BİR SOSYOLOG
BİR ÖRGÜT
VE
KÜRT KIYIMI
ISBN-91-631-2343-6
İÇİNDEKİLER
İSMAİL BEŞİKÇİ’NİN TASNİF
VE TESPİTLERİ ÜZERİNE..................................2
Beşikçi Fenomeni Bir Burjuva Yutturmacasıdır.....7
1960’lı
Yıllar..........................................................11
Kürt Halkının
İnkârı...............................................18
Sınıflar ve Siyasal eğilimleri..................................25
Kürt İsyanları ve
Özellikleri...................................40
12 Eylül
Darbesi.....................................................47
Sivil Siyasal İktidara Geçiş ve
Apocu Provokasyonlar...........................................57
Ekonomik ve Siyasal
Uygulamalar........................72
Kürt Halkını Bitmiş Gösterme ve
Aşağılama........76
Beşikçi’nin İradi
Zorlamaları.................................84
PKK TARAFINDAN KATLEDİLEN DEĞERLİ ARKADAŞLARIM RESUL
ALTINOK VE ÇETİN GÜNGÖR’ÜN ANISINA
Uzun
uzadıya bu yazarın hayat hikayesini kaleme alacak değilim. Sadece 27 Kasım
1998’de Serxwebun’da yayımlanan kin ve nefret dolu bir makalesine kısaca değinmekle yetineceğim.
Bu yazar,
kendini o kadar meşhur görüyor ki, ne yere ne göğe sığası gelmiyor. Dağları,
tepeleri ‘ben yarattım’ diyor. Bu nedenle arkasına almış PKK’lı korumalarını,
abasını atmış omuzuna, eline sıkıştırılmış bastonuyla sokakları, caddeleri vs.
şakşakçılarına dağıtıyor; her şeyin ‘güzelini’ ve ‘değerlisini’ korumaları
adına kaydettiriyor, hem ‘Kral’ hem ‘Tapu Sicil Memuru’ benimdir’ dercesine...
Tarafından keskinleştirilmiş bu ve benzeri görevlerin adamı rolü oynamayı kabul
etmesi elbette şaşıtıcıdır. Tüm bu çabalara karşın, yukarıda adı geçen
odaklarca koruma altında tutulan tek kişilik ‘ülkesi’ ne kadar süre daha yaşar
bilemiyorum. Ama unutmasın ki, bayın kurduğu küçük hayali dünyanın dışında
yaşanılan kocaman bir gerçek dünya vardır.
Yazar,
küçücük ‘ülkesiyle’ yetinmeyip ve kendine atfettiği ayrıcalıkları az bularak, zaman
zaman ona buna saldırmaya kalkışmakta. Bu cesareti gösterirken de, malum Apocu
dayıları tarafından dürtüklendiğini inkâr etmemekte. Yani, Apocu odakların emir
komutası altında tasnifler yapmanın ve bunu da gizlemenin kolay olmadığını
söylemeye gerek yok.
Apocu
korumaları tarafindan çakar-almaz namluya sürülmüş mermi misali hedeflere
yönelip duruyor. Kime, niçin, neden yöneldiğinin bilincinde. Bu nedenle de,
zaman zaman masum rolü oynamaya kalkışarak, yüklendiği görevi örtülemeye
çalışmakta. Evet, bunlar keskinleşmiş, keskinleştirilmiş tespitlerdir. Bu
tespitlere karşı çıkacağını hiç sanmıyorum. Zaten tercihlerini baştan beri bu
yönde kullanmıştır.
Bazı
çevrelerce, ya da malum çevrelerce Beşikçi’nin sürekli ‘ünlü’ olduğu
söyleniyor. Ama ne zaman, nasıl ve neye göre ‘ünlü’ olduğuna açıklık
getirilmiyor. Hapishanede uzun süre yattığı öne sürülmekte. Yattığı doğrudur. Tutuklu
kalışına her seferinde vurgu yapılması, aslında PKK tarafından nasıl
kullanıldığının kesinleşmiş bir başka ispatıdır. Uzun yıllar içerde yatışı,
yine de Aziz Nesin’le yaşanan polemiğin
önüne geçmesine engel olmamıştır.
Beşikçi’nin durduğu zemin görünenden daha da beterdir. Sosyolog ve bilim
adamı oduğu iddia edilen Beşikçi’nin, uluslararası alanda hangi araştırma ve incelemelerinin
geçerli olduğuna dair bir örnek verilememekte. Bırakalım uluslar arasını, Türkiye’de
dahi geçerli olabilecek hangi araştırma ve incelemeleri vardır acaba? Sıradan
makale yazarlığı ile bilimsel çalışmaların eşit düzeyde tutma yanlışlığına düşülmesi,
kabul edilir bir şey değildir. Elbette Avrupa ülkelerinde olduğu gibi
Türkiye’de de sosyolog olarak önplana çıkma, uluslararası alanda kabul görecek
eserler ortaya çıkarmanın zor olduğu herkesçe bilinen bir durumdur. Bay bunun
bilincindedir. O zaman geriye isminden bahsettirmenin, çok gerilerde olduğu
halde önplanda olduğunu göstermenin bir yolu kalmakta; karanlık güçlerin elinde
ince elekten geçirilmiş strateji ve taktiğin Kürt ulusu üzerinde uygulamasını
yapan PKK’nın sözcülüğünü yapmak.
Bu derece
keskinleşmiş tespitlerde bulunurken, elbette bahsettiğim yazarın, kendinden
başka kimsenin, hiçbir bilim çevresinin iddia etmediği, doğrulamadığı ve
‘araştırma ve incelemeri’nden hareket ettiğimi söylemeliyim.
İsmail
Beşikçi, bahsettiğim güçlerin borazancılığını yaparken, hıncını, daha doğrusu,
bilimsel verileri temel alarak hareket edememe beceriksizliğini ona buna
saldırarak, gereksiz kin ve nefret duygularını etrafa saçarak örtbas etme
çabası içinde. Tek telli olma o kadar kaygı uyandıracak bir durum değildir;
önemli olan tek telden harikalar yaratma becerisidir. Tek teli çalmasını
bilmeyen çok telliyi hiç çalamaz. Ama bay Beşikçi, bunca yıldır bırakın çok telliye
geçişi, tek telliyi bile çalmasını öğrenemedi. Ömrünü tek teli dangır-dungur
ettirmekle geçiren Beşikçi, bunca uğraşına karşı bir nağme seslendiremedi.
Tezeneyi hâlâ parmaklarının arasına bağlıyarak tutturuyorlar. Bu derece açığa
çıkmış beceriksizliği örtülemenin olanağı yoktur.
Ama
kabul etmek gerekir ki, hocası çok sabırlı, arka vagona hapsedilmiş Beşikçi’nin
çıkardığı gürültüden hiç rahatsız değil. Herkes gürültünün nereden geldiğini
tespit etme gayreti içindeyken, hocası lokomotifi istediği yöne rahatça
sürüyor.
Bu arada
asistan Beşikçi parmaklarını tek tel üzerinde gezdirirken, birden ‘Buldum’ diye
ortalıkta takla atmaya başlıyor. Onlarca yıl sonra da olsa hocasından kopya
yapmayı nihayet akıl erdirebilmiş!...
Beşikçi
‘buluşunu!’ açıklıyor: ’Duyduk duymadık demeyin ey ahaliiii... Çetin Güngör,
Resul Altınok ve de Baki Karer ‘HAİNDİİİİİR!..’
‘Çetin Güngör ve Resul Altınok öldürüldüler, oh oldu, yakında Baki
Karer’in ve daha nicelerinin de öldürüldüğünü size müjdeleyivereceğim...’ diye bağırıp
durmakta. Böylece İki-üç binler yetmez diyen, birkaç on binlerin kurşuna dizilmesi
için kavga veren PKK’yi olumladığının farkında. Devrimcilere-yurtseverlere
karşı kahpece sıkılan kurşun haberleri geldikçe, suskunluğunu gizleme ihtiyacı
bile duymamakta. Bu tutum, bir çılgınlıktır. ‘Çılgınlıktır’ diyorum çünkü, tüm
enerjisini katledilenleri ve katledilmeleri için buyruk verilenlerin tasnifini
yapmaya sarfettiğini bağırıp durmakta. Yıllar boyu tek telliyi dangur-dungur
ettirmenin verdiği pisikolojik bozukluğun ulaştığı son aşama bu. Özgür,
bağımsız düşünerek değerler yaratma becerisi olmayanların varacağı nokta budur.
Beşikçi, PKK’yi yücelten tutum ve davranışlarıyla böylesi noktaların simgesi
olduğunu kabul eder hale gelmiştir.
Beşikçi’nin böylesine çılgınca sergilediği düşünce ve davranış biçimini
biraz daha irdelemekte yarar var: Bilindiği gibi ırkçılık modern toplumlarda,
yani sanayi toplumuna geçişle birlikte ortaya çıkmış ruhsal bir bozukluktur. Bu
ruhsal bozukluğun altında yatan nedenleri araştırmak ve ortaya çıkarmak daha
çok psikologların görevidir. Beşikçi çok soy-sop, köken sorunuyla
ilgilenmesinden olaca ki, ya da aidiyet ilişkileri içinden çıkamamanın
getirdiği çözümsüzlükler sonucu, PKK’nin gösterdiği ırkçı davranış biçimlerine göz
yummakta. Irkçı davranış biçimlerinden biri de, nefret ve intikam duygularıdır.
Nefret ve intikam duyguları da ‘temiz’, ‘saf kan’ ulus yaratma çabaları kadar
tehlikelidir. Beşikçi ortaya çıkardığını iddia ettiği projelerine ve bu
projeleri doğrultusunda dillendirdiği düşünce kalıplarına karşı aykırı
davrananları, daha doğrusu farklı düşünce ileri sürenleri hemen, hiç zaman
kaybetmeden ‘Hain’ olarak ilan etmekle kin ve nefretini fütursuzca açığa
vurmakta. Ama biliyoruz ki, kin ve nefret duygularıyla hareket edenler, aykırı
sesleri, yani farklı düşünce ileri sürenleri sadece hain ilan etmekle yetinmemektedir.
‘Hain’ ilan etme sadece birinci adımdır. Arkasından gelecek ikinci adım, malum
‘katledin’ buyruğudur. Çünkü en ‘doğru düşünce’ kendisine aittir ve bir
başkasının doğru düşünce ileri sürmesi ‘olanaksız’dır. İşte bu nedenle PKK’dan
aldığı buyrukla Beşikçi, işe önce tasnifle başlamakta ve sonrasında beklenen kararını
vermekte;
1-‘Şahadet
şerbeti’ içirilenler; yani kafalarına kurşun sıkılarak ve sıktırılarak kahraman
ilan edilenler.
2-‘Hainler’
ya da ‘zındıklar’; aykırı, farklı düşünce ileri sürdükleri tespit edilmiş
olanlar. Yani verilen mahkumiyet sonucu gaz odalarına gönderilenler ve
gazlanmak için sırada bekleyenlerdir.
3-‘Zındık’
ilan edilmek ya da ‘şahadet şerbeti’ içirilmek için sırada bekletilenler. Daha
açık bir ifadeyle, kuyrukta bekledikleri için henüz hangi katagoriye
alınacakları keskinleştirilmemiş olanlar. Vagondan henüz indirilenler de
diyebiliriz bunlara.
İşte
böylesi tasnif ve tetkiklerinden sonra ‘keskinleşmiş’ sonuçlara ulaşan bay
Beşikçi, tekmil vermek için gönül rahatlığıyla şefinin huzuruna çıkmaya hazır
olduğunu ispatlamış oluyor. Huzurda eline bir tokmak veriliyor ve boynuna paslı
bir teneke takılıyor övünç madalyası olarak.
Beşikçi,
eline tutuşturulan tokmağı boynuna takılan paslanmış tenekeye vurmaya devam
etsin, çıkan paslar sonuçta zehiri olacaktır.
KASIM 1998
BAKI KARER
BEŞİKÇİ FENOMENİ BİR BUJUVA YUTTURMACASDIR
İsmail Beşikçi’nin yazılarını
hemen her gün bir çok internet sayfasında okumak mümkün. Yaptığı röportajları
ve her biri bir öncekinin tekrarı olan makalelerini kitap haline getirip
yayınlama da cabası. Ama kimse, İsmail Beşikçi gerçekten doğruları mı dile
getiriyor diyerek sorgulamıyor. Sosyolojik araştırmalar adına yayınladığı
makalelerde ve kitaplarda neleri nasıl dillendirdiği tartış- ma konusu
yapılmıyor. Dillendirdiği çoğu konular günlük yaşamın içinde kaybolup gitmekte.
Zaman zaman bazı çevrelerce ve kişilerce eleştirilse de, bu eleştiriler her
nedense hakettikleri yankıyı bulamamakta. Elbette bunun nedenleri olmalı. Bana
kalırsa, bunun bir nedeni, Beşikçi’nin artık olağan, bilinen görüşlerini
sürekli tekrarlamasının, etki alanına almaya çalıştığı kesimde yeterince
bezginlik yaratmasından kaynaklanmakta. Bir diğer neden de, araştırma ve
incelemeye dayanmayan, daha doğrusu bilimsel temellerden uzak görüşlerinin
sınırlı bir çevreyi dahi etkilemekten uzak oluşu bilindi- ğinden, muhatap alındığında
meşrulaşacağı kaygısı.
Bir de, sağlıklı tartışma ve eleştiri ortamının
hakim duruma gelmesinin önünü kapatmaya çalışan bir çevre var. Bunlar, ‘Beşikçi
ne söylerse doğru söyler’ diyen bir kesim. Bilinen bu çevre, Beşikçi’nin,
“Kürt” ve “Kürdistan” demesini yeterli görmekte. İleri sürdüğü her görüşü,
düşünceyi ‘ideoloğumuzdur’ diyerek, yanlışlarıyla doğrularıyla eleştirisiz
kabul etmekteler. İttihat ve Terakki’nin ince elekten geçirilmiş düşüncelerinin
topluma şırınga edilmesi onları hiç ilgilendirmiyor. Bunlar, aynı zamanda,
görünürde, İttihat ve Terakki’ye karşı olduklarını iddia ederler. Bunun nasıl
bir karşıtlık olduğu başlıbaşına irdelenmesi gereken bir konudur.
Malum olduğu üzere Beşikçi,
Kürt sorunu üzerine bolca makaleler kaleme almakta, daha sonra bu makaleleri
kitaplaştırarak yayınlamakta. Böylece kitaplarının sayısı sanıyorum 25-30’u
bulmuş. Ama hangi kitabı okunursa okunsun, bütün kitapları tek bir temayı
işlemektedir. Aynı zamanda her kitabı neredeyse birbirine benzer cümlelerden oluşmakta.
Beşikçi’nin yazıları, bir gazete ya da ajans hesabına çalışan işgüzar bir
muhabirin oturduğu masa başından hiç görmediği, şahit olmadığı bir olay üzerine
kaleme aldığı haber metninin dayanılmaz hafifliğidir.
***
Eleştirilerde bulunurken, Beşikçi’nin
bir sosyolog; burjuva dünya görüşünü özümsemiş ve içselleştirmiş bir burjuva
sosyoloğu olduğunu her zaman gözönünde bulunduracağım. Ama bu arada,
Beşikçi’nin farklı özelliklerine de değinmekten geçemeyeceğim. Burjuva
ideologları burjuva ideolojisini savunurken apaçık kimliğiyle ortaya
çıkmışlardır ve çıkmaktadırlar. Dile getirdikleri düşüncelerini örtüleme,
birtakım kılıflar altında gizleme ihtiyacı görmemişlerdir, görmezler de.
Beşikçi’nin farklılığı; utangaç, çekingen olması, yani düşüncelerini apaçık
ortaya koyma cesaretini gösterememesidir. Burjuvazinin birtakım uygulamalarına
karşı çıkıyormuş gibi davranıp, sonuçta burjuva sistemini meşru gösteren
zikzaklı bir yol izler. Bu da son tahlilde bir İttihat ve Terakki kültürüdür,
statükoyu meşru gören bir anlayıştır. Bu nedenledir ki, yaşamının hiçbir
döneminde bilimsel dünya görüşünü temel almamış, yani diyalektik materyalist
düşünceye her zaman yabancı kalmış biridir. Ben de eleştirilerde bulunurken
durduğu bu zemini dikkate alacağım. Eleştirilerimde çok fazla kaynağa
başvurmayı gerekli görmüyorum. Bazı kitaplarında ve sonradan kitaplaştırdığı
birkaç makalesinde ileri sürdüğü düşüncelerden hareket edeceğim. Daha çokta tüm
bir dünya görüşünü, dolayısıyla durduğu zemini çok iyi ifade eden 27 Kasım 1998’de
Serxwebun’da kaleme aldığı makaleyi temel alacağım. Burjuva sosyoloğu da olsa
etik ve moral değerlerinin nasıl ayaklar altına alındığını gösteren bir makale
olduğu için temel alacağım. Yani bu makale, bilim adamı olduğunu iddia eden
Beşikçi’nin, aynı zamanda etik, moral değerlerini de açığa çıkarmakta.
Beşikçi için ‘Bilim adamı
olduğunu iddia eden biri’ dediğimde, bazı çevrelerden ve kişilerden, ‘Hayır, O
bir bilim adamıdır’ yönlü tepkiler alıyorum. Bu tepkileri önümüzdeki süreçte de
alacağımı bilmekteyim. Ama bu yönlü karşı çıkışları hiçte ciddiye almadığımı ve
almayacağımı bir kez daha belirtmeliyim. Nedeni benim için gayet basittir.
İsmail Beşikçi ile kişisel hiç
bir sorunum yoktur, ama onun benimle kişisel sorunları varsa orasını bilemem.
Beşikçi ile hiç tanışmadım. O beni nereden tanıyor, bilemiyorum. Yazılarımı
okuyup okumadığını, düşüncelerim hakkında bir bilgisi olup olmadığını da
bilmiyorum. Ayrıca, çok iyi biliyorum ki, Resul Altınok ve Çetin Güngör’ün de
bu kişiyle bir tanışıklığı yok. Ama bu zat, hem başsavcı, hem de gıyabta karar
veren başyargıç rolüne kendini o kadar alıştırmış ki, karşısında duran herkes
için kalem kırıyor. Arkadaşlarım Resul Altınok, Çetin Güngör ve hakkımda baş
savcıların kaleme aldığı türden iddianame yazarken hangi kaynaklardan
yararlandığı konusunda hiçbir bilgim yok. Çünkü ne iddianamesini hazırlarken,
ne de yargı kararını açıklarken hangi delillere dayandığını açıklamamış. Kelle
avcılığına çıkmış böylesi bir ‘savcının’ ve ‘başyargıç’ın iddia ve kararları
beni hiç ilgilendirmiyor.
Benim sorunum Beşikçi’nin
savunduğu ideoloji ve durduğu politik zemindir. ‘Bilim adamı değildir’ diyorum
ve bu çizginin, anlayışın savunucuyum. Kaldı ki, bu salt Beşikçi’yi
ilgilendiren bir sorun değil. Her ne kadar bazı çevrelerce halen tartışılıyor
olsa da, sosyoloji bir bilim dalı değildir ve bu noktadan hareketle, Beşikçi’ye
bilim adamı denilemez. Sosyoloji burjuvazinin tüm kötülüklerini,
gericiliklerini gizlemek için bilimsel sosyalimin karşısına çıkarılmış bir
ideolojidir. Derebeyliklerle ittifak halinde iktidara gelmiş korkak
burjuvazinin ideolojisidir.
Ayrıca, bazılarının söylediği
gibi ideolog olup olmadığı da tartışma konusudur. Bu güne kadar savunduğu
metafizik sosyoloji alanında yorumlarıyla da olsa herhangi bir yenilik
getirdiğine şahit olmadık. Temsil ettiği ideolojik alanda Kürtlerin
reenkarnasyona uğrama tespiti ise, onun bir ideolog olduğunu göstermez. Ayrıca
bu, yeni bir ‘buluş’ ya da ‘katkı’ değildir. Kürtleri için ‘Meftun’ tanımlaması
ve bahsettiği ‘siyasal önder’in kaburgasından ‘Türeme Kürt halkı’ tespitleri de
Beşikçi’ ye ait değildir. Kaldı ki bu alan, Beşikçi’yi değil, bildiğim
kadarıyla teologları ilgilendiren bir alandır. Takipcisi olduğu Agust Comte
çizgisine yeni bir aşama katettirdiğini, bir şeyler kattığını iddia edemez. Bu
anlamda, Beşikçi, olsa olsa ideolojik alanda pozitivizmin basit bir
propagandacısı, müridi olabilir. Siyasal alanda ise, İngiliz emperyalizminin
ince elekten geçirilmiş politikalarının Türkiye’deki savunucusu durumundadır.
