt toplumunda karşılıklı olarak birbirine duyulan kin
ve nefretin asıl kaynaklarından birini oluşturmaktadır. Hâlâ aşiretler arasında
birbirine pusu kurarak intikamların alındığı, 20-30 yıllık kan davalarının
hüküm sürdüğü, zaman zaman kan parası adı altında kızların evlenlendirildiği
bir toplumsal yapı hüküm sürüyor. Buradan hareketle ortaya çıkartılan köylü
örgütlenmesine gösterilen hedefler, Abdullah Öcalan ve destekçileri tarafından
gayet bilinçlice seçilmiştir. Yani PKK ve Abdullah Öcalan, ilkel yapıdan çıkmış
bir çok insanın kin ve nefretini iyiye ve güzele karşı akıttığı bir kanal
durumundadır.
Öcalan ve ekibi, ölüm olaylarını, kırsal
kökenli veya sınıf dışı kalmış unsurları harekete geçirmenin bir aracı olarak
görüyor. Bu tür olaylar, 1984 provokasyonu öncesinde ve hemen sonrasında
oldukça çarpıcı ve sıkça kullanılmıştır. Hitap tarzı aynı zamanda sınıf dışı
kalmış unsurların veya kenar mahalle sokaklarında çapulculuk yapan çetelerin
pisikolojik ve ruhsal durumlarına göre belirlenmiştir. Bu tarz özellikle
seçilmiştir. Çünkü içinde yaşadığımız toplumsal koşullarda çapulcuların hiçbir
sosyal güvencesi yoktur. Sahip oldukları tek güvence, yaptıkları her kriminal
olay karşısında birbirine daha fazla kenetlenmedir. Yaşamlarını başka türlü
sürdürme olanakları yoktur. Korku ve isyankârlığı aynı anda yaşarlar. Bir bakıma
içgüdü haline gelmiş olan ama kaba, ilkel isyancılıkla örtülenmeye çalışılan
aslında bu korkudur. Bu onların aynı zamanda en büyük zaafıdır. Bu zayıflık
onları birbirlerine bağladığı kadar, hiç beklenmedik anlarda çok rahat
birbirine de düşürür.Yani, isyankârlıkları korkularının verdiği istemdışı
tepkiyle sınırlıdır. Toplum tarafından tamamen dıştalanmışlardır. Sistem ise
rehabilitasyona alınmalarını gerekli görmemektedir. Tam bir boşluk
içindedirler. Bu nedenle kaybolan her arkadaşlarının arkasından bir yandan
intikam yeminleri ederler, bir yandan da ağıtlar yakarlar. Sürekli bir ikilem
içindedirler. Abdullah Öcalan ve bağlı olduğu derin devlet, tabanın bu
özelliklerine uygun şırıngalar vermeye özen göstermiştir. İşte ölüm olaylarının
hangi temelde kullanıldığına açık bir örnek;
“Onlar, halkın ve partinin dışında başka bir
ölümü anlamsız buldular. (...) Böyle olacağız ve bundan başka çaremizin
olmadığına her zamankinden daha fazla inanıyoruz(...)Çatışmadan, kendi eceliyle
ölüm olayını murdarlık haram olarak değerlendirdiği, doğal ölüm olayını adeta
küçümsediği yörenin bir evladı olarak (...)en çok verim sunacakları gencecik
yaşlarında akıttıkları kanlarıyla direniş tarihimize ve beynimize nakşettiler.”
(29)
Dikkat edilirse kullanılan üslup rastgele
seçilmiş bir üslup değildir. Hem cahil kalmış köylü tabana, hem de kırdan kente
göç etmiş ama sınıf dışı özellikler gösteren kesime hitap etmektedir. Hemen her
konuşma, dağıtılan bildiriler, basılan broşürler vs. dolduruşa getirmeyi
amaçlayan dinsel motiflerle süslenmiştir. Halkı, devrimcileri, demokratları
katletmenin cennet kapılarını açmakla eşdeğerli olacağına tabanı
inandırıyorlar. Her geçen gün yoksullaşan, ekonomik baskılardan nefes alamaz
hale gelen toplumsal kesimlerin dine bir kurtarıcı gibi daha sıkı sarılmaları
beklenilen bir durumdur. Bu duruma gelişmemiş ülkelerde, işsizliğe geçici de
olsa “çözüm” getirmenin bir aracı olarak bakılır. Apocular da egemen güçlerin
yamakçıları olduğu için dini motifleri, hurafeleri vb. çağdışı her şeyi
insanları düşünmeden yoksun kılma doğrultusunda kullanmaktadır. Demokrasi ve
özgürlükler adına hareket ettiğini söyleyenlerin, yığınları köleleştirmenin
çabasını verdiği nerede görülmüştür? İşte Apocuların ikiyüzlülüğünü sergileyen,
egemen güçler hesabına çalışan figuranlar olduklarını gösteren açık kanıtlardan
biri de, bu tür düşünce ve pratikleridir.
ÖCALAN KÖLELİĞİ
1984 provokasyonu, Kürt milliyetçiliğiyle
karışık islami düşünce ve duygularla yoğrulmuş kır kökenli ve sınıf dışı kalmış
kesimlerden bir milis hareketi örgütlendirilmesine yolaçmıştır.
A.Öcalan, mahalle kabadayılarının ilkel
yanlarına, feodal duygularına seslenirken, aba altından sopa göstermeyi de
ihmal etmemiş, tabanına karşı oldukça tehtidkâr davranmıştır. Metropol
kentlerin kenar mahallelerinde soygun ve hırsızlıkla geçimini sağlayan genç
çete gruplarının anlayışını aynen Öcalan’da da görmek mümkün. Bu gruplarda
kendi içlerinde gasp edilenleri bölüştürme ve birbirlerini mahallenin halkına
karşı koruma anlayışı ve buna uygun davranış biçimleri vardır. Bu çete gruplarında
hiç kimse tek başına hareket edemez, kollektif karar mekanizması zaten hayal
bile edilemez. Nerede, ne zaman ne yapılacağı şefin ihtiyacına ve çıkarına göre
belirlenir. Şefe bağlılık- ta kusur da affedilmez. PKK de kendi içinde aynı
anlayış ve davranış biçimini geliştirmiştir. A.Öcalan tek ve dokunulmazdır.
Diğerleri ise canı bile kendisine ait olmayan “mülkiyetsiz”lerdir;
“...Burada bulunan topluluk içinde hiç
kimsenin üzerinde istediği gi- bi tasarufta bulunabileceği kendine has ne bir
canı vardır, ne de ken- dine özgü bir niyeti olabilir. ...hiç bir militan kendi
varlığı üzerinde bir mülkiyet hakkına sahip değildir. Hiç bir militan 'bu can
benim canımdır' diyebilecek durumda olamaz, olmamalıdır.
Böyle bir tutumda ısrar eden kişide mülkiyet
duyguları gelişiyor demektir.” (30)
“Fakat Kürdistan gerçekliğine aynı yaklaşımla
yöneldiğimizde, ya- şamın kutsallığı değerini yitirmektedir. Çünkü gelişmenin
doğal seyrinden çıkarıldığı Kürdistan'da, işlerin toplumsal ve tarihsel
diyalektik içinde izahı son derece güçleşmekte (sözle dile getirilen teorik litera türün! anlamı bu
olsa gerek, BN.) ve yaşam fazla bir anlam ihtiva et- memektedir.” (31)
Vurgulanan bu mantıkla ne tür yönelimler
içine girileceğini kestirmek hiçte zor değildir. Her şeyden önce bir kişinin
veya bir kurumun bir başka kişinin yaşamı üzerinde söz sahibi olmasına kölelik
denilir. Bir kişinin yaşam hakkı üzerinde bir başka kişinin ipoteği kabul
edilemez. Öcalan günümüz koşullarında Roma’nın köle beylerini aratmayacak bir
tarzda konuşmaktadır. Kişiler üzerinde mülkiyet hakkının olduğunu iddia
edebiliyor. “Öcalan köleliği” biçiminde de adlandıracağımız bu kölelik sistemi,
tamemen mafyavari yöntemlerle sağlanmıştır. İnsanlar önce cinayet, esrar-eroin,
insan kaçakçılığı vb. yollarla insanlıkdışı ilişkiler içine çekilmiştir.
Böylece üzerlerinde her türlü baskıyı kurabilmenin koşulları yaratılmıştır.
Bundan sonra da kölelikten başka çıkış yollarının olmadığı kendilerine
anlatılmıştır. Bu duruma düşmüş kişinin canının, düşüncesinin ve hatta gidermek
zorunda olduğu günlük temel ihtiyaçlarının bile Öcalan tarafından belirlenmesi
artık işten bile değildir. İstediği gibi asar, keser ve kullanır.
İstKöleliğe çağrı metninde seçilen üslup da
rastgele seçilmemiştir. Batman, Siirt, Bingöl, Bitlis ve Muş bölgelerinin daha
çok kırsal kesimlerindeki tarikat şeyhlerinin müritlerine sesleniş
tarzıdır.Yaşam hakkına en edepsizce saldırı vardır. Yaşamın değeri ve
gerekliliği hiçe sayılıyor. Bunun hiçe sayıldığı noktada her türlü vahşilik
kolaylıkla sergilebilinir. Çünkü insanlık değerlerinin korunması ve
geliştirilmesi yaşama verilen değerle orantılıdır.
Bu tür köleci anlayışlar, toplumumuzda bir
başkalarını daha çağrıştırmaktadır. Özellikle son yirmi yılda her sokak başında
rastladığımız “vatan kurtaran aslanlar”dan sözediyorum. Bunlar, bir yandan
kurdukları çete ve mafyalarla halkımızı sömürüp soğana çevirirken, bir yandan
da “ülkem için ölürüm” nutuklarıyla tozu dumana katan “vatan kurtçukları”dır.
Apocular bunlarla da benzerlik gösteriyor.
Genel olarak gerçekçi tarzda seçilen
hedeflere ulaşabilmek için yaşam gerekir. Sonuna kadar ayakta kalmanın,
olabildiğince uzun yaşamanın kavgası verilir. Çünkü kazanma yaşamdan geçer.
Temel hareket tarzı kesinlikle kayıp vememe üzerine inşa edilir. Ama hedefe
ulaşma sürecinde ortaya çıkabilecek birtakım kayıplar olabilir. Bunlar
savaşımın doğal ama bir o kadar da acı götürüleri olarak değerlendi- rilir.
Olayı bu biçimde ele almayıp daha ilk adımda ölmeyi temel alma anlayışında
kesinlikle bir artniyet vardır. Eğer komutan olduğunu iddia eden biri bunu
yapıyorsa, yani askerlerine “yaşamanın değeri yoktur, ölmelisiniz”
biçimde emir veriyorsa, o komutan bir katildir, bir haindir. Toplumun
böylelerine ihtiyacı yoktur.
Her amaca ulaşmayı kanla, ölümle eşdeğerli
kılma anlayışı korkunç bir hastalıktır. Siyasal mücadele eşittir savaş
değildir. Siyasal mücadelenin çok çeşitli biçimleri vardır. Savaş, siyasal
mücadele biçimlerinden sadece biridir. Savaşın neden tek başına temel alınmak
istendiği ise geçen yıllara bakıldığında çok daha iyi kavranılmaktadır.
Sonuçta yapılmak istenen, “biz her şeyin
doğrusunu yaparız”dan hareket etmek, kişiyi düşünce ve sorgulayıcılıktan
tümüyle alıkoymaktır. Düşünen, bilinçle hareket etmek isteyen, en ufak
eleştiride bulunmaya çalışanların kaderi ise daha başından belirlenmiştir;
yokedilme, yani ölüm. Katil olma önkoşuluyla köleliği kabul edenleri bekleyen
son da diğerlerinden farklı değil; tahmin edileceği gibi önce öldürmek, sonuçta
da ölmek zorundalar. Nasıl olsa “cennetin anahtarı” PKK’de. Daha doğru bir değişle,
yeri geldiğinde peygamber, yeri geldiğinde Tanrı olduğunu söyleyen Öcalan’da.
“Huriler dünyasını” başka türlü elde etme olanağı yok. Böylesine düşünmeden
yoksun kılınmış kişiler açısından geriye kalan tek şey; “cennetin anahtarı”nı
ele geçirmek için mümkün olduğunca kan dökme, alacağı övgülerle çevresine caka
satmaktır. Hele hele ne kadar çok kadın ve çocuk katlederse o kadar fazla
“büyük kahraman” ünvanını sahip olma şansına kavuşur. Artık bu noktadan sonra
önlerine kim gelirse gelsin saldırmayacakları hedef yoktur. Nereden bakılırsa
bakılsın, insanlığa düşmanlığın en sinsi örneklerini görüyoruz;
“Pınarcık gerçeğinde bir kez daha ortaya
çıktığı gibi, Kürdistan'da ihanete yaşam tanınmayacak ve hainler de cezasız
bırakılmıyacaktır” (32)
Pınarcık ve daha birçok yerlerde halkın nasıl
katliamdan geçirildiğini bilmeyen yok. Hatta onca dolduruşa karşın kadın ve
çocuklara kurşun çekmekte tereddüt geçirenlerin dahi “çatışmada öldü” süsü
verilerek öldürüldükleri biliniyor. Derin devletin direkt yapmaktan çekindiği
“temizlik” konsepti, bizzat PKK tarafından hayata geçirilmiştir. Hatta çok saf
duygularla saflarına katılanları bile özkişiliklerine yabancılaştır- mada çoğu
kez başarı sağlanmıştır. İçinden çıktığı halkına ve tüm devrimci güçlere karşı
her geçen gün artan ölçülerde saldırganlaştırmak için insanlara anne ve
babalarını dahi öldürtmüşlerdir. Kişileri kendi ailelerine karşı kin ve intikam
duyacak düzeyde vampirleştiren faşist taktikler uygulanmıştır. Bilindiği gibi
aileye karşı tavır SS’lerin bir metodudur. SS’ler içinde bunu uygulatanların en
meşhuru, insan kasabı olarak adlandırılan faşist Erichmann’dır. A.Öcalan’ın da
militanlarına karşı uyguladığı yöntem, Erichmann’ın yöntemidir. İşte açık
örneği;
“PKK mensupları içinde anasını, babasını ve
öz yakınlarını vuranların olduğu doğrudur.” (33)
Böyle bir düşüncenin insanlara verilmesi ve
bunun bir de açıktan övünç kaynağı olarak gösterilmesi tüyler üperticidir. Ama
Öcalan böyle bir yöntemi bilerek seçmiştir. Feodalitenin ve aşiretçi yapının
hüküm sürdüğü bölgelerde, barışla sonuçlanmayan kız kaçırma olaylarında, kızı
kaçan aşiret, kendi içinde görevlendirme yaparak kaçan kızın öldürülmesi için
erkek kardeşe görev verir. Erkek kardeş, aileden izin almaksızın bir başkasıyla
birlikte olma cesareti gösteren kız kardeşini öldürmeyi gayet normal görür.
Verilen görevi yerine getirmemeyi aşiret yasalarına ve değerlerine karşı ihanet
olarak nitelendirir. Kendisi için bu görevi bir “onur” meselesi yapar. Öyle ki,
yaşamı işleyeceği cinayet bağlıdır. Bu nedenle cinayeti gururla işler ve
işledikten sonra da babasının ve aşiret reisinin elini öper. Artık tüm
yükümlülüklerden sıyrılmış “özgür” bir kişidir. İşte PKK’de tabana işlenen
mantık da, aşiret topluluğunda geçerli olan mantıktır. Bu mantıkla, bu düşünce
sistematiğiyle yoğrulmayan bir yapıya, “daha fazla kan” akıttırılması başka
türlü olanaklı değildir;
“Daha çok kan akıtacağız ve bundan en küçük
bir şekilde ‘yanlış yapıyoruz, yenilebiliriz’ diye korkakça bir tutuma
girmeyeceğiz” (34)
“Çok kan dökülmesi gerekiyor(...)milyonlarca
insanın ölümü hiçbir şey değildir. Botan suyundan daha fazla kan akmalı, her
dağda, her ağacın altında, her taş kovuğunda şehitler vermeliyiz”(35)
İşte bu cümleler asıl amaçlarının ne olduğunu
açıklıyor. Devrimciler hiç bir zaman savaş çığırtkanlığı, hele hele kan dökme
çağrıları yapmazlar. Savaş, temel bir çözüm yöntemi olarak kesinlikle görülmez.
Her türlü hak ve özgürlükleri mümkün olduğu kadar demokratik yöntemlerle elde
etmenin çabasını yürütürler. Devrimciler için emekçi yığınların demokratik hak
ve özgürlükler mücadelesinde insan faktörü her zaman önplandadır. Yani
insanları korumanın, yaşatmanın kavgasını verirler. Barışın, demokrasinin ve
özgürlüklerin savunucusudurlar. Savaş savunuculuğu, savaşla sorunları
halletmeyi temel alma her zaman diktatörlüklerin işi olmuştur. Emperyalistlere
özgü bir metotdur.
Böylesine ürkütücü, dere misali kan akıtmak
için can atanlar, günümüz koşullarında olsa olsa Hitler’in bir kopyesi
olabilirler. İşte Abdullah Öcalan da bunlardan biridir. Parayla tutulmuş bir
katilden farklı değildir. Aksini iddia edenler varsa, ortaya çıksın ve
yukarıdaki söylemlerin savunulacak olan yanlarını ortaya koysun. İnsan hakları
savunuculuğunun bile bir dönem rant kavgacılığına dönüştüğü Türkiye’de, PKK’
nin kime karşı, nasıl bir “mücadele örgütü”olduğuher yönüyle ortadadır.
Oluk oluk dökmek istediği kanın işçinin, köylünün, daha doğrusu savunmasız
insanların kanı olduğuna bakmak bile, A.Öcalan’ın ne olup olmadığını anlamak
için yeterlidir.
İşte kadro ve sempatizanlarını böylesine insanlık
dışı metotlarla yetiştiren PKK, her hangi bir şeyin doğruluğunu, kanın fazla
veya az dökülmesiyle orantılı görmektedir. Latin Amerikada, Afrika’da ve daha
birçok yerlerde kontralar hiçte az kan dökmediler. Kaldı ki Öcalan da etrafında
topladığı müritlerine, “bir kontra, bir hain gibi duruyorsunuz” derken
aslında onlara içinde bulundukları trajik durumu anlatmak istiyor. Botan
suyundan daha fazla kan dökmek isteyen, hatta militanlarına kendi ana ve
babalarını öldürmeleri doğrultusunda fetva veren bir güruhun, devrimcilere
geldiğinde nasıl fütursuz davranacağı ortadadır;
“Bugün bazıları ’PKK kendisinden ayrılanı
cezalandırıyor’ diye feryat ediyorlar. Bunlar çok iyi bilinmelidir ki, PKK
yalnızca cezalandırmakla kalmayacak, bu tip yaşamlara en kahredici darbeleri
vurarak soluk almasına izin vermeyecektir.” (36)
Öcalan’ın duyduğu öfke içine düştüğü
çıkmazdan kaynaklanıyordu. Bu kez sözkonusu olan kendi yaşamıydı. O kahrolası
canını kurtarma uğruna milyonlarca insanın kanını akıtacağını açıktan ilan eden
biri için, devrimcileri katletmek elbette sorun olmayacaktı. Ülkede kendisine
bu olanakları sunanlar, Avrupa’da da benzer olanaklar yaratmaktan geri
durmayacaklardı.
İşte bütün bu aşamalardan sonra 1984 karşı
devrimci eylemlerini başlatmanın ve günümüze kadar devam ettirmenin koşulları
hazırlanmıştı. Bunun söylenildiği gibi devrimci çıkış eylemi değil, devrimci
gelişmelerin önünü alma eylemi olduğu daha sonraki gelişmelerden ve
sergiledikleri pratiklerinden anlaşılacaktı.
1984 PROVOKASYONU
VE AMAÇLARI
1984 yılı Öcalan’daki çıkmazın derinleştiği
bir yıldır. PKK’de yaşanan tam bir karmaşaydı. İnsanlar artık sorunların
tatminkar bir izahını bekliyorlardı. “Ajan, provokatör, hain, teslimiyetçi”
gibi uyduruk gerekçeler kimseyi ikna etmiyordu. Yapı sorgulanmaya başlamıştı.
Oysa Öcalan, dostlarına asıl hizmeti bu dönemde vermek için hazırlanmıştı.
Oyunlar K.Irak üzerinde oynanacak, başından itibaren hedefleri arasında bulunan
KDP şimdiden sonra yakın takibe alınacaktı. Ama PKK içindeki çalkantılar hiç mi
hiç hesaba katılmamıştı. Bu nedenle Öcalan’ın daha büyük bir katalizatöre
ihtiyacı vardı. İşte o adından sıkça bahsettiği “15 Ağustos atılımı” tam da
böylesi bir dönemde devreye konuluyordu. Arkasından dayandığı karanlık güçlerin
desteğiyle, PKK büyük ve örgütlü bir güçmüş gibi lanse ediliyordu. Oysa PKK’de
örgüt adına bir şey yoktu. Sayıca çok az olan bir insan gücü vardı ve bunların
yarıdan fazlası zaten bunalımdaydı. Yıllar sonra da olsa, o günkü koşullarda
PKK’nin durumunun ne olduğunu A.Öcalan da itiraf etmek zorunda kalıyordu;
“…Bir baktık örgüt elden gidiyor. Gerçekten
de, örgüt daha 1982’ de elden gidecekti.” (37)
Ama niyet farklı olursa, ortaya çıkacak sonuç
fazla önemli değildi. Önemli olan günü ve anı kurtaracak bir girişimde
bulunmaktı. “15 Ağustos direnişi” altında son bir hamleyle yeni bir provokasyon
daha devreye konulmuştu. Kuşkusuz A.Öcalan bu işi kendi başına oturup
planlamamıştı. Ona yol gösteren akıl hocaları vardı. Bununla hangi amaçlara
varmak istemişlerdi? Herzaman olduğu gibi hedefler çok yönlüydü.
Amaçlardan biri, ilk etapta PKK’deki iç
hesaplaşmayı boğuntuya getirmekti.Nitekim bu provokasyonun ardından Öcalan, o
aldatmacalı taktiğine bir kez daha başvuruyordu;
“İşte yine yaşanan sığlıklar, biraz devrimci
zorluklar var. Ben bunu temsil ediyorum. O ise, ‘hayır, tek bir kişi Hakkari’ye
gitmemeli. Zaman uygun değil’diyor. Sonra gördük ki, bu tamamen TC’nin planı.”
(38)
A.Öcalan olayı “ülkeden kaçmak” biçiminde
sunuyordu. Çünkü sorunu bu biçimiyle ele almak kolayına geliyordu. Bu arada bir
grubu da eyleme geçirerek bu düşüncesini doğrulamak istiyordu. Soruna,
mücadeleyi başlatmak isteyenlerle, mücadeleden kaçanlar arasındaki bir sorun
görünümü veriyordu. Ama Öcalan’ın bu dönemde hayli zor günler geçirmiş olduğu
belli. Hiçbir zaman bir söylediği diğerini tutmuyor. Yani bizler için herhangi
bir şeyi ispata gerek kalmıyor. Çünkü bir yerde söylediğini, diğer bir yerde
yine kendisi çürütüyor;
“…Sonuçta bir baktık ki, adam savaşıyor
bizimle, çok şey götür- müş. Yapının yarısı zaten hastalıklı hale gelmişti.
Zaten diğer bir sözü de şuydu; ‘Bu kez ülkeye gidenlerin yüzde doksanının
kafası karmakarışık, sen o kafayla onları savaştıramazsın’ diyordu. Ben daha
sonra farkettim ki, bu sözü doğruymuş. Yapının yüzde doksanının kafasını
karıştırmış; uyduruk, tali meselelerle onları oyalamış. Kafası hasta olan,
karmaşık olan savaşır mı? Ve o yapıdan hayır gelmedi.” (39)
Bu sözler Öcalan’ın “15 Ağustos atılımı”nı
hangi koşullar altında gerçekleştirdiğinin kendisi tarafından izahıdır. Ortada
örgüt yokken Öcalan birşeylere oynamıştı.Tıpkı 1979’larda yaptığı gibi. O
yılları izah ederken, “Örgüt yoktu, ama ben alalacele çizdiğim bir gerilla
yönet menliğiyle Siverek eylemini başlattım ve ardından hemen Ortadoğu’ya
çıktım” diyordu. Burada yaptığı da aynıydı. Arkasını sağlama aldığı
Suriye’de oturuyor ve “yüzde doksanı elden gitmiş” bir yapıyla “gerilla
hareketi” başlatıyor. Neden? Çünkü insanların ölmesini istiyor. Yeni bir
“şehitlerimiz ve direnişimiz” kampanyasıyla karanlık amaçlarını gizliyor. Bu
kampanyanın gölgesinde şiddeti giderek Avrupa’ya yayıyor, PKK’den ayrılanlardan
ve diğer devrimci örgütlerden onlarcasını öldürüyor. Bu arada karanlık güç
odakları da Çetin Güngör olayında olduğu gibi kendisine gereken imkanları
sunuyor. Bu cinayet, sonradan gelişen olaylar açısından da ilginçtir.
İkinci amaç; cunta sonrasında halkın içinde
bulunduğu durumla ilgiliydi. Cunta döneminde amansız bir baskı, işkence ve
terör altında yaşatılan halk, olabildiğince yoksulluğun içine itilmişti. 24
Ocak kararları dipçik ve süngülerin gölgesinde hayata geçirilirken, işsizlik
had safhaya ulaşmıştı. Tam bir çıkmaz içine itilen kitleler üzerinde
geliştirilen çıplak baskıyla 24 Ocak kararlarının sonuçları toplanıncaya kadar
gidilemezdi. İşte “15 Ağustos atılımı”bu patlamanın yönünü değiştirmede önemli
bir rol oynamıştı. Bu eylem, halk üzerinde yeni bir terör kasırgası estirmenin
bahanesi olmuştu. Doğu’da PKK’nin durumundan habersiz olan bir çok insan,
çıkmazdan kurtulmanın yolunu genelikle PKK’ye kaymakta bulmuştu. Batı’da ise
“düşmanlarla sarıldık” masalıyla kitleler avutulmaya çalışılmıştı. Bir anlamda
PKK aracılığıyla yaygın işsizliğin doğuracağı sosyal sorunların üstü bir dönem
için de olsa örtülenmişti. Bu politika özellikle 90’lı yılların başından
itibaren başarıyla uygulanmıştı. Dikkat edilirse bu durum, A.Öcalan tarafından
üstü kapalı da olsa MED-TV’de sıkça dile getirilmişti. Olağan konuş- malarından
birinde sol örgütlere seslenen Öcalan, “İşte görüyorsunuz. Bu kadar işsiz,
bu kadar aç insan var Türkiye’de. Bir silah sesiyle bunları saflarınıza
çekmeniz hiçte zor değildir.” diyordu.
Bu noktada 1983’ün ortalarında PKK’nin örgüt
yapısını yansıtan tabloya değinmekte yarar var. PKK’nin Lolan’dan gönderdiği
iki ekibin Hakkari ve Van yörelerinde yürüttükleri faaliyetler sonucu
arkalarına takıp getirdikleri 25 kişinin “PKK’ye niçin katıldınız” sorusuna
verdikleri yanıtlar düşündürücüdür. Bunlardan onbiri, PKK’ye katılma nedeni
olarak, “çobanlık yapmaktan bıktım” diye yanıtlarken, beşi “evlenecektim,başlık
parası bulamadım ve babamla kavga ettim”diye yanıtlıyor.Geri kalan dördü “evle
kavga ettim, kaçtım, geldim”,üçü askerlik yapmak istemediğini, geri kalan
iki kişi de örgütün ismini önceden duyduğunu ve sempatisi olduğunu söylüyor.
Yapılan ankete göre bu kişilerden en yaşlısının yirmisinde olduğu, bunlardan
sadece dokuzunun ilkokul diplomalı oldukları ortaya çıkıyor. Bu tablo
karşısında irkilmemek elde değil. Daha sonra benzer bir anket bu kişileri bulup
getiren ekiplerin sorumlularıyla yapılıyor. Onların söyledikleri de tam
beklenen türdendir. Verilen cevaplar kısaca, “merkez, kimi bulursan al getir
diye talimat verdi, ben de bunları getirdim” biçimindedir. Yazdıklarına,
çalakalem verdikleri raporlara bakıldığında hallerinden oldukça memnun
oldukları ortaya çıkıyor. İş başarmış veya bir zafer kazanmış komutanlara özgü
bir hava seziliyor. Zaten PKK’de ekip veya grup sorumluluklarına getirilmiş
kişilerin sosyal konumları, yeni gelen kişilerden pek farklı değildir.
1996’ya gelindiğinde K.H (bir bölge
sorumlusu) rastgele 125 silahlı PKK’lıya niçin geldiklerini, savaştıklarını
soruyor. Bunlardan 79’u Türkiye’de yaşamanın olanaksız olduğunu, köyde ne olup
olmayacaklarının belli olmadığını, “karnımızı bile doyuramıyoruz” diye
uzayıp giden yanıtlar veriyor. 24 kişi İzmir, Adana, Mersin, İstanbul gibi
büyük şehirlere iş aramak için gittiklerini ama Kürt oldukları için iş
verilmediğinden yakınıyor ve çareyi ülkeden kaçmakta bulduklarını söylüyor.
Yine bunlardan 15 kişi, yakın akrabalarının öldüğü veya içerde olduğu için
PKK’ye katıldıklarını söylüyor. Yedi kişi de askerlikten kaçtıklarını
belirtiyor.
Yine çok ilginç olan bir başka durum ise;
Kampta eğitim süreleri biten 20 kişiye sorulan, “şimdi ne yapmak
istiyorsunuz?” sorusuna karşılık alınan yanıtlardır. İstisnasız hepsi ilk
olarak, “eğer ülkeye gönderilirsem, önce köyüme uğramak istiyorum” diyor.
20 kişiden alınan bu yanıtın altında yatan esas istek aslında, “köylüme
kendimi kanıtlamak istiyorum, silahlı otoriter bir güç haline geldiğimi
göstermek isyorum” dur. Yani feodal duyguların farklı bir biçimde dile
getirilmesi sözkonusudur. Sadece bu tablo bile PKK ve A.Öcalan’ın karanlık
hedeflerini ortaya koymaya yeterlidir.
1984 provokasyonundaki üçüncü amaca gelince;
Bunun altında da K.Irak’la ilgili hesaplar yatmaktaydı.
“…ülke içinde yıllarca birine hizmette
bulunmak istedim. Büyüklerimize, savaşçılarımıza, Barzaniden tutalım
komünistlere ta dindarlara kadar hizmet etmek istedim. Sonra gördüm ki, hepsi
sahtekârdır.” (40)
Yukarıdaki sözlerinden A.Öcalan’ın yüreğinde
hiç bir zaman bir özgürlük özlemi olmadığını anlıyoruz. İçinde duyduğu tek şey,
uşaklık. Özgürlük tutkunlarına bu nedenle hep düşmanlık duyuyor. Büyük
ideallerin sahiplerine saldırarak ruhundaki sahtekarlığı tatmine çalışıyor.
İnsanlık tarihi boyunca haklar ve özgürlükler uğruna verilen kavgaların değeri
tartışılamaz. Toplumsal gelişmelere yön vermede oynadıkları rol görmemezlikten
gelinemez. İnsanoğlunun bugünkü gelişkin uygarlık düzeyine ulaşmasında bu iki
temel tutkunun büyük rolü olmuştur. Bu gelişmelerin karşısında duranlar ise,
hep geriyi, eskiyi temsil edenlerdir. Eskinin, köhne düzenin gönüllü
savunucuları ve işbirlikçileridir. Yukarıda aktardığımız sözlerinin altında,
onun ajanlaşmasında rol oynayan önemli etkenleri görmek mümkün.
“….Biz oradan Ankara’ya dayanarak grup ortaya
çıkarabilmiştik. İlkel milliyetçiliği de 1982’de dayanılarak bir adım
atılabilirdi.”
“Benim için “müthiş taktikçidir” diyorlardı.
“o zaman onu kullandı, sonra başkasını kullandı…” (41)
Barzani hareketini “ilkel milliyetçi” olarak
değerlendiren Öcalan, Ankara’ya dayanarak kurduğu bir örgütle devrimcilik ve
yurtseverlik yaptığını söylüyor. Öcalan’daki “dehanın” sırrı budur. Herkese
nasip olmayacak kadar “şanslı” bir adam. Önce Ankara’ya dayanarak bir grup
kurduğunu söylüyor, sonra da malum güç odaklarına yaslanarak geliştirdiği PKK’yi,
“sahte” ilan ettiği güçlerin karşısına çıkarıyor. Kimin sahte olduğunu ise
çıkış biçimi zaten ortaya koyuyor. Niçin, nasıl ve kimlere karşı ortaya
çıkartıldığını gizlemek içinse durumunu “müthiş taktikçi”liğine bağlıyor.
Doğrudur; ortada bir kullanma durumu vardır ama, Öcalan kullanan değil,
kullanılandır. Kullanılış tarzı gerçekten müthiştir. Solu ve Kürdü bitirme
çabasında hem kendisini gizleyerek provokasyonlarını sergiliyor, hem de sola ve
Kürde karşı efendilerine kullanabilecekleri müthiş imkânlar sunuyor.