Yani İttihat ve Terakki’nin İngiliz yanlısı mandacı kanadının son
takipçilerindendir.
Savunduğu metafizik görüşlerin
yaygınlaşması için çaba yürüten Beşikçi’yi, ortaya çıktığı koşullardan bağımsız
ele alamayız. 1960’larda ortaya çıkmasını tesadüflere bağlayamayız. Bu nedenle
görüşlerinin eleştirisine geçmeden önce, ortaya çıktığı koşullara ve bu
koşulların özelliklerine kısa da olsa değinmekte yarar var.
1960’LI YILLAR
1960’lı yıllara gelindiğinde
Türkiye’de egemen güçler arasındaki çıkar çelişkilerinin giderek derinleştiğini
görüyoruz. Gelişen kapitalizme bağlı olarak küçük burjuvazi de çıkarlarını daha
aktif dile getirmeye yöneldi. Sanayide ve tarım alanında işçi sınıfı geçmişe
oranla daha fazla yoğunlaştı. Köylülükte ciddi ayrışmalar kendini gösterdi. Egemen
güçler arasında ise, tek başına devlet yönetimine egemen olma savaşı kızışmaya
başladı. İşte, 27 Mayıs 1960 darbesi, bu savaşımın sonucu olarak ortaya çıktı.
Bu darbe, daha özgür koşullarda
gelişmek isteyen sanayi burjuvazisi ile iktidarda etkisi zayıflayan
bürokrasinin ve küçük-burjuvazinin ticaret ve komprador burjuvaziye karşı
geliştirdiği bir tepki hareketidir. Gelişen kapitalizm koşullarında bir kenara
sıkışmaktan korkan ordu ise, hem siyasal alandaki gücünü eski konuma getirmek,
hem de gelişmeye başlayan serbest pazar ilişkileri içinde istediği yeri
alabilmek için sürece müdahale etmiştir. Bu nedenle Demokrat Parti döneminde
kısmi de olsa saf dışı bırakılma çabalarına tepki duymuştur.
Bu yıllarda bürokrasinin tutumu
birçoklarınca ilginç bulunabilir. Bürokrasi daha çok devlet olanaklarını
kullanarak geliştirdiği burjuvazinin kendi insiyatifi dışında güçlenmesini
kabul etmeye yanaşmamaktadır. Gelişmenin her aşamasında supap rolü oynamayı
sürdürmek istemektedir. Burjuvazi de bürokrasinin sağladığı olanaklarla
palazlandığı için bürokrasiye karşı tam bir tavır alamamakta, arayı açmamaya
özen göstermektedir. Bu iki kesim arasında böylesi bir bağlılık hem uyumu hem
de birbirlerine zıt olmayı getirmekte. Bu güçler birbirleriyle çıkar çatışması
içinde olmalarına rağmen, 27 Mayıs’ın birçok alanda getirdiği olumlu
yeniliklerin; demokratik hak ve özgürlüklerde oldukça ileri sayılacak
gelişmelerin yanında tavır almışlardır.
Yeni yönetim, toprak reformu
dahil bazı reformlara el atılmışsa da ciddi bir sonuca ulaşılamamıştır. Zaten
geleneksel dinci tüccar-eşraf ile arasını pek fazla açmamış, sürekli bir
çatışma içine girmekten kaçınmıştır. Ordu, özellikle Demokrat Parti iktidarı
döneminde azalan etkisine güç kazandırmış, Milli Güvenlik Kurulu aracılığıyla devlet
yönetimindeki söz sahipliğini yeniden sağlama bağlamıştır. Buna rağmen, aradan
fazla bir zaman geçmeden, Demokrat Parti’nin devamı niteliğinde olan Adalet
Partisi’nin iktidara gelmesini önleyememiştir. Bu bir anlamda 27 Mayıs
hareketinin daha çok kırsal kesim tarafından benimsenmediğini gösteriyordu.
Dolayısıyla Cumhuriyet Halk Parti’sinin katı bürokratik kurallarına ve
baskılarına karşı bir tepkiyi ifade ediyordu. Bu duruma yolaçan nedenlerin
başında, Demokrat Parti’nin Anadolu’da yenileşme hareketine karşı tepki içinde
olan İslamcı kesimi adeta yeniden canlandırmasının yanısıra, yol ve arazi
vergilerini kaldırması, ürün taban fiyatlarını yüksek tutması ve önemli ölçüde
jandarma dipçiğini azaltması geliyordu.
1960’lı yıllar özel sanayi
girişimciliğinin ağırlık kazandığı yıllar olmuştur. Türkiye’de burjuvazinin
doğuşu, gelişme koşulları ve ister istemez anlayışı Batı Avrupa’dan çok farklı
olduğu için korkak ve ürkektir. Girişimci değil, pasiftir. Bu nedenle fazla
riskli olmayan, büyük kârların her an nakite çevrilebileceği alanlara
yönelmiştir. Konut yapımı ve arsa spekülatörlüğü bu yıllarda da ağırlıktadır.
Az bir sermaye ile kolay, güvenilir yoldan kâr edilmektedir. Aynı yaklaşım
kendini sanayide de göstermektedir. Basit ve kısa yoldan sanayicilik
yapılmıştır. İthalatçılığın ve komisyonculuğun ağır bastığı montaj sanayicilik
önplana çıkarılmıştır. Çünkü gelişmiş tekniğe ihtiyaç duymadan, yine fazla
beyin gücü bulundurmadan az bir sermaye ile kısa zamanda zengin olma
hedeflenmektedir. Çizilen çerçeve bu olunca, ne içte ne de dışta kıyasıya bir
rekabet yürütme gereksinimi duyulmamıştır. Genellikle yabancı sermaye ortaklı
bu sanayiler, doğal olarak makinadan teçhizata, teknik bilgiden mamul maddeye
kadar her şeyi dışardan alıp yüksek fiyatlarla pazara sürmüşlerdir. Böylece
kazanç yabancı sermaye ile bölüşülmüştür. Bu durum, aynı zamanda, ilerki
yıllarda Türkiye’nin yetmiş sentlik dövize ihtiyacının da bir tablosudur.
Belirli sahalarda geliştirilen montajcılıkla Türk burjuvazisi belli bir sermaye
gücüne ulaşmışsa da, gelişmiş ülkelerdeki sanayi ve sermaye gücü ile
karşılaştırılmayacak kadar cüce konumdadır. Resmiyette olmamasına karşın,
Düyun-u Umumiye dayatmalarına bu dönemde de boyun eğilmiştir.
Türkiye bu yıllarda yine de bir
tarım ülkesidir. Tarım alanında yaşanılanlar, ne yazık ki sanayi alanında
yaşanılanlardan daha acıdır. Tüm iddialara, daha doğrusu ısrarlı girişimlere
karşın “Avrupa’nın tarım ambarı” olmanın çok uzağındadır. Yapay temelde ortaya
çıkan metropollere karşın, toprak reformu yönünde ciddi hiçbir adım
atılmamıştır. Büyük toprak ağalarının tarımda makinalaşmaya yönelmesi az
topraklı ve topraksız köylüleri metropol kentlere göçe zorlamıştır. İşlenebilir
toprağın önemli kesiminde ise küçük üreticilik hakimdir. Yani toprağın aşırı
ölçüde bölünmüşlüğünden ötürü yeterli ürün alınamamaktadır, alınan ürünler de
sanayileşmiş ülke standartlarının çok altındadır. 1960’lı yıllarda malzeme ve
gübre kullanımında artış olmasına karşın, üretimde bir artıştan bahsedilemez.
Tarımın içinde bulunduğu bu
durum yoğunlaşan gizli işsizliğin kaynağı olurken, sayıları her geçen gün artan
bir tefeci kesimin türemesine neden olmuştur. Büyük ölçüde pazar ilişkilerinin
dışında tutulan, adil gelir dağılımından yoksun bırakılan köylüler, devlet
desteğindeki tefeciler tarafından insafsızca sömürülmüştür. Osmanlı dönemindeki
tefecilik yeniden hortlatılarak köylülüğün beli kırılmıştır. Kısaca sanayide
yaşanan karmaşa fazlasıyla tarım alanında da yaşanmış,
Sanayi ve tarımdaki bu
oluşumlar toplumsal hareketliliği birlikte getirmiş, devrimci demokratik
mücadele toplumun çeşitli katmanlarını kucaklayıp büyümüştür. Sınıf bilinci
gelişen işçi sınıfı sendikal örgütlenmesini güçlendirerek grevler ve
protestolar yoluyla iktidar mücadelesinde yeni bir güç olduğunu göstermiştir.
Geçmiş yıllara oranla köylülük, bu yıllardaki kadar mücadeleci bir konuma
gelmemiştir. İşçi sınıfı artık kendisinin yanında yer alan güçlü bir müttefikle
birlikteydi. Mücadeledeki bu yakınlaşma aydınları da etkilemiş, ağır baskı
koşullarında içine düştükleri vurdum duymazlıktan sıyrılmalarını, kendilerinden
beklenen sorumlulukla mücadeleye yaklaşımlarını sağlamıştır. Gençlik ise bu
mücadelenin en hareketli ve korkusuz savaşçısı durumundadır. 68 başkaldırısı
bunun en güzel örneğidir. Kısaca işçi sınıfı açısından bu yıllar, diğer emekçi
kesimlerin desteğinde sesini güçlü biçimde duyurduğu yıllar olmuştur. Artık
mücadelesinde yalnız değildir
60’lı yıllardan bahsedilirken,
bazıları Doğu’nun adeta uyuduğunu, Batı’nın da çok hareketli olduğunu
iddia eder. Doğu’yu uyuyan bir bölge olarak gösterme resmi ideolojinin
uydurmasıdır. Çünkü bir çok uygulamalarına haklılık kazandırmanın adeta
zeminini teşkil eder. Ayrıca bu iddia rejimin inkâr politikasının çok sinsice
örtülen- mesini ifade eder. Sosyal yapının gelişmişlik düzleminde ele alırsak
Doğu ile Batı arasında çok ciddi farklılıkların olduğu doğrudur. Batı’da çok
öncelerden feodal sistem dağılmışken, Doğu bu yıllarda da feodal sistemin
kıskacındadır. Ama siyasal hareketlilik anlamında kırklı’lı, ellili yıllarda
Batı ne kadar uyuyorsa Doğu da o kadar uyuyor. 60’lı yıllarda Batı ne kadar
hareketli ise Doğu da o kadar hareketlidir. Yani bu yıllarda en az Batı
kadar Doğu da devrimci kavganın içinde aktif olarak yerini almıştır. Doğu’nun
devrimci uyanışının bir başka özelliği daha vardır; egemen güçlerin şiddet
politikasıyla yaygınlaştırmak istedikleri faşist ideoloji ve şövenizme panzehir
oluşudur. Doğu’da düzene karşı çıkış, egemen güçlerin sarfettiği uyutma
çabalarına karşı verilen en iyi cevaptı. Bu seferki birlikteliğin geçmişten
farklı özelliği, devrimci temellerde yükselmiş olmasıydı. Bu değişimde Devrimci
Doğu Kültür Ocakları’nın rolü çok büyüktür.
Bu dönemde işçinin, köylünün,
gençliğin, ezilen, sömürülen tüm emekçi yığınların demokratik hak ve özgürlükler
için uyanışında ve mücadeleye atılmasında, Türkiye İşçi Partisi’nin öncülüğü ve
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun rolü tartışılmaz bir gerçektir.
Aynı yılların Avrupa’da da
devrimci demokratik mücadelenin yeni boyutlar kazandığı, kitlelerin sola ve
sosyalizme kaydığı yıllar olduğunu ve bunların Türkiye’ ye olan etkisini de
gözardı etmemek gerekir.
İşçi sınıfı ve emekçiler
cephesinde bunlar yaşanırken, sermaye cephesi de boş durmamaktaydı.
Kapitalizmin gelişmesi, egemen güçler arasında ayrışmayı derinleştirmişti.
Sermayenin büyük bir kesimi küçük bir azınlığın elinde toplanmaya başlamıştı.
1960’yılların sonuna gelindiğinde artık tekelleşmeye yönelmiş bir burjuvaziden
bahsedilebilinirdi. Bunlar sermaye ve iktidarını koruyabilmek için devrimci
demokrat kesimlere karşı en sert tedbirlerin alınmasından yanaydı. 1960
Anayasasının getirdiği kısmi demokratik hak ve özgürlükleri fazla görmeye ve
kısıtlamaya yönelik çabalarını arttırmaya başlamışlardı. Hatta burjuvazinin bir
kanadı bu yıllarda sadece ordu ve polis güçlerini yeterli görmeyerek, yedek güç
olarak MHP’yi örgütleyip aktif bir biçimde devreye koymuştu. Bu yapay, adeta
zoraki yaratılan, kendine güveni olmayan bir burjuvazinin sıkıştığı noktada
başvurabileceği çılgınlıkları göstermesi açısından önemliydi. Yine, ordu
içinden çıkmış bir subay tarafından böyle bir örgütlenmenin gerçekleştirilmesi
de bir o kadar ilginçti.
Görüleceği üzere bilimsel
sosyalizmin en fazla tartışıldığı, sosyalist düşüncenin en fazla yaygınlık
kazanmaya başladığı, yani işçi sınıfı mücadelesinin bilimsel temellerde
yükseldiği bir dönemde İsmail Beşikçi ortaya çıkmakta ve metafizik düşüncenin
yaygınlaşması için çaba yürütmektedir. Nasıl ki, Prens Sabahittin’i ve Ziya
Gölkap’ı ortaya çıktıkları dönemden bağımsız ele alamıyorsak, Gölkap’ın
ardıcılı olan İsmail Beşikçi’yi de 1960’ların sınıf mücadelesinden bağımsız ele
alamayız. İdeolojik alanda pozitivizmle bütünleşmiş İsmail Beşikçi, siyasal
alanda da İttihat ve Terakki’yi temsil eder.
İsmail Beşikçi’nin 60’lı yıllardan
itibaren verdiği uğraşı özetleyecek olursak; Özne-nesne ilişkisinde insanı özne
olarak görmeyen kaderci bir anlayıştan hareketle, toplumsal yapıdaki
değişimleri, dönüşümleri yadsıma, felsefi ve ideolojik anlayışının bir
gereğidir.
Burjuva düzenini meşru gördüğü
zaten bir sır değil. Reformist çıkışlarla mevcut burjuva sisteminin dayandığı
temelleri sağlamlaştırma yönündeki çabalarını pozitif düşüncesinin bir gereği
olarak ele almak gerekir. Toplumsal yapıdaki antagonizmalara arkasını dönen bir
ütopistden başka bir şey değildir.
Burjuva-milliyetçi bir
yörüngede, daha doğrusu etnikeye dayalı ulus-devlet çözümlemeleri, ister
istemez farklı kimlikleri, halkları inkârı içerdiğini görmeyecek kadar hiç
kimse kör olamaz.
Yukarıda değindiğim ulus-devlet
çözümlemesinden hareketle, halklar arası savaş kışkırtıcılığı yaptığını
görmemek mümkün değil. Özgürlük ve demokrasinin karşısına dil ve ırk
argümanlarını yerleştirdiğine dair düşüncelere hemen her makalesinde rastlamak
pek tesadüf olmasa gerek.
Ayrıca, Emperyalist güçlere
duyduğu hayranlık bir tarafa, emperyalizmin ‘meşru’, ‘iyiliksever’ olduğu
yönünde propaganda ve ajitasyon yapmadığını kimse iddia edemez.
Yurttaş özne olarak kabul
edilmediği sürece, böylesi sonuçlara varma kaçınılmazdır. Çünkü özne olmayı
salt kimlikle sınırlandırmaktadır. Aslında ulus-devlet anlayışı bir anlamda
eski Yunan’da şehir-devlet anlayışıdır. Yani ‘erdemliler’den oluşmuş devlet
anlayışı vardır. Aradaki fark, ‘erdemliler’e kimlik vermeden ibarettir. Bu
nedenle önderine bolca övgüler dizer.
Bunlar ve benzeri daha bir çok
görüş ve düşüncelerine, bahsettiğim yazısından da örnekler vererek,
eleştirilerde bulunacağım. Üzerine giydiği taklit marka gömleği çıkartıp olduğu
gibi görünmesini sağlamaya çalışacağım.
KÜRT HALKININ İNKÂRI
‘...Son 20 yıl, daha önceki
binlerce yıla nazaran çok daha birikimli, çok daha dolu bir yaşamdır. Son 20
yıl bir bakımdan da, binlerce yıllık yaşamdan çok daha uzun bir yaşamdır.
Özgürlük mücadelesi bu sancılı yıllarda gelişmiş, bu süreçte Kürtler siyasal
bir özne olarak, yani siyasal istekleri ve iradeleri olan bir özne olarak tarih
sahnesine çıkmışlardır.’*
Burada ‘Çıkmıştır’ da kesin bir
hüküm var, bir hipotez değil, adeta karar var, karar verme var. Kişinin
iradesinin nelere ‘muktedir’ olduğunu gösterme var. Yani kişinin iradesiyle
sosyal olayların, toplumsal gelişmelerin belirlenmesi ve yönlendirilmesinin
sözkonusu olabileceği iddia ediliyor. Yazarın ‘Tanrı’ olarak inandığı kişinin,
bir halkı, isterse tarih sahnesine çıkartmanın, isterse cehennemin dibine kadar
yollayabilmenin irade gücü vurgulanıyor. Bu, hırıstiyanlığın cadı avcılığı
yaptığı dönemde papazların gücünden çok, antik dönemin tanrı gücünü gösteriyor.
Kürt halkının varlığını ve aynı
zamanda iradesi olan özne olduğunu ispatlamak için; Dehak’tan başlayıp
Perslerden, Kartacalardan geçip Kasr-ı Şirin’i vurgulayıp birinci dünya
savaşında İngiliz emperyalizminin ayak oyunlarından günümüzün Kandil Dağı
kuytularından, Şırnak ve Cizre’deki ceset kuyularına kadarki tarihi süreci
işlemeye gerek yok sanıyorum. Böylesi bir yola başvurarak gayrı ciddi bir tezi
kabullenmiş olurum.
Kürt halkının varlığı bir
gerçekse, aynı zamanda bir öznedir, ve de iradesi vardır. Ayrıca özne olmayı
salt iradeye bağlama da başlı başına irdelenmesi, eleştirilmesi gereken bir
konudur. ‘İradeye bağlama’ diyorum çünkü, yazara göre irade, eşittir silahlı
eylemdir. Oysa toplumsal ilişkiler ağı içinde irade ya da irade gösterme çok
geniş kapsamlıdır. Kabul etme kadar kabul etmemenin çeşitliliği yaşamın renkliliği
kadar zengindir. Eğer bu gün Kürt halkı hâlâ bağında, bahçesinde, evinde Kürtçe
konuşuyorsa, bu irade göstermenin bir biçimini ortaya koyar. Kaldı ki, bir
halkın var olup olmayışı salt dille ölçülemez. Bir halk dilini konuşamayabilir
veya tümden de unutabilir. Dilini konuşmuyor, konuşamıyor diye bir halkın
varlığı inkâr edilemez. Bir halk yaşadığı coğrafyada dilini iletişim aracı
olarak egemen kılamamışsa, bu, o halkın iradesinin olmadığını ya da irade
göstermediğini ortaya koymaz. Bırakalım bir halkı, küçük bir topluluğun,
çekirdek ailenin ve kişinin dahi şu veya bu düzeyde bir iradesi vardır. Kaldı
ki, irade, düzeyle ilgili ve başlı başına belirleyici bir öge değildir.
İradenin, gücün, insiyatifin ortaya koyuluş biçimi yere zamana ve koşullara göre
değişir. Ama her koşulda da bir irade, güç vardır.
Gelelim ‘siyasal özne’ olmaya.
Yazar da çok iyi bilir ki, siyasal özne olmanın önkoşullarından biri de,
siyasal örgütlenme ve önderlik sorunudur. Ama bunu görmemezlikten geliyor ve
kendince, toplumüstü statik imgeler yaratıyor ya da yaratmaya çalışıyor. Daha
sonra yarattığı imgelerden kavramlar üretiyor ve bunları ‘Tanrı’ nezdinde
cisimleştiriyor. Sadece burada kalmıyor; cisimleştirdiklerini bir öge haline
getirerek, bu ögeleri toplumsal yapıyı düzenleme görevi ile yükümlendiriyor.
Toplumsal yapının özneleri
inkâr edildiği zaman ister istemez ‘Tanrısal’ güçler ortaya çıkartılır.
Toplumsal kesimlerin her birinin ideolojik ve politik duruşu farklıdır. Bu
farklılıklar içinden, emekçi yığınlar açısından olumsuz ideolojik ve politik
duruşu temel alarak veya ön plana çıkartarak tüm toplumsal kesimleri ifade
ediyormuş gibi göstermek, burjuvazinin çıkarlarına hizmet eder. Bu anlamda
sorunların çözümü sınfsal temelden bağımsız ele alındığında, egemen güçlere
hizmet kaçınılmazdır. Bu nedenledir ki, Kürdü Kürde kırdırma politikasının
sonuçlarını, Kürt halkını ‘siyasal özne’ haline getirdiğini ileri sürecek kadar
kendinden geçiyor. Ama sözkonusu Beşikçi olursa, makul görmek gerekir, çünkü
sosyolojide pragmacılığın varacağı noktalardan biri de budur. Böylesine ‘derin’
tahliller, yoktan var eden ‘ulu önder’ yaratmanın
çabalarıdır.
‘Siyasal özne’ olma sorunu
üzerinde biraz daha durmakta yarar var. ‘Sizin aradıklarınız Haymana’da
yaşarlar’ diyen köylünün mantığıyla hareket edilirse, Kürt halkının tarihini 20
yılla sınırlayan ucube bir anlayış ortaya çıkar. Feodal üretim ilişkileri
içinde ömrünü karasaban sürmekle geçirmiş bir köylü için sahip olduğu tarlanın
sınırından ötesini görememe gayet doğaldır. Ama Beşikçi için aynı şeyi düşünmek
her halde safdillik olur. Burada ‘Dağlı Türkleri’, ‘Aslen Türk olup da Kürtlüğe
mağlup olmuş’ anlayışını sinsice Kürt halkına içselleştirme uğraşı vardır. Son
noktada resmi düşüncenin sınırları içinde hareket etmeyi meşru hale getirme
çabasıdır. Kadı Muhammet, Seyit Rıza niçin idam edildiler? Mustafa Barzani
keklik avı için 40 yıl dağlarda dolaşmadı herhalde? Yanlışları ve doğruları,
dayandıkları sınıf temelleri ayrıca bir irdeleme konusu. Ortaya çıktıkları
dönemde, bunların, ister genel, ister yerel düzeyde olsun bir iradeyi temsil
etmediklerini kimse iddia edemez.
Tehlikeli başka bir tuzak daha
var bu anlayışta; silaha başvurulursa ‘siyasal özne’ haline gelinir, silaha
başvurulmazsa ‘siyasal özne’ olmaktan çıkılır. Sormak gerekir; bir halkın
varlığını silahla özdeştirme, Kürt dostluğu mudur, yoksa düşmanlığı mıdır? Kürt
halkının tarih sahnesine çıkışını 1984’le başlatma metafizik düşünme tarzının
çok ötesinde bir durumdur.
Yazarın burada dile getirdiği
düşünceyi bir başka açıdan, yani tek boyutluluk açsından da irdelemek gerekir.
İktidarın tek boyutlu düşünce sistemini, aklınca, fark ettirmeden kabullenme ve
kabullendirme çabası vardır. İktidarın ret ettiği, daha doğrusu, ‘Yoktur’
tezini olumlamayı her nedense bir görev olarak kabul ediyor. İktidarın
uyguladığı siyasal baskının karşısında alternatif düşünce üretimi yerine,
egemen devlet ideolojisini temel alan önermeleri tartışmasız kabul etme
sözkonusu. Olumsuzluğu işlevsiz kılacak eleştirel düşünce ileri sürmenin
‘imkânsızlığı’nı ispat etmeye çalışıyor. Düşünce ile gerçek arasındaki
bağlantıyı yok saymanın gayreti içinde. Bu nedenle, devletle ya da mevcut
sistemle toplumu eşdeğerli görmektedir.
Yani ne yapıp yapıp bir halkı
‘Meftun’ gösterme gayreti verilmektedir. Bir taraf bunu her türlü olanaklarını
seferber ederek direk yaparken, diğer taraf da biraz daha geniş viraj alarak ve
örtülü yapmakta. Sonuçta aynı noktada buluşulmaktadır. Bilimsel temellerden
hareket ettiğini iddia eden birinin özne-nesne, özne-irade ilişkilerini
birbirine karıştıracağını sanmak biraz saflık olur. Özgücü, özgüce güveni
yoketme politikası ve bu yönde yürütülen gayretler yeni değildir.
Böylesi sinsi gayretler,
sonuçta, yok saymanın, yok etmenin değişik versiyonlarıdır. Bu versiyonlardan
birinin daha üzerinde durmak gerekiyor: Son 20 yılı binlerce yıllık geçmişin
inkârı temelinde ele alma bir halkın varlık nedenini yok saymayla eşdeğerdir.
Bu da sinsi bir yöntemdir. Bir halkı tarihi geçmişinden, geleneklerinden,
göreneklerinden, bir bütün olarak kültüründen bağımsız ele almayı masum bir
davranış ya da düşünce biçimi olarak kabul edemeyiz. Bir halkın tarihi
birikimlerini yok sayma, halkın varlığını yok saymadır. Bu, İttihat ve Terakki
düşüncesinden çok tek şeflik dönemine özgü düşünce biçimidir. Her nasıl
oluyorsa, ‘yeni baştan ulus yaratma’ veya ‘sil baştan ulus yaratma’ çabaları da
diyebiliriz. Yazar da şefine uyarak ‘Çocuklar biraz kendine geldiğinde’ ‘yeni
bir ulus’un ortaya çıkacağından ümitli! ‘Eski ulusu’, var olan ulusu beceriksiz,
iradesiz gördüğü için, alel acele 15, bilemedin 20 yılda yeni bir ‘ulus
yaratma’ sevdasına düşmüş... Ne diyeyim, yaratmak istediği ‘yeni ulus’ hayırlı
olsun!... Son 20 yıl ‘Önceki binlerce yıla nazaran’ daha birikimliymiş! Nice
Ahmedê Xani’ler, Cizreviler, Cıxerhun’lar vb. çıkmışta haberimiz
yokmuş...
İsmail Beşikçi daha bir çok
konuda düz mantığı ile hareket ederek olmadık hükümler veriyor.
Yazısında, ‘1978 Fis köyü toplantısı, 1972-73 yıllarında başlayan,
gittikçe yoğunlaşarak süren çeşitli ilişkilerin, çeşitli aşamaların sonunda
gerçekleşmiştir’* demekte. İlişki ve aşamalar konusunda ise tek bir kelime
yok. Çok genel ve içerikten yoksun düz mantıktan hareketle laf kalabalığı...
Kürt sorunu veya malum örgütlenme konusunda hiç bir bilgisi olmayan birinin
dahi masa başında kalemi eline aldığında karalayacağı kelimeler dizisinden
başka bir şey değil. Hangi ilişkiler geliştirilmiş, geliştirilen ilişkilerin
niteliği neymiş, hangi aşamalardan geçilmiş, her bir aşamanın özellikleri
neymiş, bu ilişki ve aşamalarda ortaya çıkan gelişmeler ve bu gelişmelerin
birbiriyle bağlantıları, arkasında yatan nedenlerin neler olduğu konusunda en
ufak bir bilgi yok. Bunları kaleme alan kişi sosyolog, daha da öte bilim adamı
olduğunu söylüyor.
Bahsettiği ‘ilişki’ ve
‘aşamalardan’ sonra, PKK için, ‘Kürdistan’ın ve Türkiye’nin toplumsal
yapısını tahlil etmiş, temel toplumsal ve siyasal çelişkileri ortaya koymuş,
dost ve düşman güçlerin konumunu saptamış, çelişkileri çözecek güçleri harekete
geçirmiştir.’* diyor. Daha doğrusu, bir dizi tespitlerde bulunuyor; ‘Tahlil
etmiş’, ‘Çelişkileri ortaya koymuş’, ‘Harekete geçirmiş.’ Görüldüğü üzere her
biri bir hüküm, yani kesinlik taşıyor. Sosyolojik tahlilde bulunmuyor ya da tez
olarak ileri sürmüyor. ‘Tahlil edildiği kabul ediliyor’ ya da ‘Çözüm
getirdiklerini iddia ediyorlar’ denmiyor. Kesin tespit yapıyor ve hüküm
veriyor. Üstelik bahsettiği ‘keskinleşmiş’ tespit ve hükümler kendine ait
değil, yani bir başkasının tespit ve hükümlerini olduğu gibi, hiç bir
eleştiriye tabii tutmadan, irdelemeden kabul etme var. Tekrarlıyorum, yukarıda
aktardığım paragafdaki tespitler yazara ait değil, bir başkasının, açıkçası,
bahsettiği örgütlenmenin belirlemelerini, hükümlerini kendisine ait
belirlemeler ya da hükümlermiş gibi ileri sürme sözkonusu. Buna bir anlamda
hırsızlık denilir. Eğer illâda ‘benim hükümlerim’ diyorsa, o zaman böylesi
sonuçlara hangi bilimsel araştırmalar sonucu vardığını da açıklamak zorundadır.
Bu konularla ilgili bilimsel araştırmaları yoksa, bunlar ve benzeri sonuçları
hangi politik kaygılarından dolayı kabullendiğini açıkca söylemelidir.
Yazarın toplumsal gelişmelere
ters düşen hükümlerini bir tarafa bırakarak, bahsettiği yapının ya da
örgütlenmenin toplumsal yapıyı tahlil etmiş midir? Yoksa herkesi ‘yok edilmesi
gereken güçler’ olarak mı görmüşlerdir? Egemen güçler arasındaki farklılıkları
hiçe sayan, küçük burjuvaziyi yok sayan, aydınları bile hain ve ajan gören,
işçi sınıfını ‘kendinden geçmiş’ olarak nitelendiren ve sonuç olarak tüm bir
halk için ‘alçaklaşmış, hainleşmiş’ nitelendirmesinde bulunanlar için, nasıl
olurda toplumsal yapıyı ‘tahlil etmişler’ belirlemesi yapılır? Her şeyden önce
bunun izahı yapılmalıdır. Bu nedenle, yazar tarafından kesinleştirilmiş
hükümlerin ne kadar havada sallandığını göstermek için zaman zaman 1970’li
yılların toplumsal özelliklerine de vurgu yaparak, sınıflar ve siyasal
eğilimlerine kısaca değinmekte yarar var. Yine toplumsal yapıyı tahlil ettiği
söylenilen örgütlenmenin de, bu sınıf ve tabakalar hakkında verdiği, yazarın da
paylaş-maktan çekinmediği hükümleri sergilemek gerekiyor.
SINIFLAR VE SİYASAL EĞİLİMLERİ
Pazarın dışarıya açılması,
pazar için üretimin egemen duruma gelmesi ve tarımda makinalaşmanın yoğunluk
kazanmasından ilk etapta olumsuz etkilenen topraksız ve az topraklı köylüler
oldu. Kırdan şehre göç hızlandı. Topraktan kopuşu özümseyecek düzeyde
sanayileşme sağlanamadığından, göç, daha çok Batının sanayileşmiş büyük
şehirlerine yöneldi. Küçük çiftçi ailelerin önemli bir kesimi ise ağalardan,
toprak ve ticaret burjuvalarından aldıkları kredilerin altında sürekli ezilir
hale geldiler. Öyle ki, bazı yörelerde bu borçlar neredeyse nesilden nesile
geçer oldu. Ağaların, aşiret reislerinin, ticaret burjuvazisinin vb. özellikle
de devlet bankalarından aldığı krediler yatırımcılıkta değil, esas olarak
tefecilikte kullanıldı. Bu gelişmelerin yanısıra, bir de hızla artan nüfus
oranı gözönüne getirildiğinde, yoksullaşmanın ne kadar ciddi boyutlarda olduğu
kendini gösterir. Bu kesim, demokrasi ve özgürlük taleplerinin hayata geçirilmesinde
işçi sınıfına en yakın duran bir kesimdi. Fabrikalarda, büyük çiftliklerde ve
genel hizmetler sektöründe yoğunlaşmış işçi sınıfı nicel olarak az olmasına
karşın devrimci mücadelenin en dinamik gücü konumundaydı. Bir de henüz
köylülükle ilişkilerini tümden koparmamış ve sürekli işçi olmayan mevsimlik
işçilik yoğundu. Bunlar daha çok Batı'nın metropol kentlerinde geçici iş bulma
olanağına sahip olup sigorta ve diğer sosyal güvencelerden yoksun çalıştıkları
bilinmekte.
Gelişen kapitalizm koşullarında,
kırda küçük mülk sahiplerinden şehirlerde esnaf ve zanaatkarlardan, devlet
bürokrasisinde yer alanlardan aydınlara dek, geniş bir yelpazeyi kapsayan küçük
burjuva kesimi var. Yapısı gereği çok karmaşık özelliklerinden dolayı kaygan,
değişken bir yapıya sahip olduğunu biliyoruz.
Geçmişin klasik elsanatçılığı
ve zanaatçılık 70’li yıllara gelindiğinde hemen hemen ortadan kalkmış duruma
gelmişti. Feodallerden ve ticaret burjuvalarından veya bunların aracılığıyla
bankalardan alınan kredilerle giyim, gıda vb. yanısıra birçok meslek dallarında
servis işi yapan işyerlerinin başında esnaflar gelir. Kıyasıya bir rekabet
ortamında bunlar herhangi bir güvenceye sahip değillerdi. İstikrarsız ekonomik
yapı içinde korku ve panik, esnafın günlük doğal yaşamının bir parçasıydı.
Artan faizler karşısında aldıkları kredileri dahi ödeyemeyecek durumdaydılar.
Yükselen enflasyonla birlikte kitlelerin alım gücü zayıfladığından, çoğu esnaf,
çareyi “deftere yaz”da bulurken, bu yöntem daha fazla borçlanmalarına
yolaçmıştır.
Ayrıca, devlet idari
birimlerinde yer alan memurlar, serbest meslek sahibi avukatlar, doktorlar,
mühendisler vb. küçük burjuvazi içinde her geçen gün nicel olarak yoğunlaşan
kesimlerdi. 1960’ların ortalarına kadar üniversitelerde okuma, hatta ortaokul ve
liseyi bitirme daha çok feodal bey, aşiret ve dini reislerin çocuklarıyla
sınırlı iken, sonraları işçi ve diğer emekçi kesimlerin çocukları da okuma
fırsatı bulabildiler. Yaygınlaşan köy ve yatılı bölge okulları, enstitüler ve
üniversiteler sayesinde oldukça yüksek sayıda öğrenci gençlik ve aydın oluştu.
Geçmişte avukat, doktor vb. olanlar tekrar bölgelerine döndüklerinde aşiret
ilişkileri içinde sıkışıp kalırken, 1960’ ların ortalarından itibaren önemli
bir kesim, devrimci düşüncenin emekçi kitlelere götürülme- sinde ve bu
kitlelerin örgütlü hale getirilmesinde rol almaya başladılar. Zaten demokrasi
mücadelenin başarıy- la sonuçlanabilmesi için işçi sınıfının yedeğe almak
zorunda olduğu güçlerden biri de, küçük burjuvazidir. Küçük burjuvazinin
yoğunlaşması bir anlamda gelişen kapitalist ilişkilere paralel olarak
feodalizmin çözülmesi ve geniş bir kitlesel yelpazenin feodal-aşiret
ilişkilerin- den bağımsızlaşması demektir.
Bu arada genel olarak küçük
burjuvazi, özellikle de aydınlar üzerine bilinen “dehşetli” görüşleriyle kafa
kargaşalığı yaratmayı amaç edinmiş Apocuların, soruna bakış tarzına değinmekten
geçemeyeceğiz.
Bunların devrimci sınıf
mücadelesiyle, demokrasi kavgasıyla uzaktan yakından ilgileri olmadıkları gibi,
demokrasi güçlerinin önüne nasıl engel oldukları da biliniyor. Bayların iddia
ettiği gibi küçük-burjuvazi, “bitmiş” değildir. Tam tersine sosyal, sınıfsal
bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Milyonları bulan bu kesimin varlığı
görmemezlik edilemez. Baylar böylesine kesin bir dille devrimci mücadelenin en
büyük yedek güçlerinden birini inkâr ederlerken, herhâlde kendilerinin ‘ez
gelmişkerem, ez gitmişkirem’ konumuna düşmüş olmalarıyla karıştırmaktadırlar.
Çok geniş bir yelpazeyi kapsayan küçük burjuvazinin içinde şu veya bu oranda
çıkarı feodal ve aşiret reisleriyle işbirliği yapmadan yana olanlar vardır. Ama
bu bir avuç kesimi genelleştirme doğru bir anlayış değildir. Çok zor koşullar
altında yaşam sürdüren birkaç dönüm toprak sahibi bir köylü ailesini veya
bakkalcıyı “ajan”, “hain” diye nitelendirip, “ortadan kaldırılmaları gereken
güçlerdir” fermanıyla haklarında ölüm kararları çıkarmak, ancak ve ancak
provokatörlere özgü olan, işçi sınıfı düşmanlarının saflarını zenginleştiren,
güçlendiren bir anlayıştır. Küçük mülk sahibi çifcilerden, esnaflardan, devlet
bürokrasisinin özellikle alt düzeyinde görev yapan devlet memurlarından,
doktor, avukat vb. serbest meslek sahiplerine dek çok geniş bir yelpazenin
güçlü devrimci bir potansiyeli teşkil ettiği görmemezlikten gelinemez. Asimilasyon
politikasına karşı durma adına, özellikle aydın düşmanlığı yapmalarına anlam
vermek ise hiç mümkün değil. Kaldı ki, Batı’da durum Doğu’dan(KÜRDİSTAN'DAN)
pek de farklı değildir. küçük burjuvazinin genelde egemen güçlerle sıkı
ekonomik ilişkiler içinde olduğu bilinen bir gerçektir. Kapitalist ekonomik
ilişkilerde farklı beklentiler içinde zaten olunamaz. Ama önemli olan bu iki
güç arasında çelişkilerin varlığıdır. Çelişkilerin derinliğine ve kapsamına
göre küçük burjuvazi tavrını zaman zaman işçi sınıfından yana koyabilmekte.
Diğer etkenlerle birlikte böylesi bir anı akıllıca değerlendirme devrimcilerin
görevidir. Sosyal sorunların çözümünün sihirli değneklerle yapılamayacağını
Apocular da gayet iyi bilmektedir. Ama halka karşı düşmanca görevlerini yerine
getirmekle sorumlular.
Eğitim ve öğretimin bir
toplumun aydınlaşmasında ne kadar önemli olduğunu söylemeye gerek yoktur.
Eğitim-öğretim, gelişen toplumsal koşullarda zorunlu ve sürekliliği gerektiren
bir sorundur. 21’ci yy. birkaç yıl kalmış günümüz koşullarında birçok ülkede en
gelişmiş teknolojilerle bu sorun çözümlenmeye çalışılırken, ülkemizde içler
acısı bir durumun yaşandığı tartışılamaz. Okuma-yazma bilmeyenlerin oldukça
kabarık olduğu koşullarda, öğretime, genel olarak toplumun aydınlanma sorununa
tek yönlü bakılmamalıdır. Demokratik ve özgür bir ortamın olmayışından
hareketle, Kürtçe öğrenim olanağının olmadığını söyleyerek, sorunu geleceğe
bırakma tehlikeli ve aynı zamanda çağdışı bir anlayıştır.
Devletin kendi çıkarları
doğrultusunda uyguladığı, daha doğrusu dayattığı bir program vardır. Bu
asimilasyonu içermektedir; Kürt halkının tarihini, kültürünü vb. hiçe sayan,
halkı kendine yabancılaşmasını temel alan, Türk dilini ve kültürünü egemen
kılmayı amaçlayan bir eğitim-öğretim sistemidir. Dayatılan bu programla, bir
halk gerçekliğinin inkârı temelinde ırkçı ve şöven ideoloji yaygınlaştırılmaya
çalışılıyor. Zenginlik kaynaklarının sosyal dağıtımı örtbas ediliyor. Kürt
halkına dayatılan yoksulluğu, sefaleti “Dağlık bölge” gibi masallarla gizleme
amaçlanıyor. Aslında Doğu ve G.Doğu (KÜRDİSTAN)sözkonusu olduğunda altyapı ve
her türlü sosyal hizmetlerin götürülmesi bilinçli olarak geciktirilmekte, hatta
zaman zaman da engellenmektedir. Ama tüm bunlar, madalyonun bir yüzüdür. Diğer
yüzü ise, devlet yönetiminin gösterdiği olağanüstü karşı çabalara rağmen, bölge
halkının da (ÖZGÜRLÜK VE) demokrasi mücadelesinde “ben de varım” demesinin
artık engellenemez konumda olmasıdır. Beklentileriyle orantılı başarı
sağlayamadıkları bir gerçektir. Kürt halkında okuma-yazma oranı arttıkça ve
aydınlaşma daha ileri boyutlar kazandıkça, aydınla geniş halk yığınları
arasındaki fark azaldıkça, halkın her yönüyle içinde bulunduğu koşullara bakış
açısı da değişmekte; sorgulamakta, sorunların çözümü yönünde düşünceler geliştirmekte
ve dünya ile ilişki içine girmektedir. İşkenceyi, hapishaneyi, sorgusuz infazı
ve her türlü baskıyı göze alarak demokrasi ve özgürlük kavgasına daha bir
bilinçlice ve cesaretle atılmaktadır.