Başlangıçta bunları sadece Türkiye içinde uygulayan Öcalan, 1980 sonrasında
hedeflerin kapsamını genişletiyor. Çizilen stratejinin sonuç alabilmesi için
kavganın özellikle K.Irak’a kaydırılması zorunludur. Çünkü bitirilmek istenen
Kürdün yaşam kaynağı bu alandır. Güç odakları bu kez sadece dereyi değil,
kaynağı kurutma iddiasındadır.
“Aslında 1985’lere geldiğimizde, bizde
silahlı savaşım çizgisine ısrarla gelememe, ısrarla onu hayata geçirmeme
KDP’nin dayatmaları sonucu oluşan bir durumdu….İlkel milliyetçilik tamamen
tasfiyeyi hedeflemişti… Bu durumdan dolayı biz Ağustos adımını geçte olsa
başlatabildik.” (42)
İşte gerçek niyetlerin A.Öcalan tarafından
yapılan özeti. Sözümona silahlı mücadele çığırtkanlığıyla zor duruma düşürmek
istediği kesimlerin kimler olduğu böylece anlaşılıyor. Sadece Türkiyedekileri
değil, Irak Kürtlerini de hedefliyor. Bu araçla bir yerlere davetiye çıkarıyor.
Nitekim o ana kadar Türkiye’nin Irak’a direkt bir askeri müdahalesi olmamıştı.
Herşey siyasi platformlar içinde yapılmıştı. A.Öcalan 1984’ lerden itibaren bu
alana yapılan dış müdahalelerin bir aracı olmuştur. Bu nedenle Öcalan’ın ARNG,
ERNK gibi anlı şanlı ordu ve cephe faaliyetleri kimseyi yanıltmamalıdır.
Ordulaşma ve cepheleşme adı altında yapılan tek şey provokasyonları daha kolay
hayata geçirmekti. Tıpkı adı var, kendisi yok bir PKK gibi, ARNG, ERNK de
sadece hedef şaşırtmak amacıyla ortaya atılan isimlerdi. Öcalan, yaklaştığı
hazin sonu görmeye başladığı dönemde bu gerçeği de itiraf etmişti;
“Bu halk savaşının sorumlusu kimdir? Kaç kişi
sorumluluk duyuyor, bütün yönleriyle belli değildir. Adına bir ulusal önderlik
deniliyor, ardından PKK, Artêşa Gel, ERNK, aslında daha çok adları var, ama
içeriği nasıl doldurulmuştur belli değildir. Birinin canı çıkıyor, diğerinin umrunda
değildir. Çok vahşi bir katliama tabi tutulan bazı köyler var, ama bazı
ERNK’liler var ki, işin havasında cıvasında… Dedim ya ERNK’nin adı var kendisi
yoktur. Öncü pratik içinde aynı şey söylenebilir.” (43)
PKK-DERİN DEVLET
İLİŞKİSİ
A.Öcalan’ın 90’lı yıllara gelmesi
anlaşılacağı üzere hiçte öyle kolay olmuyordu. Güç odaklarının da yardımlarıyla
birçok devrimciyi ortadan kaldırmakta başarılı olmuştu. Bu kendisi için hayli
rahatlatıcı bir ortam da yaratmıştı. Ama bu kez karşısına daha derin bir uçurum
çıkmıştı. Hizmet ettiği güç odakları arasındaki çatlaktan sözediyorum. A.Öcalan
ile karısı Kesire Öcalan’ı da karşı karşıya getiren bu çatlak, başının hayli
ağrımasına neden olmuştu. Çünkü geçmişte Pilot (Öcalan, kendisi gibi bu kişinin
de Özel Savaş’a bağlı olduğunu kabul ediyor) ve Kesire (Öcalan, bu bayanın da
MİT’e bağlı olduğunu söylüyor) vasıtasıyla yaratılan bir dengeden bahsediyordu.
Belirttiğine göre güç odaklarının çeşitli kanatları arasında bu birlik yoluyla
bir uzlaşma sağlanmıştı.
1985’lerden sonra bu uzlaşmanın çatışmaya
dönüştüğünü anlıyoruz.
NEDEN?
Sorunların kaynağı 12 Eylül cuntasına
dayanıyordu. Gerek ülke içi, gerekse uluslararası kamuoyunun baskısı sivil
siyasal iktidara geçişi zorunlu kılıyordu. Oysa Türkiye’de sermayenin bir
kanadı sivil iktidara geçişi pekte istemiyordu. Bunlar, askerin iktidarda
kalmasından yanaydılar. Askeri kanat ise, Cumhuriyeti kendi eseriymiş gibi
algılayıp yorumladığı için iktidarda sürekli kalmayı hakkı olarak görüyordu. Bu
hevesini her on yılda bir, ABD’nin desteğinde darbeler yoluyla hayata geçirmeye
kalkışıyorduysa da, kendisini birtürlü kalıcı kılamıyordu. Ama 12 Eylül 1980
cuntası elde ettiği statüyü bu kez kolay kolay bırakmak istemiyordu.
Cumhurbaşkanlığına gelen Kenan Evren yeni yasalarla yetkilerini arttırırken,
varolan kısmi özgürlükleri de biraz daha kısıtlıyordu. Seçime girecek partileri
ve parti adaylarını Milli Güvenlik Kurulu belirlemişti. “Parlamenter rejime”
dönüşü, bilinen klasik partileri ve liderlerini yasaklılar listesine alarak,
kendi onayından geçen yeni partilerle yapıyordu. Ama bunca tedbire rağmen seçim
sonuçları askeri kanat için tam bir yenilgi olmuştu. Kenan Evren’in açıktan
destek verdiği Sunalp’ın Milliyetçi Demokrat Partisi, seçim sonrasında tam bir
hezimete uğramıştı. Yani evde yapılan hesaplar pazarda tutmamış, halk askerleri
siyasette değil, kışlasında görmek istediğini açıktan göstermişti.
İşte A.Öcalan rolünü tam da bu aşamada
oynamaya başlıyordu. “15 Ağustos atılımı” adı altında devreye soktuğu
provokasyonla demokra- tikleşmeden yana olmayan güçlerin imdadına tezelden
yetişmişti;
“…DYP-SHP sözde birbirlerine karşıydılar (…)
İşte Demirel ile Mesut Yılmaz, ki bunlar devletin sivil maskesidir, benden
yediği darbeden dolayı ders almışlar, ve tek örgüt içinde, hatta tek parti içinde
birleştiler. Zorlama bir birlik yarattılar. Bu çok önemli aslında ve mücadelede
çok şiddetli devam ediyor. Özal ayrışması bile çok önemli bir süreçti ve yine
bizimle bağı vardı. (…)Yine bu İnönü’nün tükenişi, özel savaş yürütücülerinin
gelişimi var. Ayrıca Cem Ersever en son bizimle amansız savaşanlardandı. Bu
çıkışla çok yakınen ilişkisi vardır.” (44)
Bu sözler, egemen güçler arasındaki
mücadelede, A.Öcalan ve PKK’nin yüklendiği rolü açığa çıkarması açısından
önemlidir. Aynı sözler PKK’yle savaşımın neden 15 yıl gibi uzun bir süreye
yayıldığının da izahıdır. Çünkü savaşım görünüşte PKK ile, özünde ise egemen
güçlerin kendi içindeki iktidar kavgasıydı. Bu kavga aynı zamanda, ABD ile
Avrupa’nın Türkiye üzerindeki çıkarlarının çatışmasıydı.
Eğer ortada emekçi yığınların çıkarlarını
dile getiren bir savaşımdan bahsediliyorsa, bu mücadeleyi yürüten bir parti
veya örgütlenmenin izleyeceği politika, hiç belirtmeye gerek yok ki, Öcalan’ın
yukarıdaki söyledikleriyle tam bir çelişki içinde olacaktır. Böylesi bir mücadele
sürecinde emekçi yığınlardan yana hareket edenler, üretim güçleri karşısında
sınıfların mevzilenişlerini sağlıklı bir biçimde ortaya koymakla yükümlüdür.
İşçi sınıfının gücü, örgütlülük düzeyi, içinde bulunduğu koşullar, yakın ve
uzak hedefleri ve bu hedeflere ulaşabilmek için izleyeceği ittifaklar
politikasını, mücadele taktiklerini netçe belirlemek durumundadır. Yine ittifak
yapacağı diğer sınıf ve tabakalarla dönemlere göre çelişen ve çelişmeyen
yönlerini; çıkarların birleştiği ve birleşmesi mümkün olmayan noktalarını
açıklığa kavuşturmak zorundadır. İktidarı elinde bulunduran burjuvazinin
gücünü, uyguladığı politikaları, bu güçlerin kendi arasındaki çıkar
çelişkilerini, bu çelişkilerin boyutlarını ve daha çok hangi noktalarda
yoğunlaştığını vb. çelişki ve çatışmaları belirleyip bunlar arasındaki
çelişkileri daha da derinleştirecek politika ve taktikleri saptaması gerekir.
Emekçi yığınların öncülerinin en temel görevlerinden biri de, burjuvazinin
halka karşı baskı ve sömürü ola- naklarını daraltacak, onların hareket
esnekliklerini kısıtlayacak, hatta ellerinden alacak bir mücadele tarzıdır.
Ezilen yığınların çıkarları doğrultusundaki savaşımın başarıyla sonuçlanmasını
isteyenler, mümkün olan en geniş kitlelerin harekete geçmesi için çaba gösterirken,
egemen güçlerin parçalanmasını sağlayacak ve bir araya gelmelerini önleyecek
çabalar içine girerler. Ama A.Öcalan ipliği pazara çıkmış hırsız misali, egemen
güçler arasında mümkün olan en kapsamlı birliği oluşturmanın çabası içinde
olduğunu itiraf ediyor. Bütün bunlar devrimci demokratik mücadelenin basit bir
terör hareketiyle karşı karşıya olmadığını gösteriyor. Karşısında duran sıradan
bir terör örgütü değil, bir ajan örgütüdür. A.Öcalan’ın yukarıdaki söylemi de
bunun böyle olduğunu doğruluyor. İzlenen strateji, basit bir terörist grubun
veya örgütün izleyebileceği yol değildir.
Bu ajan-provokatörün geliştirdiği taktikler
elbette dönemin koşullarından bağımsız ele alınamaz. Daha doğru bir deyişle
dönemin derin devlet politikasından bağımsız düşünülemez. Bu entrikacı
politikanın kaynağı her şeyden önce 24 Ocak kararlarıdır. Bilindiği gibi bu
kararlar en rahat biçimde uygulama olanağını 12 Eylül ile birlikte bulmuş ve
daha sonra ANAP iktidarı tarafında sürdürülmüştür. Ama 24 Ocak kararlarının
ekonomik, sosyal, siyasal vb. alanlarda yarattığı ters sonuçlar 90’lı yılların
başına gelindiğinde daha açık bir biçimde görülmeye başlanmıştı. Ülkemiz hemen
her alanda ciddi boyutlarda tıkanmanın içine sürüklenmişti. 90’ların başına
gelindiğinde yatırımlarda durgunluk, işsizlikte artış, enflasyonda yükselme
artmış, bütçe açığı büyümüş, dışalım ve dışsatım arasında denge kurulamamış,
dışticaret açığı büyümeye başlamış, dış sermaye daha fazla egemen hale gelmiş,
para politikasında istikrar sağlanamamıştı. Öyle ki, 84-85-86 yıllarında bir
takım alanlarda sağlanan göreceli iyileşmeler dahi korunamaz hale gelmişti.
Ülkenin ekonomik olanakları elit bir kesimin hizmetinde çarçur edilirken, geniş
emekçi yığınlar uçuruma terk edilmişti. Geç doğmuş bir burjuvazinin saldırgan
ve doymak bilmez iştahının tüm biçimleri bu dönem boyu sergilenmişti.
Daha sonraları soğuk savaş sürecinin sona
ermesi ve SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte, Türkiye ciddi boyutlarda
istikrarsızlığın içine sürüklenmişti. Bu durumun güçler dengesine olumsuz
yansımaları olmuş, devlet örgütlenmesinde yeni arayışları getirmişti. Yine
bölge politikasında yeni strateji ve taktiklere ihtiyaç duyulmaya başlanmıştı.
Geçmişte sürdürülmesi basit olan dış politika, yeni dönemde oldukça karmaşık
hale gelmişti. Türkiye’de egemen güçler arasında uzun yıllar pısırık
kalmışlığın verdiği bir şaşkınlık vardı. İki sistemin yarattığı atmosferin
sıcak kanatlarının kalktığını gördüklerinde adeta kendilerini ayazda
hissettiler. Uzun süre bunu şaşkınlığını yaşadılar. “Artık önemimiz bitti, üvey
evlat haline düştük” psikolojisi egemen olmaya başlamıştı. Bu ister istemez
çarpıkta olsa kendi kanatlarıyla uçmanın, ayakları üzerinde durmanın
arayışlarını da beraberinde getirmişti.
Zaten 1988 ve 1989’a gelindiğinde ANAP
iktidarı uygulamalarının olumsuz sonuçlarını gördüğünden daha bu yıllarda seçim
yasasıyla oynamaya başlamıştı. Gerek sosyal demokrat kanada, gerekse de aynı
tabanı bölüştüğü DYP’ye karşı üstünlük kuracak yönelimler içine girmişti.
Gücünü uluslararası sermayeden ve yerli tekellerden alan ANAP, 90’lı yıllara
girildiğinde, yoksullaşmanın getirdiği göçle metrepollerde yoğunlaşan
kitlelerin desteğini Tük-İslam sentezi altında şekillendirdiği ideolojiyle
toplamaya hız veriyordu. Tabii bu arada her zamanki gibi 12 Eylül’ün getirdiği
Anayasa ve yasaların zırhına bürünmeyi ihmal etmiyordu. Yine bu dönemde kendine
bağımlı kıldığı basın-yayının desteği de gözardı edilemez. Ama 90’lı yıllarda
ANAP’ın yeni bir hamlede bulunabilmesi için önünde çok ciddi engeller vardı.
Bunların başında sermaye sorunu geliyordu. Özal sermaye sıkıntısına çözüm
bulmanın yolunu, hem iç pazarda, hem de uluslararası pazarda dolaşan karaparayı
Türkiye’ye çekmekte görmüştü. Karaparayla ekonomi geliştirmeyi temel almış,
bunun için mafyanın ileri gelenleriyle işbirliği yapmaktan çekinmemişti. Özal’a
göre serbest pazar ekonomisinde başvurulmayacak hiç bir yöntem yoktu. Eşi
benzeri görülmemiş serbest pazar ekonomisi uygulamalarına yeni bir “atılım”
kazandırılmıştı. ANAP’ın koalisyonlar biçiminde de olsa iktidarda kalması için
her şey mübah görülmüştü. Böylece derin devlet’in gücünü ve şiddetini en fazla
gösterdiği bir dönem açılmıştı. İşte tam bu noktada A.Öcalan’ın, “özel savaş
yürütücülerinin gelişimi var”demesi ve bu gelişimi kendisi ve PKK’yle
ilişkilendirerek savunması boşuna değildir. Burada hem eğemen güçlerden hangi
kanada hizmet ettiğini anlatıyor, hem de bu kanadın derin devlet içindeki
uzantısının inatçı bir savaşçısı olduğunu vurguluyor. Oynadığı rolle hangi
kanadın ve örgütlenmesinin başarısı için çalıştığına en ufak bir şüpheye yer
bırakmayacak biçimde açıklık kazandırmış oluyor. Gerek tek başına iktidar
olduğu, gerekse de cumhurbaşkanı olduğu dönemde Özal’ın en önemli hedeflerinden
birisi, sosyal demokrat kanadı götürmekti. Öcalan’da, “özel savaş” olarak
adlandırdığı güçlerle birlikte bu sürece vargücüyle katkıda bulunuyor.
Böylesine kritik günler için yetiştirildiğini unutmamıştı. PKK’nin zavallı
köylü tabanı ise bu gerçeği kavramaktan uzaktı. Onlar iyi bir iş yaptıklarını
sanarak savaşırlarken, Öcalan bir yerlerle oynaşı- yordu.
Ancak karşı devrimci, provakatif bir
yapılanma, sosyal demokrat partilerle sağ partiler arasındaki farkı
görmemezlikten gelir. Türkiye’de sosyal demokrasinin doğuş ve gelişme
koşullarının irdelenmesi apayrı bir sorundur. Tutarsızlığı tartışılabilinir.
Ama konumuz bu değil. Burada sadece sola değil, bir bütün olarak sosyal
demokrasiye de karşı geliştirilen çok sinsi bir politika var. Sosyal
demokrasinin gerek ekonomik, gerekse sosyal alanda getirdiği çözümlerle sağ
partilerin getirdiği çözümler arasındaki farkı göremeyen bir A.Öcalan ve
PKK’den bahsedemiyeceğimizi yukarıdaki sloganlaştırılmış strateji ortaya koy-
maktadır. Kaldı ki, gayet bilinçli hareket ettiğini kendisi de gizlemiyor.
Dünyanın neresinde olursa olsun emekçi yığınlardan yana olduğunu söyleyen hiç
bir güç, burjuvazinin en talancı ve baskıcı kanadını, sosyal demokrasiye
yeğlemez. Solun, genel olarak sosyal demokrasinin gerilemesi veya tükenmesi
emekçi yığınlar açısından çok önemli mevzi kayıpları olarak görülür. Bu, işçi
sınıfı ve emekçi yığınların demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinde ittifak
yapabileceği önemli güçlerden birini kaybetmesi anlamını taşır. Hele hele bunun
bir de komplolar ve entrikalarla yapılması tam anlamıyla bir felakettir.
Aslında yapılanların pekte öyle yeni şeyler
olduğu söylenemez. 70’ li yılların ortalarında sol’a ve sosyal demokrasiye
karşı geliştirilen provokasyonların bir tekrarı, bazı farklılıklarla bu
yıllarda bir kez daha uygulanmıştır. Dönemin CHP iktidarını düşürmek için
tekellerin uyguladığı ambargoların yanısıra, Maraş vb. katliamların
geliştirildiği, Hilvan-Siverak olaylarının çıkartıldığı hâlâ hafızalardadır.
Arkasından getirilen Milliyetçi Cephe iktidarlarıyla emekçi yığınlar üzerindeki
baskı ve sömürü alabildiğine yoğunlaştırılmıştı. 1970’lerde Milliyetçi Cephe
hükümetlerinin kuruluşunun ve 12 Eylül darbesinin arkasında kimler var- sa,
90’lı yıllarda sol güçlere ve sosyal demokratlara karşı oynanan oyunların
arkasında da aynı güçler vardır. Her iki dönemin kapıkulu A. Öcalan bu durumu da
gayet açıklıkla itiraf etmektedir;
“Ankara’dayız. 1976-77-78’i eğer bunlara
dayandırmazsak, sağlam çıkışı yapabilir miyiz? Bu biraz da, sanıyorum SHP’yi
bitiriş planları- mıza benziyor, ki şimdi SHP’nin cenazesi kaldı. Bu İnönü’nün
oğluna karşı yaptığımız siyasi bir darbeydi ve biz onu aslında CHP’ye karşı
oynadık. Bunlar 1976-77’de CHP’lidir.Hem aydın, hem kemalisttir.” (45)
70’li yılların ortalarından sonra oynanan
oyunların çok daha geniş çaplısı 90’lı yılların başlarından itibaren
oynanmıştır. O yıllarda Öcalan’ ın soldan Hilvan-Siverek olaylarını patlak
verdirmesi, sağdan da Maraş vb. türünden katliamların düzenlenmesi,
provokasyonların hangi saçayakları üzerine oturtulmak istendiği hakkında daha
anlaşılır bilgiler veriyor. Özellikle de 92’den itibaren tüm bir sol’a, işçi
sendikaları başta olmak üzere tüm demokratik kuruluşlara karşı baskıların nasıl
yoğunlaştırıldığı biliniyor. Silah, esrar-eroin ticaretini, dolayısıyla kara
parayı elinde bulunduranlar sermayelerine sermaye katarak yatırımcı burjuvaziyi
bile tehdit eder hale gelmişti. Bu üçlüyü ellerinde bulunduranlar ülkemizin
geleceğine hükmetmeye kalkışmışlardı. Ekonomi bu yıllarda kara para, çek-senet,
yüksek faiz, repo ve bonolarla yönlendirilmiştir. Bu dönemde elit bir kesim bu
ekonomik uygulamardan büyük kazançlar elde ederken en geniş yığınlar sefaletin
ve açlığın pençesinde kıvranmıştır. Halka karşı estirilen acımasız terörü
destekleyenler, göğüslerini kabarta kabarta cinayet işleyenler halk
düşmanlarıdır. İşte Abdullah Öcalan ve suç örgütü PKK’de bunlardan biridir. A.
Öcalan göbeğini ve ensesini en çok bu dönemde şişirmiştir. PKK milyonlarla
ifade edilen dolarlar ve marklarla oynamaya başlamıştır. Bu gerçekler gözönünde
bulundurulursa, sol’a ve sosyal demokratlara karşı Öcalan’ın aldığı tavrın
önemi de kendiliğinden ortaya çıkar. Aynı yıllar ve sonrasında toplumun hangi
yöntemlerle susturulduğu henüz unutulmuş değildir.
Abdullah Öcalan’ın hangi ortamda ve nasıl büyütüldüğü,
PKK’nin niçin ortaya çıkarıldığı, nasıl ve hangi amaçlar uğruna provokasyonlar
geliştirdiği şimdi çok daha iyi anlaşılmış oluyor. Sosyal demokratlar da dahil
tüm sol güçlere karşı yönelim Apocu provokasyonun saçayaklarından birini
oluşturuyor. Her defasında dile getirdiği Turgut Özal ve “özel savaş”
hayranlığı boşuna değilmiş!… Abdullah Öcalan’ın izlediği bu taktik sadece
Türkiye ile sınırlı kalmamış, Avrupa’ya kadar uzatılmıştır. Avrupa’da da sol ve
sosyal demokrat güçler hedeflenmiştir. Karanlık güçlerle uluslararası planda
oynandığı zaman provokasyonlar doğal olarak bu alanlara da kaydırılacaktır.
Abdullah Öcalan’ın Palme olayında takındığı tavır bu açıdan önemlidir.
İşte bahsettiğimiz bütün bu çelişkiler
A.Öcalan’ın karısı Kesire Öcalan’la karşı karşıya kalmasının da nedeni oluyor.
Güç odaklarının farklı kesimlerine dayanan bu ikiliden her biri kendi çizgisini
egemen kılmak istiyor. Hatta aralarındaki çatışma öylesine derinleşiyor ki
Kesire, A.Öcalan’ı açığa çıkarmakla bile tehdit ediyor. Zaman zaman bunu
yapmaktan kaçınmadığını Öcalan’ın anlatımlarından anlıyoruz;
“Bu yıllarda kadın, saatini öyle hesaplıyor
ve öyle geliyor ki; ya açığa çıkacaksın, ya halledileceksin, ya çözüleceksin,
ya da yaşamak yoktur. Kaçıyorum olmuyor, arkadaşlar gibi vursam olmuyor…İşte
tam da bu durumdayken, onu Ankara’ya yolladık. Sene 1979 olmuştu.
Büyük ihtimalle Ankara’da çok kapsamlı bir
değerlendirme yaptılar. Üç aylık bir süreçti. 1979’un başları oluyor. Çok
dikkatli hareket etmemiz gerekiyor, ne olur ne olmaz. Adamların yüzde yüz
kontrolü altındayım. Kontrolden çıktığımı anladıkları anda derhal
öldürebilirler. Sonuna kadar bağlı olduğumu anı anına tekrarlamam lazım.” (46)
Kesire’nin A.Öcalan’ı yine açığa çıkarmakla
tehdit ettiği dönemin özelliklerine bakacak olursak, aslında 1978’ler ve
sonrasıyla benzer özellikler taşıdığını görüyoruz. O dönemde de özel savaşın
Ülkücüler ve PKK eliyle tezgahladığı provokasyonlar var. A.Öcalan Hilvan ve
Siverek’teki provokasyonlarla halkı ve sol örgütlenmeleri kırıp geçirirken, 23
Aralık 1978’de yapılan Maraş ve daha birçok alanda geliştirilen katliamlarla
ülkücüler de halkı kıyıma uğratıyordu. Bunları Çorum ve Sivas’taki kıyımlar
tamamlıyordu. Türkiye adım adım provokasyon ların içine çekilerek kitleler
pasifize ediliyor, kısmi demokratik ortam yokedilmek isteniyordu. Sıkıyönetimi
Türkiye’nin her tarafına yaymanın, yönetimi adım adım cuntacılara bırakmanın
hazırlıkları yapılıyordu.
Dikkat edersek aynı olayları 1985’lerden
sonra da yaşamaya başladık. Sözde bir gerilla savaşı kılıfı altında A.Öcalan
Kürtler üzerinde terör estirirken, özel savaş ve Ülkücüler de aynı işlemi
farklı bir cepheden tamamlıyordu. Öyle ki, bu dönemde aralarındaki gizli
anlaşma çoğu olaylarda kendini açıktan ele veriyordu. Yeşil kod adlı Mahmut
Yıldırım bu ilişkiler ağında sadece bir örnektir. Türkiye’de birçok olayın baş
aktörü olarak gösterilen Mahmut Yıldırım’ın, PKK’liler tarafından Kuzey Irak’ta
ve Lübnan’da korunduğunu herkes biliyor. Buradan ayrılmak zorunda kaldıktan
sonra, uzun bir süre PKK adına Romanya, Çekoslavakya ve Polonya’da faaliyetler
yürütmüş, PKK’nin bilinen ticari bağlantılarını kurmuş ve yönetmiştir. Aynı
şahsın karanlık güçlerin ilişkilerinde adeta bir merkez rolü oynadığı da çoğu
çevreler tarafından dile getiriliyor. Kaldı ki, ellibeşinci, ellialtıncı ve
elliyedinci hükümet yetkilileri de, Yeşil’in devletin istihbarat örgütleriyle
olan ilişkilerini inkâr edemiyor, PKK’yle bağlantılarını sorgulamaya
başlıyorlardı. Hatta TBMM’nin soruşturma komisyonunun hazırladığı raporlarda bu
durumu doğrulamıştı. A.Öcalan’ın gerilla savaşı kılıfı altında başlatığı
provokasyonunun ardından Türkiye, yine karanlık odakların cirit attığı
kapkaranlık bir döneme daha çekiliyordu. Baskı, terör, işkence, faili meçhul
cinayetlerle birlikte, Kürt-Türk ve alevi-sunni çelişkisi elden geldiğince
körükleniyordu. Kürt bölgelerini yeterince karıştıran Öcalan ve karanlık güç
odakları, hedeflerini adım adım genişleterek Toroslar ve Karadeniz’le de
oynamaya başlamışlardı. Hürriyet gazetesinin “PKK Toroslar’da ve PKK Karadeniz’de”
başlığını attığı günün akşamı, MED-TV’nin de Karadeniz dosyası adı altında üç
günlük bir programla, PKK’nin savaşı Karadeniz’e kaydırdığını duyurması
kesinlikle bir rastlantı değildi.
Geçmişte olduğu gibi bu dönemde de Kesire
Öcalan ile Abdullah Öcalan’ın karşı karşıya gelmesi oldukça ilginçti.
A.Öcalan’ın söyledik- lerinden aralarında ortaya çıkan çelişkilerin geçmişte
dışa vurulmadan sessizce halledildiğini anlıyoruz. Ama bu sefer sessizlik
bozuluyor ve çelişkiler ayrılıkla sonuçlanıyor. Çünkü sözkonusu çelişkiler bu
kez sadece ülkeyle sınırlı değildi. Uluslararası gelişmeler ve değişimlerle
birlikte çelişkiler de çoğalıp, derinleşmişti. Öyle ki, gerektiğinde yeni bir
Kürt soykırımına başvurmak dahi gündeme gelmişti. Nitekim 93-95 yılları
arasında Van-Hakkari ve Hakkari-Mardin şeridi boyunca kıyım planlarının zaman
zaman tartışıldığı kamuoyuna da yansımıştır. Bölgeyi otlarına kadar yakmak
isteyenler bu yönlü fikirlerini çekinmeden dile getirmiştir. Bu planların
tamemen Öcalan’ın bilgisi dışında olduğunu kimse iddia edemez. Çünkü oluk oluk
kanların akması gerektiğini söyleyenlerden biri de odur.
Bu nedenle A.Öcalan sıradan bir terörist,
PKK’de alelade bir terör örgütü değildir. Öcalan, Kürt halkını dünya
haritasından silmeye hazırlanmış bir karşı devrimci, PKK ise bu hain niyetleri
gerçekleştirmede kullanılan çete örgütüdür. Hazırlıkları yapılan kanlı
planların önemi ve içeriği Kesire ile yaptığı tartışmalarda da görülüyor;
“…Evet, ‘nesin sen, açığa çık!’diye sorarak
ben onu açığa çıkaracağıma, o bana diyor:’sen nasıl birisisin, açığa
çıkacaksın!’ Tabii, bütün bunları soğukkanlılığımı son derece yitirmeden
götürmek istiyorum (…) Fakat senin için çok kötü olur (…) İnsanlığın karşısına
bile çıkamazsın.’ Sanırım bu bir son konuşmaydı.” (47)
Karşılıklı olarak birbirlerine yaptıkları
tehditler, aralarındaki sorunla- rın çözümüne yetmiyor. Çünkü her iki tarafta,
“önder benim, tek ilişki kanalı ben olmalıyım ve benim stratejim
geçerlidir”diyor. Yani kavga, Kürt halkına karşı geliştirilen konseptler ve bu
konseptleri hayata geçirme taktikleri üzerine başlıyor. İkisi de kendi
çizgisini egemen kılmak istiyor. Birbirlerini ortaya çıkarmakla tehdit
ediyorlar. Onca yıldır işlenen ağır suçlar var ortada. Sonuçta efendileri
tarafından her ikisi üzerinde “pat” metodu uygulanıyor ve birbirlerini ele
veriyorlar. Artık itirafların ardı arkası gelmiyor.
IV-
ABDULLAH ÖCALAN KİMDİR?
1- KİMLİĞİ VE KİŞİLİĞİ
2- KURULAN TUZAK DEVREDE
3- ÖCALAN’IN CAN SİMİDİ
4- YAKLAŞIMLARDAKİ FARKLILIK
5- İTİRAFLARIN NEDENİ
6- ÖCALAN’DAKİ KÜRT DÜŞMANLIĞI
7- ÖCALAN VE IRKÇILIK
8- DOĞAN ÇOCUĞUNUZUN ADINI
ABDULLAH KOYMAYIN
KİMLİĞİ VE KİŞİLİĞİ
Bu, üzerinde çok önemle durulması gereken bir
konudur. Özellikle son 15 yıllık eylemiyle Türkiye’nin gündemine oturan bu
zatın, ne olup olmadığı iyi bilinmelidir. A.Öcalan gerçekte kimdir? Bu duruma
nasıl geldi? Kimin ve neyin kavgasını verdi? Kuşkusuz bu soruların cevapları
ülkemizin ve demokrasinin geleceğini ilgilendiriyor. Bunlar açığa çıkarılıp
sorgulanmadıkça, A.Öcalan anlaşılmadıkça Türkiye’deki gelişmeler hiç bir zaman
istenilen düzeyde olmayacaktır. PKK ve benzeri entrikalar açığa çıkartılıp
mahkum edilmedikçe Türkiye’de gerçek anlamda bir demokrasinin
geliştirilemeyeceği bilinmelidir. ABD ve AET pöçüğüne takılarak demokrasi
havarisi kesilen o “meşhurlar” da daha çok debelenmekten başka birşey
yapamayacaktır.
Abdullah Öcalan, 1984 olaylarının nedenlerini
ve uzun yıllar boyunca hangi amaçlar için hazırlandığını, PKK’nin 19. kuruluş
yılında MED-TV’de yaptığı konuşmasında açıkça ortaya koymuştur. Çok ilginçtir
ki, bu konuşmaları dinleyen kesimlerden herhangi bir ses çıkmamıştı.
Sorulduğunda ise “öyle biri olduğu zaten biliniyordu” diyerek kestirip atmaya
çalışmışlardı. Çünkü birçokları özellikle maddi çıkarlarının her an alt-üst
olacağının korkusuna kapılmıştı. Bir anda herşeyin tersyüz olacağı sendrumuna
kapılan bu çevrelerin elleri ve ayakları birbirine dolanmaya, etekleri
tutuşmaya başlamıştı. Ekmek elden, su gölden yan gelip yaşayan, ama arada bir
de önderlik, diplomatlık taslayan bu çevrelerin kimler olduğu biliniyor.
Oynadığı rolün yavaş yavaş sona doğru yaklaştığını farkeden Öcalan’sa
gerçekleri daha fazla saklamayı gereksiz görmüştü. İşte herkesin kanını
donduran açıklaması;
“Sayın Mumcu’nun yazmak istediği bizimle
ilgili bir kitap vardı ve kitabın da ismi; Apo Üzerine’ydi. Sanırım bu kitap
çıktı. Fakat doğru çıkmadı. Yarım yamalak çıktı… O kitapla ilgili epey son on
yılda yoğun faaliyetleri vardı. Bana göre O’nun ölümüyle, bu kitap arasında bir
ilişki kurulabilir. Kitapta kanımca şunu dile getirmek istiyordu; ‘Apo’yu bizim
devletimizin yaklaşımları ortaya çıkardı, besletti, büyüttü.’ Şimdi bunun şöyle
doğrudan ilişkisi vardır: devlet, üç yıl beni Ankara’da kendi özel
yöntemleriyle besledi. Artık bu bir yetenek midir, bir yaşam yolu mudur, ne
derseniz deyin. Devlet ne dediyse ben evet dedim. Böyle olacaksın dedi, ben
öyle olacağım dedim.