Gerçekler bu kadar ortadayken,
“Kürtçe eğitim ve öğretim yapılmıyor,” bahanesiyle okulları dinamitlemeyi,
öğretmenleri öldürmeyi kendine prensip edinmiş Apocular, keçi çobanlarından
oluşmuş bir toplum yaratmayı amaç edinmiş olduklarını saklamamaları gerekir.
Kaldı ki, kürtçe eğitim ve öğretimin bugünkü Türkiye ve dünya gerçekliğinde
geçerliliği de tartışma konusudur. İster Kürt, ister Türk, kim olursa olsun,
hiç kimse dünyadan soyutlanmayı kabul edemez, nitekim de etmemektedirler. Ama
bu, Kürt dilinin, edebiyatının ve kültürünün gelişip serpilmesi yönünde
mücadele verilmeyeceği anlamına gelmez. Yani sorun, salt bir dil sorununa
takılamaz. Bir avuç garip grupcuklar milyonlar adına hareket etme özgürlüğüne
sahip değildir. K.Irak’taki(GÜNEY kÜRDİSTAN) uygulamalar da buna en açık örnek
oluşturmaktadır. Açıkçası, Apocuların bu tutum ve davranışlarıyla kimlere
hizmet ettikleri ortadadır. Bunlar uzay çağında Ortaçağ karanlığını
özlediklerini “Aryen halk olma bilinciyle” dile getirmekten başka bir şey
değildir. Bir devrimci örgütlenmenin amacı, karşı tarafın yönelimlerini çok
yönlü, hemen her alanda kapsamlı bir mücadele geliştirerek boşa çıkarma
olmalıdır. Ama Apocuların cesaret, emek, kültür, bilgi ve bilinç gerektiren
böylesi uğraşlarla nasıl alay ettikleri bilinmekte.
Bayların özlemini duydukları
eğitim sisteminin üzerinde uzun uzadıya durmaya gerek yok. Aşağıdaki satırlar
her şeyi anlatmaya yeterlidir;
“Biz her bireye kendine
özgü ve bir halkın yüce çıkarlarının gerisinde seyreden ne kadar derdi,
kıvancı, üzüntüsü, sevinci varsa, hepsini...feda edebileceğini dayattık”
“Çocuklar biraz kendilerine
gelip oyun oyamaya başladıklarında bu bilinç ve ruhla büyütülmeli” (Serx. Sayı.
51. s,12)
Henüz ismini koyamadıkları
insandan başka bir mahlukat beklentisi içinde olduklarını söylemekteler. Ortaya
çıkartacaklarını iddia ettikleri bu ne idüğü belirsizlerle sınıfsız bir toplum
yaratacaklarmış! İlk denemelerini Kandil’de kurdukları dergâhta yaptıklarını,
bu nedenle insani bir varlık olmadıklarını ispat için her türlü vahşilikleri
sergilediklerini biliyoruz. Eğitim sistemlerine uyum sağlamada zorluk çeken
çocukları niçin katlettikleri de böylece açığa çıkmış oluyor.
Baylar aynı sekter bakış
açılarını, Kürt egemen güçlerinin farklı siyasal eğilimler göstermesini kabul
etmemekle ve kapitalist üretim ilişkilerinin yolaçtığı sosyo-ekonomik yapıyı
inkâr etmeleriyle de göstermekteler. Politik düzlemde egemen güçlerin tümünü
aynı pota içinde değerlendiriyorlar. Ortaya çıktıkları ana kadar kavak
yapraklarının bile sallanmadığını, ama kendileriyle birlikte mucizevi bir
biçimde her şeyin duraganlıktan kurtulup hareketli hale geldiğini ve değişime
uğramaya başladığını iddia eden Apoculardan başka bir anlayış zaten beklenemez.
Papaz Kapon’dan daha beterler.
Çok partili yaşama geçişle
birlikte Kürt feodallerinin en baskıcı ve en kodamanları Demokrat Parti’de
toplandı. Daha sonraları Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi ve Milliyetçi
Hareket Parti’sinde yer aldılar. Devrimci güçlerin gelişmesi karşısında ürken
bazı feodaller, dini ve aşiret reisleri MSP ve MHP’ye açıktan destek verdiler.
Bunlar özellikle her iki MC hükümetleri döneminde devlet olanaklarını da
kullanarak hiçte küçümsenmeyecek desteğe sahip oldular. MHP gibi Türk
milliyetçiliğini temel alan bir gücün, Kürt feodal, şeyh ve aşiret reislerince
desteklenmesi, bu güçlerin sıkıştığında neler yapabilecekleri açısından önemli
bir göstergedir. Ama yine de küçümsenmeyecek bir kesim Cumhuriyet Halk Partisi’
nde kalmaya devam etti.
Her şeye rağmen CHP ve diğer
burjuva partilerini aynı kefeye koyarak değerlendirmek yanlıştır. Politikada
tekdüzelik kabul edilemez. 70’li yıllara gelindiğinde, küçük burjuvazinin, işçi
ve köylü yığınların önemli bir kesiminin desteğini almayı başaran CHP, tabanını
genişletti. Küçük burjuvazinin ve işçi sınıfının yaşam standartında göreceli
bir iyileştirmeyi hedef alıcı bir politika izlemesi, bu destekte önemli rol
oynadı. Ama kitlelerin, beklentilerini ne oranda karşılayıp karşılamadığı
ayrıca tartışılması gereken bir sorundur.
Kürt egemen güçlerinin böylesi
siyasal örgütlenmeler içinde yer alması yöresel de olsa hiçbir taleplerinin
olmaması anlamına gelmemektedir. Eskiden olduğu gibi, asalarını
kaldırdıklarında halkı hizaya dizemediklerinin bilincinde olduklarından, emekçi
yığınlar üzerinde sömürülerini devam ettirebilmek için ekonomik ve sosyal
alanda ciddi değişimlerin gerekliliğini kabul eder hale gelmişlerdir. Nitekim
su, yol, elektirik, okul vb. alt yapı hizmetleri ve fabrikalar için yatırım
taleplerinde bulunmaya başlamışlardır. Onların daha çok oy avcılığına yönelik
bu istemlerinin emekçi kitlelerin talepleriyle uyumluluk gösterdiği de bir
gerçektir. Ayrıca Cumhuriyet öncesi klasik katı feodal beyliğini ve aşiret
reisliğini devam ettirmek isteyenlerin oranının gün geçtikçe azaldığını kabul
etmek gerekir. Bir çoğu ya kapitalist toprak sahibi olmuş ya da şehirde
ticaretle uğraşır hale gelmiştir. Gelişen kapitalist ilişkiler içinde yerlerini
alma çabası yürütmektedirler. Bu nedenle ekonomik yatırımların ve altyapıda
iyileşmelerin çıkarlarına hizmet ettiğini artık görmeye başlamışlardır.
Kürt feodalleri ve
burjuvalarının bilinen özelliklerine, konumlarını koruyabilmek için sundukları
tüm hizmet- lere karşın, zaman zaman kırbaçlanmaktan kutulamamış- lardır. 27
Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’de baskılara uğramaktan kendilerini
alıkoyamadılar. “Vata- nın ve milletin bütünlüğü” balyozu onları da
dıştalamadı.
PKK’nin demokrasi ve özgürlük
sorunu olmadığı için, güçler ayrılığını hesaba katan bir politika yürütmesi de
beklenemezdi. Bu nedenledir ki, MHP ile CHP’yi aynı kefeye koyarak
değerlendirmiştir. Oysa devrimci politika egemen güçler arasındaki çelişkileri
daha fazla derinleş- tirmeye ve bu çelişkilerden olabildiğince yararlanmayı
amaç edinir. CHP’nin anti-faşist konumda bulunması egemen güçler cephesinde bir
gediği ifade eder. Aktif bir biçimde karşı duruş sergileyip sergilememesi ayrı
bir tartışma konusudur. Ama nereden bakılırsa bakılsın, 1970’li yıllarda
kitlelerin demokratik mücadelesinin örgütlendirilmesi, faşist baskı ve terörün
geriletilmesi açısından CHP’nin yadsınmayacak bir güç olarak kabul edilmesi
zorunluydu. Böylesi bir yaklaşım, faşizmden yana tavır koymuş burjuvaziye karşı
yönelimi dıştalamaz, tersine devrimci sınıf mücadelesinin manevra alanını
genişletir.
Apocuların genel, teorik
anlamda milli burjuvazinin kapitalist üretim ilişkisi içindeki konumunu
kavramaktan uzak oldukları bilinmekte. Çünkü, onlara göre milli burjuvazi
Kafdağı’nın ötesinde, görünmeyen bir varlıktı. Oysa milli burjuvaziden
kapitalizme karşı olması beklenemeyeceği gibi, bu sınıfın her hangi bir biçimde
işbirlikciliğe yönelebileceğini de kabul etmek gerekir. İşbirlikciliğin
kıstaslarının neler olduğu baylarca da bilinmemektedir. Diğer yandan içinde
bulunduğumuz koşullarda, şu veya bu ülkenin sınırlarına hapsolmuş kapitalizmin
düşünülmesinin olanaksız olduğu, dolayısıy- la uluslararası ticari ve ekonomik
ilişkilerden tecrit olmuş bir burjuvazinin olamayacağını kavramaktan uzaklar.
Baylar bu kadar basit bir olguyu karmaşık hale getirmek için ellerinden gelen
çabayı göstermekteler. Ulusal burjuvazinin kendi pazarını başkalarıyla bölüşmek
iste- mediği bilinen bir gerçektir. Ama buna rağmen siyasal alanda aktif bir
konumda olmayışı, ekonomik gücünün oldukça sınırlı oluşu, toplumsal yapının
içinde bulunduğu koşullar vb. nedenler, pazarın bölüşümüne karşı yeterli tavır
alışını zorlaştıran belli başlı etkenlerdir. Zaten bu kesim, sınıf çıkarları
gereği uzun vadeli mücadelenin iniş ve çıkışlarına göre tavır alır. Yine de
konumu gereği, nereden bakılırsa bakılsın, devrimci mücadelenin önemli ittifakçı
güçlerinden biridir. Kaldı ki, milli burjuvaziyi sadece Doğu ile
sınırlandırmaya kalkışma da bir o kadar akıl ermez bir tutumdur. Batı’da da
milli burjuvaziden bahsetme mümkündür. Bunların özellikle İstanbul burju-
vazisi olarak tanımlanan işbirlikçi burjuvaziye karşı ayakta kalabilmenin
çabası içindedir.
Apocu bayların sadece
tanımlamaktan yoksun oldukla- rı milli burjuvaziye karşı değil, akıldışı
düşünmeyen, sorunlara salt arpacık deliğinden bakarak çözüm getir- meyen,
istihbarat örgütlerinin kucağında oturmayı kabul etmeyen herkese, daha
açıkçası, tüm devrimci güçlere karşı neden bu kadar saldırgan tavır içinde
bulun- duklarını, o dillerinden hiç düşürmedikleri meşhur “derin tahlil”lerine
baktığımızda rahatça görebiliriz. Gerçekten devrimci bir mücadele yürütülmek
isteniyorsa, tüm sınıf ve tabakaların üretim biçimindeki yerlerine, üretim
araç- larına ne oranda sahip olup olmadıklarına, ülke zengin- liğinin
bölüşümünde ne oranda pay alıp almadıklarına, bunlara paralel olarak ekonomik
ve siyasal alanda oynadıkları rollere vb.doğru çözümlemenin getirilmesi
gerekir. Hem demokrasi ve özgürlük mücadelesinden yana olduğunu söyleyeceksin,
hem de burjuvazinin içindeki farklı eğilimleri görmemezlikten geleceksin ve
feodal egemen güçte olsa, sosyal demokratlarla birlikte olanlarla, faşist
güçlerle çıkarı çakışanları aynı kefede değerlendireceksin…Yani egemen sınıf
içindeki çeliş- kileri yadsıyarak, herkesi ‘...resmi ideolojinin Kürtler
içindeki ajanları’ ilan edeceksin. Bu biçimde düşünce ve hareket tarzını
ancak artniyetliler yapabilir.
Sadece feodallerle, aşiret
reisleriyle ve burjuvalarla yetinilmemekte, aynı anlayış ve söylem küçük
burjuvazi için de geçerli kılınmakta. Bugün milyonlarla ifade edilen küçük
üreticiyi, bakkalı, esnafı, aydını ve bürok- ratları, yani genelde küçük
burjuvaziyi “ajan, hain,” ilan ederek işçi sınıfını geniş kitlelerin
ittifakından yoksun bırakmaya yönelik çaba içinde olanlar, ipleri karanlık
güçlerin elinde olan kuklalardır. Türkiye’de böylesi karanlık faaliyetler
içinde bulunanlar kitleler nezdinde mahkum edilmediği sürece demokratik ve
özgür gelecek kurulamaz.
Ama kafa kargaşalığını sadece
bu konularda yarat- makla kalmadıkları biliniyor. Teori diye yarım
yamalak ortaya sergiledikleri incilerle, kapitalist üretim güçleri ve
ilişkilerinin Kürt halkının varlığını tartışılır hale getirdi- ğini
söylüyorlar. Adına mücadele yürüttüğünü iddia ettiği bir halkın varlığını
tartışma, Apoculuğa ve onlara zoraki eklemlenmiş Beşikçi’ye özgü bir mantıktır.
Kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesi, modern sınıfların ortaya
çıkması ve bundan ötürü kapalı köy ekonomisinin hızla tasfiyeye doğru
gitmesiyle birlikte, Kürt halkı da büyük değişimler geçirmiş modern tarih
sahnesindeki yerini almıştır. Doğu bölgesinde kapitalist gelişme Ege ve Marmara
bölgesi kadar yaygın olmadığı dorudur. Bu durum İç Anadolu ve Kara Deniz
bölgeleri içinde geçer- lidir. Kapitalist pazar ilişkilerinin gelişmesinde
bölgeler arası dengesizlik sadece Türkiye’ye özgü bir özellikte değildir.
Kapitalizmin egemen olduğu tüm ülkeler için bu geçerlidir. Doğu’da gelişmenin
ağır seyretmesinde elbet- te diğer faktörler de rol oynamıştır. Ama tüm
bunlar hemen her alanda ortaya çıkan değişimin inkâr edilmesini gerekli kılmaz.
“1940’lı yıllardan sonra hiç bir şey gelişmedi” veya “halkımız bir kadavra
haline getirildi ve bitirildi” benzeri ne idüğü belirsiz yorumlarla ortaya
çıkan gelişme ve değişmeleri görmemezlikten gelmekle, aslında niteliklerini ve
niyetlerini açığa vuruyorlar. Kürt halkının varlığını inkâr edenlerle aynı koltuğu
paylaşmış olduklarını göstermiş oluyorlar. Kaldı ki, bugün burjuva- zinin
katmerleşmiş işbirlikçi kanadı bile Kürt varlığını inkâr ettiğini söylemiyor.
Değişimi ve Kürt halkının varlığını kabul etmeyen birileri varsa, o da,
Apocular ve Apocuların resmi sözcülüğüne oynayan Beşikçi’dir.
Anlaşılması basit bu tür
sorunlara değinirken, kapita- lizmin feodalizme karşı ilerici, devrimci
olduğunu söylemek istiyoruz. Toplumların gelişme tarihi ele alındı- ğında bu
gayet anlaşılırdır. Ama Apocu baylar da her şey tersine işlemektedir. Apocular
feodal üretim ilişkilerine karşı köleci, kapitalist üretim ilişkilerine karşı
feodal üretim ilişkilerinin savunuculuğu yapmaktadırlar. “Feo- dalizmin
ideolojik-politik biçimlenişten ekonomik biçimle nişe dönüşmesi (!)” ne
oldukça hayıflanıyorlar;
“Feodal
sosyo-ekonomik yapının şekillenmesi yabancı karakterde olduğundan, yerleşik
halkın diline, kültürüne ve eski dini özelliklerine karşıt olarak geliştiğinden
bu durum, toplumun ulusal nitelikteki örgütlenişini ve özgür- lükçü değerleri
büyük oranda koruyan aşiretlerin sosyo-ekonomik örgütlenişini çözmüş, bu da
örgütsüzlüğü doğurmuştur.” (Örgütlenme Üzerine, s. 99)
Görüleceği üzere, ne idüğü
belirsiz örgütlenme adına aşiret örgütlenme biçimini feodal örgütlenme biçimine,
dolayısıyla köleciliği feodal üretim biçimine göre ileri kabul etmiş oluyorlar.
Apocu bayların iradi gücü, Kürt halkını aşiret örgütlenmeleri düzeyinde tutmaya
yetme- yince, feodalizme boyun eğmek zorunda kalıyorlar ve bu sefer de
kapitalizme karşı feodalizmin savunuculuğunu yapıyorlar;
“Kürdistan’daki bu
yetersiz sosyo-ekonomik ve ulusal örgütlenme, kapitalizme dayalı sosyo ekonomik
örgütlenme karşısında dayanıksızlığını açıkca sergilemiştir.” (ÖÜ, s. 104)
Amaçları, “dağlara çekilerek”
yaşam sürdürme pahasına feodalizmin bayraktarlığını yapmadır. Kaldı ki,
kapitalizm nasıl proletaryayı ortaya çıkararak sosyalizmin koşullarını
yaratmışsa, ülkede gelişen kapitalizm de Kürt halkını modern sınıfsal
mücadelenin içine çekmiştir. Demek ki son elli yıl, söylenildiği gibi
“olağanüstü durgun” geçmemiş, tersine çok büyük alt-üst oluşlar yaşanmıştır;
aşiretsel ve mezhepsel bölünmüşlüğün yerini politik oluşumlar almış,
ırgatcılığın, angaryacılığın yerine ücretli işçilik gelmiş ve zanaatçılığın
yerine modern işletmeler, fabrikalar yükselmiştir. Tüm bu gelişmeleri görmeyip,
“kapitalizm ulusal yokoluşumuzu getiriyor” diyerek, küçük burjuva ruh haliyle
heyecana kapılan baylar, “Kürt halkı feodal dönemde ulusal ögelerini daha
iyi geliştiriyordu” benzeri saçmalıklara sarılarak feodallerin gönüllü
kolluk kuvvetleri olduklarını ispatlıyorlar. Böylesi bir anlayışın gideceği
başka bir yer yoktur. Kapitalist gelişmenin ortaya çıkardığı sosyo-ekonomik
yapı karşısında şaşkınlığa düştüklerinden uzun, sabırlı ve örgütlü devrimci
mücadelenin gerekliliğine inanmadıkları için çareyi makinaları, fabrikaları,
okulları dinamitlemekte buluyorlar. Eylem ve anlayışlarıyla Kürt ve Türk emekçi
yığınlarının üzerinde acımasız sömürünün örgüt- lendirilmesine nasıl katkıda
bulunduklarını biliyoruz. Ama onlar, gelişmeleri hangi biçimde ele alırsa
alsın, bahsedilen yıllar “durgun” geçmemiş; Kürt halkı ciddi değişimler
geçirmiş, baskıya ve sömürüye karşı her geçen gün artan bir biçimde
başkaldırının içine girmiştir. Bu çok yönlü değişimi ve savaşımı soyut tarzda
kavrayıp bir halkın geçmişini ve geleceğini birkaç pat-putla özdeşleştirenlerin
aslında kimlerle uyum içinde olduğu açıkça ortadadır.
İsmail Beşikçi’nin öne sürdüğü
‘...toplumsal ve siyasal çelişkiler’ bu biçimde ortaya konulmuş, ‘...dost
güçlerin ve düşman güçlerin konumunu’ yukarıda değindiğim tarzda
saptamışlardır. Yazar, bu tarz toplumsal çelişkilerin çözümleniş biçimini, dost
ve düşman güçlerin belirlenmesini, Kürt halkının çıkarları için doğru olduğunu
savunuyor. Böylece, Kürdü Kürde kırdırmanın farklı bir versiyonunu savunmuş
oluyor.
Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, sürekli
Kürt halkını yine farklı bir biçimde aşağılama var; ‘1938’lerden sonra Apocular
ortaya çıkana kadar geçen yıllar ‘Durgun’ yıllardı diyor. Neye göre durgundu,
ya da durgunlukta hangi ölçüler geçerli hiç değinilmiyor. Ayrıca, toplumsal bir
yapıyı durgunlukla, sabit olmakla tanımlama kadar saçma bir şey olamaz. Bu,
eşyanın tabiatına aykırı bir söylemdir. Bu yıllar içinde yaşanan değişimi,
dönüşümü, tüm bir yapının adeta alt-üst oluşu metafizik düşünceden hareketle
redediliyor. Dolayısıyla toplumun varoluşu inkâr ediliyor. Ne yapıp yapıp
‘Meftun’ gösterme çabası sarfediliyor. Bu hükme varışının nedeni sorulduğunda
da, hiç aldırış etmeden, ‘yenildiler’ o nedenle bahsedilen yıllar ‘durgun
geçti’ veya ‘asimile edildiler’, ‘bitirildiler’ yanıtıyla yetinmekte.
İsyanların ortaya çıktığı dönemin özelliklerini, nedenlerini ve hedeflerini
ortaya koyma nedense işine gelmemekte. Bir toplumun yaşamsal değerlerini tetik
çekmeye indirgemek olsa olsa ancak Beşikçi’ ye özgü sosyolojide görülür.
Ekonomik yapıda, siyasette, kültürel değerlerde, dinsel yapıda vb. alanlarda
yaşanan değişimleri yadsıma hiç bir gerçeği değiştirmez. Tüm bunların genel
olarak toplumun ve bireylerin yaşamlarına olan etkilerini bir tarafa bırakıp,
düz bir mantıktan hareketle, ‘durgundu’ ya da ‘değişim olmadı’ demek, tam
anlamıyla bir bağnazlıktır. Karşıtlıkları, çelişkileri, toplumsal yapının
geçirdiği değişim ve dönüşümleri görmemezlikten gelme, toplumsal yapıyı mekanik
olarak algılamadır. Toplumsal yaşantıya yön veren birbiriyle ilişkili
kavramları anlamsızlaştırarak veya kavramların içini boşaltarak istediği
biçimde yorumlamaya çalışan Beşikçi, ne yapıp yapıp Kürt halkını ‘meftun’
gösterme gayretini inatla sürdürmekte. Hemen her fırsatta övgüler yağdırdığı
‘Tanrı’sıyla ancak bu biçimde bütünleşeceğine inanmakta. Bu noktalardan
hareketle, 1920’li ve 1930’lu yıllarda ortaya çıkan isyanları ve özellikleri
üzerinde durmada yarar görüyorum.
KÜRT İSYANLARI VE ÖZELLİKLERİ
Osmanlı İmparatorluğu’nun
hiçbir döneminde Kürt egemen güçlerinin halk üzerindeki ekonomik ve siyasal
gücü kırılmamış, kırılma yönünde de ciddi bir adım atılmamıştır. İmparatorluğun
Batı’da yükseldiği sosyal temellerle Doğu’da yükseldiği sosyal temeller
arasında tam bir farklılık vardır. Bu farklılığı korumak için Batı’da sosyal
yapıyı geliştirici yönde hareket ederken, Doğu’da(KÜRDİSTANDA) varolan yapıyı
olduğu gibi tutmaya, korumaya yönelmiştir. Yani, Doğu’da her feodal beyin
hükmettiği alanda toprağın ve halkın tek hakim gücü olma konumuna
dokunmamıştır. Kürtlerin bir nevi otonom hakları vardı. Bu otonom
görüntüye dayanılarak derebeylik sistemi yüzyıllar boyu süregelmişti. Feodal
beyler, aşiret reisleri ve şeyhler kurumlarıyla ayakta kalarak ekonomik
çıkarlarını korumuşlardı.
Bahsettiğimiz bir nevi otonom
yapı, Cumhuriyetin ilanı ile birlikte devlet örgütlenmesinin önündeki en büyük
engellerden biri olarak görülmüştü. Misak-ı Milli sınırları belirlenmiş ve bu
sınırlar içinde kapitalist üretimi egemen kılacak yönelimler içine girilmişti.
Merkezi bir ekonomik yapı içinde Türk egemen güçleri de bu pazardan payını
almayı ve siyasi otoriteye ortak olmayı istiyordu. Bu yönelimin ekonomik ve
siyasal alandaki etkinliklerine darbe vuracağını gören Kürt egemen güçleri,
1920’li ve1930’lu yıllarda bir dizi isyanlar geliştirdiler. Halkın sınırlı da
olsa bu isyanlara destek vermesi, Cumhuriyetle birlikte içinde bulundukları
yoksulluktan bir an evvel kurtulacaklarına inanmanın yanılgısının da hiç olmadığını
söyleyemeyiz. İsyanlar, aynı zamanda Kürt halkının kimliğini kabul ettirme gibi
haklı nedenlerin de rol oynamış olmasına karşın, üzerine şiddetle gidilerek
bastırıldılar. Günümüzde yaşananlar da dikkate alınırsa, geçmiş dönemde ‘İsyan’
diye öne sürülen bazı olaylar gerçekten isyan mı yoksa bilinçli kışkırtmalar
mı, tartışma götürür. Örneğin Simko, Şeh Sait vb. Ama sonuç olarak bulunan
çözüm geyet basitti; “inkâr edelim, kendi halleriyle başbaşa bırakalım, ama
alacağımızı da alalım” Çizilen politika en yalın bu biçimde ifade edilebilinir.
Başka türlü “tek millet” sağlanamazdı.
Kürtler’in Cumhuriyet
yönetimine varlıklarını kabul ettiremeyiş nedenlerine gelince;
Emperyalist güçlerin Anadolu’yu
işgal hareketine karşı yürütülen kurtuluş savaşı sırasında her türlü olanağını
seferber ederek direnen Kürt halkı, insan ve ekonomik güç açısından büyük
kayıplara uğramıştı. Zaten oldukça geri bir ekonomik yapı egemendi.
Zenaatcılığa, hayvancılığa ve kendine yetecek kadar tahıl üretimine dayanan
gelir kaynakları, bu savaşla birlikte daha da tahrip olmuştu. Daha imparatorluk
döneminde sultana asker gönderemez duruma gelmiş, uzun süreli savaşlardan ve
bunun yanısıra aşiretler arası çatışmalardan güçsüzleşmiş, her an aç kalmayla
karşı karşıya kalmış olan halk, adeta son hamlesini işgalci güçlere karşı
yapmıştı. Bu koşullarda halkın, Misak-ı Milli’nin belirlenmesinde ve
Cumhuriyetin kuruluşunda oynadığı rolü, ülkenin yeniden inşası dönemimde de
devam ettirme isteğini yönetime kabullendirecek düzeyde topyekün bir direniş
geliştirmesi oldukça zordu. Ayrıca karşılarında demokratik hakların
kullanılmasını hazmedemeyen, inkârla sorunların üstesinden geleceğine inanmış
modern bir güç vardı.
Değişimin bilincinde
değillerdi. Oysa gelişmekte olan burjuvazisi imparatorluktan devraldığı mirasla
modern devet örgütlenmesini gerçekleştirmiş, ordusunu yetkinleştirmiş,
uluslararası planda tanınmış, hatta birçok uygulamalarıyla ekonomik alanda
güçlenmeye başlamıştı.
Bir diğer önemli neden de,
Kürtler Osmanlı İmparatorluğu döneminde genel bir otonomi çatısı altında
örgütlenmemiş, böl ve yönet politikasına uygunluk içinde her aşiret reisi ve
feodal beye pratikte adeta bir otonomi verilmiştir. Merkezi otoriteye
başkaldırmama koşuluyla bölgelerinde her türlü serbesti hakkına sahiptiler. Bu
nedenle de aşiret ve mezhep çelişkileri rahatça kullanılarak, halk, zaman zaman
birbiriyle çatıştırılmıştır. Özellikle aşiretler arası çatışma ve çelişkilerden
dolayı ciddi bir birlik kurulamamış, birlik için fazla bir çaba da
gösterilmemiştir. Her aşiret reisi, feodal bey söz sahibi olduğu bölgenin
çıkarıyla yetinmeyi yeğlemiştir. Böylesi çelişkilerin yoğunca yaşandığı
koşullarda, farklı zamanlarda farklı aşiretlerin geliştirdiği isyanların halkın
genel taleplerini içermesi ve sonuç alması pek olanaklı değildi. Zaten aşiret
reisleri ve feodal beyler ağırlıklı olarak halkın çıkarları için değil,
sarsılan ekonomik ve siyasal çıkarlarını yeniden inşası için isyan
çıkarmışlardır.
Kürt halkının kendi içinde
bölünmüşlüğünün yanısıra, ayaklanmalara önderlik edenler de, Osmanlı merkezi
örgütlenmesiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin kapitalist dev- let örgütlenmesi
arasındaki farkı görmememişlerdir. Yeni devlet, modern temellerde yükselmiş bir
örgütlenmeydi. Cumhuriyet burjuvazisinin Kürt halkından istediği sadece boyun
eğiş ve sükûnet değil, pazarı kapitalist temellerde genişletme, ekonomik
sömürüye ve siyasal etkinliğe ortak olmaydı. Gelişmekte olan burjuvazinin
kapitalist iştahı sözkonusuydu. Kürt feodal güçleri böylesi bir farklılığı
görmediler. Sıkıştırıldıklarını farkına varan aşiretler, sahip oldukları
topraklarla sınırlı ‘otonomi’ lerini korumak için ayaklanmaya kalkıştı. Geçmiş
dönemlerden kalan klasik alışkanlıklarıyla tavizler kopartacaklarını sandılar.
Bu durum, ister istemez ayaklanmayı yerel kıldı, geniş kitlelerin desteğinden
yoksun bıraktı. Bu durum merkezi yönetim açısından bir avantajdı ve dolayısıyla
bastırmada fazla bir zorluk çekilmedi.
Aynı dönemde iç koşullar olduğu
kadar dış koşullar da Kürtler açısından içaçıcı değildir. Lozan anlaşmasından
sonra Kürtler, Iran, Türkiye Cumhuriyeti, Irak’ı işgal etmiş İngiltere ve
Suriye’yi işgal etmiş Fransa arasında parçalanmış oluyordu. Yeniden belirlenmiş
sınırların ortaya çıkardığı koşulları yeterince değerlendirememiştir. Batı
Avrupa ise, ortaya çıkan yeni konjektörün bozulmasından yana değildir.
İngiliz’ler ve Fransız’lar kendi çıkarları gündemleştiği koşullarda, merkezi
yönetimlerden daha çok tavizler koparabilmek için kendiliğinden gelişen
isyanlara destek sunmuşlar, tam bir provakatörlük yapmışlardır. Hatta zaman
zaman bu emperyalist güçler, isyanların gelişmediği koşullarda amaçlarını
gerçekleştirmek için halk içinde kışkırtıcı roller de oynamışlar, isyanlar
çıkarmışlardır. Bu durum Kürt halkı için daha bir felaket olmuştur.
SSCB ise, emperyalizme vurduğu
darbeyi ve genelde ezilen ve sömürge uluslar açısından oynadığı rolü dikkate
alarak, Ankara’da Kemalist yönetimi desteklemiştir. Hem böylece, Sovyetler
Birliği’nin güney sınırlarının güvence altına alınması da sağlanmış olunuyordu.
Parçalanmışlık, dönemin iç ve
dış siyasal koşullarını yeterince bilince çıkartamamanın yanısıra, halkın
demokratik ve ekonomik taleplerini dile getirmekten uzak olan bu direnişlerin,
çok sert biçimde bastırılmasının bir nedeni de, burjuvazinin farklı kanatlarının
ya da eğilimlerinin iktidar kavgasıdır. İsyanlar bahane edilerek Cumhuriyetin
demokrasi ile bütünleşmesi engellenerek demokratikleşme sürecinin önüne
geçilmiştir. Kemalist kanadın direnişine rağmen, Damat Ferit Paşa geleneğini
devam ettirmek isteyen Okyar hükümetinin oluşumunda, ve daha sonraları Celal
Bayar’ın başbakanlığa gelmesinde bu isyanların kullanılmadığını söyliyemeyiz.
Cumhuriyetin ilanından ikinci
dünya savaşına kadarki dönemde, İsyanlar bastırılmış, isyanlara katılanların
önemli bir kesimi imha edilmiş, her an başkaldırabilecek olanlar ise, sürgüne
gönderilmiş, geriye kalanlar da tam bir baskı altına alınmıştır. Sonsuz
diyebileceğimiz yetkilerle donatılmış genel valilik sistemi getirilerek,
jandarma ve polis gücüyle halkın üzerinden kılıç eksik edilmemiştir. Bu arada
getirilen Takrir-i Sükun yasası, çıkartıl- dığı ilk dönemde irticai
odaklara ve emperyalist işbirlikçilere karşı olduğu söylenilmişse de, giderek,
Kürt kimliğinin tümden inkârını hedeflemiştir. Sonraları kapsamı daha da genişletilerek,
işçi ve köylülüğün devrimci demokratik mücadelesini bastırmaya yönelik
uygulanmaya başlanmıştır.
Yani ikinci dünya savaşına
kadarki dönemi, yükselmekte olan burjuvazinin, ülke genelinde ekonomik ve
siyasal otoritesini kurduğu yıllar olarak da değerlendirebiliriz. Öte yandan
demokratik açılımlardan korkan ceberrut bir devletin yetkinleştiği bir dönem de
diyebiliriz.
İsyanların bastırılmasından
sonraki, yani 1984 Eruh ve Şemdinli silahlı baskınlarına kadarki dönemi, İsmail
Beşikçi, Apocu mantıktan hareketle, kavak yellerinin bile esmediği bir dönem
olarak nitelendirmekte, hatta Kürt halkının, bir anlamda üzeri betonla
örtülenmiş mezara koyulduğunu iddia etmekte. Yani, ‘Hayali Kürdistan burada
gömülüdür’ düşüncesini kabul etmektedir. Kabul etmekten sakınca duymadığı bu
belirlemenin hemen devamında, Apocuların 1984’te Kürt halkını yoktan varettiği
iddiasını, daha doğrusu taptığı ‘Tanrı’nın yoktan varettiğini ileri sürmekte.
Egemen güçlerin niyet olarak ileri sürdüğü düşünceyi kabullenmekle yetinmeyen
bay Beşikçi, ‘gerçeğe’ dönüştürmekte. Aynen şöyle
demekte;
‘Kürdistan’ın hayal edilmesi
bile mezara gömülmüş, mezar taşlarla doldurulmuş, betonlaşıp kapatılmış...’ *
Hayalin mezara gömülmesi veya
mezarların taşlarla doldurulması, Kürt isyanlarının söylenildiği gibi pek de
kanlı bastılmadığını ima etmesi ayrı bir tartışma konusu. Adeta bir seromoni
tanımlarcasına sorun dile getirilmeye çalışılmakta. Hayalin mezara gömülüp,
mezarın da cetsetlerle değil de taşlarla doldurulması yine de insana ‘Çok şükür
kurtulmuşuz’ dedirtecekken, birden bire Kürt halkının yokedildiğini vurguluyor.
Üfürükçü hocalar misali cinler ve periler arasında mekik dokuyor. Bunlardan
birinin yanında tercih yapamamanın sancılarını yaşıyor. Salt üfürükçülükle işin
içinden çıkamayacağını anlayınca, sihirbazlığını kullanmaya başlıyor. Mezara
gömdüğü ya da gömdürdüğüne inandığı Kürt halkının, bu sefer de inandığı ‘Tanrı’
tarafından yeniden nasıl yaratıldığına dair inciler dökmeye başlıyor;
’....15 Ağustos 1984’de Eruh ve
Şemdinli baskınlarıyla başlayan gerilla mücadelesi, Türk devlet yönetiminde,
Türk siyasal sisteminde şok yarattı...’*
Bu kadarla kalmıyor, bakın
‘gerilla mücadelesi’ neler yaratmış;
‘...gerilla mücadelesi
Türkiye’deki siyasal kültürü, siyasal değerleri yakından etkiledi, giderek Türk
devlet ve hükümet yönetiminin, Türk toplumunun çözülmesini getirdi’ ve ‘...Kürt
toplumunun çeşitli kesimlerinde önemli kurumlaşmalar meydana geldi.’ *
Gördünüz mü, Beşikçi’nin şefi nelere muktedirmiş? Tersyüz edilmek istenen gerçekler acaba böyle mi? Bu noktada, esas hedefi Kürt halkı olan terörün ortaya çıkış koşullarını ve sonuçlarını irdelemekte yarar var.
12 EYLÜL DARBESİ
Türkiye tarihinin en kanlı
darbelerinden biri olan 12 Eylül 1980, egemen güçlerin yüz karası olarak tarihe
geçmiştir. Tekelci egemen güçlerin en kodaman kesimine dayanan cuntanın,
önündeki engelleri aşmada fazla zorlanmayacağı açıktı. Cunta, iktidarı gasp
eder etmez ilk iş olarak meclisi dağıttı, anayasayı rafa kaldırdı, sendikaları,
dernekleri, partileri vb. tüm demokratik kurum ve kuruluşları kapattı. Sorgusuz
sualsiz kitlesel tutuklamarıyla, işkenceleriyle ve katliamlarıyla Pinoce
faşizmini geride bıraktı. Her şey beş kişilik Milli Güvenlik Kurulu’nda
merkezileştirildi. Daha sonra 1982’de yapılan anayasa referandumu ile demokrasi
ve insan haklarıyla bağdaşmayan devlet örgütlenmesinin siyasal belgesi
meşrulaştırıldı. En ufak bir muhalefetin bile çizmeler altında ezildiği, susan
bir Türkiye yaratmayı amaçladılar.
12 Eylül darbesiyle birlikte
işçi sınıfı mücadelesinin yenildiğini iddia eden bazı kesimler var. Bu tür
değerlendirmeler, eğer yanılgının bir ürünü değilse, koşulları oldukça
abartmaktan kaynaklanmaktadır. Çünkü devrimci demokrat güçler ne iktidarı ele
geçirmişlerdi, ne de iktidara alternatif olma gibi bir konumları vardı.12 Eylül
öncesinde devrimci demokratik mücadelenin hayli geliştiği, küçümsenmiyecek
mevziler kazandığı doğrudur. Ama örgütlü bir mücadeleyle iktidara yürüme gibi
bir durumu yoktu. Elde edilen demokratik kazanımların korunmaya ve
geliştirilmeye çılışıldığı koşullarda, 12 Eylül’e yakalanmayla ifade edilecek
bir durum sözkonusudur. 12 Eylül cuntasının gelişiyle devrimci mücadelenin ağır
darbeler almasının birçok nedenleri vardır:
Bu nedenlerden biri, emekçi
yığınların muhalafeti karşısında, aralarındaki çelişkilere rağmen egemen
güçlerin birlik sağlıyabilmeleridir. Bu noktada özellikle de CHP’nin tavrı
önemli rol oynamıştır. CHP faşist tırmanışa seyirci kalmış, küçük burjuva
kesimlerin pasif kalmalarını sağlamıştır. Takınılan bu tavır, halka yönelik
baskı ve şiddet politikasından, daha doğrusu, diktatörlükten yana olan tekelci
sermaye kesiminin işini kolaylaştırmıştır.
Sol cephede egemen olan
dağınıklık ve kargaşa, halk güçlerinin sürekliliği sağlıyacak örgütlü
mücadeleden yoksun oluşunu getirmiştir. Örgütlü dayanışmanın ve birliğin önüne
dayatılan dar grup anlayışı ve bireysel çıkarcılık, devrimcilerin yükselen
kitlesel muhalefetin gerisinde kalmasına neden olmuştur. Yerden ot biter gibi
ortaya çıkan gruplardan bazıları ise, geliştirdikleri terör ile faşist cuntanın
gelmesine hizmet etmiştir. Geliştirilen bireysel terör eylemleri, egemen
güçlerin halkı terörize etmesine yaramış, onların yedek gücü konumuna
gelmişlerdir. Zaten bu tür çıkışların başka bir amaca hizmet etmesi de
beklenemezdi.
Ayrıca, sendikal örgütlenmede
bölünmüşlüğün önüne geçilememesi de 12 Eylül darbesini cesaretlendiren
etkenlerin başında gelir. Türk-İş’in sarı sendikacılıkta ısrarlı davranması,
DİSK’in de bütünleyici olmaktan uzak kalması, içinde birçok fraksiyonun
birbirleriyle didişmeleri, işçi sınıfı hareketinin sonuçta zayıf kalmasına yol
açmıştır. 12 Eylül’den önce dalgalar halinde yayılan grevlere, direnişlere
rağmen, içte barındırılan böylesi zaaflar sonucu, cuntacılara karşı yeterli
direniş sergilenememiştir.
Cunta iktidara gelmenin
koşullarını adım adım hazırlarken ve geldikten sonra da karşısında ciddi bir
muhalefet görmediği için, ABD ve NATO ile yaptığı bir dizi yeni anlaşmalarla
Türkiye’yi yeni bazı yükümlülükler altına koymaktan çekinmemiştir. ABD ve
NATO’nun saldırgan amaçlarına uygun olarak Türkiye’nin ileri karakol olmadaki
görev alanları genişletilmiştir.