Formül şu; bunu rahatlıkla çekeriz. Ben de
şunu söyledim; istediğiniz kadar beni çekebilirsiniz. Hem de hiç
ihtiyaçduymadan, belki çok çabalayıp, geliştireceği projeleri bizzat istediği
gibi kurabileceğini, benim hazır olduğumu, belki de istediğinden daha fazla
hazır olduğumu gösterdim. Uğur Mumcu’nun dile getirmek istediği olay bu.” (48)
Hakkını vermek gerekir. A.Öcalan gayet içten
konuşuyor. Beyinleri tamemen dumura uğratılmışların dışında herkes burada
anlatılmak istenenleri anlamıştır. Bu konuşma da dahil Devrimin Dili ve Eylemi
adlı kitabında bir araya toplanan konuşmaların her biri, sona doğru yaklaşım
sürecinin belirli evrelerini ifade ediyor.
Uğur Mumcu’nun, PKK ve Abdullah Öcalan
üzerine yaptığı araştır- malar, Haki Karer’in katledilmesiyle başlamış, 1984
provokasyonuyla da biraz daha ivme kazanmıştır. Uğur Mumcu, Abdullah Öcalan’ın
84 şehir baskınlarıyla birden bire, beklenmedik boyutlarda önplana çıkarılışının
arkasında yatan tehlikeleri ilk kavrayanlardan biriydi. Komployu açığa çıkarmak
isteyenlerin başına getirilen felaketleri gözönüne getirmek bile, Uğur Mumcu’ya
yapılan komplonun arkasında yatan güçleri kavramak açısından yeterlidir.
Abdullah Öcalan da, Uğur Mumcu’nun kendisiyle ilintili olarak öldürüldüğünü
söylüyor. O halde neden? Açık ki Mumcu, Öcalan’ın sırf dış bağlantılarını açığa
çıkarmak istediği için değil, asıl önemli olan iç bağlantılarına el attığı için
ortadan kaldırılmıştır. İçten destek olmaksızın yalnız başına dış bağlantıların
sonuçsuz kalacağını çok iyi biliyordu.
Burada da karşımıza derin devlet denilen olay
çıkıyor. Şimdiye ka- darki gelişmelerden öncelikle Abdullah Öcalan, M.Ali Ağca,
Necati Kaya (Pilot), Mahmut Yıldırım, Abdullah Çatlı, Kesire Öcalan ve sivril-
miş birkaç kişinin daha birbirlerinden bağımsız olmadıklarını anlıyoruz.
Bunlar, derin devlet tarafından aynı dönemde ama birbirlerinden ba- ğımsız
olarak belli amaçlar için yetiştirilmiş kişilerdir. Kiminin görevi sağdan,
kiminin görevi soldan pratik faaliyetler içinde bulunmaktır. Devlette
çeteciliğin, vurgunculuğun ayyuka çıktığı süreçlerde ise bu kişiler, zaman
zaman bir araya getirilerek ortak hareket ettirilmişlerdir; bazen “sol”dan
sağa, bazen de sağdan “sol”a kaydırmalar yapılarak sonuçta uyum içinde
çalışmaları sağlanmıştır.
Özellikle Uğur Mumcu, Musa Anter, Çetin
Güngör ve Yıldırım Merkit olaylarında bu işbirliği çok açık bir biçimde kendini
göstermektedir. Yine, daha sonra bu birliğe dahil edilen fanatik islamcı
grupların da katılımıyla Batman, Diyarbakır, Yüksekova ve Mardin’de işlenen
seri cinayetler bu işbirliğinin açık kanıtları olmuştur. Elbette aynı
işbirliğinin bir de ekonomik boyutu vardır. Esrar, eroinden elde edilen
gelirlerin bölüşümü bunun bir yönünü oluşturmaktadır. Belli bir dönemden
itibaren, daha çokta 90’ların başlarıyla birlikte elde edilmeye başlanan
gelirlerin büyüklüğü, milyarlarca dolarla ifade edilmektedir. Bu kadar büyük
pazarı ve kârı kimselere farkettirmeden yönetmek başlı başına bir sorundu. Bu anlamda
provokasyonların büyük bir titizlikle ve tam bir profesyonellik içinde
yürütülmesi gerekiyordu. Bunun için yukarıda bahsedilen bileşime başvurma
gereği duyulmuştur. Bu bileşimde zaman zaman görülen zaaflar, yani bazı
dönemlerde ortaya çıkan çatışmalar ise, kâr bölüşümünde ortaya çıkan
anlaşmazlıklardan kaynaklanmaktadır.
Dikkati çeken bir başka nokta; Abdullah
Öcalan’ın ajanlaştırılma- sıyla Pilot’un ajanlaştırılması arasında olan
benzerliktir. Yine bunların ajanlaştırılması süreciyle, sağ cephede görevlendirilenlerin
ajanlaştırılma süreci aşağı yukarı aynı döneme denk düşmektedir. Uygulanmak
istenen geniş çaplı bir konseptin pratik hayata geçirilmesinde görev alan
figuranlar bu dönemde yetiştiriliyor.
Pilot’un, Lisede okurken, askerlik dersi
veren askerlik şubesine ait bir subay tarafından ajanlaştırıldığı söyleniyor.
Aynı biçimde , Ankara’ da 68-70’ler arasında Tapu Kadastro Meslek Lisesi’inde
okurken askerlik şubesinden bu okula ders vermek için gelen bir subay da A.
Öcalan üzerinde önemli etkiler yapıyor;
“Tapu-kadastroda benim asker öğretmenlerim
vardı. Harp okuluna gidiyorlar. Beni el üstünde tutarlardı. Bilmiyorum, o
öğretmen de özellikle mi öyle yaptı? Yoksa çok mu seviyordu? Geliyordu böyle,
‘çocuklar aldım Abdullah’ın kompozisyonunu, gittim Harp okulunun profesörlerine
okuttum, hepsi hayret etti’ diyordu…Yani ona kalsaydı ben bir melek gibiydim,
dahiydim. Bu kadar değer veriyordu adam. Askerdi. Belki de bende tehlike gördü,
böyle kazanmak istedi.” (49)
“Aslında başlangıçta asker olma özlemim vardı.
İlgim vardı. Belki de yaşamamın önünü kestiği için içine girip anlamaya
çalıştım …
Daha sonra asker olmadığım için hüngür hüngür
ağladım…
Türk ordusuna gidemezdim, her şey yasak.
Bekçiye bakıyorum o fazla bir güç değil; asıl güç ordu. Ordunun içinde de özel
ordu.
Şu anda inadım var.” (50)
Belli ki, ajanlaştırılmak istenen insanlar
rastgele seçilmiyor. Kişinin yaşadığı bölge, aile özellikleri, çevresi,
çevresiyle olan ilişkileri ve her şeyden önemlisi de özlemleri büyük önem
taşıyor. Öcalan ise hem yetişme tarzı ve aile özellikleriyle, hem de çevre
ilişkileri ve özlemleriyle bu kalıba tamamen uyuyor. Her ne kadar bunları,
çocukluk ve gençlik dönemlerine özgü masum özlemlermiş gibi gösteriyorsa da,
aslında içinde bulunduğu gerçek durumun izahını yapıyor. Özellikle derin
devletin özel ordusuna duyduğu özlem ve hayranlık dikkat çekicidir. Üstüne
üstlük bunu güçlü olmanın önemli bir aracı olarak görüyor. Devletin resmi
örgütlenmiş ordusunu ciddiye bile almıyor. Vargücüyle derin devletin ordusu,
yani “ordu içinde özel ordu” için can atıyor. Gözlerden kaçmaması gereken püf
noktası budur.
A.Öcalan elbette bugünkü konumuna “ha”
diyerek birdenbire gelmiyor. Uzun ve ince bir yolda sabırla ilerlemek zorunda
kalıyor. Öncelikle özel bir eğitimden geçiriliyor. Komünizmle Mücadele Derneği,
Türk Ocakları ve Ülkü Ocakları derneklerinde kitle faaliyetleri yoluyla tecrübe
kazandırılıyor;
“Ankara’da Tapu Kadastro Meslek
Lisesi’ndeyken, sanırım son sınıfında Maltepe Camisi’ne gitmekten geri
durmuyordum… Komu- nizmle Mücadele Derneği’nde verilen konferansları
dinliyordum. Hatta ülkü ocaklarına gittiğimi de söyleyebilirim…İşte Hulisi
Turgut muydu, onun Barzani ile ilgili röportajını da can kulağıyla
dinliyor,okuyordum…Düşünsel olarak din kitaplarına ilgi duyuyordum. Necip Fazıl
Kısa- kürek’i büyük bir ilgiyle izlemeye çalışıyordum. Bir-iki konferansına
katıldım, olağanüstü buldum. Hatta çoşturdu beni. Yine Türk ocağında verilen
iki konferansa katıldım… Komünizmle Mücadele Derneği’nin bir sorumlusu vardı.
Refik Korkut’tu galiba. Teorisyendi. Ve hatta burada Demirel’ in geldiği bir
toplantıya da katılmıştım.” (51)
Okuldan mezun olur olmaz Öcalan kadastro
memuru olarak Diyarbakır’a atanıyor. Bu arada “sosyalistleşiyor” ama, rüşvet
alıp cebe indirmeyi de ihmal etmiyor. Ayrıca belli aralıklarla İstanbul’da da
aynı görevi sürdürüyor. Aslında görevi; halk içindeki eğilimleri gözlemleyerek
rapor etmektir. Yine bu süre içinde provokasyon geliştirme imkânlarının
nerelerde ve hangi alanlarda bulunduğunu tayin ediyor;
“Devlet memuru olarak orada sosyalist
gerçeklik, devlet gerçekliğini daha iyi karşılaştırma imkanı vardı…biraz böyle
cebine para girmiş, yeterince gözlem imkanı edinmiş, böyle bir otel yaşantısı.
Ağalar ilk yaklaşımı gösteriyor. Yanına eskiden varamadığımız o büyük dema- gog
yığını küçük-burjuvalarla hergün karşılaşıyorsunuz. Bunlar göz- lem gücünü de
arttırıyor.” (52)
A.Öcalan’ın Diyarbakır’da gözlemleme ve rapor
etme faaliyeti bir yıl sürüyor. Hangi alan üzerinde oynayacağı bu süreçte
belirleniyor. Bu- nun için öğrenci gençlikle ilişki kurması gerekiyor. Çünkü o
dönem- de sol siyaset yankısını en çok yüksek öğrenim gençliği içinde bulu-
yor. Ayrıca Kürt hareketlerinin yoğunlaştığı alanlar da büyük şehirler- dir.
“…O zamanlar bir Sur Palas oteli vardı, o
benim karargahımdı. Licelilerin oteliydi, duyduğum kadarıyla Behçet
Cantürk’lerin…Yani Kürtlükle ilgili izlenimlerin bol olduğu bir otel.
Üniversiteye gidiş tut- kum, kesin bir üst bürokrat olmaktan ziyade Türkiye’nin
siyasi hava- sına biraz daha gerçekçi katılmaktı.” (53)
A.Öcalan önceleri kaydını İstanbul Hukuk
Fakültesi’ne yapıyor ama okula hiç gitmiyor. Kısa bir süre daha Tapu katastro
memuru olarak incelemelerine devam ediyor. Sonuçta Siyasal Bilgiler
Fakültesi’ne kaydını yaptırıyor. (ki kaydının istihbarat kontenjanından yapıldığı
da bazılarınca dile getiriliyor.) Bu arada “Kürtçü” yanı bir hayli gelişiyor.
Yürüteceği siyasetin ilk derslerini Ülkü Ocakları, Türk Ocakları ve Komünizmle
Mücadele Derneği’nden öğrenen A.Öcalan, birdenbire “Kürtçü bir komünist”
oluveriyor;
“…Ben üyeliğimi DDKO’ya yaptım…ilk
üstlendiğim bir seminer var- dı…Oldukça da tehlikeli buldular beni…Kürt devleti
lafını kullandığım için, orada bulunan herkesin dili uçukladı… Benden ısrarla
ne istediğimi soruyorlardı…o zamanki DDKO’yu eleştiriyordum.” (54)
“Bu dönemin diğer önemli bir anısı da,
Teknik Üniversi’te de yapılan bir Dev-Genç toplantısıydı…
“Kürt meselesinin ilk defa çok cesur bir
biçimde orada tartışmaya açıldığını gördüm. Mahir’in kemalizm ve Kürt meselesi
üzerine yaptığı konuşma çok cesurcaydı…” (55)
Bu sözlerin altında üzerinde durulması
gereken çok önemli iki gerçek var:
Birincisi; DDKO’nun durumu.
İkincisi; Türkiye sol’unun geldiği aşama.
Bilindiği gibi DDKO Kürt gençlerinin
Kürtlerin kültürel haklarıyla ilgili faaliyet yürüttükleri bir dernektir.
Bunların ayrılma, silahlı savaşım yürütme vb. sorunu yoktur. Hedefleri; Kürt
dili ve kültürünün serbest kullanımı ve geliştirilmesi, Kürt kimliğinin
tanınması, halk üzerindeki baskı ve sömürüye karşı mücadele edilmesidir. Bu
anlamda önemli bir kuruluştur. Öcalan’ın böyle bir kurumun bünyesinde “Kürt
devleti”nden bahsetmesi elbette dudakların uçuklamasına neden olacaktı. Çünkü
bu, amaçları tamamen farklı olan bir derneğe karşı geliştirilen açık bir
provokasyondan başka bir şey değildir. Nitekim verdiği seminerden sonra gelişen
olaylara değinen Öcalan, “Sonrasında DDKO’nun son bir kongresi düzenendi. O,
bitiş kongresidir.”(56)diyerek, perde arka- sında oynadığı rolden övünçle
bahsediyor.
Aynı dönemde Öcalan, bir de Türkiye Sol’unun
geldiği aşamadan sözediyor. Gerçekten bu yıllarda sol, diğer birçok teorik
tartışmalarla birlikte Kürt sorununun da farkına varıyor. Genelde bu konuya
yaklaşım, geçmişten daha farklı bir perspektiften alınıyor ve ağırlıkla
gerçekçidir. Yani sorun önemli oranda sadece Kürtleri ilgilendiren bir konu
olmaktan çıkıp, bir bütün olarak Türkiye solunun gündemine oturmaya
başlamıştır. Demokrasi isteminin bir parçası haline gelmiştir. İşte bu aşamada
Öcalan’ın önemli ikinci rolü açığa çıkıyor; “kürtçü” gömleği yalnız başına
yetersiz kalıyor. Giydirilen bu gömleğin başka bir aksesuarla tamamlanması
gerekiyor. Bu nedenle “kürtçü”nün yanına bir de “komünist” eklemesi yapılarak
giysi tamamlanıyor. “Komünist kürtçü” sıfatıyla A.Öcalan hem Kürtler, hem de
sol içindeki yerini alarak provokasyonlarını her iki cepheden sürdürme
olanağına kavuşmuş oluyor.
Bundan sonra kaydını bilinen yöntemle Siyasal
Bilgiler Fakültesi’ne yaptırarak Ankara’ya taşınıyor. Bu yıllarda solda
geliştirilecek provokasyonlar için sıkı bir eğitimden geçiriliyor. Boykotlara ve
mitinglere katılarak ufak tefek denemeler yoluyla hem kendisini tanıtıyor, hem
de pratiğini biraz daha zenginleştiriyor. Bu arada kısa bir süre için Mamak
Cezaevi’ne misafir ediliyor. Burada kaldığı aylar Öcalan için önemli bir dönüm
noktası oluyor. Önceleri seminerler, boykotlar ve mitinglerde yeterince boy
göstermesine, bir de cezaevi pratiği eklenmiş oluyor. Böylece kendisini sola ve
Kürtlere yeteri kadar ispatlıyor.
Artık geçerli diplomayı almaya hak
kazanmıştır. Doğumun zamanı gelip çatmıştır.
KURULAN TUZAK
DEVREDE
Özellikle 1986’dan sonra A.Öcalan’ın,
ajanlığı ve izlediği provokasyon çizgisiyle ilgili zaman zaman yapmaya
başladığı açıklamalar son derece önemlidir. Açıklamalarında sürekli olarak
dikkatleri birşeylerin üzerine çektiği görülüyor. Ortaya çıktığı dönemleri
anlatırken, MİT ve Özel Savaş’ın kendisine olan ilginç yaklaşımlarından
bahsediyor. O dönemlerde MİT’in Kesire Öcalan, özel savaşın da Pilot (Necati
Kaya) vasıtasıyla kendisini denetim altında tuttuğunu açıklıyor. PKK Nedir Ne
Değildir adlı kitabımda bunlar üzerinde durmuştum. A.Öcalan’ın bugünlere
ulaşmasında çok önemli roller oynayan bu iki şahısla Öcalan’ın durumuna biraz
daha değinme gereğini duyuyorum. Ortaya çıktığı günlerdeki durumuna değinirken
şunları söylüyor;
“…Ama öte yandan düzen devreye girmiş.
Sonradan çok açıkça anlaşılacağı üzere, düzenin en etkili kişilikleri devreye
girmiş ve beni ‘ölümlerden ölüm beğen’ hükmü içerisinde bitirmek istiyorlar. Ve
hiç bir güç imkanım yok. Düzenin adamları bile ‘bu köylü parçasını’ diyorlar‘
bu zavallı, herşeyden yoksun tipi öldürmek bizim zararımızadır’ ve devam
ediyorlar ‘bunu öyle hazırlayalım ki, tarihimizin en büyük bir işbirlikçisi
haline getirelim’ Belki de planları biraz da buydu.” (57)
Dikkat edersek Öcalan’ın anlattığı dönem
1974-75 dönemidir. Yani ortada ne PKK diye bir örgüt, ne de A.Öcalan’ın şimdiki
gibi “ünlü”adı sanı var. Ama buna rağmen birtakım hazırlıklardan bahsediyor.
Hatta “daha zararlı olacağı” gerekçesiyle devletin kendisini öldürtmediğini
söylüyor. Şimdi o günkü, 70’li yıllardaki ortama baktığımızda toplumsal tepkiye
rağmen Denizler idama gönderilmiştir. Mahirler kurşunlanmıştır. Hergün onlarca
devrimci katlediliyordu. İnsanların öldürülmediği gün neredeyse yoktu. Bu
anlamda Öcalan’ın “daha zararlı olacağım gerekçesiyle beni öldürmediler”
biçiminde formüle ettiği iddiası gülünçtür. Ama “beni tarihin en büyük
işbirlikçisi yapmak istediler” sözleri doğrudur. Teori ve pratiğine
baktığımızda A.Öcalan Kürtler adına ama Kürtler’e karşı hazırlanan korkunç bir
tuzaktır. Neden? Öcalan’dan dinleyelim;
“Şimdi dönemin bu bayan (Kesire Öcalan,Bn.) ilişkisine dikkat
edilirse kilit öneme sahiptir. Muhtemelen devlet 74-75’te bizi adamakıllı
sarrmaya geldi. Diğer örgütlerin içinden geliyordu. Dev-Yol kontrolü doaylı bir
devlet kontrolüydü. Diğer gruplar da aşağı yukarı aynı özellikteydi. Kürtlüğü
KDP çekmek istiyordu, o da dolaylı devlet kontrolüydü. Zaten o zaman çok
açıktı. KDP tümüyle MİT’in yedeğine alınmıştı.” (58)
Öcalan’ın bayan olarak bahsettiği sıradan
herhangi bir bayan değil, daha sonraları ısrarla evleneceği karısı Kesire
Öcalan’dır. Kilit olarak gördüğü bu ilişki, bu anlamda önemlidir. Daha sonra
bilindiği üzere, Necati Kaya’nın (Pilot) da katılımıyla bu ilişki, biraz daha
karmaşık hale getirilecek ve aynı zamanda daha da güçlendirilecektir.
Bahsettiği bu ilişkiler, güç odaklarının işbirliğini temsil etmesi bakımından
oldukça önemlidir. Burada dikkat çekici diğer bir nokta da, Dev-Yol başta olmak
üzere diğer sol gurupları da, devletle bağlantılı kılmaya özen göstermesidir.
Bu tür iddialara yanıt verme, esas olarak adı geçen örgütlenmelere düşer. Ama
burada önemli olan Öcalan’ın durumudur. Kendi ajanlığını örtüleyebilmek için
başka örgütlenmeleri kullanmaya kalkışmasındaki ilginçliktir. Bunlar hemen
hemen her ajan ve provokatörün başvurduğu yöntemlerdir. Peki, üzerinde sıkça
durma gereğini duyduğu Kesire ve Pilot neyi temsil ediyor? A.Öcalan’dan
aktaralım;
“Acaba bayanın cephesi temel olarak hangi
oyunla bizi karşılamak istedi? Önemlidir ve irdelenmesi gerekir. Hem sosyal,
hem siyasal giriş bölümüdür. Pilot ise askeri giriş bölümüdür.”(59)
“Özel savaş dairesinin dışındaki ordu
kesimini Ecevit biraz işletiyor. Dolayısıyla Pilot (Necati Kaya, BN.) Özel
savaşa bağlıydı. Fatma’nın (Kesire Öcalan, BN.) ailesi ise CHP’ye bağlıdır.”
(60)
A.Öcalan, karısı Kesire Öcalan’ın MİT’e,
dostu Pilot’un ise özel savaşa bağlı olarak çalıştıklarını söylüyor. O halde
Kürt halkının önderiyim diyen bu zat, eğer bu kadar saf ve temizse, önceden
ajan olduklarını bildiği kişilerin yanında ne arıyor? Hele hele bu kişilerden
biriyle niçin evlilik kuruyor? Besbelli ki, ortaklaşa götürecekleri bir proje
üze- rinde bir araya getirilmişler. Dünyada bugüne kadar devrim yapmak için
ajanlarla birlikte hareket ettiğini veya örgüt kurduğunu söyleyen biri daha
yoktur. Ama Öcalan söylüyor. Üstelik bunların durumlarını daha başlangıçta
bildiğini kabul ediyor. Bunlarla birlikte örgüt kurmuş olmasından kıvanç
duyduğunu saklamıyor. Karısı Kesire ve arkadaşı Pilot’la birlikte neyin ürünü
olduklarına da açıklık kazandırıyor;
“Dikkat edilirse biz klasik Kemalist kanatla,
1960’lardan sonra özellikle ABD’ye dayanılarak geliştirilen özel savaş kanadı
arasında bir denge durumunu yakalamışız. İkisi de aslında bizi kontrol etmeye
çalışıyor ve kesin bağlamak istiyorlar.” (61)
Her nedense o günlerde iki kanat arasında bir
denge kurma ihtiyacı duyuluyor ve A.Öcalan bir denge unsuru olarak bileşimin
başına getiriliyor. Bütün bu izahlardan devletin içindeki farklı eğilimleri
biraraya toplama çabasını görüyoruz. Peki bu eğilimler neye karşı biraraya
gelme ihtiyacı duyuyorlar? Öcalan’ın anlatımlarından bu üçlünün devrimci,
demokratik güçlere karşı hazırlandığı sonucu çıkıyor. Kendi durumunu gizlemek
için de Türkiye’deki bütün örgütleri ve KDP’yi devletle ilişkiliymiş gibi
gösteriyor. Burada asıl ilginç olan KDP için söyledikleridir. Çünkü KDP Türkiye
örgütü değildir, Irak’lı bir örgüttür. Ama Öcalan Türkiye’deki örgütlere
değinirken KDP’ye de sıkça yer verme gereğini duyuyor. Buradan da Öcalan’ın
sadece sola ve Türkiye’deki Kürt örgütlerine karşı değil, K.Irak’a ve KDP’ye
karşı birşeylere hazırlandığı sonucu çıkıyor. Neden? Çünkü Barzani hareketi
yenilmiştir, ama KDP bitmemiştir. Yeniden örgütlenme çabaları vardır. İşte bu,
bilinen güç odakları açısından istenmeyen bir durumdur. Çünkü KDP, Türkiye’yi
de sürekli olarak etkileyen bir güçtür. Bu çevreler genelde Kürt kimliğinin
canlı tutulmasından KDP’yi sorumlu tutuyor. KDP’nin varlığı aslında bölgedeki
tüm Kürtleri etkiliyor, sürekli bir hareketliliğe yol açıyor.
Ayrıca bu yıllarda Türkiye solunun Kürt
sorununa yaklaşımları geç- mişe oranla daha olumludur. Örgütlenmeleri daha
geniş bir alanı etkiliyor. A.Öcalan’ın genelde Türkiye solu ve KDP üzerinde
durması, bir de bu nedenledir. Mevcut düzeni korumayla yükümlü güçler, iç
muhalefete karşı durumlarını koruyabilmek, dıştan gelebilecek tehlikelere karşı
tedbirler almak için Öcalan’ı hazırlıyor. Dönemin koşulları dikkate alınarak
hazırlanmış konsept, Öcalan’ın da varlık koşulu oluyor. Öcalan stratejisini
başından itibaren bu güçleri bitirme üzerine oturtmuştur. Taktikleri hep bu
hedeflere göre şekillenmiştir. Haki Karer’in vurulması, Hilvan-Siverek
olayları, Maraş katliamı, çeşitli bahanelerle sol güçlere karşı başlatılan
savaşım, bu konseptin uygulamada başa- rılı olması için yapılan
provokasyonlardı.
“Ankara’daki gruplaşmamız, 1976 ve ardından
1977’de Kürdistan’a serpilmişti. 1977.1.Ocak toplantısında, denilebilinir ki,
en kapsamlı tar- tışma ve bazı görevlere daha da netlik getirildi. Bilindiği
gibi 1977 yılı mücadele tarihimizde çok önemli bir karar yılıdır. Bu yılda
benim baharla birlikte iki ay süresince Ağrı, Kars, Dersim, Elazığ, Diyarbakır,
Urfa ve Antep’i kapsayan bir Kürdistan turum vardı ki, ben bu turun ardından
artık var olan tehlikelere ‘ölüm de olsa fazla anlam ifade etmez’ diyordum. O zaman
gerçekten düşman da izliyordu ve Haki Karer katliamı o biçimde kendini
dayatmıştı.” (62)
Burada bir çok açıdan doğruyu çizen bir özet
vardır. Gerçektende 1977 yılı, PKK tarihinde önemli bir karar yılıdır. Burada
üzerinde daha çok durmak istediğimiz husus; A.Öcalan’ın Kürt düşmanı
politikasını hangi provokasyonlarla hayata geçirdiğidir. Bu anlamda Haki Karer
cinayeti çok önemli bir halkadır. Bu provokasyon, daha doğmadan ölüme mahkum
olmuş bir gurubu canlandırmada olağanüstü bir rol oynamıştır. Haki’nin ölümü,
daha önce gruptan ayrılmak niyetinde olan insanları biraraya getirirken, bir
bütün olarak sola ve KDP’ye karşı savaşın da başlangıcı oluyor.
A.Öcalan bu katliamdan bahsederken bir dizi
açıklamada bulunuyor. Olayın sorumluları olarak işe Beşparçacılardan başlıyor,
Tekoşin, KUK, KDP ve UDG’ye kadar gidiyor. Ardından bir yığın masal anlatarak
bu güçlerin hepsini MİT’e ve CİA’ya kadar uzatıyor. Anlatımında ilginç olan yan
aslında bunlar değil. Çünkü Öcalan bu mizansenleri o kadar uzun ve sık
anlatıyor ki, artık kimse bunların yabancısı değil. Burada asıl ilginç olan
yan, bu dönemde kendi durumuna dair yaptığı izahlardır;
“…1976, 1977 ve 1978 döneminde onları,
devleti çalıştırıyorum ve hareket yürüyor.”
“Ve tam bir sağcılık tarzı var.”
“Ankarada’yız.1976,-77-78’i eğer bunlara
dayandırmazsak, sağlam çıkışı yapabilir miyiz?” (63)
Yukarıdaki sözler, bu cinayetin neden ve
nasıl işlendiğine dair ipuçları vermekle kalmıyor, arkasında A.Öcalan’ın da
içinde bulunduğu hangi güç odağının durduğuna açıklık kazandırıyor. Gerçektende
bu cinayet karanlık güçlerce Kürt halkına ve sola karşı gerçekleştirilen bir
komplodur. Dikkat edilirse Haki Karer’in katledildiği tarih, Mayıs 1977’ dir.
A.Öcalan ise aynı tarihte devletle çalıştığını itiraf ediyor. Yani cinayet
sırasında karanlık güçlerle çalışan sıraladığı örgütler ya da kişiler değil,
Öcalan’ın ta kendisidir. Bu komplo, A.Öcalan’ın bilgisi dahiinde ve ilişkide
bulunduğunu söylediği yerlerle işbirliği halinde gerçekleşiyor. Kaldı ki
cinayet öncesinde A. Öcalan’ın Pilot’la birlikte Ağrı’ya gelmesi de, cinayetin
çok önceden planlandığını gösteriyor. Necati Kaya Ağrı’da daha gençlik
yıllarında tanınıyor ve istihbaratla olan bağları biliniyor. Buna rağmen
A.Öcalan, Pilot ile birlikte Ağrı’ya geliyor. Yani burada bilerek yapılan bir
manevra vardır. Gerek Haki Karer cinayeti öncesinde, gerekse cinayet sırasında
ve sonrasında gelişen olaylarda kuşkuların yöneltileceği ajan, aktif bir
biçimde devreye sokulmuş oluyor. Dikkatlerin esas hedefe ulaşmasını engelleyen
bir taktiğin figuranı böylece yaratılıyor. Herkes olayların arkasında esas bu
adamın olduğuna inandırılırken, PKK’yi yeşertecek tohumlar da atılıyor;
“Evet bütün düzen içi yaşam olanakları Pilot
ve bayan ikilisi tarafından sağlanmasına rağmen, Ankara bana diken gibi batıyordu.
İstediğiniz kadar para var. ‘Solculuk da yapabilirsin’ deniliyor, ‘Kürtçülükte
yapabilirsin.’ Karşında son derece etkileyici bir kadın. Ve görünüşte hepsi
Kürtçüydü. Para ve kadın hertürlü yaşam vardı. Bu konuda yenik düşmemek mümkün
müdür?” (64)
A.Öcalan’a çıkış koşullarında sunulanlar
oldukça ilginç değil mi? Para, kadın ve iyi bir sosyal yaşam karşılığında
kendisinden “solculuk” ve “Kürtçülük” yapılması isteniyor. Solculuk ve hele
hele Kürtçülükten öcü gibi korkulduğu bir ortamda, bu nedenlerden ötürü
insanların alabildiğine baskı altında tutulduğu bir dönemde, Öcalan’dan bunları
yapması bekleniyor. Yani güç odakları kendi elleriyle bir solcu ve Kürt- çü
yaratmanın uğraşını veriyor. Açık ki, solcuları ve Kürtçüleri kırmak için böyle
bir örgütlenmeye gerek duyuyorlar. Bu nedenle duruma ve yörelere göre sol
örgütlenmeleri ve halkı birbirine düşürecek taktikler geliştiriyorlar. Örneğin
Antep’teki devrimci potansiyel Haki Karer cinayeti bahane edilerek bitirilmek
istenmiştir. Şahısların yanısıra bir çok örgüt hedef seçilmiş ve devrimciler
bir kör döğüşü içinde karşılıklı olarak birbirlerini kırmışlardır. Benzer bir
olay Tunceli’de de uygulamaya konulmuştur. Yetmişli yıllarda Tunceli
faşistlerin uzağından dahi geçemediği bir bölgeydi. Devrimci demokrat potansiyel
oldukça yüksekti. Türkiye solu içinde yer alan her fraksiyon, bu küçük bölgede
şu veya bu ölçüde kendisini ifade etme imkanı buluyordu. Bu nedenle Haki Karer
olayıyla benzerlikler gösteren bir olay da burada uygulamaya konulmuştu. Aydın
Gül adlı bir devrimci tıpkı Haki Karer gibi konuşma bahanesiyle getirildiği
yerde öldürülmüştü. Bu olayla başlayan örgütler arası kavgalar bir türlü bitmek
bilmemiş ve karşılıklı devrimci vurma günü birlik eylemlerden biri haline
gelmişti.
Aşiretçiliğin güçlü olduğu alanlarda ise daha
farklı bir yöntem izleni- yordu. Aşiretlerden birine yaslanılarak diğerinden
adam vuruluyor, aşiretler arası kavgalara bir de örgütler arası kavgalar
ekleniyordu. Çünkü her örgütün dayandığı bir aşiret vardı. Böylece örgütler de
aşiretler gibi dar kavgalar içine çekilerek bitirilmek isteniyordu.
Hilvan-Siverek olayları özellikle PKK açısından bunun örnekleriyle doluydu.
Varolan aşiretler arası düşmanlıkları kızıştırmada ve yeni çatışmalar yaratmada
PKK’nin oynadığı rol bilinmektedir.