Ülkemizin dış politikası bu
zemin üzerinde geliştirilirken, içte de 24 Ocak kararlarının uygulanmasına hız
verildi. Bu kararlar “ekonomik önlemler paketi” değil, ekonomik felaketler
paketiydi. Alınan kararlarla her türlü fiyat denetimi kaldırıldı, paranın
değeri dalgalanmaya bırakıldı, günlük kur uygulamasına geçildi, yabancı
sermayenin gelişini cazip kılacak bir dizi tedbirler alındı. Böylece döviz
gelirlerinin artırılacağından, enflasyonun düşürüleceğinden, gelir dağılımında
dengenin sağlanacağından ve nihayet işsizliğin azaltılacağından dem vuruldu.
Bütün bunlar serbest piyasa ekonomisi vaadleriyle süslendirildi.
8 tarzda düzlüğe çıkamayacağı
belliydi. Başlangıçta zorlamalarla bazı alanlarda konjöktürel iyileşmeler
görüldüyse de, bunun yanılgıdan başka bir şey olmadığı kısa sürede
anlaşılacaktı; enflasyonun tırmanışı engellenemedi. Paranın değeri giderek
düştü. Reel gelirler ve ücretler enflasyon canavarına yedirildi. Günlük kur ve
serbest faiz uygulaması holding bankalarının gücüne güç katarken, devlet
sektöründen çekilen subvansiyonlar, holdinglerin emrine sunuldu. Üretimde iç
pazar ihtiyacı neredeyse unutulurken, dış pazar ihtiyacı temel alındı. Üretim
ve yatırımlarda beklenilen artış sağlanamadı. Enerji açığı büyüdü. Devlet
sektörü sanayi, bankacılık ve ticaret alanlarındaki en kodaman kesimin hizmetine
sunuldu. Özelleştirme adı altında tarım, dış pazar ihtiyacına göre
şekillendirilerek bir avuç yerli ve yabancı tekellerin yağmasına terk edildi.
Ürün taban fiyatlarının düşük tutulması bir yana, zamanında yapılmayan
ödemelerle küçük üreticilerin kazançları enflasyona yedirildi. Orta ve küçük
üreticiler yoksullukla karşı karşıya bırakılırken, küçük ve orta boy
işletmelerde iflaslar doruğa ulaştı. Tekelleşmede o kadar ileriye gidildi ki,
banka ve sanayi alanında dahi bir kaç holding iflas ettirildi. Süngü ve dipçik
zoru da kullanılarak sanayi ve bankacılık birkaç holdingte toplandı. Ordu, OYAK
aracılığıyla tekelci güçlerle içiçe geçti. Böylece devlet yönetiminde zaten söz
sahibi olan Ordu, ekonomik ve mali alanda da yetkinleştirilmiş oldu. Bunlara
paralel olarak MİT, polis, ve atmışlı yıllardan itibaren varlığını hissettiren,
12 Eylül’le birlikte perde arkasında kalmaktan çıkartılan kontgerilla, artık
kamuflaja gerek duyulmadan devletin üst düzeyinde yeniden örgütlendirildi. Bu
durum anayasa ile adeta kurumaştırıldı.
Atatürkcülük adına yapılan bu
türden köklü değişiklikler, cumhuriyet ve laiklik ilkelerinin yerine faşist
diktatörlüğün ilkelerini koyarken, uygar ülkeler topluluğunun bir üyesi olma
şiarı yerini, Amerikan mandacılığına bırakmıştı. Ortadoğu’da Suudi Arabistan,
Ürdün, Basra Körfezi vb. ülkelerde her türlü gericiliğin ABD desteğinde yaşam
bulduğu biliniyor. Ümmetçilik, islamcılık vb. çağdışı yönetimlerle yönetilen bu
ülkelerin ayakta kalmasına hayranlık duyan cunta, ABD’nin bir dediğini iki etmemeye
özen gösteriyordu. Atatürk’ün kurduğu CHP, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu
gibi örgütlenmeler yine Atatürkcülük adına kapatılıyor, yazı ve söylevleri dahi
yasaklanarak, Osmanlılık, tarikatcılık, islamcılık ön plana çıkarılıyordu.
Abdülhamit dönemini aratacak cinsten bir itaatçılık, hafiyecilik kolgeziyordu.
Öyle ki, sokakta gezme bile bir kurala bağlanmıştı; insanlar, “Türklüğün
yüceliği ve doğruluğu” üzerine duyduğu her marşta ve her ezan sesinde sokak
ortasında taştan heykel gibi durmak, gördükleri her subaya, her askere ve
polise selam vererek hazır duruşa geçmek zorundaydılar. Cumhuriyet ile birlikte
gelişmeye başlayan vatandaşlık kavramının yerini, ümmetçilik kavramı almıştı.
Mezhep farklılıklarına bakılmaksızın cami yada mescit açılmayan köy neredeyse
bırakılmadı. Yol, su, elektirik ve sağlık hizmetleri için kolunu dahi
kıpırdatmayanlar arasında cami inşatı yarışı görülmedik boyut aldı. Cami
inşatı, inşaat sektörünün neredeyse en büyük bölümünü oluşturmaya başladı.
Alevi köylerine inadına görkemli camiler dikildi ve halk namaza zorlandı. Her
mahalleye, köye ve her mezraya kuran kursları açıldı. Demeçler, Kurandan
ayetlerle süslenerek verilmeye başlandı. Kısaca; yüzyılın son çeyreğinde en
kapsamlı ve en örgütlü islamcı akım, bizzat Ordu, devlet eliyle geliştirildi.
Tam anlamıyla zaten uygulanmayan laiklikten adım adım uzaklaşılarak, adeta
şeriatçı devletin temel direkleri yükseltilmeye başlandı. Toplumu, ulusu
kurtarma adına iktidara el koyanlar, toplumu, ulusu çağdışına itiklemek için en
gerici yöntemleri egemen kılmanın savaşımını verdiler.
Başından beri belirttiğimiz bu
çağdışı islamcı-faşist uygulamalarla cuntacılar, devlete kulluk ve kölelikte
kusur etmeyen putlaştırılmış bir toplum yaratmak istediler. Üzerine ölü toprağı
serpilmiş bir Tükiye’den yana çıkmayan, konuşmaktan ve düşünmekten yana
direnmekte ısrar edenler ise, ya katledilerek ya da ağır hapis cezalarıyla her
türlü baskı ve tehditlerle susturulmak istendi. Bu yöntem, susmak istemeyen
sıradan vatandaştan bilim adamlarına, aydınlara kadar herkese uygulandı.
Kurulan Yüksek Öğretim Kurumu, yüksek okul ve üniversitelerin başında
demoklesin kılıcı oldu. Daha doğrusu, hemen her alanda Amerika Birleşik
Devletleri’nin stratajik çıkarları için ne gerekiyorsa o yapıldı.
Her alanda estirilen korkunç
terör ve baskıya rağmen, gerek içten, gerekse de uluslararası kamuoyundan gelen
baskılar sonucu, 6 Kasım 1983’de genel seçimlere gidil- di. Cuntacıların
çizdiği sınırlar çerçevesinde MDP (Milli- yetçi Demokrat Parti), ANAP (Ana
Vatan Partisi), HP (Halkçı Parti) kuruldu. Kuruculardan milletvekili adayla-
rına kadar herkes generallerin onayı ile belirlendi. Bu partilerden hiçbiri de
gerçek bir demokrasiyi hedefle- meyi amaç edinmedi. Çizilen çerçevede
oluşturdukları proğramlarını, yine cuntanın insiyatifi altında uygula- makla
yetinmeyi temel aldılar.
Eski MESS başkanı, 24 Ocak
kararlarının baş mimarı Turgut Özal’ın kurduğu Ana Vatan Partisi, seçimlerden
galip çıkan parti oldu. ANAP, ABD’nin de onay ve desteğini alan bir partiydi.
Cuntacıların açıktan desteklediği, daha doğrusu, generallerin partisi MDP,
yenilgiye uğradı. Bu seçimler de HP bile 30% oranında oy alabildi. Her şeye
rağmen seçim sonuçları, emekçi yığınların cuntacılara karşı tepkisini
göstermesi açısından çok önemliydi.
Yapılan genel seçimler sonucu
bir meclis oluşturulmuştu ama, Milli Güvenlik Kurulu üyelerini de kapsayacak
biçimde kurulmuş “Cumhurbaşkanlığı Konseyi” meclisten çıkacak her kararı
onaylama yada veto etme yetkisine sahipti. Garnizon komutanlarına, valilere ve
polise her türlü hareket serbestisi tanınmıştı. Askerlerden ve tarikat
üyelerinden oluşturulan Devlet Güvenlik Mahkemeleri, sıkıyönetim mahkemelerinin
yerine geçirilmişti. Heberleşmeden dolaşım özgürlüğüne kadar tüm kişisel ve
toplumsal özgürlükler bunların denetimi altına alınmıştı. Basın-yayın, grev,
toplu sözleşme vb. alanlarda özgürlüklerden bahsetmek seçimlerden sonra da
olanaklı değildi.
Özal, ağırlıklı olarak
Fredmancı ekonomik tedbirleri uygulamaya devam etti. ABD ve Avrupa ülkelerinde
yapısal krizlerin yaşandığı dönemde Özalvari şok metodlarla Türkiye’nin krizden
çıkması düşünülemezdi. Tükiye’ye “çağ atlatma” iddiasında olan Özal önderli-
ğindeki ANAP, ortaya çıkardığı kara tablo ile çağdışılığı egemen kılmıştır.
Öyle ki, 1987’ye gelindiğinde Özal bile yarattığı canavardan korkmuş, kaçışın
arayışları içine girmiştir. Çağ atlama demogojisi, özünde kapkaçcılıkla
holdingleşmeden başka bir şey değildi. Uygulanan ekonomik modelin sonuçlarına
bir göz atıldığında, Türkiye’nin nerelere getirildiği biraz daha yakından
görülecektir.
Özal iktidarı döneminde
işsizlik dört kat daha artmıştır. İş ve İşçi Bulma Kurumu kayıtlarına göre,
ülke genelinde işsiz sayısı 86 yılı itibarıyla bir milyonun biraz üzerinde
gösterilmektedir. Ama buna kargalar bile güler. Çünkü, gerçek işsiz sayısı 7-8
milyonun üzerindedir. Elbette bu sayıya, çalışıyor görünüp de çalıştığı işten
geçimini yeterince sağlıyamayanlar dahil değildir. Kürt halkı üzerinde
piyonlarla uygulanan korkunç baskı ve terör sonucu Batı’ya göç edenlerin sayısı
bu dönemde neredeyse iki milyonu geçmektedir. Kaldı ki, Özal’ın istatistiklerle
ne kadar oynadığını tartışmaya gerek bile yoktur. 50-60’lı yıllarda halledilmiş
olan tüberküloz vb.salgın hastalıklar, düzensiz göçler ve artan işsizlik sonucu
sağlıksız yaşam koşullarında yeniden başgöstermiş ve her geçen gün
yaygınlaşmıştır.
Yine bu dönemde 40 kat
arttırılan kiralar sonucu oturdukları dairelerini terkederek, bir gecekonduya
bile taşınamayacak kadar yoksullaşan halk, İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük
metrepol kentlerde tenekeden barakalar içinde yaşamaya itilmiştir. Öğretmen ve
diğer birçok meslek gurubundan çoğu memurlar da kiralarını ödeye- mez duruma
düşürülmüş, ayakkabı boyacılığı, simit satıcılığı vb.ek işlerle geçinmek
zorunda bırakılmışlardır. Ücretlilerin ve maaşlıların eline geçen para, 70’li
yılların ortalarında alınan parayla aynı orandadır. Ya 62 kat artan kayıtlı
fahişeliğe, üç kat artan intihar ve akıl hastalık- larına ne demeli? Ekonomik
alanda yaratılan bu yoksul- laşma, ahlaksal çöküşü de beraberinde getirmiştir.
Bu öylesine bir çöküş ki, Brezilya ve Meksika başta olmak üzere Latin
Amerika’nın birçok ülkelerinde olduğu gibi, çocuklar bile ekmek parasına
satılmaya başlanmış, fahi- şeliğe zorlanmışlardır.
Özal iktidarı döneminde
holdingler alabildiğince palazlanmıştır. Toplam nüfusun 10% oluşturan bir avuç
zengin takımı, gayri safi milli gelirin yüzde 40,7’sini alırken, nüfusun 20%
oluşturan en alt kesim yüzde 3,5 gibi gülünç bir pay almaktadır. Bu azgın bir
sömürünün vardığı boyutları gösteriyor. Gayri safi milli gelirin bu derece
adaletsiz dağıtımında Türkiye, dünyada sondan ikinci gelerek, rekor
kırmaktadır. Bu tablo, 15 Ağustos 1984 provakasyonuna neden gerek görüldüğünü
ortaya koyar.
Yine aynı yıllarda, Türkiye’yi,
Avrupa’nın ‘tarım ambarı’ yapma iddiasının geçerliliğini h?l? koruduğunu
söylüyorlardı. Hemen her dönemde olduğu gibi Özal’da, küçük ve orta
üreticilere, genel olarak köylülüğe refah, aydınlık dolu bir gelecek vereceğini
söylüyor, ama bunun ancak 24 Ocak kararlarının uygulanmasıyla mümkün olacağının
altını çiziyordu. Ama madalyonun öbür yüzü, yani uygulama bambaşkaydı. Tarımın
milli gelirden aldığı pay, 1979’ da yüzde 24,33 iken, bu 1986’da yüzde 18,09’a
inmişti. Ürün alımlarının desteklenmemesi, tarım girdilerine subvansiyon ayrılmaması
veya girdilerin çok pahallı tutulması, tarımda verimliliği alabildiğine düşür-
düğü gibi topraktan kopuşu da hızlandırdı. Bu durum en çok büyük toprak
sahiplerinin işine yaradı. Şaşkın ve çaresiz küçük toprak sahibi köylüler,
topraklarını hiç pahasına satarak büyük şehirlere göç etmek zorunda kaldılar.
Ayrıca, tarım yapılan topraklardan dönüm başına elde edilen ürünün de
azaldığını unutmamak gerekir. Dolayısıyla Türkiye “tahıl ambarı” olma yerine,
dışarıdan tahıl ithal eder hale getirilmiştir.
Tarımda gelirler düşerken,
sanayi alanında da herhangi bir atılım yapılamamıştı. 1980’den önce imalat
sanayinin genel yatırımlar içindeki payı yüzde 30 iken, 1986’da bu oran yüzde
18,2’ye kadar düşebilmiştir. Zaten Türkiye sanayisinin içinde bulunduğu durum,
özellikle dışa bağımlılık oranı dikkate alındığında, 24 Ocak kararları
doğrultusunda uygulanan ekonomik politikayla sanayide büyüme sağlanamazdı. Oysa
alınacak birçok tedbir bir yana, sadece hayali ihracatcı kesimlere sağlanan
mali olanaklar tam kapasite ile çalışmayan veya kapanmış olan fabrikalara
sunulmuş olsaydı, sanayi küçümsenme- yecek bir ivme kazanabilinirdi. Ama bunlar
yapılmadı, tekrar başlanılan noktaya gelindi; bütçe açığı büyüdükçe büyüdü, dış
borçlar 40 milyar dolara yaklaştı, enflasyon körüklendi, fiyatlar yükseldi.
Sıkı para politikası adı altında, “kağıt parçası” politikası yaygınlaştırıldı.
Rantçı- ların milli gelirden aldığı pay oranı yüzde 64’ü aştı. Öyle ki,
rantçılık yatırımcılığın önüne geçirildi. Özellikle inşa- at, arsa spekülasyonculuğu
ve turizm alanlarında vurgun- culuk akıl almaz boyutlara ulaştırıldı. Sanayi
yatırımcılığı adeta riskli hale getirildi. Tüm bunlara ek olarak askeri
harcamalara ayrılan yüksek meblağlarla ekonomi daha bir çıkmazın içine
sürüklendi.
İşte 24 Ocak kararlarıyla
sözümona serbest pazar politikasına geçişin yolaçtığı sonuç; zaten
istikrarsız olan yapıdan daha yetkin bir istikrarsızlık üretmekten başka bir
şey olmamıştır.
Ama tüm bunlar, sınırlı da olsa sivil bir hükümete geçişin emekçi yığınlar açısından anlamını hiçe sayma- mızı gerektirmez.
SİVİL SİYASİ İKTİDARA GEÇİŞ VE
APOCU PROVAKASYONLAR
Seçim yapma kararı alınmasına
neden olan etkenlerden biri de, cuntanın fiilen yönetimi elinde bulundurduğu
dönemde yükümlülüklerini içte ve dışta zaten ana hatlarıyla yerine getirmiş
olmasından kaynaklanıyordu. Emperyalist-kapitalist sistemin Türkiye ayağı
sağlama alınmıştı. Kemerin bir delik ileri genişletilmesinde artık sakınca
görülmemişti.
Cuntanın seçimlere giderek
güdümlü sivil bir hükü- metin kurulmasına razı olmasının bir nedeni de, emekçi
halk yığınlarının muhalefetini ve egemen güçler arasın- daki çıkar
çelişkilerini sürekli dipçikle daha uzun bir süre baskı altında tutamayacağını
kavramış olmasıydı.
6 Kasım 1983’te yapılan
seçimden ANAP tek parti iktidarı çıktı. ANAP siyasal ve ekonomik anlayışı
gereği çizilen çerçevede hareket etmekten rahatsızlık duymuyor, tersine ordu
desteğine sahip olmayı amaçları için bir fırsat biliyordu. Sahip olduğu bu
olanağı esas olarak halka, zaman zaman da bazı burjuva muhalefet çevre- lerine
karşı ustaca kullanıyordu.
Öbür yandan, seçimle iş başına
gelmiş hükümetten yığınların istemleri, beklentileri vardı. Halkın taleplerini
karşılamaya yönelik uygulamalar içine girme, belirli oranda demokratik açılımları
zorunlu kılıyordu. Demok- ratikleşme bir avuç holdingcinin işine gelmiyordu.
Zaten en başta generaller geliştirdikleri düzende en ufak bir delik
açtırmıyacaklarına dair tehditlerini açıktan dile getiriyorlardı. Bu nedenle
kendilerine içte ve dışta nefes aldıracak, yani bir taşla iki kuş vurduracak
bir araç gerekiyordu. Tekelci burjuvazinin en kodaman kesimle- riyle ordu ve
ABD, geçmişe göre hafifletilmiş bir tür baskıcı süreci seçime rağmen mümkün
olduğu kadar uzun tutmayı istiyorlardı. Bunu sadece içte yaşanan sorunlardan
dolayı değil, uluslararası, özellikle de SSCB etkeni ve Ortadoğu’da güçler
dengeleri açısından gerekli görüyorlardı. İşte bu noktada Apocular yoğun
biçimde sahneye sokuldu.
Hazır kıta bekletilen Apocular,
devreye girebilmek için çoktan bahanelerini bulmuşlardı. Onlara göre her şey
kandırmaca; burjuvazi her şeyi yapmaya muktedir ‘ilahi’ bir güçtü, hiç bir
biçimde engellenemezlerdi. Sivil kurumlar, siyasal örgütlenmeler hemen her şey
burjuvazinin isteği doğrultusunda yapılıyordu. Sosyal koşulların, yığınların
dayatmaları sonucu burjuvazinin geri çekilmesi diye bir şey sözkonusu
olamazdı;
“Gelişmiş bir
burjuva devlet görünümünde (Ne demek acaba? Çözümlemek çok
zor!BN) örgütlenen siyasal yapıda, sivil kurumların hiç bir işlevi yoktur;
burjuva demokrasisini asla uygulamazlar ve ancak militarizmi gizlemeye yarayan
perde görevini görürler.” (PR, s. 37)
Apocuların 1984’de “muhteşem
direniş”diye ilan ettikleri Şemdinli, Uludere ve Eruh baskınları bu anlamda
egemen güçlerin cansimidi oldu. Böylesi bir çıkışın Türkiye, bölge ve
uluslararası konjöktür açısından ele alındığında kimlere ve nasıl hizmet ettiği
çok daha iyi anlaşılır. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, içinde bulunu- lan
ortam, Türkiye’de silahlı mücadele geliştirmeye elverişli değildi. Devrimciler
silahın bir oyuncak olmadığını çok iyi bilirler. Silahı mutlaklaştırma, diğer
mücadele biçimlerini görmemezlikten gelme gibi bir hatanın içine düşmezler.
Devrimciler hiç bir zaman “kanlı devrim” nutukları atmamış, böyle bir iddiada
bulunmamışlar ve bulunmazlarda. Silahı her sorunu çözümleyici güç olarak kabul
etme, insan faktörünü hiçe sayma, her zaman gericilerin, karşı devrimcilerin
anlayışı olmuştur. Bizler mümkün olduğunca silah kullanmamayı, olabildiğince
barışcıl, uzun vadeli, sabırlı mücadele yöntemlerini temel alırız. Tetiğe
basılırsa ‘direniş vardır’, basılmazsa ‘direniş yoktur’ yönlü sığ bir anlayışın
sahibi olamayız. Ama Apocu baylar, eylemliliği ve örgütlülüğü kan dökmekle
eşdeğerli görüyorlar. Her hareket biçimi ve davranışları, emekçi yığınarın
demokrasi ve özgürlük mücadelesinin önüne dikilmiş bir barikattır.
Dönemler arası farklılıkları
kabul etmeme, dolayısıyla değişen sosyal, siyasal vb. koşulları gözardı ederek
kör bir şiddetten medet umma, dürtüklenen PKK’ye özgü bir durumdur. Oysa
seçimlerin yapılması ve ANAP’ın iktidar olması, düzende bir gediğin açılması
demekti. Apocular için böylesi değişikliklerin hiç bir anlamı yoktu. Bayların
düşüncelerine göre silah, her şeyin sihirli çözüm anahtarıydı. Partileri ve seçimleri,
ortaya çıkan değişiklikleri sadece bir görüntüden ibaret olduğunu
söylüyorlardı. Kitleleri buna inandırmak için de, ezbere Kuraan okuyan tekke
müritleri misali avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı. Kürdü Kürd’e
kırdırmanın ‘teorik’ alt yapısı hazırlanıyordu;
“Türk kapitalizminin
geldiği bu aşamanın bir gereği olarak, “demokrasiye dönüş” ya da “demokrasinin
geri geleceği” söz ve anlayışları, cuntacılar açısından tam bir ikiyüzlülüktür;
askeri yan yeniden maskelenebilse de Türkiye'de faşist rejim işbirlikçi-tekelci
Türk burjuvazisi yıkılana kadar sürekli olacaktır ve olmak zorundadır” (Weşanên
Serxwebûn Yayınları, KZR, s. 206)
“Halk devrimiyle yıkılana
kadar böyle kalıcı bir biçimde kurumlaştırılmaya çalışılan faşist
diktatörlükten "burjuva demokrasisine geri dönüleceğini" vaaz etmenin
ve beklemenin kime hizmet edeceği oldukça açıktır” (Weşanên Serxwebûn
Yayınları, FKMBCÜ, s. 29)
Her şeyden önce 6 Kasım
seçimleri cuntanın toplumdan onay almadığını ve destek bulmadığının bir göstergesiydi.
ANAP, her ne kadar demokratik halk muhalefetinin gelişmesi karşısında, ordunun
desteğine ihtiyaç duyan bir güç olsa da, bir takım farklılıklar taşımadığı
anlamına gelmez. Burjuvazinin Türkiye’de ortaya çıkış ve gelişme koşullarına
bakıldığında, böylesi tavırlar içine girmesi karakterine uygundur. Ama her şeye
rağmen ANAP’ın hükümet oluşu, cuntacıların oluşturmak istediği kurumlaşmanın
reddi ve iktidarlarının tek alternatif olmadığının göstergesiydi. Bu ister
istemez cuntanın oluşturmak istediği düzene karşı seslerin yükselmesini,
eleştirilerin açıktan yapılmasını getiriyordu. Ayrıca, burjuvazi içindeki
çelişkilerin daha açık ve net hale gelişinin ifadesiydi. Nitekim burjuva
muhalefetleri, Demirel’in ve Ecevit’in takındıkları tutum, devrimci güçler
açısından dikkatle değerlendirilmesi ve kullanıl- ması gereken önemli
araçlardı. İşçi sınıfı ve diğer emekçi yığınlar açısından bu dönemde, bir
anlamda kendini arama, geçmişini irdeleme, içinde bulunulan koşulları
sorgulama, değerlendirme ve yeniden toparlanışı sağlıyarak düzen değişikliği
getirecek yöntemleri, taktikleri geliştirme arayışı ağır basıyordu. 12
Eylül’den sonra, şu veya bu eğilimin tek başına ve dıştan bir takım empozelerle
emekçi yığınlara yön vermesinin olanaklı olamayacağı artık net olarak açığa çıkmıştı.
Bu dönemde devrimci siyasal oluşumların, örgütlenmelerin dikkat etmesi gereken
önemli noktalardan biri de, burjuva kanatlarının yürüttüğü muhalefetin peşine
takılmadan, anti-faşist, anti-emperyalist yelpazede yer alan tüm kesimlerin
çıkarlarını ifade edebilecek politik bir atılım içine girmekti. Zaten Doğru Yol
Partisi, Sosyal Demokrat Partisi ve Demokratik Sol Partisi gibi bujuva
muhalefet çevreleri denenmiş, yıpranmış güçlerdi. Bunların hem kitlelere
yönelik söylemlerinde yeni bir şey yoktu, hem de ciddi olmadıkları
bilinmekteydi. Ama bu dönemin çok zorlu, çetin ve bir dizi iniş çıkışlarla dolu
olacağı, slogancılığa, sözde sosyalist bilinç götürme adına dar gurupculuğa;
birkaç kişinin biraraya gelerek halk adına karar verme surumsuzluğuna, hele hele
maceracılığa yer vermiyeceği açıktı. Görev; emekçi yığınların en basitinden en
karmaşığına kadar tüm sorunlarına eğilme, en basit güncel problemlerden
hareketle dönemin koşullarına uygun siyasal araçları kullanarak birleşik bir
önderliği yaratmaktı. Ancak bu koşullarda, kitlelerin demokratik istemlerinin
burjuva muhalefet çevrelerince istismarının önüne geçilebilinirdi.
Apocular için bunların hiç bir
anlamı yoktu. Onlara göre Kürt halkı, uzayda keşfedilmemiş bir yerlerde
duruyordu ve paşa gönüllerince de istedikleri gibi davranabilirlerdi. Nitekim
öyle de yaptılar. Bayların, adına “gerilla mücadelesi” dedikleri, özünde
CIA’nın ve yerli işbirlikçilerinin emir-komutasında olan kavgayı başlatmaları,
Türkiye’de ve bölgede bir dizi derin istikrarsızlıklar yaratmaya yönelikti.
Amaçlanan; dönem- sel ve uzun vadeli çıkarlara hizmet edecek karkaşalık
yaratmaktı. Yaşanılan dönemin koşullarında, düzene karşı çıkma adına,
Apocuların öne sürdükleri iddialar dikkate alınırsa, kimlere ve niçin hizmet
ettikleri daha iyi anlaşılır.
PKK’nin silah patlattığı dönem,
burjuva cephesinde bir toparlanmanın yaşandığı ama buna karşın, emekçi
yığınların saflarında egemen yan olarak arayışın ağır bastığı bir dönemdi.
Sendikalaşma bir tarafa, dernek çalışmalarının bile önüne geçildiği, yığınların
yeni bir atılıma henüz hazır olmadığı bir dönemdi. Ama Apocular için bir halkın
geleceği hiç önemli değildi. Onlar için karanlık güçlerin dayattığı
provakasyonları ne pahasına olursa olsun hayata geçirme sözkonusuydu. ABD
emperyalizmi ve yerli işbirlikçi kanadın Türkiye için biçtiği rol, başka türlü
hayata geçiremezdi.
Böylesi bir çıkışın, tüm sınıf
ve tabakalarda olumsuz yönde bir etki yaratacağı bilinen bir gerçekti. Başta
işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçi yığınlarca tepkiyle karşılandı. Nitekim,
bunu çok iyi bildikleri için, kendi- lerine teorik kılıflar aramaya koyuldular.
Böylesi koşul- larda bulacakları teorik kılıf, doğal olarak işçi sınıfının
gücünü, önderlik rolünü reddetmeden başka bir şey olmayacağı açıktı. İşçi
sınıfının oynamakta olduğu ve gelecekte oynayacağı rolü inkâr etmekle
kalmıyorlar, Çar ve Çan Kayşek vb. babalarına taş çıkartıtcasına işçi sınıfının
ve emekçi kitlelerin düşmanı olduklarını tüm sırıtkanlıklarıyla ortaya
koymaktan çekinmiyorlardı. Yayınlamış oldukları kitap ve gazetelerine
bakıldığında, bunlar çok açıkça görülür.
İşçi sınıfı ve tüm emekçi
yığınları ihanetci, dolayısıyla silahla karşı koyulması gereken güçler
belirlemelerinden sonra, ister istemez geriye tek bir şey kalıyordu, o da;
sınıfdışı kesimle çapulculuk yapacaklarını çok geçmeden ilan etmekti. Yani ne
pahasına olursa olsun tüm emekçi yığınların örgütlenme çalışmalarının önüne
geçmekti. Nitekim yapılan da o oldu. Kitleler daha katmerli bir baskıya terk
edildi. Bu seferki baskı tek kanattan değil, aynı merkezin iki kanadı taraftan
yapılıyordu. Baskı ve göç, sadece yeni dönemin bilinen köşe dönücüleriyle
gerçekleştirilmiyor, aynı zamanda planlı bir biçimde Apocu kolluk kuvvetlerince
de gerçekleştiriliyordu. PINARCIK, TAŞDELEN, İKİKAYA, ÇEVRİMLİ ve daha birçok
yerde çocuk ve kadınlara yönelik yaptıkları katliamlarla, Apocular gerçek
kimliklerini hiçbir tartış- maya yer bırakmayacak biçimde ortaya koyuyordu.
İşledikleri cinayetlerden duydukları sevinci açıktan dile getiriyorlardı;
“Pınarcık gerçeşinde bir
kez daha ortaya çıktığı gibi, Kürdistan'da ihanete yaşam tanınmayacak ve
hainler de cezasız bırakılmıyacaktır”(Berxwedan,Temmuz,1987.s.3
Bu durum karşısında yıllardan
buyana ABD emperya- lizminin yalaklığını yapan, onun artıklarıyla büyümeyi
meziyet edinmiş vurguncu, rantçı güçler çok rahat hare- ket ediyor; feodal
çıkar çelişkilerini, aşiretsel bölünmüş- lüğü ve mezhepsel farklılıkları
kullanarak toplumsal yapıda varolan çöküntüyü ve çelişkileri daha da derin-
leştiriyordu. İttifak halinde her iki taraftan geliştirilen baskı ve yoğun
sömürü altında halk, en ufak taleplerini dile getirmekten men ediliyordu.
Yine sorumlu devrimci bir güç,
ciddi bir çıkışı gerçekleştirirken, diğer parti ve guruplarla sıkı ittifak ve
dayanışma içinde olmaya özen göstereceği gibi, Türkiye genelinde içinde
bulunulan konjönktörü çok yönlü gözönünde bulundurmak zorundaydı. Kaldı ki 12
Eylül hareketi, kökene bakılmaksızın veya bölge ve milliyet ayrımı
yapılmaksızın, tüm emekçi yığınların birlik ve dayanışma içinde düzene karşı
mücadelesinin ne kadar gerekli olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştu.
Böylesi bir birliğin olmadığı koşullarda, sonuç alıcı bir hareketin içine
girilemeyeceği ve dolayısıyla tekelci egemen güçlerin kolay yönetir konumda
kalmasına hizmet edileceği bilinen bir gerçekti. Nitekim günümüzde PKK
aracılığıyla yaratılan dumanlı ortamda, yönetir durumda olan güçlerin birçok
alanda girdiği istikrar- sızlığa rağmen, rahatça yönetmeye devam etmeleri bir
yana, güçlerine güç kattıklarını görmekteyiz. Zaten Türkiye’de burjuvazinin
tarihi, bir anlamda da, entrikalar ve korkular yaratma tarihidir.
Apocular, emekçi yığınlarının
örgütlenme, demokrasi ve özgürlük kavgasının önünde engel oldular. Türkiye
genelinde çağdışılığın, her türlü gericiliğin gelişip güç- lenmesine ellerinden
gelen yardımı yaptılar. Emekçile- rin, sosyalistlerin kıyımına, kıyımdan arta
kalanların hapishanelere gönderilmesinin motor gücü haline geldi- ler.
Ağızlarından düşürmedikleri
onbeş yıllık sözüm ona savaş sonucunda bir metre karelik bir alanı elde tutma
başarısını sağlama bir tarafa, bir gerilla timini bile örgütlemekten aciz
olduklarını kendi ağızlarıyla itiraf etmekteler. Bu durum kontralar
olduklarının da itirafıdır. Amerikan emperyalizminin ve yerli işbirlikçilerinin
Türkiye’ye dayatmak istedikleri politikaların bir aracı olduklarını sonuçta
Apocu güruhta itiraf eder noktaya gelmiştir.
Bu noktada insan sormadan
edemiyor; acaba bayların çizdikleri o meşhur hayali aşamalarının birinci
evresi, daha ne kadar uzun sürecek? Birinci aşamaları bir adımlık mevzi
kazandırmayıp onbinlerin yok olmasına neden olurken, diğer aşamaların nelere
mal olacağını insan düşünmek bile istemiyor. Açıkcası; köy basarak, kadın,
çocuk, genç, ihtiyar demeden halkı kurşuna dizme, haraç toplama, vermek
istemeyenlerin, veremeyenlerin buğday tarlalarını yakma ve göçe zorlamanın adı
gerilla savaşı değil, kabile dönemi eşkiyalığı ve çeteciliğidir. Daha doğru bir
ifadeyle, Mau Mau, Unita ve Kızıl Kemer’lerin en piçleştirilmiş biçimiyle karşı
karşıyayız.
Evet, bu iddialarımızı
doğruluyorlar. Halkın çıkarları için değil, en rezilce yöntemlerle edindikleri
sermayele- rinin çıkarları için hareket ettiklerini bizzat kendileri
söylemekte. Hazır reçete senaryolarla halkı aldattıklarını dile getirmekten
çekinmemektedirler;
“Kürdistan’da
silahlı propaganda biçiminde başlıya- cak olan gerilla savaşı, bu görevlerin
askeri ölçüde gerçekleştirilmesiyle birlikte gelişmiş gerilla dönemine
girilecek... Türkiye’deki devrimci siyasal gelişmeler hızlanacak, Kürdistan’ın
diğer parçalarındaki ulusal kurtuluşcu gelişmeler ve bunlarla olan ilişkiler
güçlene- cektir (...) Gerilla savaşı böyle gelişmeleri ortaya çıkardığında
(...) Kürdistan’da gerilla savaşı bir üst evreye, düzenli ve yarı-düzenli
birliklerin hareketli savaşı evresine geçilecektir (...)Böyle bir aşama, (...)
stratejik denge aşamasına geçildiği bir aşama olacaktır (....) Bu aşamada (...)
Türkiye ve Kürdistan’da girişilecek halk ayaklanmalarıyla burjuva ordusu
dağıtılabilecek,(....) Ama eğer böyle bir durum çeşitli nedenlerden dolayı
gerçekleşmezse... Kürtler, eski meşhur geleneklerini uygulayarak dağlara
çekilir, ilkel bir tarzda da olsa dağlarda varlıklarını koruyabilirler.”
(Kürdistanda Zorun Rolü,s, 187-302-303-304)
Anlamayan kafalar için tekrar
vurgulamak zorundayız: Halkın çıkarlarını temsil ettiğini iddia eden,
ciddi devrimci mücadele yürütmek isteyen hangi güç, yukarı- daki gayri ciddi
senaryoyu çizer? Bu senaryo karanlık güçlerin tezgahında hazırlanmış bir
senaryodur. Halk için kavga verenlerin nihayi hedefi, kazanmaktır. Ama bayların
amacı kazanmak değil, dağlara çıkıp pintilik yapmadır. Yani vurgundan
edindiklerini az veya çok ellerinde tutma gayretidir. Çetelerle, hırsızlarla,
mafya ve CIA’nın yol göstericiliğinde daha birçok istihbarat örgütleriyle içiçe
bir yaşam sürdürmelerinin bir nedeni de budur. Sonuçta bu durumlarını
gizleyemez hale geldiklerinden, halk için birşey yapmadıklarını, silahla oyun
oynayıp durduklarını söylemekteler;
“Hemen belirtelim
ki, geçen yıllarda biz iyi savaş- madık, yani taktiğe göre savaşmadık.(Yani
yeniden dağlara çekilmek için.BN.) Biz, aslında biraz savaşla oynadık.
(Abdullah Öcalan, 12 Eylül Faşizmi ve PKK Direnişi, s. 478)
Ve daha sonra da ;
“Zafere güven, halka
zaferi garantileme gibi garipten haber vermeye de niyetim yok” (Abdullah
Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s. 223)
İşte, Kürt halkına karşı
işlenen ihanetin korkunç itirafları. Kahrolası asalak yaşamlarını sürdürebilmek
için halkın kanını dökmeye devem edeceklerini ısrarla belirti- yorlar ve mümkün
olan en fazla insanın yokoluşunu sağlamayı temel ilkeleri haline getiriyorlar;
“Çok kan dökülmesi
gerekiyor(...)milyonlarca insanın ölümü hiçbir şey değildir. Botan suyundan
daha fazla kan akmalı, her dağda, her ağcın altında, her taş kovuğunda
şehitler vermeliyiz”
“Bozova'da su gibi akıttığımız
kan, o çok bitek olan, ancak beslenemediği için çatlaklaşan topraklarında
özgürlük tohumlarının yeşermesini sağlıyacaktır.” (Serx, sayı 42. s,6)
İsmail Beşikçi’nin neden
mezar doldurmakla ya da yoktan var etmekle bu kadar ilgilendiğini insan şimdi
daha iyi anlıyor. Bay Beşikçi’ye sormak gerekir; atıfda bulunduğunuz ‘1984
atılımı’ milyonlarca insanın ölümü hiç bir şeydir, her ağacın altında, her taş
kovuğunda bir ceset olmalı diyor ve daha su gibi kan akıtılacağını söylüyor.
Siz bunları daha ne kadar onaylamaya devam edeceksiniz? Kim böylesi bir
pratiği onaylıyorsa, bir vampirden farkının olmadığını kabul etmelidir.
Yazar, karşısında duran canlı
örnek Abdullah Öcalan’ı bir tarafa bırakarak, Machiavelli’yi irdelemesi
anlamlıdır. ‘Mezardan çıkan Kütlüğe’ bu kadar övgüler yağdırması demek boşuna
değilmiş! Kan ve ceset, duygularına bu kadar mı sesleniyor demekten insan
kendini alamıyor. Yine ‘...15 yılı aşkın bir zamandır süren bu gerilla
mücadelesinin Kürt toplumunda çok derin, köklü ve yaygın değişiklikler
yarattığı, siyasal kültürü arttır- dığı...’* derken, Pınarcık, Taşdelen,
İkikaya, Çevrimli vb. katliamlarını kastediği açıkça ortada. Tarihte Kürt’ün
Kürt’e karşı böylesi katliamlar yapmadığı ve bu anlamda bu tür katliamların bir
‘katkı’ olduğu doğrudur. Yapılan bu katliamların siyasal kültüre ne tür
‘olumlu’ katkılar yaptığını irdeleme Beşikçi’nin görevidir. Böylece bir
buluşunu! daha açımlamış olur.
Çatlaklaştığı iddia edilen toprakların
kanla sulanma- sına övgüler yağdıran Beşikçi, böyle bir davranışı göste- rirken
hangi etik ya da ahlâk kurallarıyla hareket ettiğine de açıklık getirmek
zorundadır. İnsan ilişkilerinin tarihi süreç içinde deney ve tecrübelerine
dayanarak belirlen- miş ahlâkın, kişilerin bencil çıkarlarına indirgenmesi
sözkonusu olamaz. Kişiler insan ilişkilerinin belirlediği etik değerleri kabul
edip etmemekte elbette özgürdür. Ama bu noktada da insanın bağımsız düşün- mesi
ya da özgür olup olmaması gündemleşir. Özgür olmayan insanların özgürce
düşünmesi, özgür davranış sergilemesi tabii ki mümkün değildir. Zaten böylesi
insanlardan bağımsız davranışlar sergilemesini de bekleyemeyiz. O zaman
Beşikçi, kendisine ve diğer insanlara karşı ahlâki yükümlülükleri yerine getirmekten
uzak olduğunu, esir alındığını açıkça söyliyebilmeli. İçinde bulunduğu bu
gerçeği itiraf ettiği anda doğal olarak eleştiri hakkım ortadan kalkar. Ama
daha fazla popüler olmak, yani sırf adından söz ettirmek için özgürlüğünü feda
edip gönüllü olarak PKK türü karanlık güçlerin emir komutası altına girmeyi
kabul etmişse, o zaman söylenecek çok şey vardır. Ama etik değerleri ayaklar
altına almada gönüllü olduğunu açıkça itiraf ediyor. Bunun en keskinleşmiş
kanıtı da, ‘...Apo’ları çoğalmak gerekir... Onlarca, yüzlerce Apo olmalıdır.’