1974-80 yılları arasında yöresel çelişkilere
dayandırılan yığınca provokasyon vardır. Ne yazık ki, bunlar çoğu kez hedefini
bulmuştu. Neden böyle olmuştu? Çünkü mevcut örgütlenmeler oldukça genç ve
tecrübesizdi. Gençliği provakate etmekse gayet kolaydı. Yani kimsenin olayları
derinliğine inceleme ve irdeleme gücü yoktu. İnsanların görünüşe göre hareket
etmesi, iyi ve kötüyü birbirine karıştırmıştı. Ajan ve provokatörler
kendilerini olaylardan rahatça sıyırırken, devrimciler karşılıklı birbirini
vurmuştu. Öyle ki, Maraş, Çorum vb. katliamları gibi çok açık provokasyonlar
bile devrimcilerin biraraya gelmesine yetmemişti. Birbirlerini “ajan”,
“provokatör”, “oportünist” olarak nitelendirip, bir kör döğüşü içine sürüklenme
bu dönemin en belirleyici özelliğiydi. Örgüt içi hesaplaşmaya dayanarak
ayrılanları öldürme ya da ayrı fikirler yüzünden karşılıklı birbirlerinden adam
vurma örgütlerin bir çoğunda görüldüğü için, gerçek ajanlar ve provokatörler
rahatlıkla at oynatmasını bilmişti. Bu nedenle herkesin bu dönemi doğru olarak
ortaya koyması son derece önemlidir. Çünkü bir provokasyon çizgisinin yalnız
başına sonuca ulaşması mümkün değildir. Her şeye rağmen, PKK içinde yeralan
yüzlerce devrimci ve dürüst insanın varlığı kuşku götürmez. Bu nedenle
A.Öcalan’ın çizgisini besleyen ve güçlendiren diğer bazı dış kaynakların olduğu
açıktır. İşte bu kaynakların neler olduğu da herkesin kendi hareketini çok
yönlü olarak tam değerlendirip, süreci doğru koymasıyla açığa çıkacaktır.
Daha sonraki süreçlerde ise tersi bir durum
yaşanmış, PKK etrafında sunni kümelenmeler sağlanmıştır. PKK birçok örgüt, kişi
ve kurum tarafından “mücadeleci bir gerilla örgütü” olarak nitelendirilmiş ve
alkışlanmıştır. Oysa dönemin koşulları bilince çıkartılabilseydi, aslında aynı
sürecin, PKK içinde büyük çapta ayrışmaların yaşandığı, örgüt olarak çöküşe
gittiği bir süreç olduğu görülecekti. Çoğu kesimler durumunu bildikleri halde,
A.Öcalan’ın beslendiği bir kaynak olmaktan kendilerini kurtaramamışlardır.
Böylesi bir dönemde, A.Öcalan ve PKK’ye yaklaşmanın getireceği sonuçların
beklenilen türden olacağı açıktı. Sürecin doğru konulabilmesi için sadece
A.Öcalan ve PKK’ nin sorgulanması yeterli değildir. Süreç, bunların dışındaki
oluşumların da kendilerini açık yüreklilikle sorgulamasını gerektiriyor.
ÖCALAN’IN CAN
SİMİDİ
1980’li yıllar PKK’de yeni bir dönemin
habercisiydi. Yurtdışına sağ salim ulaşma şansını elde etmiş olanlar,
üzerlerinde geliştirilmiş türlü entrikaların açığa çıkartılması için tam bir
sorgulamanın ve hesaplaşmanın içine girmişlerdi. Sorunlar daha sağlam bir
kafayla değerlendirilmeye, yaşanılan olaylar daha ojektif bir tarzda ele
alınmaya başlanmıştı.
Neydi bu sorunlar?
1-A.Öcalan’ın 1979’da kimseye haber vermeden
gerçekleştirdiği Ortadoğu turu kafaları kurcalıyordu. Öcalan gerilla savaşını başlatmak
niyetiyle Siverek eylemine gerek duyduğunu söylüyordu. Öyleyse böylesine büyük
iddialarla yüklü bir eylem planının ardından Suriye’ye kaçma gereğini neden
duymuştu?
2-Aynı yıllarda gerçekleşen Tunceli-Elazığ
tutuklanmalarıyla örgüt çok büyük yaralar almış, önemli birimler çökertilmişti.
Örgütün olmadığı bir ortamda Siverek’te neden savaşa soyunmuştu?
3-Haki Karer’in katledilmesiyle başlayan
Antep olaylarının tartışılmaya açılmak istenmesi, neden engellenmek istenmişti?
Geçmişe yönelik eleştiri ve özeleştiriler niçin yüzeysel olaylar ve yaratılan
günah keçileriyle geçiştirilmişti?
4-Yığınla öncü kadro ve sempatizanın
yakalanmasında oynadığı rolü, neden sürekli tesadüflerle izah etmeye
kalkışmıştı? Bunların hesabını vermeye neden yanaşmamıştı? A.Öcalan, ileri
düzeydeki kadro ve sempatizanların isimlerinin yazılı olduğu bir mektubu niçin
yazma gereğini duymuştu? Başka bazı belgelerle birlikte bu mektubun Mazlum
Doğan ve Yıldırım Merkit’in bulunduğu arabada çıkması bir tesadüf müydü?
5- Cunta koşullarında, neden cezaevlerindeki
tutukluları imhaya yönelik bir tavır izleniyor, belgeler niçin çarpıtılarak
yayınlanıyor, tutukluların örgütteki konumları niçin ismen yayınlanarak
insanlar deşifre ediliyordu.
Bunlar ve benzeri türden sorular kafaları
karıştırıp duruyordu. Aslın- da PKK’de tam bir iç kaynaşma başlamıştı.
Başlangıçta Pilot’un, daha sonraları ise Kesire’nin oynadığı rollerin
tartışılmasıyla sınırlı kalınmıyor, kuşkular artık A.Öcalan’a doğru uzanmaya
başlıyordu. Mehmet Resul Altınok’un içine düşürüldüğü durum ve 1.Kongre
sırasında yaşanan olaylar, bu kuşkuların biraz daha gerçeğe dönüşmesine
yardımcı etkenler olmuştu.
Sorunların tartışılması amacıyla yapılacağı
söylenen kongreye Mehmet Resul Altınok neden alınmamıştı? Katılanlara neden
tartışma imkanı verilmemişti? Kongre binasının Suriye askerlerinin ve Öcalan’ın
nereden getirdiği belli olmayan gangasterleri ve tecavüzcüleri tarafından
sarılması, kongrenin niteliği hakkında yeterli bilgiyi zaten vermişti.
A.Öcalan’ın kimler tarafından korunup, kollandığı anlaşılmıştı. PKK içinde
yaşanan kavga farklı düşüncelerin ortaya çıkardığı sıradan bir kavga değildi,
olamazdı da. PKK’de devrimle karşı devrim çatışıyordu. Bu nedenle arkasındaki
güç odakları, Öcalan’a gereken desteği sunmak için kolları çoktan sıvamışlardı.
Ardıardına yeni provokasyonlar devreye konuluyordu. Bunlardan bir tanesi,
Mehmet Karasungur’un öldürülmesiydi. A.Öcalan her zaman olduğu gibi, olayı, tam
bir duygu sömürüsüne çevirmişti. İkinci provokasyon cezaevleriyle ilgiliydi.
Sadece buradaki oyunlar bile tüylerin diken diken olmasına yeter cinstendi.
Öncelikle Kürtler’in tarihinde önemli bir rol oynayan Tunceli, ihanetin merkezi
gibi lanse ediliyordu. Bunu yıllar boyu Şahin Dönmez’in şahsında yapan Öcalan,
Şahin’in artık kullanamayacağını anladığı zaman, çirkin iddialarını yeni
isimlerle süslemek istemişti. Yıldırım Merkit bunun için seçilmişti. Yıldırım
rastgele seçilmiş bir isim değildi. Öncelikle işkencenin en yoğun olduğu
dönemde direnişiyle önplana çıkanlardan biriydi. Mazlum, Kemal ve Hayri’yle
birlikte cezaevindeki olaylara ve çevrilen dolaplara yakından tanık olmuştu.
Yaşananların ardındaki gerçekleri biliyordu. Olayları bir başka açıdan
sorgulamaya başlamıştı. Bu nedenle PKK ile ilişkilerini sınırlandırmıştı.
Ayrıca, PKK’nin Avrupa merkezinde yeralan kızkardeşi tavrını ayrılanlardan yana
koymuştu. İşte bütün bu nedenler, Yıldırım Merkit’i hedef durumuna getirmişti.
Yıldırım’ın PKK’den bu dönemde ayrılması işlerine hiç gelmemişti. Bunu
engellemek amacıyla devreye soktukları provokasyon ürkütücüydü. Babası Ali
Merkit hain bir tuzakla katlediliyor ve Yıldırım’ın PKK’yle çalışmak istememesi
buna neden gösteriliyordu. Olay sonrasında da ailesi sürekli çifte baskı ve
terör altında tutuluyordu. Bir yandan PKK ve destekçileri tarafından evleri
yakılıp,yağmalanıyor, öte yandan PKK’ye yardım ediyorlar gerekçesiyle aile
fertlerini polis tutukluyor, işkenceye uğratıyordu. Polis “PKK’li” oldukları
gerekçesiyle baskı yaparken, PKK’liler de aynı baskıyı “devletçi” oldukları
gerekçesiyle yapıyordu. Her iki kesimin geliştirdiği bu baskı ve şiddet
politikası, aralarında kurdukları koordinasyonun düzenliliğini açığa vuruyordu.
Yani uygulama danışıklı ve bilinçli bir politikanın sonucuydu. Daha sonra
benzer uygulamalar yaygınlaştırılıyor ve tüm bölgelerde hayata geçiriliyordu.
Bütün bunlar A.Öcalan’ı meşrulaştırma,
sivriltme taktikleriydi. Yeni nefes yolları açma çabalarıydı. Bu sayede bir
yandan “direniş” ve “teslimiyet”, öte yandan “şehitlerimiz” yaygarası altında o
çok ünlü 1984 oyununu sahneye koymuştu. Sonuçta sadece PKK tabanını değil,
diğer örgütleri de önemli oranda susturmayı başarmıştı.
YAKLAŞIMLARDAKİ
FARKLILIK
PKK içinde daha çok 1980’lerden sonra
başlayan çelişkilerin derin- leşmesi, A.Öcalan ile Kesire Öcalan arasındaki
taktiksel savaşımın günyüzüne çıkmasını sağlayan nedenlerden biri olmuştur. Her
ikisi arasında çıkan sorunların asıl kaynağı, dayandıkları farklı odakların
geliştirdikleri değişik taktiklerdi. Bunu, sorunların çözümüne gösterilen
yaklaşımlardan da anlıyoruz. İnsanları “ajan, hain, işbirlikçi” türünden
uyduruk gerekçelerle tezelden katleden A.Öcalan, Kesire sorununa tamamen tersi
bir yaklaşım sergiliyor. Yazdıklarına bakılırsa, araların- da önemli
tartışmalar da yaşanıyor. Eskiden farklı olarak bu kez, Kesire Öcalan,
çevresindekilere A. Öcalan’ın kimliğiyle ilgili bazı ipuçları veriyor;
“….İşte şöför arkadaşlarımızdan biri de
Ferhan’dı. Çocuğu çok çeşitli biçimlerde etkilemiş. Ferhat telaşlı telaşlı,
terli terli gelip şunları söyledi: ‘Başkanım, bu kadın senin hakkında çok kötü
düşünüyor, çok tehlikeli.’ 3.Kongreye gideceğimiz günlerdi. Böyle yutkunup
duruyordu. Çok tehlikeli diyordu.” (65)
Kesire Öcalan tarafından yapılan
açıklamaların, PKK içindeki insan- lar üzerinde nasıl bir şok etkisi yaptığını
tahmin etmek güç değildir. Bu şok karşısında gösterilen tepkiler de bu nedenle
birbirinden farklıydı. Az bir kesim A.Öcalan’a karşı mücadele ederken, bazıları
bu gücü kendisinde bulamayarak intihar yolunu seçmişti. Geriye kalanlar ise sık
sık tökezleseler de işi oluruna bırakarak bulundukları yerden yürümeyi tercih
etmişti.
A.Öcalan bu dönemde, PKK’nin bir provokasyon
örgütü olduğunu kitlelere anlatmak isteyenlerin imhasını yine hızlandırmıştı.
Ama Kesire’ye tam tersi bir yaklaşım göstermiş, uzlaşmanın yollarını arayıp
durmuştu. Daha fazla konuşmasını engellemek için öncelikle tecrit etmiş, sonra
da göstermelik bir sorguyla sözde bir mahkeme kurarak tehditin dozunu biraz
daha arttırmıştı;
“….‘Öyle bir ceza verelim ki, sorgulamasında,
mahkemesinde yüzde yüz idam’ deniyordu.” (66)
İnsanlar bu kararın uygulanacağından öylesine
emin ki, bir de biçimi üzerine çılgınca öneriler ileriye sürüyorlar;
“…ceza için de ‘dört at getirmeliyiz, iki
kolunu ve iki bacağını birer ata bağlayıp parçalamalıyız.’ Çocuk bu kadar
öfkeliydi.”(67)
İrkilmemek elde değil. Bu durum A.Öcalan’ın
toplumda kimleri örgütlediğine dair fikir vermesi açısından iyi bir örnek değil
midir? PKK’nin kimleri ne uğruna biraraya getirdiği daha iyi anlaşılıyor.
İnsanlıktan biraz nasibini almış olanlar, böylesine korkunç düşünceler taşıyamazlar.
Ama PKK’lilerin böyle düşünmesinin doğal olduğunu anlatılan ve yaşanan
olaylardan anlıyoruz. Bu tür vahşi idamların yabancısı değiller.İnsanların diri
diri gömüldüğünden ve yakıldığından bahsediliyor. Mehmet Resul Altınok
işkenceyle katlediliyor. Lamia Baksi olayında olduğu gibi bayanlar aylarca
korkunç baskı altında tutuluyor, fiziksel işkenceler yapılarak öldürülüyor. Bu
ve benzeri vahşiliklere katılmaya ve tanık olmaya alışık oldukları için, Kesire
Öcalan hakkında da benzeri öneriler yapıyorlar.
A.Öcalan insanları öyle bir pislik deryasına
itiyor ki, onları oracıkta boğuyor. Bizzat verdiği kararları çoğu kez başkasına
aitmiş gibi gösteriyor. İşine gelmediği noktada rahatlıkla “bu olayın sorumlusu
ben değildim” diyebiliyor. Yeri ve zamanı geldiğinde bunu başkalarına karşı
kullanıyor. Başından atmak istediği şahısları, kararlarının yolaçtığı çirkef
sonuçların sorumlusu olarak gösterip yargılıyor. Yani her şeye tam bir
ajan-provokatör taktiğiyle yaklaşıyor. Bunun en açık örneği, MED-TV’de Mahmut
Baksi ile yaptığı konuşmada görülmüştü. Daha önceleri İsveç’te işlediği Enver
Ata cinayetinde Lamia Baksi’yi kullanan Öcalan, bu kez bir başkasını Lamia’ya
karşı kullanıyor. Mahmut Baksi’ye ise, Lamia’nın bir “ajan” tarafından
öldürüldüğünü ve bu kişinin de sonradan kendisinin verdiği bir emirle
cezalandırıldığını söylüyordu. Oysa Lamia Baksi’nin Öcalan’ın talimatıyla
öldürüldüğünü bilmeyen yoktur. Peki Öcalan bu masalı daha ne kadar anlatacaktı?
Konuşmasına bakılırsa, masal hâlâ tutuyordu. Mahmut Baksi inanmış gibi
görünmeye gayret ediyordu. Bunun bir kandırmaca olduğunu anlamaksa zor değildi.
Ama bizim üzerinde durmak istediğimiz olayın bu yanı değil. Önemle vurgulak
istediğimiz, Öcalan’ın karşı devrimci çizgisini hayata geçirirken başvurduğu
yöntemler ve değişik yaklaşımlardır.
Kesire olayına yaklaşımı da malum tutum ve
davranışlarına verilecek en açık örnektir. A.Öcalan’ın başkalarına karşı ne
kadar katliamcı davrandığını görenler, Kesire’nin daha da kötü bir tarzda
cezalandırılacağına inanıyorlar. Ama Öcalan’ın bütün bunları sadece Kesire’yi
belli bir noktada tutabilmek için korkutmak amacıyla yaptığı çok geçmeden açığa
çıkıyor;
“Hayır, idam öyle vahşice olmaz. Tam tersine
yine bir cepheci gibi tutalım, hatta Avrupa yolunu açalım dedik. Atina’ya
gitti. Atina’da da bu uğursuz şeylere devam etti.” (68)
“…’Derhal idam edelim’ diyorlardı. Yani
partiye, yoldaşlara hakim olan anlayışlar bunlardı. Ama benim anlayışımda bu
yok. Sonuna kadar ıslah etme niyetim olmakla birlikte, kaçarsa kaçsın. Yani
kaçırtma gibi bir yaklaşım sözkonusudur.” (69)
Kuşkusuz A.Öcalan bu yaklaşımı insancıl
duygulara dayanarak göstermiyor. Belli ki, tıpkı Pilot (Necati Kaya) olayında
olduğu gibi, Kesire’ye dokunması da yasaktı. Kendisini bundan alıkoyanlar
vardı. Kimdi bunlar? Elbette Pilot, Kesire ve A.Öcalan’ın arkasında duran güç
odaklarıydı. Bu nedenle bırakalım herhangi bir biçimde cezalandırmayı,
Kesire’nin uzun süre tutuklu kalmasını bile sağlayamıyor. Yani Öcalan tam bir
ölüm-kalım savaşı veriyor. Çünkü Kesire’yi güvenceye aldığı oranda kendi
yaşamını da garantilemiş olacaktı. İşte “kaçırtma gibi bir yaklaşım
sözkonusudur” derken bunu anlatıyor.
Ama A.Öcalan her şeye bir kılıf uydurmasıyla
da ün yapmıştır. Kılıfın uyup uymaması fazla önemli değil. Önemli olan o anı
kurtarmaktır. Kesire’ye gösterdiği yaklaşıma da bir kılıf buluyor. Önce
“neden?” diye soruyor ve hemen ardından cevabını veriyor;
“Bu kimdir? Nereden geldi? Hemen toprağa
girse, belki birçok mesele anlaşılmaz olurdu, değil mi? Mesela 1988
provokasyonunu anlayamazdık. Belki de daha sonraki bütün provokasyonlar bu
biçimiyle açığa çıkarılamazdı. (…) Şener, çok açıkça bunun en gözü kara devam
ettiricisidir.” (70)
Böylece ağzındaki baklayı çıkarıyor. Şimdi
A.Öcalan’ın Kesire’yi nasıl nitelendirdiğine dikkat edelim. Kesire için “ajandır”
diyor. Komplocu, provokatör ve her yıkıcı olayın başı olduğunu söylüyor. Ama
bunlara rağmen onu “islah” ederek cepheci tutmaya çalışıyor. Bunu başaramayınca
da kaçırttıyor. “Kesire Öcalan’ın devamı” olarak nitelendirdiği Mehmet Şener’i
ise, bir komployla katletmekte hiç bir sakınca bulmuyor. A.Öcalan, o daracık
penceresinden bakarak dünyanın Apoculardan oluştuğunu zannediyor. Böylece
herkesi ikna ettiğini düşünüyor. Aslında Kesire’ye olan yaklaşımı, geçmişte
Pilot’a gösterdiği yaklaşımın aynısıdır. Nasıl ki, geçmişi değerlendirirken
“devleti uyarmamak için Pilot’u vurdurmadım” diyorsa, burada da aynı şeyi
farklı tarzda söylüyor. “Hemen toprağa girse belki birçok mesele anlaşılmaz
olurdu, değil mi?” diyerek bunu birde etrafındakilere onaylatmak istiyor. Açık
ki, gelmiş geçmiş en büyük Kürt düşmanlarından biri olan Öcalan, devrimcileri
katlederken, kendisiyle birlikte olanları korumak zorunda kalmıştı.
İTİRAFLARIN NEDENİ
1984 provokasyonu A.Öcalan’ın adeta son
dakikada ipten geri dönmesinin nedeni olmuştu. Bir dönemi daha karanlık
odakların yardımlarıyla geçiştirmişti. Ama buna rağmen tersine tepen bazı yeni
olaylar da vardı. Bu olaylar sonucundadır ki A.Öcalan, 1987’lerden itibaren
kimliğiyle ilgili bazı açıklamalar yapmak zorunda kalmıştı. Örgüt içinde kendisine
karşı zaman zaman yükselen sert tepki ve ajanlığıyla ilgili tartışmaları şu
veya bu şekilde atlatmakta zorlanmamıştı. Ama dev let içindeki güçler
dengesinin çok hızlı değişkenliğe uğraması karşısında tam bir paniğe
kapılmıştı. Özellikle 92’den itibaren görevinin her an sona erdirileceği
düşüncesinden hareketle kendisinde bir ölüm fobisi gelişmeye başlamıştı.
Belirli aralıklarla ilgili tüm sırları açığa
vurabileceğini ima etmesi, bir anlamda karşı refleksler geliştirme isteminden
kaynaklanıyordu. Çünkü, gerek Öcalan’la ilişki içinde, gerekse de insiyatifi
dışında yeni güçler sahneye sürülmeye başlamıştı. Hatırlanırsa, ajanlığı ve
göreviyle ilgili konuşmalar yaptığı dönemler, etrafındakilere güveninin sıfıra
indiği, kaldığı odanın içinde sabahlara kadar nöbetler tuttuğu dönemlerdi.
Hatta kendisindeki ölüm fobisi öylesine ilerlemişti ki, zehirlenme kuşkusuyla
yemeklerini bile kendisi pişirir olmuştu. Zaman zamansa tedbirlerin
yetersizliğinden yakınarak Cemil Esad’ın gösterdiği garnizona sığınma gereğini
duymuştu.
1987-1990 arası dönem, Öcalan’ın kimliğinin
ve karşı devrimci pro- vokasyonların örgüt içinde yeniden en fazla tartışılmaya
başlandığı dönemdi. Öcalan birçok konuşmasında Hasan Bindal ve Dilaver Yıldırım
konusunda hem tabanını, hem de kamuoyunu yanıltıcı epeyce açıklamalarda
bulunmuştur. Ama okuyan herkeste bilir ki, açıklamaları tereddütlülük ve
çelişkilerle doludur. Bu iki olayı adeta muammaya büründürmenin özel çabası
görülüyor.
Neden?
Çünkü 1987 ve 1990’lar arası PKK’nin yeni
çalkantılarla dolu olduğu yıllardı. Bunun için derin devletin de yardımlarıyla
yeni bir temizleme hareketine girişiyordu. Terör yoluyla insanları PKK’de
kalmaya mecbur ederken, yapıyı, yeni gelenlerle takviye etmek istiyordu.
Güvenilmez olarak kabul edilenlerin bir kısmı, ya imha edilme riski çok yüksek
yerlere gönderilerek yokedilmiş ya da daha sınırdan içeri adım attıklarında
telsiz ve telefonlarla en yakın karakollara ihbar edilmek süretiyle imha
ettirilmişti. Ayrıca çeşitli bahanelerle kamplarda kurşuna dizilenler de vardı.
1990’dan sonra Öcalan aldığı yeni bir kararla
hiç bir birimi uzun süre bir yerde bulundurmamayı, herkesin yerini ve görevini
mümkün olan en kısa zamanda değiştirmeyi bir kural haline getiriyordu. Bu
amaçla bütün birimlerde yer alanların yetki ve görevlerini, konuşlandıkları
alanları içeren bir liste hazırlatmıştı. Geliştireceği provokasyonların
zamanlamasına ve niteliğine göre ya bu ekiplere yer değiştirtiyor ya da ekip
sorumlularının görev yerlerini ve yetkilerini değiştiriyordu. Sürekli ve sistematik
biçimde örgüt içinde yarattığı bu tür kargaşalarla, bir yapı örgütlenmesinin
önüne geçiyordu. Daha sonra da birimlerde, genel olarak örgütte kurumlaşma
yaratılamıyor bahaneleriyle kadro ve sempatizanları suçluyor ve bu bahaneyle
gelecekte kendisine yönelme eğilimi taşıyanları imha ediyordu. Çünkü
kurumlaşmış bir örgütsel yapıda veya örgütsel kuralların işlerlik kazandığı bir
yapıda, er veya geç sorgulanacağını çok iyi biliyordu.
İşte bu koşullarda, uygulanan şiddet
politikası ve derin devletin temsil ettiği tüm çıkar guruplarının militan
silah, para ve akla gelebilecek her türlü yardımlarıyla 1992’lere geliniyordu.
1992, gerek Türkiye içinde, gerekse
Ortadoğu’da Abdullah Öcalan için provokasyon geliştirme olanaklarının muazzam
arttığı bir bir dönemdi. Bu noktadan itibaren Öcalan, sadece “ordu içinde özel
bir ordu”yahayranlık duymakla kalmamış, hayranlığını Ortadoğu’nun karanlık
güçlerine kadar uzatmıştı. Öyle ki, Amerika ve CIA’yla direkt fingirdeşmenin
işaretlerini vermişti. Çünkü bu yıllarda pastadan büyük pay alabilme
“uluslararasılaşma”dan geçiyordu. Avrupa ülkelerinin istihbarat örgütleriyle
ilişkileri zaten vardı. Önemli olan Amerika, yani CIA ile kuracağı direkt
ilişkiydi. Genelde ve bölgede siyasal gelişmeleri belirleyen Avrupa’dan çok
Amerika’ydı. 1992’nin ortalarında Amerika’nın Lübnan Konsolosluğunda çalışan
görevlilerle Bekaa’da yaptığını söylediği görüşmenin ürününü almakta
gecikmemişti. Bu görüşmeden itibaren Öcalan, hem içte tam egemen hale gelmiş,
hem de K. Irak’ta geliştirilecek provokasyonlar için yeni konsept
hazırlanmıştı. CİA’nın desteği alındıktan sonra oluşturulan bu konseptin, PKK
Belçika temsilciliği, Yeşil (Mahmut Yıldırım), Behçet Cantürk, bazı “Kürt
diplomatları”nın ve Bucaklar’ın katkılarıyla oluştuğu söyleniyordu. Bu ittifakın
geçmişe oranla giderek daha aktif bir biçimde Hizbullahcılar ve diğer radikal
islamcı gruplarla genişletildiği de dile getirilen bir başka olaydır. Ama
Öcalan’ın böylesine geniş çaplı bir cepheleşme içine girmesi, bir anlamda Çatlı
örneğinde görüldüğü gibi biraz çizmeyi aştığının da bir göstergesiydi. Daha
sonraları islamcı kesim PKK’nin kucağından alınıp İrana devredilmiştir. Çünkü
bu kesim, her ne kadar Öcalan’ın kucağında filizlendirilmiş ve
örgütlendirilmişse de, İranla ilişki içine girdikten sonra palazlanmış ve
Öcalan’la çelişkiye düşmüştü. Gelirlerin paylaşımından doğan çelişki daha
sonraları Pastar’ın araya girmesiyle düzeltilmiştir. Almanya ise bu birliği
elinden geldiğince desteklemiş, kalıcı hale gelmesi için çaba göstermiştir.
1993’e gelindiğinde Türkiye’de hemen her
eğilimin devlet politikasına egemen olma istemini şiddetle dayatmaya
başlamıştı. Özal’ın “bir koyup beş alacağım” stratejisinin ordu tarafında kabul
görmeyişinden sonra, yine Özal tarafından belirlenen yeni bir stratejinin
uygulanmasına geçilmişti. Bu strateji; PKK bahanesiyle K.Irak’ta Kürt
gruplarını hem birbirine düşürme, hem de zayıflayan Irak yönetimi üzerinde
etkili olmaya çalışma ve bu alanda belirleyici güç haline gelme biçiminde
özetlenebilir. Bir bakıma doğan boşluktan bölgedeki Kürt hareketinin azami
oranda yararlanmasının önüne geçilmişti. Elbette bu direkt YEKİTİ’ye, ya da
KDP’ye vurularak yapılamazdı. Bu durum hem içte, hem de uluslararası kamuoyunda
tepkilere yolaçabilirdi. Hepsinden önemlisi de, ABD’nin göstereceği tepkiydi.
ABD’nin kendisine danışılmadan Irak’ta bir düzenlemeye gidilmesini kabul etmesi
düşünülemezdi. Bu durumda kullanılacak en iyi paravan güç PKK’ydi. Nitekim PKK
en aktif biçimde devreye sokularak KDP’ye saldırtıldı ve hatta Saddam rejimiyle
yoğun ilişki içine sokuldu. PKK’nin Körfez savaşıyla birlikte Türkiye-Irak
sınır boylarında Saddam adına sınır muhafızlığı yapması boşuna değildi. Sınır
muhafızlığı karşılığında da bir takım noktalarda gümrük vergisi altında talan
yapmasına, parasal olarak zenginleşmesine izin verilmişti. Yine Öcalan’la
kurtcukların ve islamcı kesimin en çok kaynaşmaya başlaması ve ticari alış
verişlerin yoğunlaşması bu döneme denk gelir. Hatta zaman zaman PKK’nin
lojistik destek sıkıntıları bu kapılardan giderilmiştir. Fabrika numaraları
silinmiş silahların, el bombalarının, mayınların PKK’lilerin elinde dolaşmaya
başlaması tesadüflerle açıklanamaz.
1991-93 yılları, bahsettiğimiz güç
odaklarının yardımıyla A.Öcalan’ ın hayatının baharını yaşadığı yıllar olarakta
değerlendirilebilinir. Özellikle Körfez savaşı ertesinde Irak’ın tecrit durumu
gündemleştiğinde Özal,Türkiye’yi Musul-Kerkük serüvenine hazırlamak istiyordu.
Bu durum PKK’ye de yeni bazı sorumluluklar yüklemişti. A.Öcalan kendisini
neredeyse yapılacak pazarlıkların bir tarafı olarak görmeye başlamıştı.
Palazlanmasına ses çıkartılmamasını ve oluşturulan konsepte olan katkılarını
öne sürerek aklınca bunu başaracağına inanmıştı. Konuyla ilgili demeçleri bunun
örnekleriyle doluydu;
“O yıl ayrıca Körfez Krizi başladı. Bu da
Güney’de olanakların açılması anlamına geliyordu. Çelişkileri hareketlendirmek
istedik. Hatta bu çelişkiden Ekim devrimi kadar anlamlı sonuçlar çıkarabiliriz,
dedik. Bu perspektif doğrultusunda siyasi sonuçlarını hesapladık. En önemlisi
bu hudut boylarında gerillayı derinleştirdik.”(70)
“Serhıldan” denilen olayları Ekim Devrimi ile
kıyaslama utanmazlığını göstermekten çekinmeyen A.Öcalan’ın, hudut boylarında
neler yaptığı açıktır. Irak Kürtleri’nin önünü tıkamak için kollarını
sıvamıştı. PKK ve Öcalan’a bu yıllarda her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyan
güç odaklarıysa, onların büyümesine adeta gözyummuştu. Halk üzerinde öylesine
ağır bir baskı uygulanmıştı ki, bu yolla kitlelerin PKK’ye kayması sağlanmıştı.
“PKK güçleri” artık binlerle ifade ediliyordu. Karapara ve rant bölüşümünde
Öcalan’a da gereken hisse verilmekteydi. Kuzey Irak güç deneme bölgesi haline
getirilmişti. Burada oluşturulmak istenen yapıda herkes her ne pahasına olursa
olsun etkili olma yarışına girmişti. PKK de, güç odaklarının desteğinde üzerine
düşen yükümlülükleri en aktif biçimde uygulamaya koyulmuştu.
Peki PKK’nin KDP’ye saldırtılmasının nedeni
neydi? Çünkü KDP bölgede uzun geçmişi olan köklü bir harekettir. Halkın büyük
çoğunluğunun desteğine sahiptir. Elinde tuttuğu bölge stratejik konumu olan
oldukça önemli bir bölgedir. Ayrıca, gerek Avrupa, gerekse Amerika YEKİTİ’ den
çok KDP’yi muhatap alan bir politika izlemektedir. ABD Ortadoğu’ da istediği
düzenlemelerde bulunurken, Rusya alternatifini tümüyle gözardı edememektedir.
Rusya’nın da muhatap aldığı daha çok KDP’ dir. Yani ABD, Avrupa ve Rusya,
Irak’ta öngörülen çözümlemelerde KDP’yi temel alan bir politikada
anlaşabilmekteler. YEKİTİ, bu güçler arasında geliştirilen geçici taktikler
doğrultusunda öne sürülen bir güç durumuna getirilmiştir. Bu noktada ABD’nin
K.Irak’ta geliştirmek istediği çözüm, Türkiye’nin devlet çıkarlarıyla
çelişmemek zorundaydı. ABD’nin bölgede özgürce hareket etmesini engellemenin
bir yolu da, KDP’nin mümkün olduğunca Türkiye’nin çıkarlarına ters düşecek bir
çözümlemeyi kabul etmemesinden geçmekteydi. KDP PKK’nin piyon olarak öne
sürüldüğünü bildiği halde böyle politika geliştir- meyi zorunluluk olarak
görmüştü. Bu anlamda Türkiye KDP ile olan ilişkilerinde giderek ABD’den daha
üstün duruma gelmiştir. Bu durum ister istemez ABD’nin bölgede Türkiye’nin
isteği dışında bir çözüme gitmesini engellemektedir. KDP’de hareket ettiği
alanın jeo-politik özelliklerini ve daha birçok alternatifleri dikkate alarak
Türkiye ile çelişkiye düşmemeye özen göstermektedir. Elbette KDP böylesi bir
politik yönelim içerisine girerken, geçmiş dönemlerin tecrübe birikimlerini
kullanmaktadır. ADB’nin bir dönemi atlatmak için dayatmak istediği bir nevi ara
çözümlemelere yatmamaktadır.
İşte bu noktada PKK’nin arkasına aldığı büyük
destekle KDP’yi arkadan vurma planları üzerinde durmak gerekir. Birçokları
PKK’nin hergün peşmerge katletmesine seyirci kalıyor, hatta onaylıyordu.
PKK’nın K.Irakta CIA’nın bir Kürt devleti kurma çabalarına uygun bir biçimde
hareket ettiğini iddia ederek buna alkış tutanlar vardı. Bu çevreleri tek tek
belirtmeye gerek yok. Diplomat giysili bu katmerleşmişler herkesce bilinmekte.
Amerike ve Avrupa işbirlikçiliği ruhlarına işlemiştir. Oysa Abdullah Öcalan,
ABD emperyalizminin bölge üzerindeki global çıkarlarına hizmet doğrultusunda
hareket ederken, aynı zamanda K.Irak konusunda tamamen Türkiyedeki derin
devletin maceracı turancı kanadının çıkarları doğrultusunda hareket etmiştir.
Bu politikasıyla her iki kesimi de 1992’den bu yana dengeleme durumu vardır.
Aslında Saddam rejimiyle sıkı ilişkiler geliştirilmesinin altında bu politika
yatar. Abdullah öcalan Türkiye ile Saddam rejimi arsında bir köprü
oluşturmuştur. Kürt hareketinin bu bölgede ezilmesi, en azından sürekli denetim
altında bulundurulması için bulunmaz bir aracı olmuştur. Sürekli bir baskı
faktörü olarak kullanılmıştır. Yani, çok öncelerden geliştirilmiş proje, teknik
ve maddi kayıplara yol açılmadan Öcalan aracılığıyla uygulamaya koyulmuştur.
Abdullah Öcalan da bunu inkâr etmemektedir. Kürt halkına karşı jenosit geliştirmiş
Saddam rejimine övgüler yağdırması boşuna değildir;
“Biz bir Arap ülkesinin dostluğunu başka bir
ülkeye değiştirmeyeceğiz. Biz Suriye'nin Kürt sorununa karşı iyi tutumunu
takdir ediyoruz ve inanıyoruz ki Irak da bu sorunun çözümünde yeni adımlar atacaktır.”
(71)
“Hiç şüphe yok ki Bağdat, Kürt sorunuyla en
fazla ilgilenen bir Arap başkentidir. Bazıları Kürt sorununun sadece Güney
Kürdistan sorunu olduğunu iddia ediyor ve sadece Irak'ı ve kuzeyini
ilgilendiriyormuş gibi göstermek istiyorlar. Bizim düşüncemize göre Batı ve
Türkiye sorunu bu şekilde saptırmaya çalışıyor ve gerçeği görmek istemiyor.
Bağdat ile ilişkilere önem veriyoruz...” (72)
“Ama biz Arapların Kürtlerden dolayı
duydukları kaygıları ve şüpheleri yok etmeye çalışacağız.” (73)
“Biz bir arap ülkesinin dostluğunu başka bir
ülkeye değiştirmeyeceğiz. Biz Suriye'nin Kürt sorununa karşı iyi tutumunu
takdir ediyoruz ve inanıyoruz ki Irak da bu sorunun çözümünde yeni adımlar
atacaktır” (74)
İnsan bu demeci okuduğunda, K.Irak’ta
yaşayanların Kürt halkı değil de, Teriki aşiretinin bir bölümü olduğunu
sanıyor. Yine bölgede kullanılan kimyasal silahları da kimyasal silahlar değil,
toprakların daha bereketli hale getirilmesi için yapılan bir gübreleme veya
bitkilerdeki hastalıkları giderici bir ilaçlama olarak düşünesi geliyor. Tüm
dünyanın bildiği jenosit uygulamalarını Abdullah Öcalan elbette durup dururken
örtüleme gayreti içine girmiyor. Saddam rejiminin propagandasını yapmanın bir
bedeli olduğunu çok iyi biliyor. Ama görevinin bir gereği olarak projesini
uygulamak zorunda. Görevi; kendini var eden gücü hem dünya kamuoyunun
tepkilerinden koruyarak güç kaybetmesinin önüne geçmek, hem de Kürt hareketini
Saddam gericiliğiyle ittifak içinde bas- tırmaktır. Bu nedenle Bağdat ile
ilişkilere önem veriyor ve kaygılarını gidermenin her türlü çabasını
gösteriyor. Böyle“Kürt lideri”nin darası, her önüne gelenin karşısında eğilen
nice çömezlerin başına…
Artık Öcalan sadece bir ordu içinde “özel
ordu” değil, birden çok ülkenin orduları içinde “özel ordu” olmayı bir şeref
payesi olarak görüyor. Bir çok ülke diyoruz çünkü Öcalan, Suudi kırallığının
saray bekçiliğine alınabilmek için de o her zamanki taklalarını atmanın
sabırsızlığı içindeydi. “Biz bir Arap ülkesinin dostluğunu başka bir ülkeye
değiştirmeyeceğiz” derken, Kürt düşmanlığından da öte, uygar dünyanın
karşısında çağdışı yönetimiyle ayakta kalmanın çabası içinde bulunan Suudi
Krallığı dahil tüm Arap gericiliğinin piyonluğuna soyunmaktaydı. Kaldı ki Suudi
krallığı, Kürt sorunu diye bir sorun tanımıyor bile. Saddam rejiminin Kürt
halkı üzerinde geliştirdiği tüm vahşetlerin arkasında yer alanların başında
geliyor. Bu krallık, Filistin halkının kurtuluşu önündeki en büyük engellerden
de biridir. Ortadoğu’daki her radikal çözümün karşısında duruyor. FKÖ’nün
karşısına çıkardığı güçler çağdışı islamcı çevrelerdir. Filistin’de bağımsız,
layik, cumhuriyetçi bir çözümü kesinlikle istemiyor. İsrail işgaline karşı
aldığı tavır sadece görüntüden ibarettir. Siyasal yönelimleri İsrail’i
destekler yöndedir. İşte Öcalan’ın başka ülkelere değişmeyeceğini söylediği
dostluk böylesi bir ülkenin “dostluğu”dur. Sonuç olarak Öcalan’ın FKÖ’ye karşı
söylemleri ve bölgede geliştirdiği provokasyonları da dikkate alındığında, tüm
radikal başkaldırı hareketlerine karşı, Suudi ve diğer Arap gerici güçleriyle
tam ittifak içinde olduğu görülmektedir. Başta Arap gericiliği olmak üzere,
içindeki azınlıklara ve farklı kültürlere karşı acımasız davranan tüm ülkelere
gönderdiği övgüler gözlerden kaçmıyor.
Birçok Arap ülkesindeki gerici rejimler Kürt halkı
nezdinde meşru, demokratik rejimler olarak tanıtılmak isteniyor. Bu, bölgede
emperyalizmin çıkarlarının korunması çabalarından başka bir şey değildir.
Öcalan ve güruhu bir de bu anlamda emperyalizmin çıkarlarının savunuculuğunu
yapıyor.
Soruna bir diğer açıdan bakacak olursak;
başta Suriye olmak üzere, Arap ülkelerinin Kürt sorununu demokratik biçimde
çözümleme gibi bir niyetleri var mı? Her defasında övgüler yağdırılan Suriye,
Kürt sorunu diye bir sorunu kabul ediyor mu? Her şeyden önce, Kürdün varlığını
kabul ediyor mu? Bu sorulara verilecek cevaplar kesinlikle hayırdır. Bırakalım
varlığını tanımayı, Kürtleri insan yerine bile koymuyor. Vatandaşlık hakları
yoktur. Bir kilo şeker alabilmek için Kürtlerin ellerinde kartlarla bakkalların
önünde günboyu beklediği biliniyor. Sorgusuz sualsiz karakol bodrumlarında
infaz edilenlerin sayısı az değildir. Aileler korkularından cenazelerine bile
sahip çıkamıyorlar. Kürtler üzerindeki baskıları yoğunlaştırdıkça Arap
ülkelerinden eleştiri yerine daha fazla destek almakta.
Öcalan, sonuçta baklayı ağzından kaçırıyor.
Eline sıkıştırılmış projenin saçayaklarını yerli yerine yerleştirmenin
gayretlerini yürüten bir piyon olduğunu artık yalanlayamaz duruma düşüyor.
Bölgedeki siyasal gelişmeler ve örgüt içi yapısında meydana gelen “sürprizler”
karşısında kendini daha fazla gizlemeyez duruma düştüğünü kabul ediyor:
“Yani Güneyde kurulan yönetim sırtımıza bir
hançer gibi saplanmaya çalışılıyor. Güneyde direnmeye ve savaşmaya karar
verdik. Böyle bir yönetim aynı şekilde Arap dünyasının kuzeyi, Batı İran ve
bölgedeki halklar için de tehdit teşkil etmektedir. Biz bu tehlikeyi
durdurabildik.” (75)
PKK, K.Irak’a gidip yerleşmeye başladığında
bazı çevreler her dört parçada bulunan Kürtler’in birbirleriyle sıkı bağlar
geliştirmeye başladığına inanmışlardı. Öcalan ve PKK’nin katkısıyla sorunların
daha kısa yoldan çözülebileceği gibi iyimser bir havaya kapılmışlardı. KDP’ nin
ve YEKİTİ’nin verdiği sınırlı desteği de örnek göstererek bu yönlü iddialarını
güçlendirmeye çalışıyorlardı.Ama süreç, beklentilerin tersine işlemişti.
A.Öcalan eline verilmiş kartı istenilen yönde oynamak zorundaydı. Oyunların iç
yüzü yavaş yavaş açığa çıkıyordu. Bu tür çevreler, PKK ve Abdullah Öcalan’nın
karanlık amaçlarını, başlangıçta, ya yeterince kavramamışlardı ya da döneme
uygun olduğuna inandıkları bir politika gereği bunu yapıyorlardı. Öyle ki,
2000’e Doğru dergisi dahi Öcalan’nın içte geliştirdiği katliamları destekler
hale gelmişti. Yüzlerce kişinin çeşitli biçimlerde yok edilişlerinin
nedenlerini sorgulamayı akıllarına bile getirmiyorlardı. Bu tutumlarının
nedenlerini bugün hâlâ açıklamış değillerse de, en azından Öcalan’ın
ajan-provokatör biri olduğunu sonuçta kabullenmek zorunda kalmışlardır.
Öcalan “Arap dünyasının kuzeyi” derken
kastettiği, Saddam rejiminin ayakta kalmasını sağlamadır. Bu konuda Saddam
rejiminden daha ileri giderek, K.Irak’a otonomi dahi verilmesine karşı çıkıyor.
90’lı yılların başından itibaren Saddam’dan aldığı her türlü destek
karşılığında Kürt halkını arkadan hançerlemeyi görevi sayıyor. Irak’ta Kürt
halkının ulusal ve demokratik haklarının kazanılması demek, gerici Arap
rejimlerinde demokratik istemlerin gelişmesine yeni boyutlar kazandırılması
demektir. Ortadoğu’da geliştirilmiş ulus-devlet örgütlenmesi modelinin kültürel
çeşitliliği, bir diğer deyişle bölgenin mozaiksel yapısını örtüle- yen bir
model olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Ama Irak’ta ortaya çıkacak
demokratik bir çözümleme, gerici Arap rejimlerini sarsacaktır. Bölgenin etnik
ve kültürel çeşitliliğinden gelen sorunlarını demokratik bir biçimde çözüme
kavuşturma da önemli bir ivme olacaktır. Bu nedenle Abdullah Öcalan’ın bütün
gayreti, Irak’ta devrimci güçler açısından ortaya çıkan olumlu ortamı ortadan
kaldırmaktır. Eline sıkıştırılmış plan ve projeyi istenilen doğrultuda
sonuçlandırmak istiyor. Amacı; Kürt halkını iki ateş arasında bırakmaktır.
A.Öcalan “K.Irakta savaşmaya karar verdik”
derken, Irak’ta Saddam, İran’da molla, Suudi Arabistan’da kraliyet rejimlerinin
çıkarlarını koruyacağını ima ediyor. Dolayısıyla bu, Emperyalizmin çıkarlarına
ters düşen her oluşumun karşısında olacağının da beyanıydı. Hatta bu konuda o
kadar ileri gidiyordu ki, Irak rejiminin zayıflığından dolayı ortaya çıkan
boşluğu doldurmak için Türkiye’nin Musul ve Kerkük’ü zaman geçirmeden işgal
etmesi gerektiğini her defasında vurguluyordu. Türkiye’nin K.Irak politikasını
oldukça yumuşak buluyor, işi bir an evvel genel bir katliamı dahi göze alarak
çözümlemesi gerektiğini söylüyordu. Ayrıca böyle bir çağrıyla şöven, saldırgan,
maceraperest ve Osmanlı hayalleriyle yaşayan burjuva kanadının harekete
geçirmeyi ummuştu. Çağrılarına yeterli cevaplar bulamadığı anlarda ise, CIA’nın
devreye girmesini istemiş, önerileri doğrultusunda hareket etmemekle suçladığı
Türkiye’yi açıktan ABD’ye şikayet etmişti.
Yukarıda aktardığımız sözlerinden görevinin
sadece K.Irak’la sınırlı olmadığını anlıyoruz. Bölgedeki mevcut statükonun
korunması yönünde de çabalar harcadığını görüyoruz. K.Irak’ta sağlanacak
demokratik çözümün İran’ın durumunu sarsacağını ve buradaki çağdışı iktidarın
tehlikeye düşeceğini çok iyi biliyordu. İran’da ıslamcı rejim tarafından Kürt
halkı üzerinde uygulanmış katliam politikasını ustalaşmış bir sinsilikle
unutturmak istiyordu. İran’ı başına gelecek tehlikeler karşısında uyarıyordu. K.Irak’ta
Kürt halkının çıkarlarına uygun düşecek bir çözümün,gerçekte Iran’ın batısında
da demokratik bir çözümü zorlayacağı açıktır. Bu nedenle Abdullah Öcalan, İran
istihbarat örgütüyle ve Pastarlar’la yaptığı anlaşmanın ilk maddesine uyarak
İran Kürtleri’ne, İ-KDP’ye saldırıyordu. Pastarlar’ın yan kolu biçimde çalışan
ihbarcı birimler oluşturmuştu. Kürt halkı tarihte ilk defa tek merkezden en
geniş kapsamlı yönlendirilen ve üstelik Kürtlerin içinden çıkarılmış bir ihanet
şebekesiyle karşı karşıya bırakılmıştı.
İran Kürtleri’nin de örgütlenmesine darbe
vuran çok yönlü politikayı ve I-KDP’ye karşı silahlı mücadeleyi temel almak,
aynı zamanda Iran ve Irak’ta Kürtlerin aleyhine olan statükonun korunması
çabalarına aktif destek sağlamak demektir.
İşte Abdullah Öcalan’ın gerçek profili ve
amaçları budur. Böylesi bir karakter elbette sadece ülkemizde egemen güçlerin
en şöven kesiminin uşağı olmakla kalmayacaktı. Aynı zamanda, uluslararası
emperyalist güçlerin bir piyonu olarak siyasi arenadaki yerini almak isteyecekti.
Bir dönemler emeryalizme karşı mangalda kül bırakmaması ise basit bir taktikten
ibaretti.Hatta bu konuda hızını alamayıp Avrupa sosyal demokratlarını da şiddet
temelinde mücadele edilmesi gereken güçler safına koyduğu bilinmektedir. Onur
duyduklarının izinden gitmiştir. Öcalan’ın, İmralı’da dünyayı yeniden
keşfedercesine emperyalizme, özellikle de ABD emperyalizmine karşı övgülerde
bulunması geçmişiyle çelişmiyor.
A.ÖCALAN’DAKİ KÜRT
DÜŞMANLIĞI
Peki, A.Öcalan’ın özellikle Kürt liderliğine
oynatılması bir tesadüf müydü? Elbette hayır. Bu bir tesadüf değildi. Öcalan
karmaşık bir aileden geliyor. Annesinin Türk oluşuna yaptığı vurgu boşuna
değildir. Bilindiği gibi MHP ve Ülkü Ocakları içinde Kürt militanlar daha çok
vurucu güç olarak kullanılıyor. Liderlik Türklerin elindedir. Bu politika
sadece bu cephe için geçerli değildir. Aynı kuralı siyasetin diğer
yelpazelerinde de görüyoruz. Ne sosyal demokrat, ne de muhafazakâr partilerde
Kürtler hiçbir dönemde lider olmamış, lider seçilmemiştir.
Ajan-provokatör seçiminde ise mümkün
olduğunca karmaşık ve aynı zamanda sorunlu aile yapısından gelenler tercih
edilmiştir. Gerçekte kimlik sahibi olmada zorlananların veya kimlik sahibi
olamayanların her zaman halka karşı zalimce kullanılmaya açık, bir pisikolojik
ve ruhsal şekillenmeleri vardır. Bu yapı biraz kariyer ve düzene hizmet eğitim
anlayışıyla donatıldığında, ortaya çok rahat bir canavar
çıkartabilmekte.Osmanlı İmparatorluğu döneminde devşirmenin temel alınması bu
nedenledir. İmparatorluktan kalan bu gelenek Türkiye devlet yönetim anlayışında
halen aşılmamıştır. Yani, bürokraside veya siyasal alanda asimilasyon ve
kendini inkâr temelinde yükselme vardır. Devletin baskıcı olmasının
nedenlerinden biri de, tarihten devralınan ve bugünde ısrarla devam ettirilen
bu mirastır.
Öcalan’ı yerelle yetinmeyip uluslararası
gericiliğin ve emperyalist güçlerin piyonu yapan, Kürt halkına olan bakış
açısıdır. O gelmiş geçmiş en azılı Kürt düşmanlarından biridir. Bunun böyle
olduğunu kendisi de dile getiriyor. Fazla gerilere gitmeye gerek yok, en son
çıkarıldığı mahkemede sergilediği tutum bunun çok açık örnekleriyle doludur;
“Daha sonra şunu çok açık gördüm ve söyledim:
Kürt gerçeği üçte bir hasta, üçte bir delirmiş, üçte bir tutsaktır. Bu
özellikler olduğu gibi, örgüt ve eylem yapısına yansımıştır.” (76)
Bir halka karşı hissedilen kin ve nefret
ancak bu biçimde ifade edilir. Hitler’in sağ kolu Mengene’den daha hasta biri
olduğunu ortaya koyuyor. Bir halk, yaşamını çok geri ekonomik ve sosyal
koşullarda sürdürmek zorunda kalabilir, dolayısıyla geri kültürel bir yapının
içinde bulunabilir. Ama herkes bilir ki, bu, o halkın suçu değildir. Her alanda
geri kalmışlığın tek suçlusu, egemen güçlerdir.
Böylesi bir anlayış, aynı zamanda bir halkın
geleceğini de ipotek altına almadır. Yani, Kürt halkının ekonomik, sosyal ve
kültürel yaşam düzeyini yükseltmek için ne kadar uğraş verilirse verilsin
kesinlikle bir yerlere gelemez anlayışıdır. Bugün hemen her alanda kalkınmışlık
düzeyinin yüksek olduğu Avrupa toplumları da şimdiki düzeye bir günde
ulaşmamışlardır. Öcalan mantığı sorunun çözümünü, Hitler’in Yahudiler için
oluşturduğu toplama kamplarına benzer bir çözümde görmektedir. Üstelik anasının
Türk olduğunu belirterek, kendisini bir yerlerden sıyırma gibi bir çabanın
içine giriyor. Bin yıldır yanyana yaşayan halklardan birinin ırkını diğerinden
üstün görüyor. Yani anasına dayanarak Türk ırkçılığına soyunuyor. Kendini
Türkler’den sayarak Kürt halkını en kötü biçimde mahkum etmeye kalkıyor. Ama
halklarımızın birbirini böyle görmediği ortadadır. Anadolu’nun mozaiğinde bu
tür düşünce ve ideolojilerin yeri yoktur. Bunlar, her zaman dar bir çevrede,
marjinal düzeyde kalmışlardır. Aslında Öcalan’ın söyledikleri yeni değildir.
Geçmişte de, “şunu çok iyi bilmeliyiz ki, Kürt halkı hastadır”diyor ve
diline dolanan her türlü küfürü rahatlıkla savuruyordu. Kitapları ve gazeteleri
bunun örnekleriyle doludur. Geçmişin bugünden farkıysa, eskiden bunu Kürtleri
kurtarma maskesi altında yapıyor olmasıydı. Abdullah Öcalan’ın açık tavrına
rağmen, onunla hareket etmeyi ilke haline getirenlerin sağlıklı olmadıkları
ortada. Körükörüne inanan birer köle ve uşak olmaktan başka bir vasıfları
yoktur. Elbette herkes, konumunu ve yerini belirlemede özgürdür. Ama hiç
kimsenin hastalıklarını; pikolojik ve ruhsal vb. problemlerini, halka maletmeye
hakkı yoktur.
Zaten Öcalan’ın etrafında kümelenen bu
zavallı beyinlere karşı tavrı da oldukça ilginçtir. Küfürler savurup
aşağılamayı günübirlik işlerinden sayıyor. Tüm hırsını bunlar üzerinde deniyor,
kin ve nefretini en çok bunlara kusuyor;
“İnsan bir kişilik savaşımı yapar da, sizin
gibi yapmaz. Çünkü yenil- gisi, başarısızlığı çok açık ortaya çıkmış.” (77)
Sözlerine bakılırsa aslında Öcalan da zaman
zaman şaşırıyor. Çev- resindekilerin kendisini anlamadığını farkediyor. Çok
açık oynamasına rağmen kimseden gık çıkmıyor. İnsanlar kısır bir döngünün
içinde gidip geliyorlar. Ne için savaştıklarını bile bilmiyorlar. Yani
beyinleri bu kadar dumura uğratılmış. Düşüncenin başkalarına, ölümün
kendilerine ait olduğunu kanıksamışlar. Öyle ki, kölelik adeta yaşam tarzları
olmuş. Oysa özgürlük ve kişilik savaşımı birbirleriyle yakından bağlantılıdır.
İnsanlar özgürleştiği oranda kişiliklerini geliştirip güçlendirirler. Toplumun
böylelerine ihtiyacı var. Çağımızın köle sahibi olarak piyasaya çıkan A.Öcalan,
insanları bin yıl geriye götürüyor. En büyük kölelik onun yanında ve
kamplarında yaşanıyor.
Ama kullanılan silahın her zaman istenilen
hedefi bulmadığı, bazen de ters teperek sahibini vurduğu genel bir doğrudur.
Abdullah Öcalan provokasyonların yardımıyla etrafında bir köleler topluluğu
yaratmıştı, ama silahı uzun vadede ters tepmeye başlamıştı. Bir süre sonra
kendisi de kölelerinden kopamaz durumuna düşmüştü. Atsan atılmaz, satsan
satılmaz misali ne yapacağını bilememiş, iki arada bir derede kalmanın
şaşkınlığını yaşamıştı;
“…Bazı soysuz işbirlikçi ağalar var, onların
halk içindeki varlığı neyse bizim komutanların da (istisnalar kaideyi
değiştirmez) veya yöneticilerimizin durumu da bunu hatırlatmıyor mu?…hatta
dolaylı işbirliği yapan, kaçan kimdir? Toplumdaki haindir, ağadır;düşmanın ta
kendisidir.” (78)
“Sizin içinse yaşam; iyi bir sigara çekmek,
iyi bir ahbab-çavuşluk, iyi bir bireycilik, iyi bir çorba kaşıklama, iyi bir
uyku uyuma, iyi bir para, yaşam iyi bir karı-koca demektir, yaşam çoluk-çocuk,
yaşam mal mülk demektir.” (79)
Artık kendinden başka herkesi hainlikle,
soysuzlukla, işbirlikçilikle suçluyordu. Bu dönem, PKK’nin uluslararası
karanlık güçlerle ilişkilerini hayli geliştirdiği bir dönemdi. Öyle ya, köle
beyin nereye giderse gitsin düşünemeyen beyindi. PKK içinde artık çeşitli
karanlık odaklara bağlı çıkar grupları ortaya çıkmıştı. Pastanın tümü Öcalan’a
gitmemekteydi. Almanya, Suriye, İran, Irak, Yunanistan vb. daha birçok ülkenin
çıkarlarına hizmet eden ücretli çıkar grupları ortaya çıkmıştı. Ayrıca birçok
ülkede mafya, çete gruplarıyla birliktre hareket ederek önemli kazançlar
sağlayan çevreler şekillenmişti. Tüm bu grupların çıkarlarını ortak bir noktada
toplamak ve yönlendirmek artık güçleşmişti. Bir başka ifadeyle, Öcalan’ın kölelerinden
bir çoğu sahibini değiştirmişti. Her köle bir gruba yaslanmış, karşı tarafı
düşünmeden pastadaki payını arttırmanın çarelerini aramaya başlamıştı. A.Öcalan
ilk başlarda cephe, kadınlar örgütü, gençlik örgütü, islami birlik gibi bir çok
yan örgütlenmelerle dengeler sağlamak istemişse de başarılı olamamıştı.
Bunların hain niyetli, karanlık amaçlar için kurulmuş örgütler olduğunu çok
sonraları kendisi de itiraf etmişti. PKK, Artêşa, ERNK ve ARGK’yi adı var sanı
yok örgütler olarak değerlendiriyordu. Bunlar için “şirra-virra” tanımlamasını
yapıyordu. Her ülkenin istihbarat örgütü, mafya ve çete gruplarının farklı
zamanlarda farklı hareket tarzı istemeleri işlerin giderek aşureye dönüşmesine
yol açmıştı.
1996’ya gelindiğinde, PKK içindeki bu
güçlerin her birinin kendine özgü taktik ve ticaret bağlantıları geliştirmesi
tam bir dağınıklığı getirmişti. Abdullah Öcalan bu gruplardan aşırı direnç
gösterenleri bizzat telsiz ve telefonlarla ihbar etmekten çekinmemişti. Ayrıca,
kısa yoldan zenginleşmek isteyen bu köşe dönücüler de birbirlerine üstünlük
kurmak amacıyla karşılıklı ihbarlarda bulunmuşlardı. Gizli kapaklı yürütülen bu
ihbarcılık, 1997 ve 1998’lere gelindiğinde açığa dönüştürülmüştü. Öcalan 24.
04. 98 tarihinde MED-TV’de yaptığı bir konuşmada “Ben kendimden sorumluyum.
PKK merkezinden tümüyle sorumlu olamam, olmam.” diyerek dikkatleri bazı
kişiler üzerine çekmek istemişti. Telefon, telsiz ve kuryelerle yaptığı
ihbarcılığı çoğu kez açıktan isim vererek televizyon ekranlarına da taşırmıştı.
Gelinen noktada işin içinden çıkılmaz bir hâl aldığının farkındaydı ve
kendisini kurtarmanın çarelerini aramaya başlamıştı. Başkalarının sağladığı
sermaye ola- naklarıyla az da olsa çizmeden taşmanın er veya geç cezasız kalma-
yacağını biliyordu.
Öte yandan ihbarların yeterli sonucu
vermediği zamanlarda birbirlerini hainlikle suçlayıp yokettikleri de biliniyor.
Daha sonraları bunlardan bir kısmı “şehitlerimiz” biçiminde lanse edilmiş ve
propaganda aracı olarak kullanılmıştı. İçteki çelişkilerin boyutunu gösteren en
önemli olay, Frankfurt’taki banka kurma girişimidir. Bu girişim aslında ikinci
bir Susurluk olayıdır. Aynı zamanda Almaya’nın da Susurluğudur. Bugün çoğu
çevreler bu komplonun kapsamını ya bilmedikleri, ya da cesaret edemedikleri
için üzerine gitmemektedir. Bilinen Susurluk olayı neyse, Öcalan’ın
Frankfurt’ta banka kurma girişimi de odur. PKK’nin banka kurma girişimleri ve
bu girişimler döneminde mafya grupları dahil, bir çok ülkenin istihbarat
örgütleriyle yapılan görüşme ve pazarlıkları gün ışığına çıkartıldığı oranda,
PKK’nin durumu ve arkasındaki karanlık ilişkiler de tüm yönleriyle açıklığa
kavuşturulabilinir. Ayrıca bu girişim nasıl sonuçsuz kılındı ve yurt dışında
yaşayan işçiler nasıl bir tuzaktan kurtuldu? Bunlar da başlıbaşına irdelenmesi
gereken konulardır.
İlişkiler o kadar karmaşık bir ağ haline
gelmişti ki, Öcalan bu ilişki- leri dengeleme olanağını tamemen kaybetmişti.
Kontrol edememenin pisikolojik ve ruhsal sorunlarını yaşıyordu. Derin devletin
planlarının tersine İran’ın, İran’ın tersine Yunanistan’ın, Yunanistan’ın
tersine Saddam’ın vs. birçok ülkenin kararlarını birbirine uç noktalarda
dayatması, Öcalan’ı şaşkına çevirmişti. Artık PKK’yi yönetemez duruma düşmüştü.
Kararlarının uygulanmadığını gören karanlık güçler ise tehdit etmeye başlamışlardı.
Karmaşıklaşan ortamı ateşkes bahaneleriyle yatıştırmaya çalışmışsa da, başarılı
sonuçlar alamamıştı.
Öcalan daha 1995’in başlarında etrafında
bulunan herkesi, en güvendiği elamanlarını dahi terke zorluyordu. Hatta PKK’yi
terk edip tam anlamıyla kontrol edebileceği yeni bir grupla ortaya çıkma gibi
başarısız bir denemede dahi bulunmuştu;
“Daha kapsamlı olarak başka güçlerle de bu
işi yapma imkanım var. Dikkat edin, partiyi de aşıyorum, başka güçlere
uzanıyorum.” (80)
Ama tehdit tutmamıştı. CIA’nın dolaylı
yönetiminden kurtulup geliştirdiği direk ilişkilerin ardından bu tehditi
savurmuş, bu doğrultuda girişimler de başlatmıştı. Ama CIA’nın geçmişte olduğu
gibi PKK’yle olan ilişkilerini aslına uygun bir tarzda yürütmeye devam ettiği
anlaşılıyor. A.Öcalan’ın anlatımlarından, oynatılan rolün de etkisiyle CIA’nın
ilişkilerini diğer ülkelerin istihbarat örgütleriyle dengeli kılmaya özen
gösterdiği sonucu çıkıyor.
Ayrıca her istihbarat örgütünün PKK içinde
kendine bağlı komiteler kurduğu ve merkez komitede temsilciler bulundurduğu da
açığa çıkan bir başka gerçektir. Bu ilişkiler ağı için vereceğimiz ilginç bir
örnek yeterlidir: Ali Haydar Kaytan, Duran Kalkan ve Ali Çetiner’in Almanya’da
bir dönem yakalandıkları bilinmektedir. Durumları arasında farklılık olmadığı
halde Ali Çetiner açığa çıkarılırken, diğer ikisi neden gizlenmişti?
A.Çetiner’in açıklanması hangi plan gereğiydi? Duran Kalkan ve A.Haydar
Kaytan’ın gizlenmesinin arkasında yatan niyet neydi? A. Çetiner’in öne
sürülmesi yoksa bunların faaliyetlerini örtbas etmek için miydi? A.Haydar
Kaytan ve Duran Kalkan’ın Viyana’da cirit atan derin devlet sorumlularıyla
buluştuğu söyleniyor. Bu buluşmayı sağlayanlardan ve katılanlardan birisi de,
daha önceki bölümde bahsettiğim gibi Öcalan’ın 90’lı yılların başından itibaren
Avrupa’da aniden yükselttiği ve birkaç yerde ismini Mehmet (Öcalan’ın sağ kolu
olarak bilinen bu kişinin Avni Gökoğlu’nun öldürülmesinde de payı olan kişi
olduğu söylenilmekte) olarak veren kişiymiş. Bir süre sonra bu ilişkilere
Almanya’nın egemen olduğu PKK’ liler tarafından dile getiriliyor. Bütün
bunların A.Öcalan’ın bilgisi dahilinde olduğu açıktır. Çünkü A.Çetiner üzerinde
fırtınalar koparırken, diğer ikisini ve yandaşlarını itinayla himaye etmesi
herşeyi anlamak için yeterlidir. Daha sonraları bu ilişkiler tabana kadar
yaygınlaştırılıyor. Girdiği bu çarktan kurtulamayan birçok görevli kadro ve
sempatizan, raporlarını barlarda ve lokantalarda yazmaya başlıyordu. Kimileri
de tanısın veya tanımasın başkalarına yazdırır hale geliyordu. Bu kişilerden
bir kısmı durumu kavramış olmalarına karşın ayrılmayı göze alamazken, bir kısmı
da ranttan elde ettiği gelirleri kaybetmek istemediği için yoluna devam etmeyi
tercih ediyordu. Bu raporlar, Kürt kitlesi ve Avrupa örgütleriyle kurulan
“başarılı” ilişkilerle dolduruluyor, “lidere” ve PKK’ye bol bol övgülerle
süsleniyordu. Ülkede bulunan sözümona silahlı gruplardan birçoğu ise, diğer bir
grubun veya Öcalan’ın kendilerini ihbar edeceğinden korkarak ya teslim oluyordu
ya da Avrupada bulunan akraba ve yakınlarını arayıp yardım istiyordu. Direniyor
gözüken birçok grup da aslında korkudan ne yapacaklarını bilemeyen, yaşamanın
yolunu silah çekmekte bulan çaresizlerdi.
Aslında 1996’da Abdullah Öcalan için yolun
sonu gözükmüştü. Kendisi de bunun çok iyi farkındaydı. İntihar eylemeleri son
hamleydi. Bu yolla hem uluslararası karanlık güçlerin sonu gelmeyen isteklerini
karşılıyormuş gibi görünmüş, hem de PKK’nin payına düşen rantın tümünü elinde
toplamak istemişti. Artık Öcalan’ın tüm günü intihar saldırılarına yağdırdığı
övgülerle geçiyordu. Hatta bir intihar saldırısını göklere çıkarmak için
yaptığı konuşmalardan birinde, “her ölümün arkasından illa ki konuşmak
zorunda mıyım?” diye yakınmaya da başla- mıştı.
Ama son çare olarak düşünülen intihar
saldırıları da artık kâr etmiyordu. Çünkü intihar saldırıları ya kişiler
aileleriyle tehdit edilerek yaptırılıyordu ya da günlerce süren işkencelerden
bunalarak ölümü kurtuluş yolu olarak gören insanlara zoraki yaptırılıyordu.
Özellikle Van, Hakkari, Tunceli ve Elazığ yörelerinde birçok insan tehdit
altındaki ailelerini kurtarmak için zorunlu intihar eylemlerine kalkışıyordu.
Ama herşey bir yere kadardı. Ölü ticareti artık eskisi gibi işe yaramıyordu.
Çıkar savaşımı ölünün de, dirinin de önüne geçmişti. Sinirleri tümüyle harap olan
Öcalan, “şehitlerimiz” diye göklere çıkardıklarının ardından atıp tutmaya,
çevresindekileri de alabildiğine yermeye başlamıştı;
“Zekiye yoldaşın bir özgür kişilik olmaya
çalıştığı, fakat bunu başaramadığı, sıkıldığı, buna öfke duyduğı ve adeta böyle
sürüp gittiği, tam da bu süreçteyken böylesi bir eyleme kalkıştığı
söylenebilir.” (81)
“…Leyla gibi de olamazsınız. O bir trajik
kahraman. Sizler ise rezil, bir komik olup çıkarsınız…Leyla yoldaş rezil
olmamak için bunu yaptı.” (82)
Öcalan’ın çıkmazı büyüktü. Boşa koysa
dolmuyor, doluya koysa almıyordu. Kaygıları kendi canı içindi. Karanlık
odaklarla, mafya ve çetelerle kurduğu ilişkilerin altında kalmıştı. Elindeki
artıklarla bu kadar güce karşı durması zaten mümkün değildi. Her an güme
gidebilirdi. Çıkar bir yol arıyordu. Bulamayınca da çevresindekilere daha fazla
yükleniyordu;
“Dehşete kapılıyorum. Yaşamda ne ifade
ettiğiniz çok açık ortadadır. Hiçbir güzellik, hiçbir umut katma yok ve “yaşama
hakkım var” diyorsunuz…yine sizlere bakıyorum, emekler üzerine nasıl ucuz
kuruluyorsunuz ve “yaşıyorum, yaşamak hakkımdır diyorsunuz…Ama sizler en kritik
sorunlar karşısında, bir kontra, bir hain gibi duruyorsunuz. Sigara
tutuşunuzdan, oturuşunuza kadar sanki hiçbir sorununuz yokmuş gibi bir hava
içindesiniz… Adı olan kendisi olmayan bir kişilikle karşı karşıyayız. Biçimsel
insanlarsınız, hele savaş koşullarında ya bir bela ya da bir kontra gibisiniz…
Bunlar da giderler diğer enayiler gibi bir savaş zavallısı olurlar. İşte bu
savaş garibanlarını ne yapalım?” (83)
Can telaşı adama neler yaptırmıyor? Öcalan’ın
kapıldığını söylediği dehşet yaklaştığı sonla ilgiliydi. Duyduğunu söylediği
öfke ve kızgınlık bir bakıma kendisineydi. Sonunu düşünmeden kontracılığa ve
hainliğe soyunmuştu. Çevresindekileri de kendisine benzetmişti. Onların durumu
daha zavallıcaydı. Girdiği yolun dönüşü yoktu. Artık istese de geri dönemezdi.
Boğulmamak için tutunacağı bir dal arıyordu. Çevresindeyse bu daldan eser
yoktu. Etrafı onu abartan, hatta putlaştıran insanlarla doluydu ama hepsi de
bırakalım “kralı” kurtarmayı, anlamaktan bile çok uzaktı. Herkes koyunun kaval
dinlemesi gibi boş gözlerle dinliyordu. Üstteki görevlilerin kafasını
zenginleşme ve birlikte çalıştıkları istihbarat örgütleri içinde “karier” hırsı
sarmıştı. Alttakilerse zaten dünyadan bihaberdiler. Ölülere kadar uzanan giden
hakaretler bu nedenleydi. Onları savaş zavallısı birer enayi olarak görüyordu.
Yaşayanlara da aynı yolun yolcuları olarak bakıyordu. Bunlara karşı kullandığı
en “hafif” tanımlama; karaktersiz, ahlaksız, rezil, utanmaz, hırsız, çirkin,
köleler, kontra vb. biçimindeydi. “Kürdün ruhu, düşüncesi bit- miştir”
diyerek kendisi ve çevresindeki ruhsuzluğu ve düşüncesizliği Kürtlere maletmeye
kalkıyordu.
İşte, örgüt içinde yaşanan tükenmişlik kadar
bölgede, uluslararası planda ve ülkede değişen siyasi koşullar, Öcalan’ı ve
bağlı olduğu güçleri bir yol ayrımına getirmişti. Provokasyonların devam
ettirilip ettirilmeyeceği konusunda bir karara varılması gerekiyordu. Nereden
bakılırsa bakılsın halka yönelik şiddeti varolan biçimiyle sürdürmenin
olanakları yoktu. Ama yıllardır estirilen kaos ve şiddeti birdenbire kesmenin
getireceği şüphelerle de karşıkarşıya kalınmak istenmiyordu. Bu nedenle daha
çok 1995’lerden itibaren bunun altyapısı hazırlanmaya başlanmıştı. Alelacele
Öcalan’a karşı devreye sokulan ama bir türlü başarılı olunmayan, sözde
suikastlar zinciri başlatılmasının bir nedeni de buydu. Çağın her türlü teknik
olanaklarına, tecrübe ve insan potansiyeline sahip 600 yıllık bir devlet, bir
kişiyi yoketmek isteyecekti ama bir türlü başaramayacaktı! Elbette buna
kargalar bile gülerdi. Ama öylesine tozlu dumanlı bir hava estirilmişti ki, her
şey tanınmaz hale getirilmişti. Akdeniz’de Amerikan filosundan fırlatıldığı
iddia edilen bombalar bile her ne hikmetse Öcalanın konakladığı yere gelince
isabet edemez olmuştu. Mizansenlerde abartma yapmaktan çekinilmiyordu. Çünkü
bombalar akıllıydı ve sahibine zarar vermek istemiyordu. Yani, hedefe yüzde yüz
vurabilmeleri için Sudan, Afganistan, Libya veya Irak olması gerekiyordu!
Öcalan’sa, oturduğu eve isabet etmekte güçlük çeken bombaların MED-TV’de
günlerce propagandasını yapmıştı. Evinin kapısı önünde patlayan bombalardan
kurtulması su içme kadar basit olaylardan biri haline gelmişti. Aslında tüm
bunlar ve benzeri gelişmeler; Öcalan yakalandı, yakalanıyor, suikast
düzenlendi, düzenlenecek, Suriye’ye savaş açıldı, açılacak vb. türünden
estirilen fırtınalar gelecek yeni dönemdeki planların parçasıydı. Öcalan’ın
kimliğini mümkün olduğunca saklama, yeni bir göreve hazırlama ve 20 yıldır halk
üzerinde estirilen terörden sorumlu olanların, ileride tasfiye edilecek olsalar
da, derin devletle ilişkisini örtülemek içindi.
Özellikle 1989’dan buyana Öcalan’ın
korumasını yüklenen ekibin yeni takviyelerle güçlendirildiği biliniyor. Koruma
ekibinin kimler tarafından oluşturulduğu Avrupa ve Kenya seyahatlerinden sonra
artık saklanamaz hale gelmiştir. En çok üzerinde durulan 1985 ilkbaharı ve 1996
sonbaharında düzenlenmek istenen sözümona suikastlar üzerine Öcalan olmadık bir
biçimde fırtınalar kopartmıştı. Oysa her koşulda her yönüyle emniyette olduğunu
biliyordu. İstihbarat örgütleri arasındaki çekişmelerden ötürü bir nebze kaygı
içinde olduğunu çoğu kereler gizlemiyordu ama dayandığı yerin belirleyici güç
olduğunu da çok iyi biliyordu. Yedekte tuttuğu ve Genç Kemalistler diye
adlandırdığı örgüt vasıtasıyla PKK içinde, bilinen farklı istihbarat güçleri
arasında yeniden bir denge kurduğundan da bahsediyordu. Örneğin Abdurahman
Kayıkçı, Alaatin Kanat siyasal polisin birer elemanıydılar. Daha sonraki
süreçte gelişmelerin seyrine göre safdışı bırakılan bu kişilerin yerini ise
Öcalan’ın korumasını yüklenen Hamza ve Nazım takma isimli iki kişi almıştı.
Belçika temsilciliği altında örgütlenmiş, Avrupa’da görev yapan birimin de ya
direk Öcalan ya da Öcalan ve Pilot’un ortak üzerinde karar verdiği kişi
tarafında yönlendirildiği kimse için bir sır değildi. Bu kişi, çoğu zaman PKK
içinde “Müdahale ekibi” olarak da adlandırılan ekibin başında yer alıyordu.
Bunların nasıl çalıştıklarına, ne tür etkinlikler gösterdiklerine kimse kafa
yormak istemiyor. Şaşırtma ve her şeyi tanınmaz hale getirme Öcalan ekibinin
genel bir taktiğidir.
Böylesi gelişmeler eğer dikkate alınırsa,
suikastler hikâyesinin ge- nelde geliştirilen entrikaların birer parçası olduğu
kendiliğinden açığa çıkar. Bütün mesele, Öcalan’ın Ankara’ya gelmesinin
zamanlamasıy- dı. Bu işlemin kiminle, ne zaman ve nasıl yapılacağıydı. Güç
odakları arasında yapılan kavgalar bunun üzerineydi. ANAP’la Yalçın Küçük
arasında yaşandığı söylenen telefon trafiği yutturmacaları hep bu mizansenin
birer parçalarıdır. Yalçın Küçük, Öcalan’ın Türkiye’ye ne zaman ve nasıl
geleceğinden belki de haberdardı. Bombalama girişimlerinin birer senaryodan
ibaret olduğunu da biliyordu.
1995 ve 1996 yıllarında büyük bir tantanayla
ortaya atılan suikast söylentilerinin 1980’lerdeki provokasyonlarla tıpatıp
benzerlik taşıdığından kimsenin şüphesi yoktur. Hele hele 1995’te yapıldığı
iddia edilen suikast tamemen bir uydurmacadır. Ne patlayan bir bomba, ne de bu
tür bir girişim vardır. Öcalan çok rahatça elini kolunu sallaya sallaya,
güvenlik içinde ortalıkta dolaşıyordu. Kaldığı evlerde herkesçe biliniyordu.
1996’da patlayan bomba ise, tamemen Öcalan’ın bilgisi dahilindedir. Bombanın
herkesçe bilinen ve sürekli kaldığı evin önünde değil de, yakınındaki bir evin
bile oldukça uzağında patlatılması, yukarıda bahsettiğim senaryoların zorunlu
kıldığı oyunlardan başka bir şey değildir. Nitekim Suriye yönetimi, Öcalan’ın
bu kadar açık oynamasını içine sindiremediği için PKK’ ye karşı çok sert
tedbirler almaya başlamıştı. Ankara-Şam Büyük Elçiliği ile Yalçın Küçük ve
Öcalan arasında işleyen trafik pekte öyle gizli saklısı olan bir trafik
değildi. Yalçın Küçük’ün birdenbire devreye girmesinin ilginçliği ise
başlıbaşına tartışılması gereken bir konudur. Ayrıca Öcalan’ın MED-TV’ de ne
zaman kiminle ve nasıl bir konuşma yapacağı da çok öncelerden onlarca kişi
tarafından biliniyordu. Bunları çömezleriyle birlikte bir muamma haline
dönüştürme çabaları Öcalan ve ekibinin bir taktiğidir. Yani sonuçta Öcalan
dayandığı güç odaklarının emriyle bugün oturduğu yere getirilmiştir. Kaldı ki,
İmralı’ya gönüllü geldiğini kendisi de ifade etmektedir. Bu konuyla ilgili
tartışmaları halen Öcalan’ı temize çıkartma yönünde yürütenlerin iyi niyetinin
sorgulanması daha sağlıklı olur.
ÖCALAN VE IRKÇILIK
İçte egemen güçlere, dışta emperyalistlere
sürtüklük yapmayı meslek edinmiş A.Öcalan’ın, birçok çevrenin belkide farkına
varmadığı bir yönünü daha irdelemede yarar var.
Bu kişiliği bir başka perspektiften daha ele
aldığımızda, ırkçı özellik- lere sahip olduğunu görüyoruz. A.Öcalan aldığı
eğitim gereği bunu söylemlerinde çok sinsice dile getirmiştir. PKK tabanının
özelliklerini çok iyi bildiğinden, Neo Darvinci ve Nietzsche’nin düşüncelerini
rahatça işlemiştir. Çömezler de bu düşünceleri felsefe adına övünç kaynağı
yapmışlardır. Çömezlerin konumu öküzün trene bakışı misalidir. Irkçı düşünceler
dediğim için belki bir çokları şaşıracaklar. Bilinen teranelerle
cevaplandırmaya çalışacaklardır. Ama unutulmaması gereken bir doğru da, millityetçilikle
ırkçılık arasında farklılığın olduğudur. Hele hele ezilen ulus
milliyetçiliğiyle Öcalan’ın görüşleri kesinlikle birbirine karıştırılmamalıdır.
Eğer Öcalan bir Kürt milliyetçisi olsaydı, durum elbette çok farklı olurdu.
Dolayısıyla söylemleri ve dünya görüşü de bu çerçeveyle sınırlı kalırdı.
Neo Darvinciler, genlerin dış koşullardan
etkileşiminin olanaklı olmadığını iddia ederler. Bunlara göre çevrenin değişim
üzerinde etkisi olmadığından, toplumsal yaşam düzleminde ayıklanmayı her
koşulda birinci planda tutarlar. Genler eğer baştan “sağlam” bir biçimde
oluşmuşsa, bu genlere sahip olanların da yaşamda başarılı olacaklarına kesin
gözüyle bakarlar. Bu düşünceyi savunanlara göre, sağlam genlere sahip olanlar
yaşam kavgasında başarılı olurlar, olamayanlar da ölümü haketmiştir. Onlar için
siyasi, sosyal, kültürel vb. alanlarda ortaya çıkan gelişmeler hiç önemli
değildir. Bireylere aşırı oranda yük yükleyerek birbirlerine karşı kıyasıya bir
yarış içine girmelerini isterler. Yarışmadan başarılı çıkanlar “temiz” ve “saf”
kişilerdir. Dolayısıyla yarışmayı kazananlar lüks yaşama da “hak” kazanmış
olurlar. Aynı zamanda bu noktada onlar için savaş yüzdeyüz gereklidir. Çünkü
savaş, “gereksizleri” saf dışı bırakmanın bir aracı olarak görülür ve kutsanır.
Yani, değişimin yolunu elenmede görürler. A.Öcalan her ne kadar “okuduğumu
anlayan biri değilim” diyorsa da, aslında hangi ideolojiyi savunduğunu çok iyi
biliyor. İşte değişimi toplumsal koşullardan soyutlayan çok ilginç bir Neo
Darvinci görüşü;
“…Bu insanları başka türlü demokratlaştırmak
mümkün değil… Onun birçok insani hakları var. Veya bir çok kendinin olması
gereken şeyler var. O kadar aşırı düzeyde onlardan yoksun bırakıyorum ki, isyan
ediyor. “Ben neredeyim?” diyor. Orada işte, o benlik demokrasi gereği ortaya
çıkıyor. Tam sanat dediğim olay bu işte. İnanılmaz bir ustalık kazanmışım bu
konuda
Bağlıyorum, bağlıyorum, bağlıyorum; ”ya”
diyor, “biz hiç miyiz?” bi- zim bir şeyimiz olmayacak mı?” O noktadan sonra
diyorum: “olsun” Ama önce bağlamak gerekiyor. O önce onları güçlendirmek
gerekiyor. Ondan sonra zaten, bireysellikleri doğsun. Yani ben bu kadar
ustayım. Siz beni tanımadan bu soruları soruyorsunuz.” (84)
Bu düşüncelerin öyle sıradan, rastgele
düşünceler olmadığını herkes bilir. Belli ki Hippollite Taine, Frang Norris ve
benzeri yazarları okumuş. Salt irade, güç ve kuvvet gibi olguları ön plana
çıkartarak insanları değerlendirmeye kalkışıyor. Aşağı ırk, üstün ırk veya
beyaz ırk, siyah ırk teorilerini Kürt toplumuna, hatta tek tek kişilere
uyguluyor. Geldiği soyu annesinin kökenine dayandırdığından Kürtleri aşağı ırk
veya aşağı toplum görüyor. Belirlenen kıstaslara uyum sağlayanları üstün
kişiler olarak görürken, başarılı olmayanların ayıklanması gerektiğini
savunuyor. Bunların diğerleriyle aynı yaşam düzeyine çıkarılmalarını evrimin ve
gelişmenin önünde bir engel görüyor. İşte ırkçı düşünce budur.
A.Öcalan, kendini en akıllı ve en üstün insan
olarak görürken, geride kalanları iç güdülerini deneyebileceği kitlesel bir
laboratuvar olarak görüyor. Yani PKK tabanının kötü ve aşağı cins olduğunu
düşünüyor. Tabanı, saldırgan ve içgüdülerine hakim olamayan yaratıklar gördüğü
için zararlı buluyor. Bunların şiddete yöneltilerek yok edilmeleri
gerekliliğini vurguluyor. İnsanlar arasında başlattığını iddia ettiği “yarışanın”
koşullarını, uyguladığı korkunç baskı ve şiddet yoluyla her geçen gün
zorlaştırmaktan yanadır. Göğüslenecek ipin sürekli yukarı kaldırılmasını
savunarak gen üstünlüğü denemesinde bulunuyor. PKK tabanını bir laboratuvar
olarak kullanarak “üstün”, “elit” bir kesim yaratmaya koyuluyor. Kulandığı bu
metodun “ustalık” olduğunu “aşağı” kesime de kabul ettiriyor. Bunun taban
tarafından kabullenilmesini il- ginç bulanlar, tabanın “elenme” aşamasına kadar
daha birçok deneye tabi tutulduğunu gözönünde bulundurmalıdır.
Milliyetçi düşünceler kadar ırkçı düşünceler
de genellikle orta sınıflar tarafından, daha çokta orta sınıfların lumpen
kesimleri tarafından benimsenmektedir. Egemen güçler, çoğu zaman işçi sınıfı ve
diğer emekçi kesimlerin düzene ve iktidara karşı duyduğu tepkiyi farklı
kanallara yöneltmek için, ya savaş çığırtkanlığı yaparlar ya da direkt savaşa
başvururlar. Hitler’in ikinci dünya savaşını başlatması bunun tipik bir
örneğidir. Öcalan’ın savaş çığırtkanlığı yapması da aynı şeydir. Irkçı
düşüncelerden hareket ederek kendini Dolikisefaller görüyor, tabanı,daha
doğrusu Kürt toplumunu ise Brakisefaller sınıfına koyuyor. Tabanının sınıfdışı
lumpenlerden oluştuğunu gayet iyi biliyor. Sonuçta “geri zekalılar”, “uşaklar”
için önerdiği tek şey, ayıklamadır. Kısaca sorunun hallini savaşta buluyor.
“Şunu çok iyi bilmeliyiz ki, Kürdistan halkı
hastadır. Bu hastalığın ilacı da, peşmerge ve devrimcilerin akıtılan berrak
kanıdır” (85)
“Gerek uzak geçmiş ve gerekse yakın geçmiş bu
anlamda güçlü bir izaha kavuşturulmadan, önümüzdeki dönemde oluk oluk akacak
kan- ların izahı yeterince yapılamaz” (86)
İşte Kürt halkına hasta diyen, onu hakir,
aşağı gören bir düşünceyle birlikte işlenen savaş kışkırtıcılığı. Akıtacağı
kanın, işleyeceği cinayetlerin sayısını bile daha başından belirlemiş. Kana
doymayan bir vampir, ırkçı bir Öcalan’la karşı karşıya olduğumuz bilinmelidir.
Bilimsel düşünen, halkın çıkarları için kavga verdiğini iddia eden birinin
halkı aşağıladığı görülmüş müdür? Hele hele oluk gibi kan akıtmayı kim
savunabilir? Kan üzerine pazarlık yapılabilinir mi? Akıtılacak kanların izahı
elbette yapılamaz. Hiç kimse demokrasi ve özgürlükler mücadelesini kan
akıtmayla eşitleyemez. Bunu yapanlar her zaman provokatörler ve ırkçılar
olmuştur. Söylemlerine ve pratiğine bakıldığında A.Öcalan da sadece bir
provokatör değil, aynı zamanda bilinçli bir ırkçıdır.
“Ama yeteneksizleri düşman vurmuş, gözlerini
saptırmış. Bütün ça- balarıma rağmen hala sınırlı kalıyorsa, suçlusu ben
değilim”(87)
Savaşı “genetik üstünlüğü” bulunmayanların ayıklanması
için bir araç gördüğünü dile getiriyor. Oluk oluk kan akıtmanın hesaplarının
niçin önceden yapıldığı şimdi çok daha iyi anlaşılıyor. Genetik üstünlüğün
korunması için “alttakilerin” ve “beceriksizlerin” ortadan kalkmasının
gerekliliğini savunan tez, başka türlü hayata geçiririlemezdi. Bu anlayış,
“aşağı” kesimin giyim kuşamından tutun, oturuşlarına dek yaşam ve hareket
tarzlarının katı bir disiplin içinde tutulmasını şart koşar. Onların
düşünmeyle, sosyal yaşamla, kültürle vb. sorunlarla, yani kafalarının
“çalışmayacağı” işlerle uğraşmaları kesinlikle yasaklanır. Hitler’in Yahudi
halkına veya Amerikan beyazlarının siyahlara olan bakış tarzını Öcalan’da PKK
tabanına uygulamıştır. Dördüncü kongrede partileşme üzerine aldığı kararlar
bunun en açık örneğini oluşturuyor;
“1- Parti içi yaşama yansıyan sınıf dışı
üsluplerin her türlü mahalli, mesleki üsluplerin, köylü, küçük-burjuva üslup ve
hitap tarzının aşılması bu konuda parti üslup ve hitabın ortama ve kadrolara
hakim kılınması.
3-Grup ilişkisi, özel ilişki, özel yazışma,
adam seçme, ayrım yapma gibi anlayışlar görüldüğü yerde üzerine gidilmelidir…
4-Boş sohbet durumu yapan parti dışı ve
anlayış ve yaklaşımları ortadan kaldırmak için eleştiri-özeleştiri silahını
dömüştürmenin yenilenmenin güçlenmenin silahı haline getirmek.” (88)
Öcalan’a ait bu düşünceler Francis Galton’un
teorilerinin özelde PKK tabanında, genelde de Kürt halkı üzerinde
uygulanmasından başka bir şey değildir. Taban, yönetilmesi gereken sürüler
olarak kabul ediliyor. Halka karşı sergilediği yaklaşım ise tek kelimeyle
korkunçtur. Meşhur eserleri Kürt halkını aşağılamakla, saldırganlıkla ve
duyduğu nefretle doludur. Halkın insiyatif alması veya yönetime gelmesi
felaketle eşdeğerli görülüyor. Akıl, zeka ve insiyatifin elit kesime özgü bir
durum olduğu savunuluyor. Taban, yani halk geri zekalı, dolayısıyla yönetilmeye
daha doğuştan mahkum olmuş bir topluluk olarak görülüyor. Akrabalık bağlarıyla
birbirine bağlı elit bir azınlığın, akıllı çevreyi temsil ettiğini düşünen
A.Öcalan, buradan hareketle PKK’nin yönetimine tümüyle kardeşlerini ve karısını
egemen kılmış, “elit” bir yönetim oluşturmaya çalışmıştır. Kendisini genel
başkanlığa, karısı Kesire Öcalan’ı genel başkan yardımcılığına, kardeşi Osman
Öcalan’ı genel komutanlığa, bir diğer kardeşi Mehmet Öcalan’ı ekonomi ve maliye
sorumluluğuna atamıştır. Kendince “üstün genlerin” temsil ettiği bir azınlıkla
hükmetmeye çalışmıştır. “Anam da Türktür” demesinin sırrı da buradadır.
İşte, bazılarınca ne yere, ne göğe sığmadığı
iddia edilen veya sığdırılamayan Abdullah Öcalan budur.
DOĞAN ÇOCUĞUNUZUN ADINI ABDULLAH KOYMAYIN
Niçin bu başlığı attığımı birçokları merak
edebilir. Seyit Rıza’nın Rayber’le ilgili olarak söylediği sözün A.Öcalan’la ne
ilişkisi var diyenler çıkabilir. Öcalan’ın konumu ve yerine getirdiği
görevlerle Rayberin konumu arasındaki farklılığın çok büyük olduğunu düşünenler
de olabilir. Yani, Öcalan’ı Rayber’e benzetmek bir anlamda Öcalan’ın işlediği
suçları hafife almak gibi değerlendirilebilir. Çünkü Öcalan bir
ajan-provokatördür; uluslararası istihbarat örgütleriyle ilişkiler geliştirmiş
bir ajandır. Rayber ise basit bir ihbarcı veya muhbirdir. Öcalan Kürt halkını
yoketmeye yemin etmiş, emperyalizmin ülkemiz içindeki işbirlikçilerinin
güvenilir bir elamanı, Rayber ise küçük bir bölgede bir isyan hareketinin
bastırılmasında kullanılan geçici bir muhbirdir. Tabii aradaki bu farklılıkları
vurgularken, dönemler arası farklılıkları da dikkate almak gerekir.
Dolayısıyla, 1930’larda yürütülen politikayla 1980-1999’ lar arası globalleşen
dünyada yürütülen politika farklı olacaktı. Öcalan’ ın ortaya çıkış biçimi ve
oynadığı rolün, Dersim isyanının patlak veriş nedeni ve özellikleriyle hiç bir
benzerliği yoktur. 1930’larda basit bir muhbirle işler “yoluna” koyulurken,
70-80’li ve 90’lı yıllarda paravana bir örgüte ihtiyaç duyulmuştur. Ama hemen
hemen her dönemde değişmeyen bir kural vardır; hainin küçüğü büyüğü olmaz.
Hain, rütbe anlamında hangi düzeyde görev yapmış olursa olsun, sonuçta bir
haindir. Rayber köylü bir muhbir, Öcalan ise bilinçli bir ajandır, ama her
ikisi de sonuçta birer haindirler. İşte bu noktadan hareketle, Seyit Rıza’nın
Rayber için söylediği söz, Öcalan için fazlasıyla geçerlidir.
VI- HAİNİN SONU
VE RESMİ İTİRAFLARI
2- MAHKEMELERİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
3- ÖCALAN BİT PAZARINDA
MAHKEMENİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Öcalan’ın çıkmazı ortaya çıkış biçimiyle
başlamış, Ortadoğu’ya uzanmasıyla derinleşmişti. Karanlık odaklara olan zaafı
kaderini de belirlemişti. Öyle ki, güç odaklarından çektiği kadar hiç kimseden
“çek-memişti.” Her istihbarat örgütü kendi ülkesinin çıkarlarını dayatmıştı.
Çıkar savaşımı içinde boğulan Öcalan, cücelikten bir türlü kurtulamamıştı.
Herkesi şu veya bu biçimde memnun etmek istemişse de kimselere yaranamamıştı.
Örneğin; İran ve Saddam intihar eylemlerinin daha çok askeri hedeflere
yönlendirilmesini isterken, Yunanistan sanayi tesislerin, turistik bölgelerin
ve ormanların hedef alınmasını istemişti. Avrupa’nın birkaç ülkesi de lojistik
desteklerini, tamemen büyük kentlerde intihar saldılarının yapılması şartına
bağlıyordu. Militanların ve hazırlanmış bombaların Almanya ve Hollanda
üzerinden İstanbula sevkedilmesinin birçoklarında yarattığı şaşkınlık hâlâ
hafızalardadır. Suriye ise sürekli kargaşadan yanaydı. Silahlı eylemlerin
aralıksız, hedef gözetilmeksizin rastgele yapılmasını dayatıyordu. Öcalan bu
kadar karmaşık ilişkiler içinde kaybolmuş, insiyatif ve taktik geliştiremez
hale gelmişti.
Öcalan’ın giderek etkisizleşmesinde
uluslararası ve Türkiye’de orta- ya çıkan yeni konjektörün de payı vardı. 90’lı
yıllar 70’li ve 80’li yıllara göre önemli farklılıklar içermekteydi.
Globalleşen dünyada provokasyon geliştirme koşulları epeyce daralmıştı. Dünya
genelindeki bu değişiklik ister istemez Türkiye’yi de etkilemişti. Genelde
siyasal harita yeniden biçimleniyordu. Bu gelişmenin sisteme yansıması
A.Öcalan’ı da sınırlandırmıştı. Dikilen yeni köşetaşları PKK vb. provokativ
yapılanmaları dıştalıyordu.
Nereden bakılırsa bakılsın, Abdullah Öcalan
için yolun sonu gözük- müştü. Ömrünü uzatma alternatiflerinin tükendiğinin
bilincindeydi. Yapacağı fazla bir şey yoktu. Soğuk savaş dönemine özgü konsept
üretenler ve bunların pratik uygulayacıları için torbaların ağzı çoktan
büzülmüştü. Aynı süreç, Öcalan için de işlemeye başlamıştı. Hiram Abbas,
Abdullah Çatlı ve daha birçok örnekte görüldüğü gibi çanlar bu kez, Öcalan için
çalmaktaydı.
Uzun bir “kovalamaca”nın ardından A.Öcalan
nihayet İmralı’ya getirilmişti. Şimdi sıra mahkemesindeydi. Uçakta söylediği
sözlerle birçoklarını hayal kırıklığına uğratan Öcalan, acaba mahkemede neler
söyleyecekti? “İlaçların” ve “ilk şokun” etkisinden artık kurtulmuş olmalıydı.
Birçok çevre ve özellikle de hayranları nefeslerini tutmuş Öcalan’ dan
kahramanlık bekliyorlardı. Öyle ya, geçmişte cezaevlerinde dillere destan
direniş örnekleri vardı. Öcalan, içerde olupta ölmeyenler hak- kında çok
kolayca “hain” damgasını vuruyordu. Bunu özellikle de kendisine karşı
direnenler için yapıyordu. Dışarı sağ çıkma fırsatını yakalamış olanlar, eğer
Öcalan’la hareket etmek istemiyorlarsa, yakalayıp kurşuna dizdiriyordu. 15-20
yıl içerde onurunu koruyarak kalmış olmalarının hiçbir değeri yoktu. Tek
suçları, kendisini uzaklarda bir yerde peygamber veya tanrı ilan etmiş haini
kabul etmemeleriydi. Katledilmeleri için bu neden yetiyordu. A.Öcalan’ın
dünyasında, ya tanrılığını kabul etmeyen “hainler” ya da tanrılığını kabul
etmiş “kahramanlar” vardı. Her iki gruba dahil olan insanların yerlerini ortama
göre kolaylıkla değiştirebiliyordu. Herkes hakkında kolayca atıp tutuyor, çok
çabuk yargılıyordu. Hakaretlerinin ardı arkası yoktu. Bu nedenle Öcalan’dan
direniş bekleyenler fazla haksız da sayılmazlardı. Çünkü söylemlerine
bakıldığında Öcalan’ın bu direnci fazlasıyla göstermesi gerekiyordu. Tecrübeli
stratejistlerce hazırlanmış senaryolar, çömezleri epeyce umutlandırmıştı.
İmralı’ya postu sermesiyle birlikte ülke
çapında egemen kılınmak istenen atmosfer de, Öcalan’ın nasıl bir hain olduğunun
göstergesiydi. Oynanan senaryonun kitleler tarafından anlaşılmaması için yoğun
ça- balar harcanmıştı. Bunu mahkeme süresince Öcalan’a gösterilen yak-
laşımlardan da anlamak mümkündü. Her nedense birdenbire Türkiye’ nin
“demokratik bir ülke” olduğu, A.Öcalan gibi bir “terörist”in yakalanmasından
sonra akıllara gelmişti. Aydınlar, yazarlar, gazeteciler, sivil toplum
örgütlerinde çalışanlar, düşüncelerinden ötürü olur olmaz içeriye tıkılırken,
“demokratik” bir ülkede yaşadığımız kimselerin aklından geçmemişti. Faili
meçhul cinayetler, toplu katliamlar, işkence ve baskılar insanlarımızı canından
bezdirecek bir hâl aldığında da yine kimse “Türkiye’nin demokratik bir ülke”
olduğunu düşünmemişti. İnsanlarımız mahkeme kapılarında hak ve hukuk ararken
demokratik olmak ve öyle davranmak kimselerin umrunda olmamıştı. Bu
ilgisizlikten dolayıdır ki, ülkesinde adaleti bulamayan insanlarımız, Avrupa
insan hakları mah- kemesine gidiyordu. Türkiye’nin burada defalarca mahkum
olduğu, çok ağır tazminatlar ödemekle karşı karşıya bırakıldığı bilinmektedir.
Ama bütün bunlara rağmen, Avrupa’ya “demokratik” bir ülkede yaşadığımızı
gösterme gibi bir çaba içine bugüne kadar kimsecikler girmemişti.
Şimdiyse tam tersi bir durumla
karşılaşıyoruz. A.Öcalan’ın yakalanmasıyla birlikte her şeye inat, “demokratik
bir ülke” görünümü verilmek isteniyor. Bunun için başlatılan bir yarış almış
başını gidiyor. Oyun içinde oyunlar oynanarak tüm dünyaya demokrasi ispatlanmak
isteniyor. Kuşkusuz demokratik bir ülkede yaşamak herkesin arzusu ve hakkıdır.
Bundan ancak sevinç duyulur. Türkiye’de yıllardan beri bunun kavgası verilmişti
ve veriliyor. Askeri darbeler bunun için göğüslenmişti. Bunun için büyük acılar
çekilmiş, insanlarımız ölmüş, öldürülmüştü. Cezaevlerinde ömürler bu yüzden
tüketilmişti.
Öyleyse akıllara şu soru geliyor; “demokratik
ülke” söyleminde gerçekten samimiyet var mıdır? Eğer sanık sandelyesinde oturan
A. Öcalan değil de gerçek bir Kürt liderleri olsaydı, bahsedilen demokratik
yaklaşımı yine görebilecek miydi? Şimdilik kaydıyla veya bugünkü koşullarda bu
sorulara olumlu yanıt vermek oldukça zordur. Türkiye’de işkencenin olduğunu
sağır sultan bile duyduğuna göre, demokrasi söyleminin ne kadar yapmacık
olduğunu ve sahtelik içerdiğini kimse yadsıyamaz. Yargısız infazlar hâlâ devam
ediyor. Hâlâ düşüncelerinden ötürü insanlar içeri tıkılıyor. İşkenceye
uğrayanlar değil, ama işkenceciler korunmak isteniyor. Savunmasız halk karakollara
düştüğünde, anasından emdiği süt burnundan getiriliyor. “Karakola düştüm ama
işkenceye uğramadım” diyen kaç kişi çıkar? Fazla uzağa gitmemize gerek yok, tek
başına 1980 darbesi döneminin Diyarbakır’ını düşünmek bile tüylerimizin
ürpermesine yetiyor. 1980 sonrası ve 90’ ların başından buyana sergilenen
vahşilikleri gözönüne getirmek bile yeterlidir. Hem sadece tutuklulara değil,
tutukluların ailelerine; kar- deşlerine, bacılarına kadar uzanan akılalmadık
bir işkence ve baskı zincirinin olduğunu yaşayanlar yazıyor ve anlatıyor. Bütün
bunlara rağmen ne işkenceciler, ne de sorumluları hakkında en küçük bir işlem
yapılmamıştır. Bunlar hala görevlerini “gurur” içinde rahatlıkla sürdürüyor.
Peki bugüne kadarki olaylar karşısında
parmaklarını dahi kıpırdatmayanlar, şimdilerde neden demokrasi havarisi
kesilmeye başladılar? Gerek Uluslararası Af Örgütü, gerekse Avrupa konuyla
ilgili olarak sesini ilk kez yükseltmiyor. Bunlar eskiden de işkenceden ötürü
Türkiye’ yi sıkça kınıyor, insan hakları ve demokrasinin geliştirilmesini
istiyordu. Ama taleplere herzamanki gibi kulaklar tıkanıyor, inkâr yoluna
gidiliyordu. O halde A.Öcalan’la birlikte değişen neydi? Gösterilen bu çifte
yaklaşımın ardında hangi gerçekler yatıyor?
Burada yine karşımıza çıkan Öcalan’ın gerçek
kimliğidir. Başlangıçta bu zat aracılığıyla yapılmak istenenler, tutukluluk
sonrasında da değişik biçimlerde sürdürülmektedir. Önü tıkanmak istenen
demokratik mücadeledir. A.Öcalan ve PKK, sivil toplum örgütleri üzerindeki
baskıların önemli bir aracı olarak kullanılmıştır, kullanılıyor. Halkımızın
insanca yaşama hakkı ve arzusu yeniden bilinmeyen bir sürece itiliyor.
Ama herşeye rağmen o yine de kandırılmış
insanların gözünde bir kahramandı. Belki militanları gibi “dağlara taşınma
fırsatı” bulamamıştı ama, İmralı’ya post serme yoluyla da olsa nihayet “geniş
halk yığınlarının içine girme imkânı”nı yakalamıştı. Önceleri bu
olanaksızlıktan defalarca yakınıp durduğunu kimsecikler unutmamıştı. Sıra
göstereceği kahramanlığa gelmişti. İnsanlar bunu görevin de ötesinde bir mec-
buriyet, bir mutlaklık olarak görmüş, öyle algılamışlardı. Öcalan’dan beklenen
buydu.
Daha mahkemenin başladığı ilk gün çömezleri
küçük dillerini yutar hale geldiler. Söze herhangi biçimde işkence ve baskı
görmediğini belirtmekle başlayan Öcalan, müdahil durumunda olan ailelerden özür
diliyor, “Demokratik Cumhuriyetin” hizmetinde olacağına dair yeminler ediyor,
50 yaşına geldiği halde bir eş ve bir çocuk sahibi olamadığından yakınıyordu.
Acaba bu sözleriyle neyi anlatmak istiyordu? O güne kadar bırakalım çocuk
sahibi olmayı, normal bir aşk ilişkisine dahi kar- şı çıkmış, bunun için
sayfalar dolusu nakaratlar dökmüş, binbir türlü hakaretler savurmuştu. Üstüne
üstlük kendisini eşsiz bir örnek olarak sıkça önplana çıkarmıştı. “Erkekliği
öldürmekle”, “kadınının karnını deşmekle” övünen Öcalan’ın, olmayan
bir eş ve yine olmayan bir çocuk için kendisini acındırmaya kalkması da neyin
nesiydi? Acaba bu sözlerle efendileri için ne kadar büyük fedakarlıklara
katlandığını mı anlatmak istiyordu? Doğruydu: Eğer adına hizmette fedakarlık
denilirse, Öcalan bunu fazlasıyla yapmıştı. Kürt sorununu bitirmek için yola
çıkarken, kendisine sunulan kadını bile çeşitli nedenlerle kaybetmişti. İşte
Öcalan’ın anlatmak istediği buydu. Efendilerine sunduğu hizmetlerin önemini ve
kapsamını hatırlatarak bir yerlere göndermeler yapıyordu. Yani “darda olduğunuz
dönemde imdadınıza ben yetiştim, şimdi de darda olan başımı, sizler kurtarın”
diyordu. “Bir hiç” ve ”beş para etmezin teki” olduğunu, kullanıldığını anlatıp
duruyordu. Hizmetlerinin karşılığında sadece kullanılan ve papucu dama atılan
bir kişi muamelesi gösterilmesine içerlediğini her defasında belirtiyordu.
Yalvarıyor, yakarıyor, bulunduğu alanda debelenip duruyordu.
Tüm olup bitenleri unutturmak istercesine
yeni bir koroyla ama aynı orkestrayla sahneye çıkılmıştı. Orkestranın davulcusu
Öcalan ise herkesten daha heyecanlıydı;
“Son noktayı koyalım. Son noktayı koyacak
imkanlar var elimizde. Bunları ben kullanmak istiyorum. Bunda anlaşılmayacak ne
var? Bir hiç olabilirim, beş para etmezin teki olabilirim. Ama şu adamlar senin
için öldük diyorlar. Hayır benim için ölmediler”
“Yakalandığım günden, barış için yaşayacağım
sözünü verdiğim günden bugüne kadar kaba bir baskı, söz, hakaret ve işkence
görmediğimi belirtmek istiyorum…Cumhuriyet ekseninde barış ve kardeşlik için
devletin hizmetinde çalışma isteğimi ve kararlılığımı, Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’nin bu konuda gösterdiği yaklaşımı, saygın yaklaşımın bir gereği olarak
ben de bu düzeydeki bir kararlılığımı ben de saygı ve şükranla belirtmek
istiyorum.” (90)
“Alışmış kudurmuştan beterdir” diye boşuna
söylememişler. Neredeyse yerlere kapanarak af diliyordu. Tarihin ve halkın
kendisini af edip etmemesi umrunda değil. “Son noktayı birlikte koyalım” diyor.
Oysa o sadece bir figurandır. Figuranlarınsa son noktayı koyduğu görülmüş
değildir. Can havliyle her şeyi içiçe karıştırdığı belli. Rolünü iyi
ezberlemişe benzemiyordu. Öcalan’ın bahsettiği son nokta, Cumhuriyet’in
ilanıyla birlikte, 75 yıl önce koyulmuştu. Sorun son noktayı koyup koymama
değildi. Sorun bambaşka bir zeminde ele alınmıştı. Öcalan, halen kendisini
Bekaa’da zannediyordu. Bir dönem övmekle bitiremediği, “şehitler” diye göklere
çıkardıklarına mahkeme salonunda bile hakaret yağdırmaya devam ediyordu.
Ölenlerin enayice öldüğünü, çapulcu olduklarını, herhangi bir sorumluluğunun
bulunmadığını tekrarlayıp duruyordu. Devletin cici bir cocuğu olduğunu,
herzamanki hizmetlerini sürdürmekte kararlı olduğunu belirtiyordu.
Nitekim tıpış tıpış gidip İmralı’ya postunu
attığı andan itibaren, yıllarca örtündüğü maskeleri çıkartmaktan başka çaresi
de kalmamıştı.
“Kimse sorunların şiddetle çözüleceğine
inanmıyor. Bunun, açık ve tarihten en büyük dersi çıkarmış görünen ve büyük zor
gücüne rağmen, bu gücün etkisini ancak, yaratıcı çağdaş bir demokrasiye
yönlendirmede kullanan ve açıkça doksan ortalarından beri MGK konseptleri ile
yürütülen, içinden geçmekte olduğumuz tarihi aşamayla da, kanıtlanmaktadır.
Ordu darbe yapmıyor. Ordu en demokratik görünen, partilerden bile daha duyarlı,
demokrasinin ölçütlerini hatırlatıyor. Günümüzde ordu ve demokrasi ilişkisi
irdelenirken, herkes şahsı için alabildiğine demokrasi isterken, ordunun
gerçekten demokratik normların takipciliğini üstlenmesi, süphesiz ülkenin
güvenliğiyle bağlantılıdır, ama, sorumlu olduğu bu güvenliğin bile, ne kadar
yakından demokrasi ile bağlantılı olduğunun görülmesinin de yüksek ve saygı
duyulması gereken bir anlayış gereğidir. Bu açıdan da, aşamanın tarihi, demok-
ratik nitelikte olduğunu anlıyoruz. Bu, zorunlu olarak anlaşılmasaydı, darbe
yapmanın önünde duracak bir güç olmadığını da biliyoruz. Ordu bugün demokratik
aşamanın karşısında bir tehdit değil, tersine sağlıklı aşama yapmasının ve
işlemesinin teminat gücü konumundadır.” (91)
Yukarıdaki satırlar Milli güvenlik Kurulu’nun
basın bildirisinden alınmamıştır. Abdullah Öcalan’ın Kürt Sorununda Demokratik
Çözüm Bildirgesi’nin 96. ve 97. sayfalarından alınmıştır. Şimdi tüm PKK’liler
ve kokuyu uzaktan alan leş kargaları bu satırların içeriği karşısında hizaya
gelip selam durmalıdır. Bu “yüksek buluş” ve “tahlillere” duydukları
minnettarlığı mazeret göstermeksizin dile getirmelidirler. Hiç zaman geçirmeden
sinek avladıkları o dağlarda, birkaç kuruş uğruna pintice beklediklerini
anlatmalıdırlar. Öcalan’ın kendilerine sunduğu tek yol, teslim olup, pişmanlık
belirtmeleridir. Zaten geldikleri noktada başka çareleri de yoktur. Er veya geç
yuvalarına döneceklerdir. Artık şeflerinin de belirttiği gibi, uzaktan kontrol
dönemi sona ermiş, bizzat yerinden kontrol dönemi başlamıştır. Son günlerde “çıkış
koşullarımızın faaliyet biçimlerine geri dönmemiz gerekir” gibi ne idüğü
belirsiz söylemler sadece ve sadece biraz daha ”şirra-virra” etmeden öte
bir şey değildir.
A.Öcalan, İmralı’dan yazdıklarının hiçbirini
ilaçların etkisiyle kaleme almamıştır. Söylediklerinin ve yazdıklarının sonuna
kadar arkasında durduğunu her fırsatta tekrarlıyor. PKK’liler, K.Irak
dağlarından ovaya inerek pintiliklerini bırakırken kafalarını biraz olsun
çalıştırmalıdırlar. Tüm bu olanlardan sonra, eğer kafalarında hâlâ biraz akıl
kalmışsa, sivil toplum, demokrasi ve özgürlükler üzerine düşünmeleri yararları-
na olacaktır. Hiç değilse, Türkiyede 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinin
demokratik olup olmadığını anlamaya çalışmalıdırlar. Mahir Çayanların, Deniz
Gezmişlerin, yığınlarca bilim adamının, yazarın, gazetecinin, gençlerin, masum
halkın ve zindanlardaki devrimcilerin hayatlarını bu darbeler sırasında
kaybetmiş olduklarını unutmamalıdırlar. Şefleri gibi yerlere kadar kapanarak
selam durmaları gerekmez. Türkiye’de 1971 ve 1980 darbelerinin anti demokratik
olduğunu herkes biliyor, söylüyor ve yazıyor. Hatta darbeleri yapanların
yargılanması için yoğun tartışmalar yürütülüyor, çabalar veriliyor. Bu
koşullarda darbeleri demokratik olarak nitelemek büyük bir ayıptır. Dünyanın
hiçbir köşesinde, bırakın sosyalistleri, demokratlar ve liberaller bile ordudan
demokrasi beklentisi içinde değildir. Eğer ülkelerin orduları demokrasi
getirebilseydi,bugün dünyamızda demokrasi kavgasından bahsetmek oldukça lüks
olurdu. Çünkü her şey, birkaç gün içinde bir kılıç darbesiyle halledilirdi.
Dünyanın hiçbir yerinde ordular herhangi bir şekilde demokrasinin
getirilmesinde belirleyici rol oynamamıştır. Buna Türk Silahlı Kuvvetleri de
dahildir. A.Öcalan, gerçek niteliğini ispat için başka ne yapacaktı?
Yapabileceği her şeyi yapmıştı. Darbelere açıktan dizdiği övgülerse geçmişteki
maskeli haliyle hiç mi hiç çelişmiyor.
Her yönüyle açığa çıkmanın verdiği rahatlıkla
öylesine sınır tanımaz hale geliyor ki, övgülerinin ölçüsünü alabildiğince
abarttığının farkına bile varmıyor. Ülkemizde Cumhuriyetin kurulmasında ve
laikliğin temel alınmasında orduyu belirleyici güç olarak görüyor. Evet,
Türkiye’de bugünkü rejimin kuruluşunun birtakım özellikler taşıdığı bir
gerçektir. Ama farklılıkların da Öcalan’ın algıladığı biçimde olmadığı
tartışma- sızdır.
Mustafa Kemal, ordudan subayların ağırlıkta
olduğu öncü kadroyla Ulusal Kurtululuş Mücadelesi vermiştir, ama ordu kılıcıyla
cumhuriyet inşa etmemiştir. Çünkü bunun olanaksız olduğunun bilincindeydi. Za-
fer sonrasında sivil toplum örgütlenmelerine gidilmiş, meclis oluşturul- muş,
tartışılır yanları olsa da modern hukuk ve laiklik temelinde devlet
örgütlenmesine gidilmiştir. Yani Cumhuriyet ve laiklik, çağdışı gericili- ğe ve
saltanata karşı yürütülen bir mücadelenin eseridir. Bu rejim şu veya bu oranda
toplumun dinamiklerinde yankısını bulmuştur. Atatürk, dönemin en güçlü kişisi
olmasına karşın, devletin hukuk kurallarının dışına çıkmamıştır. Yasamanın
getirdiği yasalara saygı duymuştur. Avupa ülkeleri örnek alınarak, Cumhuriyetin
ilanıyla birlikte ordunun görevi ülke savunmasıyla sınırlandırılmıştır. Kısaca,
kuvvetler ayrılığı temel alınmıştır. Bugün bile PKK gibi karanlık güçlerce
desteklenen irticacı güçler tüm çabalarına rağmen, ülkemizde egemen duruma
gelemiyorlarsa, bunun nedeni, toplumumuzun ağırlıklı olarak en geniş demokrasi
için yürüttüğü kavganın belirleyici olmasıdır.
Her demokrasi mücadelesi kitlelerin
desteğinde yükselmiştir. Orduların, ülkelerinin güvenliğini başarıyla
yürütmesine elbette saygı duyulur. Ama Türkiye’de 1971 ve 1980 darbelerinin
ülkenin güvenliğini sağlamakla ve demokrasiyi genişletmekle uzaktan yakından
ilgisinin olmadığı tüm çıplaklığıyla görülmüştür. Tersine sermayeyi korumak ve
kollamak amacıyla yapılmışlardır. NATO ve ADB’nin dikte ettği darbe- lerdir. Bu
tür darbelere övgüler yağdıranlar, devrimciler ve emekçi yı- ğınlar değil,
çıkarı baskı ve şiddetten yana olan sermaye kesimleridir. Öcalan’da bu
kesimlerin kapıkullarından biridir. Demokratik normların takipçiliğini yapanlar
da, bu normları geliştirip güçlendirenler de emek- çi yığınlar ve onların
demokratik kuruluşlarıdır. Eğer bugün ülkemizde demokratik atılımlar
gerçekleşiyorsa, egemen güçlerin keyfi böyle iste- di diye değil, kitlelerin
yürüttüğü mücadelenin ve değişen dünya kon- juktörünün dayatmaları sonucudur.
Bu arada A.Öcalan yıllar öncesinden
varlığından bahsettiği Genç Kemalistler’in kurucusu ve lideri olduğunu da
mahkemede gururla açıklıyordu. Böyle bir örgütün varlığından sadece kendisinin
haberdar olduğunu söylüyordu. Demek ki Genç Kemalistler, zor durumlarda
kaldığında, birtakım güç odaklarınca kendine destek için kurulmuş örgütlerden
biriydi. Oysa bir dönemler her önüne geleni Kemalistlikle suçluyor, Genç
Kemalistler Birliği’nin üyeleri olarak lanse ediyor ve bunların ortadan
kaldırılmalarının gerekliliği üzerinde duruyordu. Bu nedenle Türkiye’de akla
gelen tüm devrimci demokratik örgütlenmeleri suçluyordu. Hatta K.Irak’ta YEKİTİ
ve KDP’ nin bile Kemalist olduklarını id- dia ediyordu. PKK’den ayrılan
herkesin de bu örgütün bir üyesi oldu- ğunu söylüyordu;
“Semir (Çetin Güngör), sizin belli belirsiz
kestirebildiğiniz ‘Türklüğün birlik ve bütünlüğünü’ ve ‘Misak-i milli’sini
korumanın gereğini, kendine has bir uslupla ortaya koyan ve bunda niyet ve
girişim düzeyinde de kalsa İdris-i Bitlisi’yi, Ziya Gökalp’ı ve yakın
tarihteki, ya da hala mevcut birçok Kemal’i geride bırakan biriydi.
“…PKK, aynı biçimde Semir (Çetin Güngör)
Süleyman (Baki Karer) Davut (Mehmet Resul Altınok) tasfiyeci provokatör
çetesinin ‘Genç Kemalistler Birliği’ ile olan somut ilişkilerinde en az iki
yılı aşkın bir sü- redir tüm halkımıza, devrimci demokratik kamuoyuna açıklamış
du- rumdadır.” (92)
Öcalan sadece ayrılanları ve sol
örgütlenmeleri suçlamakla kalmı- yordu, Tunceli halkının da Kemalist ve ihanetçi
olduğunu söylüyordu. Genç Kemalistler Birliği’nin varlığını bu yöreye
bağlıyordu. Ortadan kaldırılmaları gerektiğini sıkça vurguluyor, hatta ilgili
planlar geliştir- meye dahi cüret ediyordu. Savaşa karşı olmayı, Türkiye’de
demokrasi ve insan haklarının genişletilmesinin sadece tek bir noktaya
bağlanarak gerçekleşemeyeceği düşüncesinde olanları hainlikle suçluyordu.
Mahkemeler sırasında yaptığı açıklamalarda ise gerçek hainin kendisi olduğunu
ortaya koyuyordu. Böylece Çetin Güngör, M.Resul ve Bana karşı saldırgan
tutumunun altında yatan gerçekler kamuoyu tarafından daha anlaşılır hale
gelmiştir.
Yeri gelmişken, Öcalan’ın bir zamanlar
ağzından hiç düşürmediği Genç Kemalistler örgütünün görev ve hedeflerine de
değinmek gere- kir. Aynı zamanda yurtdışında A.Öcalan’ın korumasını üstlenen bu
ör- gütün, örgüt içinde aykırı sesleri bastırmakla yükümlü bir örgüt oldu- ğu
açıktır. Genç Kemalistler diye bahsedilen örgütün, PKK içinde “Mü- dahale
Grubu” olarak anılan ekipten oluştuğu artık kesinleşmiş du- rumdadır. Bu
gurubun yurtdışı örgütlenmesinin başında, Öcalan tara- fından atanan HALİL ATAÇ
bulunuyor. Bu şahıs, 80’li yılların başında birdenbire ortadan kaybolmuştu. Bu
süre içinde Ürdün’de büyük ihti- malle içinde Pilot’un da yer aldığı (Necati
Kaya) bir ekip tarafından bir- buçuk yılı aşkın süre boyunca hem siyasi hem de
askeri eğitime tabi tutulduğu söyleniyor. Hatta bu kişinin ajan olduğu 1980’nin
başlarında bizzat Klerides tarafından da PKK’ye iletilmişti. Halil Ataç,
A.Öcalan tarafından büyük bir gizlilik içinde o dönemde Klarides’le görüşmek
için Kıbrıs’a gönderilmişti. Geri dönüşünde Beyrut’a uğruyor ve Beyrut’ tan
direkt Amman’a geçiyor. Ürdün’den Suriye’ye gizli geçiş yaparken de yakalanıp
Öcalan’ın bulunduğu eve getiriliyor. Daha sonra örgütten atıldığı söylenen
Halil Ataç, her nedense 82’de yaşanan yoğun ayrılmaların arkasından yeniden
ortaya çıkıyor. A.Öcalan, bu kişiyi merkeze getirmekle kalmıyor, bir de
kendisini koruyan ekibin sorumluluğuna atıyor. Ayrıca daha önceleri bahsettiğim
“Müdahale Grubu”nun sorum- luluğunu da Halil Ataç’a veriyor. Hatta “şehit” diye
göklere çıkardıkları Agit’in (Masum Korkmaz) ölümünün de bu gelişmeyle ilgisi
vardır. Yıllar sonra bu durumu öğrenen Mahsum, Halil Ataç’ın yönetimi altında
çalışmayacağını bildirerek, sorunu irdelemeye kalkıştığı için bizzat A.Öcalan
ve Halil Ataç tarafından yerinin bildirilmesi üzerine öldürtül-müştür.
Halka karşı bu derece entrikalar, kin ve
intikam içinde olan A.Öcalan’ın, mahkemesi sırasında, Kürt halkının geçmişi ve
geleceği üzerine olan değerlendirmeleri de beklenen türdendi. Savunmalarında
hangi nedenlerden kaynaklanmış olursa olsun, geçmişte ortaya çıkmış isyanlara
katılan herkesi hainlikle suçluyor ve İdris-i Bitlisi’yle birlikte hareket
etmemiş olduklarından dolayı eleştiriler yöneltiyordu. İsyanların siyasi ve
sosyal temellerini irdeleme gereğini hiç duymamıştı. Herzamanki alışkanlığıyla,
birazda aldığı eğitim gereği tam bir asker bakışıyla değerlendiriyordu. Bu konu
da o kadar ileri gidiyor ki, Kürtleri medeni olmamakla suçluyor. İsyanların
nedenini Kürtlerin uygarlığa “alışık” olmamalarına bağlıyordu. Oynadığı oyun
gereği hep maskeyle dolaşmak zorunda kalan Öcalan, adeta yılların içinde
biriktirmiş oldu- ğu hasreti gideriyor, konuşuyor, çoşuyor, zaman zamanda kendi
ken- dini alkışlıyordu;
“Atatürk milliyetçiliğine, kültür
milliyetçiliğine inanıyorum. Atatürk milliyetçiliği, Hititlere kadar gider. Ben
demokratik cumhuriyet çatısı al- tında toplanmak gerektiğine inanıyorum.” (93)
Bu çoşku karşısında müdahil avukatlar dahi
şaşkınlık geçiriyor ve nazik davranmaya başlıyorlardı. Oyunun perde arkasını
geçte olsa kavramışlardı. Hatta Öcalan’a Türk milliyetçiliğiyle ilgili bir de
kitap hediye ediyorlardı. Türk milliyetçiliği üzerine tezler hazırlayıp,
araştırmalar yapanların adeta kulaklarını çınlatıyordu. A.Öcalan tam bir
turancı kesilmişti. Bugünkü sınırlarla yetinmeyi kıyasıya eleştiriyordu.
Atatürk’ ün “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin geçersiz sayılmasını
isteyecek kadar emperyalist hedeflerin sahibi olduğunu anlatıyordu. Alpaslan
Türkeş bu günleri görmeyi mutlaka isterdi. Türkiye’nin sınırlarını başka
halkların zararına genişletmesini, yani turancı görüşlerinin bir özetini de
yapıyordu;
“Vatana ihaneti asla ağzıma bile almam. Olsa
olsa onun Misak-ı Milli gereklerini çağdaş ölçüler içerisinde yerine
getirilmesi yani büyü- tülmesidir (…) Misak-ı Milli’nin dışında kalan
parçalarındaki Kürt-Türkmen topluluklarına en azından yaşadıkları devlet içinde
soykırıma uğramadan demokratik kimlikleriyle yaşamalarına Türkiye Cumhuri-
yeti’nin yardımı hem ahlaki hem siyasi bir görevdir, diyorum. Bu başka
devletlerin iç işlerine karışma değildir.” (94)
Savaş tanrısı olduğunu iddia etmesi hiçte boş
değilmiş! Böylece varlığından yalnızca kendisinin haberdar olduğu Genç
Kemalistler örgütünün proğram hedeflerini de açıklıyordu. Ama uzun yıllar
kapalı kalmanın ve verdiği hizmetlerin yoğunluğundan olacak, dünyadaki
gelişmelere daha Bekaa gözlüğünden bakıyordu. Yeni dönemin gerekli kıldığı
politikaya adapte olamamanın acemiliklerini sergiliyordu. Çünkü globelleşen
dünya koşullarında sınırların genişletilmesi, geçerliliğini çoktan yitirmişti.
Anlaşılan Kafkaslar’ da ve Balkanlar’da ortaya çıkan gelişmelerin farkında
değildi. Artık Avrupa ülkelerinde bile sınırlar kaldırılmaya çalışılıyor. Her
halkın kendi kimliğiyle özgürce hareket etmesi temel alınıyor. Kaldı ki,
Öcalan’ın ileri sürdüğü sınırları genişletme düşüncesini savunan Türk
milliyetçileri de bugün marjinal düzeydedir. MHP de yaşanan ayrışmanın bir
nedeni de budur.
Şimdi bu noktada, geride kalan PKK güruhu ve
Öcalan’ı savunan çömezler ne yapacaklar? Öncelikle önderlerinin izinde
olduklarını daha açık göstermeliler. Şefleri gibi, yüzlerindeki maskeyi
çıkartarak kim olduklarını; bilerek veya bilmeyerek halka ihanet ettiklerini
açıklamalılar. Öcalan’ın kartını açıktan oynadığı koşullarda, çömezlerin
ergenlik çağındaki gençlerin utangaçlığına benzer bir rol oynamaları çok gülünç
oluyor. İmralı’dan tesbit edilen “yeni tezleri” bulunmaz hint kumaşı gibi
piyasaya sürme alışkanlığından da artık vazgeçmeliler. Halkı güdülen sürü
yerine koymaya kimsenin hakkı yok. Bu halk, hangi dolapların çevrildiğini,
tahmin ettiklerinden daha fazla anlıyor. Eğer sesini çıkarmıyorsa, anlamadığı
veya onayladığı için değil, başına gelenlerden ve geleceklerden korktuğu
içindir. Bunun böyle olduğunu egemen çevreler dahil herkes biliyor. Öcalan da
bunu çok iyi bildiği için, geliştirdiği onca katliama karşın oturtulduğu
yumuşak döşekten halka akıl vermeye kalkıyor;
“Bu çerçevede, doğuda ki halkımıza, Kürt
halkına düşen; kendi için- deki yoğun demokratik toplum olma ihtiyacıyla bunu
devletle yeniden demokratik birlik içinde birlikte yürümektir.(…) Tarih
tecrübemiz ve gerçeklik başka yolun olmadığını, olsa da acı ve kaybın
derinleştirdiği çıkmaz olduğunu ortaya koyuyor.(…) Demokrasimizi birlikte
kurmalı, geliştirmeliyiz. Cumhuriyetin kuruluş ve korunmasında emeği geçen tüm
şehitleri, şehitlerimiz bilmek, kurucusunu minnettarlık ve saygıyla anmak,
bayrağını gururla selamlamak bunun için esastır.”(95)
Kurulmuş saat gibi ötüp duruyor. Öylesine utanmaz
ki, sanki geç- mişte Atatürk ile ilgili sarfettiği sözler kendisine değil de
başkalarına aitti. Sanki geçmişiyle çelişen başkalarıydı. Öylesine rahat
konuşuyor- du. Halbuki daha bir kaç yıl öncesindeki çoşkulu günlerinden birinde
söyledikleri, hâlâ o çok “ünlü” eserlerinden bir çoğunun sayfalarında duruyor;
“Mustafa Kemal diktatörlüğünün, daha ilk
yıllarında ve özellikle 1925’lerden sonra, Almanya’daki Hitler faşizminin,
İtalya’daki Musolini faşizminin, İspanya’daki Franko faşizminin vb. birçok
ülkedeki faşizmin bir prototipi olduğu söylenebilir.” (96)
Bu ve benzeri türden “derin teorik
araştırmalar” adına yapılan saçmalıkların tümünü buraya almaya gerek yok. Bu
tür söylemlerle kimi çevrelerin milliyetçi duygu ve düşünceleri kırbaçlanarak
oyuna getirildiği ve süreç içinde yok edildikleri biliniyor. Ayrıca bu
söylemlerin hangi dönemde geliştirildiği de önemlidir. Bunlar, 12 Eylül’le
birlikte, Kemalizmi savunmanın bile suç sayıldığı, buna karşın çağdışı
düşüncelerin alabildiğince özgür kılındığı bir dönemde yapılıyordu. Kaldı ki,
böylesi belirlemelerle taban bulmaya kalkışmanın yolaçtığı tehlikeli sonuçlar
ortadadır. İslamcı fanatizmi temel alan Hızbullah, İBDA-C ve yerden ot biter
misali türeyen diğer tarikatlar durup dururken gelişmemiştir. Hele hele Türkiye’de
hiçbir sol hareket Atatürk’ü Hitler’le, Musolini ve benzerleriyle kıyaslama
gibi bir densizliğin içine düşmemiştir. Bu tür düşünceler, emperyalist hevesler
besleyen egemen güçlerin bir kanadı ve daha çokta Osmanlı İmparatorluğu
hayalleriyle yanıp tutuşan islamcı-Türkçü güçlere aittir. Gerçi, Öcalan’ın
turancı düşüncelerin bayraktarlığını yapması dikkate alınırsa, bu “derin
teorik” belirlemelerinin nedeni de kendiliğinden anlaşılır.
Atatürk’ü Hitler ve Mussolini’ye kadar uzatan
Öcalan, üstüne üstlük devletin kendisine “saygın” yaklaşımından sözediyor.
Bugün Türkiye’ de bırakalım böylesine hakaret dolu laflar etmeyi, küçük bir
eleştirel yaklaşım bile çoğu kez suç sayılıyor. Peki, bu kadar akıl dışı
değerlendirmelerde bulunan Öcalan’a “saygın”ca yaklaşmakta ne oluyor?
Yukarıdaki söylemler arasında görülen uçurum ve devletin yaklaşımı, Öcalan’ın
kim olduğu hakkında yeterli bilgiyi veriyor.
A.Öcalan gibi 50 yıllık ömrünün 30 yılını
egemen güçlere hizmette geçiren ve üstelik kendini değiştirme şansı olmayan
birinin devlete bakış tarzı da, elbette klasik bakış tarzından öte olmayacaktı.
Geçmişte devlet, hizmet götüren bir kurum olarak görülmüyordu. Ama bugün
devlete bakış tarzında önemli aşamalar katedilmiştir. Çağımızda devletten
ziyade demokratik sivil toplum insiyatifi ön plana geçmiştir. Globalleşen pazar
ilişkileri içinde devlet giderek küçülmekte, demokrasi, özgürlükler ve toplumun
asgari sosyal yaşam standardını daha da geliştirme çabasını sürdüren demokratik
örgütlenmeler önplana çıkmaktadır. Devlete; topluma hizmet götürmekle yükümlü
bir aracı gözüyle bakılmaktadır. Burjuva devlet örgütlenmesinin günümüzde
aldığı biçim ve sermayenin oynadığı rol ayrı bir tartışma konusudur. Ama bugün
demokrasi ve özgürlüklerin geliştiği ülkelerde devlet, genel koordinatör ve
halka hizmette bir servis rolü oynamaya yönelmiş durumdadır. Bu işin bir yönü.
Diğer bir yönden ele alacak olursak: demokrasi ve öz- gürlükler için mücadele
edenler, hiç bir zaman “devlet için çalışacak- larını” söyleyemezler. Çünkü
devlet, kapitalist üretim ilişkileri içinde hangi biçimi alırsa alsın, yine de
bir üst yapı kurumudur. Eğer bugün Avrupa’da egemen güçler, demokrasi ve
özgürlüklerin gelişiminin önünde engel olamıyorlarsa, bu, kitlelerin hak alma
uğruna yürüttüğü amansız bir mücadelenin sonucudur. Burjuvazinin klasik devlet
anlayışından uzaklaşmak zorunda kalışı, yürütülen bu mücadeleyle orantılıdır.
Yani devletin küçülme olayı sadece globalleşen serbest pazar ilişkileriyle ve
bu ilişkilerde burjuvazinin oynadığı rolle açıklanamaz. Devlete hizmet çağrısı,
demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasıyla eş anlamlıdır. Devlete kulluk,
özgür kişiliği bastırır. Herşeyden önemlisi de yaratıcı ve üretken olmanın
önünü tıkar. A.Öcalan bilinen yükümlülüklerinden dolayı halkı devlete hizmet
etmeye, yani birer uysal kalabalık olmaya çağrıyor. Devletten uzakta kaldığı
dönemde kendisine kulluk yapılmasını istiyordu. Devletine kavuştuğu zaman da
devlete kulluk yapılmasını öneriyor. Böylece özgürce gelişmenin yollarını
kapatmak istiyor. Türkiye’de halkın önemli bir bölümü zaten sözde yurttaştır.
Egemen güçler halk üzerinde istediği gibi oynuyor. Vergiyi verenler de onlar,
cefayı çekenlerde. Büyük çoğunluk çalışıyor, sefasını bir avuç azınlık sürüyor.
Kimsenin aklına verdiği vergilerin hesabını sormak bile gelmiyor. Devlete
kulluk toplumumuzda neredeyse bir gelenek halini almış. Bütün bu olumsuzluklara
rağmen hemen her alanda hızlı bir değişime yönelme durumu da yaşanıyor. A.
Öcalan ise İmralı’dan tek şeflik döneminin hayaliyle halen “biz ayrılamayız” şarkısını
söylüyor;
“Biz Türk milletiyle birlikteyiz,
ayrılamayız. Benim de mensubu ol- duğum bu insanlar ayrılıp bir dağ parçasında
tek başına yaşam imkâ- nına sahip değiller. Ne isyan, ne kavga, demokratik
kültür temelinde bu iş halledilmeli.” (97)
Kanlı provokasyonlarına bir takım hayali
gerekçeler bulmaya çalışarak, halka kendini kabul ettireceğini sanıyor. Çok
öncelerden bestelenmiş ninnileri söyleyip duruyor. Sanki Kürt halkı isyan etmek
istemiş, savaş yapmak istemiş gibi. Sanki daha önce ayrılmak isteyen varmış
gibi. Maskenin altındaki korkunç yüz işte kendini böyle gösteriyor. Efendileri
gibi yine Kürt halkını suçlu ilan ediyor. Kürt halkı nerede ve ne zaman dağ
başında yaşam için kavga ettiğini söylemişti ki? Birkaç çapulcusuyla birlikte
emperyalist güçlere hizmet uğruna dağ başında bile yaşamaya hazır olduğunu
söyleyen Öcalan’dı;
“…Kürtler, eski meşhur geleneklerinin
uygulayarak dağlara çekilir, ilkel bir tarzda da olsa dağlarda varlıklarını
koruyabilirler.” (98)
Ama A.Öcalan boşa konuşmuyor. Yine provokasyona
soyunuyor. Kendisini Kürt halkının her şeyine karar veren ilk ve tek “lideri”
gibi lanse ediyor. Türkiye’deki demokratik açılımların önünü yine kendisini ve
PKK’yi ileri sürerek tıkamak istiyor. Ülkemizde emekçi yığınların yıllardan
buyana gündeminde olan demokratik hak ve özgürlükler talebini Öcalan’ın
“dahiane tespiti” ve talebiymişçesine ileri sürüyor. Kısaca oynanılan oyunların
ardı arkası gelmiyor. Türkiye’de isyan denilecek bir olay zaten yoktu. Öcalan
ve güç odaklarının sahneye koyduğu bir oyun vardı. Kanı ve savaşı yüceltenler
bunlardı. Eğer hatırlanılırsa, İmralı’da kendini güvenceye alana kadar silah
çekmedikleri, kan dökmedikleri için önüne gelen herkesi hainlikle suçlamıştı.
Hatta kan akıtmayanları düşman ilan ederek, yığınla devrimci ve demokratı
katlettirmişti. Ne yazık ki, onbeş yıl boyunca sürdürülen ve binlerce insanın
hayatına malolan bu korkunç oyunun hâlâ bitmediğini görüyoruz. “Bu halkla
oynadığınız yeter” diyen her ses susturulmak, ya da sindirilmek isteniyor.
Velhasılı A.Öcalan yine çoşmuş. Durdurana
aşkolsun! “Demokratik kültür temelinde” diye pek anlaşılmayan bir şeyler
geveleyip duruyor. Ne kastettiği pek açık değil. Demokrasi kültüründen mi,
yoksa kültürlerin özgürce geliştirilme olanağından mı bahsediyor belli değil.
Ama anladığımız kadarıyla, Türkiye’de her kültürün gelişip güçlenme olanağına
kavuşmasının gerekliliğinden sözediyor. Türkiye’de kültür sorunu hayatın her
alanında yaşanıyor. Her gün yüzlerce tarihi eser ortadan yok oluyor, çalınıp,
çırpılıyor. Ayrıca Van, Hakkari, Ağrı, Urfa ve Erzurum yörelerinde tarihi eser
kaçakçılığını organize ederek trilyonlar vuranlardan birisi de Abdullah
Öcalan’dı. Roma dönemine ait heykeller ve diğer birçok değerli eski eserler
yurtdışındaki Apocuların oturma odalarının camlı dolaplarını süslüyor.
Yine, tiyatro, bale, sinema vb. daha bir çok
alanlarda yığınla sorunlarla karşılaşılıyor. Hatta Türk dili araştırmalarına
bile fırsat verilmiyor. Hele müzik alanında yaşanılan dejenerasyon başlıbaşına
bir sorun. Beş yüzyıllık, altı yüzyıllık türkülerimizin üzerinde ticari amaçlı
hırsızlıklar yapılmasına Kültür Bakanlığı seyirci kaldığı gibi, müziğimizi
dejenere edici üretimlere de parasal yardım veriyor. Sanatla, sanatçılıkla
ilgisi olmayanların hemen her yerde kırıttığı, önplanda tutulduğu bir dönemi
yaşıyoruz.
En büyük kültür ve edebiyat değerimiz olan
Nazım Hikmet’i daha yakınlara kadar okuyamadığımızı, şiir kitaplarını evlerinde
bulunduranların yıllarla ifade edilen hapis istemiyle yargılandığı bilinen bir
gerçek. Atilla İlhan, Yaşar Kemal, Can Yücel gibi sayamayacağımız kadar şairin,
yazarın, bilim adamlarının kitapları henüz okul kütüphanelerinde değil. Yazı
yazanlar bir dönemler Bakırköy’e gönderiliyordu. Hapishanelere tıkılmış,
işkenceler görmüş, sürgün edilmiş yazar, gazeteci ve bilim adamlarının içler
acısı durumlara düşürüldükleri herkesçe biliniyor.
Ülkemizde kültür sorununa iğne batırıldı mı
bir değil, bin ah işitilir. Üstelik yıllık bağlanan bütçelerden kültüre ayrılan
pay, kahredici düzeydedir. A.Öcalan bunları biliyor olsa gerek. Ülkemizde
kültür alanına yapılan baskılardan sadece Kürdün gawendi değil, Türkün zeybeği,
Lazın dikhoranı da zarar görmektedir. Şüphesiz, hiçbir azınlık, milliyet farkı
gözetmeksizin tüm kültür değerleri korunmalı ve geliştirilmelidir. Kültürümüz
üzerindeki baskıların kalkması için kavga sürekli kılınmalıdır. Sessiz
kalınması gerçekleri inkâr etme, yok sayma anla- mına gelir.
Acaba Öcalan ve takımı, Kürt kültürü için
bugüne kadar hangi çaba- ları vermiştir? Bununla ilgili tek bir örnek bile
verebilirler mi? 20 yıllık süre içinde kültür adına herhangi bir şekilde
üretimde bulunduklarına şahit olmadık. Bu süre içinde hikaye, masal, roman,
şiir, tiyatro, dil, tarih, resim, heykeltraş vb. dallarda ortaya çıkartıkları
tek eser yoktur. Bırakın üretimde bulunmayı, varolanları tanıtmak ve
yaygınlaşmalarını sağlamak için en ufak bir çaba da göstermemişlerdir.
Televizyonlarında Kürt kültürünü tanıtma şurda kalsın, ellerinden geldiğince
dejenere etmeye çalışıyorlar. Yayınlarında sürekli kan ve şiddet işleniyor,
bütün bunlar ölümlerine haince neden oldukları insanlar için yaktıkları uyduruk
ağıtlar ve marşlarla süsleniyor. Kürtçe diye konuşulan da, “gelmişkirem,
gitmişkirem”dir. İnsan, ekranda sergiledikleri böylesi ilkellikleri gördükçe,
kültürün gelişmesi için çaba gösterenleri hainlikle suçlamış olmalarına ve çoğu
kez de imhaya kalkışmalarına pek şaşır- mıyor. Kültür adına sergiledikleri tam
bir vahşilik, barbarlıktır.
Ama esrar-eroin ve insan ticareti yapmakta
pek becerikli olduklarını söyleyebiliriz. Becerilerini “oluk, oluk kan akıtma”
yönünde kullanmada tamamen ustadırlar. Kültürün geliştirilip
yaygınlaştırılmasının dağ başında çetecilik yapmakla, önüne gelene bomba
atmakla, insanların kendini atomlarına kadar parçalamasıyla, kıblagâhlarla ve
mağbetlerle bir ilgisi yoktur. Her türlü insanlık dışı davranış ve eylemlerini,
bir halkın kültürünü geliştirme çabaları gibi yansıtmaları, tek kelimeyle
korkunçtur. Belki dünyada eşi ve benzeri de yoktur. “Asarım, keserim, yıkarım,
patlatırım”la kültür geliştirilemeyeceği gibi, geriye de gider.
Şimdilerde kültür sorununu birincil öge
olarak öne sürmesinin tek nedeniyse, zamanından önce “Bir Nisan” şakasının
ortaya çıkardığı olumsuz havayı biraz yumuşatmak içindir. A.Öcalan ve güruhu,
Türkiye’de çok olumlu gelişmelere imza attıklarını çoğu kez iddia ediyorlar.
Türkiye’ye Kürtlerin varlığını kabul ettirdiklerini, artık herkesin Kürtleri
tanıdığını ya da en azından bildiğini söylüyorlar. Kürtlere ait dil ve kültürü
de bu süre içinde geliştirerek “halka malettik” diyorlar. Türkiye’de Kürtlerin
artık “ben Kürdüm” sözünü çok rahatlıkla kullanmalarını 15 yıllık silahlı
savaşımlarına bağlıyorlar. İşte hem gelin, hem de güvey olmak buna derler.
Türkiyedeki Kürtler kendilerini ne zaman inkâr etmişlerdi ki? Kürt olduklarını
ezelden beri söylüyorlardı. Kürt oyunları zaten oynanıyordu. Kürtçe kitaplar,
dergiler, gazeteler, kasetler çıkıyordu. Halk, evinde, pazarda, hatta
mahkemeler ve karakolarda dilini konuşuyordu. Yani şimdi olanlar, geçmişte de
vardı. Tersine, 15 yıllık provokasyon hareketiyle bitirmek istediği halkın ta
kendisiydi. Kürdü yerinden yurdundan etme, kendisine yabancılaştırma politikası
en iyi Öcalan ve PKK eliyle uygulanmıştır.
Geçmişte kültürel faaliyetlerin önünde hiç
engel yoktu diyemeyiz. Engeller vardı. Ama bu engellere karşı demokratik
mücadele yöntemleriyle karşı duranlar da vardı. Bu oldukça da başarılı bir
mücadeleydi. Dil ve kültür sorununun önündeki bir takım engellerin kaldırılması
yönünde yürütülen faaliyetlerin uzun süreli bir çabayı gerektirdiği de bilinen
bir gerçektir. Daha sonraki süreçte Kopenhag kararlarının altına Türkiye’nin de
imza atması ise, hiç gözardı edilmeyecek bir gelişmeydi. Hiç kimse bu
kararların altına öyle körce, getireceği yükümlülükleri bilmeden imza
atıldığını söyleyemez.
A.Öcalan ve PKK, Kürtlerin demokratik ve
kültürel haklarına karşı duran güçlerin başında gelmektedir. Kültürel hakların
kazanılması için kimse gerilla savaşı safsatasıyla ortaya çıkmamıştır.
Zamanında “devletin bir solcusu, devletin bir Kürtçüsü” olarak yetiştirildiğini
söyleyen Öcalan’ın, kültürel haklar elde etmek için izlenecek mücadele
yönteminin neler olduğunu bilmeyecek kadar cahil biri olduğunu sanmıyorum.
Terörle, hele hele halka yönelik katliamlarla, istihbarat örgütlerinin kucağına
oturmakla hiçbir yere varılamayacağını, en küçük bir hakkın bile
alınamayacağını herkes bilir. Kültürel haklar uğruna dünyada 15 yıl kan
döküldüğü, hem de uğruna savaşıldığı iddia edilen halkın yokedilmeye
çalışıldığı görülmemiştir. Elbette sorun bu değildi. Ne dil, ne de kültür hakkı
sorunuydu. Anlaşılması gereken her şey Öcalan’ın kimliğinde gizliydi;
“Demokratik cumhuriyete dedim ki, bu temelde
hizmet etmek isterim. Bana göre bu değerli bir erdemdir, fazilettir. Öyle
yapmak gerekiyor. Bütün PKK’lılara benim yapacağım çağrı da bu olacaktır.
Amacınızı aşan çatışmaları sürdüremezsiniz, eylem yapamazsınız. Bunun ne
ideolojik izahı vardır, ne de politik izahı vardır ve gerçek terör, anlamsız
terör bu demektir. Bu terörü durduracaksınız. Bu terörü durdurmak gerekir.
Özellikle dış politikada Türkiye’yi şu veya bu yöne çekmek isteyen, şu veya bu
konuda ister uzlaşmak, ister çelişmek, çatışmak isteyen bütün güç odakları
tarafından kullanılacaktır.(99)
Pes doğrusu! Türkiye Cumhuriyeti bir anda
demokratik cumhuriyet oldu çıktı! Ne acılar, ne de baskılar var. Her şey güllük
gülistanlıkmış da haberimiz yok! Öylesine şaşkın bir duruma düşmüş ki, artık
her cümlesinde, her davranışında kendini ele vermekten alıkoyamıyor. Öncelikle
demokratik bir cumhuriyette kültürlerin özgürce gelişmediğinden veya farklı
kültürler üzerinde baskıdan bahsetmek tam bir saçmalıktır. Oratada demokratik
cumhuriyet olsaydı zaten sorun kalmazdı. İnsanlar yıllardan beridir bunun
özlemini duyuyor, çabasını veriyor. Kuşkusuz bu günler fazla uzak değildir.
Gelişmeler artık başka bir alternatifin kalmadığı noktaya gelmiştir. Ülkemizde
parası ve bürokraside dayısı olan herkesin kendi hukukunu egemen kıldığı bir
bilinmeyen değildir. Demokrasinin ve hukuk kurallarının egemen olmadığını
hukukçular ve üniversite çevreleri açıktan dile getiriyor. Türkiye’nin daha
fazla demokratikleşmesi gerektiğini söyleyenler arasında cumhurbaşkanı ve
başbakan da var. Sadece siyasetçiler ve hukukçular değil, sıradan vatandaşlar
bu tartışmalara katılıyor. Toplum ciddi bir değişim istiyor. Halk eskiden olduğu
gibi olup bitenleri pek öyle gözü kapalı dinlemiyor. Her şeyden önemlisi,
A.Öcalan ve PKK’yi hakettiği yere oturtmak isteyen toplumsal bir muhalefet var.
Artık konuşan, özgürce düşünen ve tartışan bir Türkiye’ye doğru yol
alınacağının işaretlerini az da olsa görmeye başladık. Bunlar iyi
gelişmelerdir.
ÖCALAN BİT
PAZARINDA
Mücadele süreci içinde halkın çıkarları
doğrultusunda kavga verenlerin yakalanmayacaklarına dair bir kayıt yoktur.
Yürütülen bir mücadele varsa, kayıplar ve yakalanmalar olacaktır. Devrimci
mücadelenin insanır ideolojinin insanıdır. İlkeli, sabırlı ve inatçıdır.
Kendini uzun süreli mücadelenin tüm iniş ve çıkışlarına göre hazırlamıştır. Çok
gerilere gitmeye gerek yok; dünyanın saygı duyduğu Nelson Mandela bu nun en son
örneğidir. Yıllarca üzerinde sürdürülen ağır baskılara rağmen, çizgisinden
taviz vermemiş, direnişini sürdürmüştür. İki kelimelik bir cümleyi tüm kamuoyu
önünde dile getirmiş olsaydı, belki de ömrünü hapishanelerde geçirmeyecekti.
Ama kendini ve halkını mahkum edecek o bir cümleyi ağzına almamıştı. Bedeli
yıllar boyu süren ağır bir hapis de olsa, o bunu yapmamıştı. Sonuçta sadece
halkının değil, dünya halklarının kalbine taht kurarak içerden zaferle
çıkmasını bilmişti.
Şimdilerde A.Öcalan’ı Nelson Mandela gibi
büyük bir isimle karşılaştırmak isteyenler var. Böylesi karşılaştırmalar, oy
avcılığı peşinde koşan bazı burjuva parti temsilcilerinden geldiği zaman belki
insan sadece gülüp geçer. Ama Kürtlerin gravatlı, “kellifelli” çevrelerinden
geldiği zaman üzerinde durup, düşünmek gerekiyor. Tutumları ister istemez merak
konusudur. Akıllara hemen tavırlarının altında yatan çıkarlar geliyor. Çünkü A.
Öcalan’ın tavrı açık ve nettir. Öcalan Kürt halkına olan düşmanlığını her durum
ve koşulda kanıtlamıştır. Bu nedenle sağa sola kıvırtmaya hiç gerek yok.
Çocuklarını kaybetmiş asker analarının, Öcalan’ın gösterdiği tavrı bilince
çıkartmada çektikleri güçlüğü anlamak mümkündü. Olayı çözemediklerinden çoğu
kez acıma duygusuyla yaklaşmış, “Allah belasını versin” demekle yetinmişlerdi.
Oysa çoğu kesimler abartılmış bir isimden
küçük de olsa bir direnç beklemişlerdi. Ama A.Öcalan herkesi “hayal
kırıklığı”na uğratmıştı. Hatta birçok gazetenin tanınmış köşe yazarları
“zavallının teki, insan değil, en ufak gururu yok” demekten kendilerini alamamışlardı.
İlk duruşmanın ertesi günü, uluslararası basın ve yayın organlarının tanım-
lamaları da aynı doğrultudaydı;
La Birbe
Belgigue:
“Öcalan’ın pişmanlığı PKK’nın sesini soluğunu
kesti.”
La Repubblica:
“Öcalan, PKK’nın sırlarını itiraf ediyor.”
Telegraf:
“Yaşamak için
yalvarıyor”
The Times:
“Öcalan, ölümsüz bir gerilla lideri değil,
yaşamı için pazarlık eden zavallı bir insan görünümündeydi.”
Le figero:
“Öcalan, yargıçlar önünde çaresiz ve
zavallıydı.”
Liberastion:
“Öcalan’ın olağan dışı itirafları.”
La Stampa:
“Beni idam etmeyin, Türkiye’ye hizmet
edeceğim.”
Corriedella
Sera:
“Öcalan; Beni
öldürmeyin”
La Soir:
“Öcalan kellesini kurtarmak istiyor.”
Hal böyle olunca bazı Kürt çevrelerinin hâlâ
gerçeği kabullenmemekte direnmeleri, A.Öcalan’ı bir kahraman gibi lanse etmek
istemeleri aykırı bir tutumdur. Kuşkusuz bunun nedenlerini bilmek herkesin
hakkıdır. Öncelikle de en çok adına olur olmaz konuştukları Kürt halkının
hakkıdır.
Bilindiği gibi, 1996 yılında yeniden “şehit
ticareti”ne yatırım yapan Öcalan, bu kez mezarları “kıblegahlar, kutsal
mağbetler” haline getirmişti. PKK’lileri güç almak amacıyla buraları ziyaret
etmeye, secdeye kapanıp, af dilemeye davet ediyordu;
“Biliyorsunuz, Kıblegahlar, kutsal mağbetler
ve onların içinde kutsal tanrı veya tanrıçalar vardır. Onların ardılları,
onların mensupları uygun günlerde gidip bu mabetlere kapanırlar, secde ederler,
yalvarır-yakarırlar,”af et” bizi diye. Böyle yoldaşlar öyle yoldaşlardır. Bir
mabete gider gibi huzurlarında eğileceksiniz, secdeye kapanacaksınız, af
dileyeceksiniz ve güç alıp kendinizi temiz kılacaksınız.” (100)
A.Öcalan daha sonra bunun bir benzerini
mahkemede yapıyordu. Mezarların başında değil ama, duruşma heyetinin karşısında
secdeye kapanıyor, Türklüğün, cumhuriyetin ve “şehit anneleri”nin karşısında
eğiliyor, af diliyordu. Bu arada cumhurbaşkanı ve başbakana hürmetlerini
bildirerek hükümetin pratiğine övgüler dizmeyi de ihmal etmiyordu. Bir anlamda,
Suriye’den kurtarılışına duyduğu minneti dile getiriyordu. Hatta sınırların
Kuzey Irak’a doğru genişletilmesinin gerekliliğinden dem vuruyordu. “Yakalandığımda
da Türk bayrağına karşı saygımı öperek gösterdim” diyordu. Kamuoyuna “şirin
ve sevecen” bir görünüm vermek için elinden gelen herşeyi yapıyordu. Bütün
bunlara rağmen ”havasından” birşey kaybetmediği görünümünü de vermek istiyordu.
Zaman zaman ABD ve uşaklarının arenasında dövüşen Gladyo olduğunu hatırlatmayı
da ihmal etmiyordu. Bu nedenle olsa gerek, “önemli” biriymiş gibi davranıyor,
herkesi bir yerlerle bütünleşmeye çağırıyordu.
Oysa önceleri hapishanelere düşen herkes için
“ölmeyi” şart koşmuş, karanlık güçlerin planlarını başarıyla uygulama pahasına
militanlarına intihar saldırıları önermişti;
“Kendinizi atom kadar patlatacak noktaya
getireceksiniz. Ufak bir patlatıcıyı bile elinde patlatıp sonunuzu getirirken,
değil bunu kendinde patlatmak bütün düşmanca yönelimlerin üzerine
patlatabilecek bir düzenlenmiş, müthiş kendi içinde örgütlenmiş, iradeye,
ifadeye kavuşmuş, tarza, tempoya ve muazzam bir stratejik güç kadar,
taktikleşmiş güncel savaşımı başarıyla kendisinde yürüten bir taktik kişiliğe
ulaşmış kişilikten, militandan bahsediyoruz.” (101)
Demokrasi ve özgürlük uğruna kavga verenler
onurludurlar. Haksızlıklar ve baskılar karşısında düşüncelerini inatla
savunurlar. Düşüncenin, idealin, yani bir amacın insanlarıdır. Amaçları
çıkışlarını belirler, çıkış biçimleri de amaçlarına ulaşmak içindir. Barış ve
demokrasi tutkusu onların en büyük silahıdır. Ama Öcalan için bunları kim
söyleyebilir? Yukarıdaki sözler Öcalan’ın sözleridir, bir başkasının değil.
PKK’de ölümün evliyalığı getirdiğini sıkça tekrarlamış, sıra kendine
geldiğindeyse “şaka ettim” diyebilmiştir. Kaldı ki, kimse kendisinden
parçalanmasını da istememiştir. Ama açık söylemek gerekirse, etrafında
kümelenen kandırılmış insanlar, yerlere kapanmasını da hiç beklememişti. En
azından düşüncelerini koruyacağına ve şimdiye kadar söylediklerini savunacağına
inanmışlardı. Ama onurunu koruma kavgası onurlu insanlara özgüdür. A.Öcalan’ın
ise böyle bir sorunu hiç bir zaman olmamıştır. Koruyacağı onuru dün de yoktu,
bugün de yok. O, emperyalistlerle, yani halk düşmanlarıyla kolkola olmanın
gereklerini yerine getirmişti. 15-16 yaşındaki çocukların karakollarda işkence
gördükleri ve işkencecilerin yargılanması için mahkeme salonlarında koşuşturdukları
bir dönemde Öcalan’ın, polisin saygılı davranışından sözetmesi onun nasıl yaman
bir hain olduğunu gösteriyor.
Acaba onun bu tutumunu gördükten sonra,
kendini elinde bombayla parçalayacak ve masum insanların kanını dökecek
uşaklar, yani, “anormal duygu ve iradenin” sahibi şirra-virralar çıkacak mı?
Hiç sanmıyorum.
Tekke düşmüş, kel görünmüştür.
Gladyo örgütlenmesinin sonu gözükmüştür.
Ekim 1999
KAYNAKLAR
(1) Serwebûn, Kasım 1996, s.13
(2) Abdullan Öclan’ın uçakta yaptığı ilk
konuşmadan.
(3) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi,
s. 253
(4) Abdullah Öcalan’ın sözlü savunmasından.
(5) MED-TV, 98-4-10
(6) Nokta, 5 haziran 199
(7) Abdullah Öcalan’ın sözlü savunmasından.
(8) Abdullah Öcalan’ın sözlü savunmasından
(9) Abdullah Öcalan’ın PKK’nin 19 Kuruluş
yıldönümünde MED-
TV’de yaptığı konuşmadan.
(10) Abdullah Öcalan’ın PKK’nin 19 Kuruluş
yıldönümünde MED-
TV’de yaptığı konuşmadan.
(11) Abdullah Öcalan’ın PKK’nin 19 Kuruluş
yıldönümünde MED-
TV’de yaptığı konuşmadan.
(12) Abdullah Öcalan’ın PKK’nin 19 Kuruluş
yıldönümünde MED-
TV’de yaptığı konuşmadan.
(13) Yalçın Küçük’ün PKK’nin 19 kuruluş
yıldönümünde Öcalanla
MED-TV’de yaptığı konuşmadan.
(14) Hürrüyet, 19 Kasım 1997, s. 17
(15) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi
(16) Abdullah Öcalan, Kadın ve Aile Sorunu,
s. 259-260
(17) Serx sayı 17, s. 9
(18) Weşanên Serxwebûn, Örgütlenme Üzerine,s.
212
(19) Weşanên Serxwebûn, Örgütlenme Üzerine,
s. 222
(20) Weşanên Serxwebûn, Örgütlenme Üzerine,
s. 216
(21) Weşanên Serxebûn, Örgütlenme Üzerine, s.
200
(22) Öcalan’ın ifade tutanağından
(23) Serx,sayı 41. S. 7
(24) Serx.sayı 49,s. 21
(25) Serx.syı 41, s.14
(26) Serxwebn, sayı, 54, S. 8
(27) Kürdistan Ulusal Kurtuluş Problemi ve
Çözüm Yolu, s.140
(28)Serxwebûn, sayı 49, s. 15
(29) Serxwebûn, sayı, 42, S. 6-7
(30) Serxwebûn sayı, 65, s.13
(31) M. Karasungur yoldaşın Anısına, s. 23
(32) Berxwedan, Temmuz 1987, s. 3
(33) Serxewebûn, s, 50, s. 15
(34) Serxewebûn, sayı, 44, s. 7
(35) Serxewebûn, sayı 42, s. 6
(36) Serxewebûn, sayı.49 sayfa. 5
(37) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi, s. 176
(38) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi, s.176
(39) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi, s.177
(40) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi,s.165
(41) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi,s. 161
(42) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi
, s.187-188
(43) Serxwebûn Nisan, 1996, s.17 Apo,
Ortadoğu’da PKK’siz
Çözüm ve Demokrasi Mümkün Değildir
(44) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi, s.113
(45) Abdullah Öcalan,Devrimin Dili ve Eylemi,
s.111
(46) Abdullah Öcalan,Devrimin Dili ve Eylemi,
s.155
(47) Abdullah Öcalan,Devrimin Dili ve Eylemi,
s.181
(48) Abdullah Öcalan’ın MED-TV’de PKK’nı
19’cu kuruluş
yıldönümünde’de yaptığı konuşmadan.
(49) Abdullah Öcalan, Dev rimin Dili ve
Eylemi, s. 56
(50) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi, s. 246-247
(51) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi, s. 56-57
(52) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi, s. 57-58
(53) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi, s. 60
(54) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi, s. 61-62
(55) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi, s. 63
(56) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi, s. 62
(57) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi, s. 78-79
(58) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi, s. 79-80
(59) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi, s.112
(60) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi, s.112
(61) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi, s.100
(62) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi
, s.111
(63) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi
, s. 113
(64) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi, s.183
(65) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi, s.183
(66) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi
, s.183
(67) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi, s. 183
(68) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi
, s. 275
(69) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi, s. 275
(70) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi, s. 261
(71) EL Vasat, Nisan 1998, A Öcalan'la
röportaj
(72) EL Vasat, Nisan 1998, A Öcalan'la
röportaj
(73) EL Vasat, Nisan 1998, A Öcalan'la
röportaj
(74) EL Vasat, Nisan 1998, A Öcalan'la
röportaj
(75) EL Vasat, Nisan 1998, A Öcalan'ın
röportaj
(76) Abdullah Öcalan,Savunma, Kürt Sorununda
Demokratik
Çözüm Bildirgesi, s.143
(77) Serxwebûn, Haziran, 1996, s. 6
(78) Serxwebûn, Haziran, A.Öcalan, Merkez
Yönetim ve
Sorunlarımız, 1996,s. 7
(79) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi,s. 329
(80) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi,s. 252
(81) Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve
Eylemi. s. 286
(82) Serxwebûn, Kasım,1996, s. 7
(83) Serxwebûn, Nisan, Abdullah Öcalan, Nasıl
Savaşmalı,
1996, s. 25.)
(84) Mahir Sayın, Erkeği Öldürmek. Abdullah
Öcalan Ne
Diyor, s, 66-67
(85) Serxwebûn. sayı, 55, s, 4
(86) M.Karasungur Yoldaşın Anısına. s.18
(87) Devrimin Dili ve Eylemi. s, 252
(88) Dördüncü kongre kararlarından.
(89) Serxwebûn, sayı, 51, s, 9
(90) Abdullah Öcalan’ın sözlü savunmasından.
(91) Abdullah Öcalan, Kürt Sorununda
Demokratik Çözüm
Bildirgesi, s. 96 –97
(92) Serxwebûn, sayı 49, s. 6
(93) Abdullah Öcalan’ın sözlü savunmasından.
(94) Abdullah Öcalan, Savunma, Kürt Sorununda
Demokratik
Çözüm Bildirgesi, s.162-163
(95) Abdullah Öcalan, Savunma,Kürt Sorununda
Demokratik
Çözüm Bildirgesi, s. 158-159
(96) A.Öcalan, 12 Eylül Faşizmi ve PKK
direnişi,s.
(97) Abdullah Öclan’ın sözlü savunmasından
(98) Weşanên Serxwebûn, Kürdistanda Zorun
Rolü, s.173
(99) Abdullah Öcalan’ın sözlü savunmasından.
(100) Serxwebûn, Temmuz, 1996, s.14
(101) Serxwebûn, sayı,194, s.14