Çağrısıdır. Beşikçi, kıraldan daha kıralcıdır. Sedece Bozova’nın kanla
sulanmasıyla yetinilmemesini, Harran’ ın ve daha bir çok ovanın, hatta tüm
dağların da kanla sulanması yönünde yürüttüğü çabalara bakmak gerekir. Su gibi
kan akıtılması için bir Apo’nun yeterli olamaya- cağını, bu nedenle birçok
Apo’lara ihtiyaç duyduğunu hiç çekinmeden ilan ediyor. Üstelik bu çağrıyı
yaptığı yer, Sağmacılar Cezaevi. Kolluk kuvvetlerinin himayesinde, Resul
Altınok, Semir Güngör, Saime Aşkın, Suphi Karakuş, Mehmet Şener vb. daha bir
çok devrimcinin katledilişine alkış tutarak, ’Viva la muerto!’*** diye avazı
çıktığı kadar bağırıyor. Neyse, sloganını atmaya devam etsin...
Ayrıca böylesi provakativ bir
çıkış, ülkemizde işçinin, köylünün, tüm emekçi yığınların ekonomik ve siyasal
taleplerini etkisiz kılmaya hizmet etti. Yürütülen demok- rasi mücadelesini
uluslararası destekten yoksun bıraktı. Demokrasi ve özgürlük kavgası terörizmle
özdeşir oldu. Avrupa ülkelerinde devrimci-demokrat kamuoyunun desteğinin geri
çekilmesine neden oldu.
Devrimci-demokrat tüm güçleri
yok edilmesi gereken düşmanlar olarak gören Apocular, niyet ve amaçları
kitleler nezdinde netleştikçe daha bir pervasızlaştı; bu sefer, açıktan, Saddam
dahil Arap ve Avrupa emperyalist ülkelerinin istihbarat güçleriyle
geliştirdikleri ilişkilerle, Kürt halkını bu güçlerin elinde paravana haline
getirmeye çalıştılar. İşbirliği yaptıkları, daha doğrusu hizmetkârı oldukları
istihbarat örgütleri tarafından PKK, günlük ve geçici çıkarlar için zaman zaman
ileriye doğru dürtük- lendi veya geriye çekildi. Günlük değişen çıkarlara göre
yönlendirilen bir kukla olduklarını artık inkâr edemez hale geldiler.
Kürt halkı esrar, eroin
kaçakçılığıyla ve mafya tetikçi- liğiyle, cinayetlerle eşanlamlı anılmaya
başlanmıştır. İstanbul’da, Ankara’da, Diyarbakır’da, daha doğrusu her hangi bir
yerde basit bir iş bırakma eylemine bile kuşkuyla bakılır oldu. Lüks bir
dairede rahatça uyuya- bilmek, yumuşak koltuklarda televizyon seyretmek,
telefon ve telsizlerle sağa sola talimatlar gönderebilmek için Türkiye’de
demokrasi mücadelesini arkadan hançer- leyenler, bunun hesabını er veya geç
vereceklerdir.
Apocuların eylemlerinin
yolaçtığı sonuçlar sadece bu kadarla sınırlı kalmamıştır Kuzey Irak’ta Saddam
rejimine karşı yürütülen mücadelenin önünde nasıl engel oluşturdukları
madalyonunu bir diğer yüzüdür. Bilindiği gibi İran’la Irak arasında savaşın
başlamasıyla birlikte, Irak’ta demokratik güçler için tarihsel bir fırsat
ortaya çıkmıştı. Bu iki ülke arasında ortaya çıkan çatışmanın doğurduğu
boşluktan yararlanan Kürt ve Arap devrimci güçleri, Saddam rejimine karşı
savaşımlarına yeni boyutlar kazandırarak çok önemli başarılar sağlamışlardı.
Elbette bu durumdan, ABD ve Ortadoğu gericiliği fazlasıyla rahatsız olmaktaydı.
Bölgede kontrolleri dışın- da gelişmeyi kabul etmeleri
düşünülemezdi.
PKK, bölgeye adımını atmadan
önce gerçek niyetini gizlemek için elinden gelen her türlü gayreti gösterdi.
Bölgenin yurtsever güçlerine adeta yalvardı. Her türlü işbirliğine ve
dayanışmaya hazır olduğunu söyliyerek kuzu postuna büründü. PKK için önemli
olan gelişti- receği provakasyoların önadımı olarak K.Irak’a yerleşe- bilmekti.
Bunun için gerekli her türlü vaadi bolkeseden verdi; hiçbir şekilde ve koşulda
çatışmadan yana tavır almayacağına, birlikten başka bir amacının olmadığına
sözverdi. Ama gerçek niyetlerini uzun süre saklayama- dılar.
Apoculuk çeşitli
düzenbazlıklarla bölgeye girdiği andan itibaren, geliştirdiği provakasyonlarla
emperyalist güçlerin bölge üzerinde etkinliğini arttırıcı yönde yoğun bir çaba
içine girmeye başladı. Saddam rejimine karşı direniş geliştiren güçlere karşı
Apocular katliamlar geliştirmiştir. Bayların bölge halkının en acılı, en zor
günlerinde nasıl çapulculuk ve yağmacılık yaptıklarını burada tüm
ayrıntılarıyla değinmeye gerek görmüyoruz. Apoculuk, eylem, anlayış ve
işbirlikçi karakteriyle prova- kasyonlarına teorik kılıf bulma çığırtkanlığını
istediği kadar ayyuka çıkarsın, konumunu ve yüklendiği rolü örtbas etmesi
olanaklı değildir. Yarım yamalak Kürtçe- leriyle Kürt olduklarını iddiadan
hareketle, “Kürtlerin yaşadığı her yere gider ve istediğimi yaparım”
tavrını ancak bir eşkiya, karanlık güçlerin elindeki maşalar gösterebilir.
Devrimci olduğunu söyliyen hiç bir siyasal güç, bölgenin var olan siyasal ve
sosyal gerçeğini gözardı edemez. Somut gerçekliği görmeyip, ellerine tutuştu-
rulmuş global yaklaşım taktiğini sergilemesini, salt küstahlıkla açıklanması
yeterli bir tavır değildir. Bölge halklarının demokrasi ve özgürlük mücadelelerine
saygılı olmayı, onların içişlerine karışmamayı içine sindireme- diğinden, her
gelişmenin merkezine kendini oturtmak istiyor. Bu bir devlet erki
politikasıdır. Bu noktada PKK’ nin, bölgede hangi erki temsil ettiği açıkça
ortadadır.
Beşikçi’nin Kürt halkını
‘meftun’gösterme gayretlerini biraz daha açmada yarar olduğu kanısındayım. Bu
nedenle 40’yıllardan 70’li yılara kadarki ekonomik ve siyasi uygulamalara
kısaca değinmekte yarar var. Çünkü bu yıllar arasındaki mevcut taplo,
Beşikçi’nin iddialarının tersini göstermekte.
EKONOMİK VE SİYASAL UYGULAMALAR
1930 ve 1940’lı yıllarda Kürt
toplumunda feodal üretim ilişkileri egemendir. Toplumda dini reislerin çok
önemli rol oynadığı, aşiretsel yapının devam ettiği, feodal ilişki ağını ve
hukukunu elinde bulunduran feodal beyliğin hüküm sürdüğü bir dönemdir. Doğal
ekonominin devam ettiği bu koşullarda, halkın geçim kaynağı temel olarak tarım
ve hayvancılıktı. Değişim ve iş bölümünün çok sınırlı olduğu bu dönemde, elde
edilen ürünler yine halk tarafından işlenmekte ve tüketilmekteydi. Ortaya çıkan
artı-ürün ağırlıklı olarak feodal beylerce gasp edilmekteydi. Pazar ile olan
alışveriş çok sınırlı ve daha çok parayla değil, mal mübadelesiyle
yapılmaktaydı. Feodal beyler nüfusun yüzde beşlik gibi çok sınırlı bir kesimini
oluşturmasına karşın, ekilebilir toprakların yüzde kırkını ellerinde
bulunduruyorlardı. Ekilebilir toprakların önemli bir kesimi de yarıcılık ve
kiracılıkla daha küçük parçalara bölünmüştü. Angaryacılık en yaygın biçimde
kullanılıyor, topraklar feodal beyler tarafından köylüyle birlikte alınıp
satılıyordu. Bu sömürü çarkının içinde birçok aşiret ve dini reis büyük
topraklara sahip olarak feodalleşiyorlardı.
Tarımın yanısıra, hayvancılıkta
önemli bir yer tutuyordu. Hayvancılık yerleşik köylüler ve göçebe aşiretler
tarafından yapılmaktaydı. Çok ilkel koşullarda, modern besicilikten uzak
yapılan hayvancılıktan fazla bir gelir elde edilmemekteydi. Zaman zaman
başgösteren bulaşıcı hastalıklardan ve yem kıtlığından dolayı binlerce küçük ve
büyük baş hayvan telef olmaktaydı. Hayvanların bakımı için tutulan çobanlar
oldukça yaygın olmasına karşın, ücretle değil, karın tokluğuna çalıştırılıyor,
yerleri ve konumları feodal hukuk kurallarınca belirleniyordu. Bölgede tarım ve
hayvancılık ekonominin bel kemiğini oluşturuyordu
1950’li yıllara gelindiğinde,
getirilen yeni ekonomik ve mali uygulamalar, ister istemez pazar için üretimi
zorlamıştı. Giderek devlet eliyle geliştirilmeye başlanan küçük çaplı sanayi
yatırımları, alt yapı hizmetlerinin gelişme- sine neden oluyordu; su, yol,
elektirik vb. içpazarı genişletecek uygulamalar özellikle çok partili döneme
geçilmesiyle daha hız kazandı. Çünkü gerek Batı’da, gerek Doğu’da egemen
güçlerin çıkarları çakışıyordu. Bu çakışma hiç belirtmeye gerek yok ki, tüm
emekçi yığınla- rın insafsız sömürüsü yönündeydi. Gelişen kapitalist ilişkiler
ortamında egemen güçler, banka kredilerinden mamul maddelerin dağıtımına kadar
birçok alanda aracı rolünü yüklenmenin tadına çoktan varmışlardı. Hatta bu
dönemde Ziraat Bankası’ndan dağıtılan kredilerin yarıdan fazlasını yine bunlar
aldı. Ayrıca, bürokrasiye memur, işyerlerine işçi alımlarında feodal beyler söz
sahibiydi. Feodallerin bürokrasi içinde etkin oluşu, küçük üreticiler ve
esnaflar üzerinde de baskı ve denetim kurmasını getiriyordu. Doğrusu feodal
beyler öylesine uyumlu hale gelmişti ki, Cumhuriyet Halk Partisi’nin
yasallaştırdığı halde uygulamaya koyamadığı kısmi toprak reformunu, Demokrat
Parti’nin gerçekleştirmesine ses çıkarmadılar. Zaten dağıtılan toprakların
büyük çoğunluğu hazineye aitti ya da kullanıma açılması oldukça elverişsiz,
değeri üzerinden yüksek fiyatlar ödenerek feodal beylerden satın alınan
topraklardı. Böylece feodaller parasal olarak daha güçlü konuma getirildi.
Duruma tam anlamıyla egemen
olan ve her hangi bir tehlike gelmiyeceğinden emin olan devlet, sürgüne
gönderdiği, mecburi iskâna tabi tuttuğu feodal beylerin geri dönmelerine
engel olmadı. Devlet, sürgünden geri dönenlerde dahil olmak üzere, genel olarak
Kürt egemen güçlerinin ekonomik ve siyasal etkinliklerini tümüyle ortadan
kaldırmamıştır. Batı’da olduğu gibi feodal beyle- rin etkinliğini kıracak
yönelim içine girilmek istenme- diğinden, hiçbir dönemde ciddi toprak ve tarım
refor- mundan yana tavır almamıştır.
1940’lı yıllardan itibaren toplumsal
yapıda ciddi değişmelerin ortaya çıkmadığını söyliyemeyiz. Kürt ege- men
güçleri içinde ayrışmalar, yeni biçimlere bürünmeler kendini gösterdi. Vergi,
askerlik vb. daha birçok konu- larda devletin tasaruflarına karşı çıkmama
temelinde sağlanan bir çeşit uzlaşmayla feodal beyler, CHP’nin yaygın yerel
örgütlenmelerinden belediye başkanlıkla- rından, parlemento üyeliğine kadar
birçok alanda daha çok yer almaya başladılar. En etkin, en geniş nüfuza sahip
olanlar parlementoya alınmakla kalmıyor, bakanlık koltuklarına dahi
oturuyorlardı.
Doğal ekonominin dağılma
sürecine girişi, Kürt egemen güçlerinin kendi içinde ayrışmasını derinleştirdi.
Tarıma makinanın girmesiyle birlikte büyük toprak ağa- larının önemli bir
kesimi toprak kapitalisti haline geldi. Ellili yılların ortalarına gelindiğinde
modern tarım yapı- lan çok sayıda çiftlik ortaya çıktı. Yine birçok
çiftçi makinali ve sulu tarıma geçerek zengin köylüler halina geldiler. Bu
süreç 1960’lı yıllardan sonra daha bir ivme kazandı.
Gelişen kapitalist ilişkiler
ortamında, ticaret burjuvazisi hem nicel hem de nitel olarak kendini göstermeye
başladı. Bölgede üretilen malları Batı’ya, Batı’da sanayi burjuvazisinin mamul
maddelerini ve ithal malları bölge- nin pazarına aktarmada aracı rolünü
yüklendiler. Avrupa ile direk ticari ilişki içinde bulunanlar bu dönemde henüz
çok azdı. Ama banka kredileriyle desteklendiklerinden hızla büyüdüler. Elde
ettikleri sermaye birikimiyle hisse senetleri, tahviller satın alarak veya
ortaklıklar kurarak sermayeyi Batı’ya aktarmayı hem daha kârlı ve hem de
güvenceli gördüler. İstanbul sanayi burjuvazisiyle bölge- nin tüketicileri
arasında aracı rolü oynayan bu kesim, her zaman feodallerle uyum içinde oldu.
Değirmencilikle, tuğlacılıkla
ve ilkel tezgahlarla yapılan dokumacılıkla vb. uğraşan kesimlerin ise, dikkate
değer bir sermaye birikimi sağladığını iddia edemeyiz. Daha çok kendi
olanaklarıyla elde ettikleri sermaye ile ayakta kalmaya çalışan bu kesimin
halka ciddi bir iş olanağı yarattığını da söyliyemeyiz. Genel olarak var olan
sanayi devlete aittir ve onlar da küçük çaplıdır. Hammadde ve pazar
ihtiyaçlarını karşılayacak birtakım yatırımlara gitmeleri zaten zorunluydu.
İster istemez genel hizmetler sektöründe bir canlanmayı sağlıyan kara ve demir
yolları ulaşım şebekesinin bölgede inşası bir de bu zorunluluktan
kaynaklanıyordu.
70’li yılların başlarına
gelindiğinde egemen üretim biçiminin kapitalizm olduğunu söyliyebiliriz. Ama
yine de, Marmara, Ege ve Akdeniz bölgeleriyle kıyaslandığında çok geri ve
cılızdır; tarımda makinalaşmanın yanısıra, sanayi alanında devlet ve özel
yatırımcılığın oranına bakıldığında, bu kolayca anlaşılır. Doğu ve Güney
Doğu’da bu yıllarda kentleşme oranı %20’lerde seyreder. Her şeyden önce Kürt
nüfusunun ağırlıklı olduğu bölgelerde okum yazma bilmiyenlerin oranı bu
yıllarda bile %70’lerin üzerindedir. Zaten Türkiye genelinde okuma yazma oranı
%70’dir. Bu rakamlar bile gelişen kapitalist pazar ilişkilerinin boyutunu
göstermeye yeter.
KÜRT HALKINI BİTMİŞ GÖSTERME VE AŞAĞILAMA
Yukarıdaki verilerin temel
alınmasına kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum. Görüleceği üzere, 1970’li
yıllarda kapitalist pazar ilişkilerinin egemen olmasına rağmen, Kürt toplumu
henüz köylülükten çıkmış bir toplum değildir. Asimilasyonu siyasi, sosyal ve
ekonomik temellerden bağımsız ele alarak değerlendirmenin hiç bir bilimsel yanı
olamaz. Asimilasyon politikasını tek yönlü düşünme, yani toplumsal yapıda
ortaya çıkmış bir kaç örnekten hareketle, toplumsal yapının tümünü
görmemezlikten gelme, ancak Beşikçi’ye özgür bir yöntemdir. Bu bir anlamda
ağaçları görüpte ormanı görmeme gibi bir şeydir. Gerçeklere arka dönüldüğünde
gerçekler ortadan yok olmazlar. Ama yazar ne yapıp yapıp, mevcut durumu,
kafasında yarattığı kalıpla uyumlu hale getirmenin çabası peşinde. Kalıp ise
malum; ‘Meftun.’ Bay Beşikçi, kafasında oluşturduğu kalıba uyum sağlatmak için
bakın ne tür çabalar içine giriyor. Bu çabalar aynı zamanda kafa kargaşalığını
da ortaya koymakta; ‘Kürdistan'ın hayal edilmesi bile mezara gömülmüş,
mezar taşlarla doldurulmuş, betonlanıp kapatılmış...’ * Benzetmede hata
olmaz derler ama bu benzetmeden başka her şeye benziyor. Kürsüyü ve mikrofonu
hayatında ilk defa yakalama fırsatını elde etmiş birinin avazı çıktığı kadar
slogan atmasına benziyor. Ne kadar çok slogan atarsam o kadar çok kitleleri
ajite eder ve harekete geçiririm yanılsaması var. Biraz duygu sömürüsüyle
karışık mesajlar vermek istemiş ama becerememiş. İsmini koyamadığı bir çorba
ortaya çıkarmış. Aslında apolojetik düşünce tarzının içinden çıkılmaz halini
sergiliyor. Bu nedenle de, olmayan bir şey için çaba yürütüyor ve her ne
hikmetse olmayan bir şeyi varmışçasına bir kez daha
yokettiriyor. ‘Türkiye, Türkleştirme programının tamamlanmakta olduğunu
düşünüyordu.’* Görüleceği üzere yoktan varetmenin müthiş bir çabasını
yürütüyor. Burada çok sinsice bir doğrulama var. Hayal edenler bitirilmişse
hayalleri de bitirilmiştir. Kürt halkının bitirilmesinin hedeflendiği ve bu
doğrultuda çok yönlü adımların atıldığı söylenmiyor. Kürt halkının artık bitmiş
olduğu iddia ediliyor. Yani bir anlamda Amerika’da Kızılderilerin, Latin
Amerika’da Mayaların konumuna düşürüldüğü keskin bir dille ifade ediliyor.
Neredeyse bir kültür varlığı olarak Kürtlerin koruma altına alınmasını
önerecek. Daha yakınımızdan bir örnek vereceksek, Keldaniler’le Kürtler’i bir
tutuyor. Durum bu derece içler acısı ise, bu çaba ve telaş niye? Secere tut
yeter. Beşikçi devlet adına bu yargıya varırken hangi somut delillerden yola
çıktığını açıkça ortaya koymalı. Somut durum tespiti yapılırken, bu somut
durumun hangi sosyal temellere dayandığını da açıklamak gerekir, üstelik
istatistiki bilgilerle birlikte. Ayrıca Kürt halkını içleri taşlarla
doldurulmuş ‘anıt’ mezarlarla birlikte anma, tehditin, korku salmanın bir başka
biçimi. ‘Aman öcü var, susun, oturun oturduğunuz yerde’ demektir.
Bahsettiğim kafa kargaşalığı,
burada bilimsel verilere ulaşıp ulaşmamasından kaynaklanan kafa kargaşalığı
değil, hareket ettiği sahanın kime ait olduğunun farkedileceğinden kaynaklanan
korkunun verdiği kafa kargaşalığıdır. Çünkü resmi ideoloji gerçeğe sırtını
dönerek ‘Bitti’ ya da ‘Mezara gömdüm’ diyor. Yazar da ‘Kürtler Türkleşti’ diye
feryat ediyor. Metafizik düşünce doğrultusunda hareket etmenin bir yöntemi de
budur.
Oysa Beşikçi, politik bir
tartışma yaptığının çok iyi bilincinde. Ama bunu bilinen kaygılarından dolayı
açıkça dile getiremiyor. Politik bir tartışma, daha doğrusu çıkarlarına hizmet
etmeyeceğini düşündüğü politik tartışmalar sözkonusu olduğunda, sosyoylojinin
gölgesine sığınmayı adeta prensip haline getirmiş. Ama bu kaçış insanı
kurtarmaz. Yine politik, hatta bilimsel tartışmalarda salt olgulardan ya da
tesbitlerden hareket edilmez. Açıkçası bir olguyu tespit etmekle sorunlar
çözülmez. Resmi ideoloji Kürtleri yok sayıyorsa bunun karşısına ‘hayır, Kürtler
vardır’ teziyle karşı çıkma, resmi ideolojinin hareket ettiği zemini bölüşme
demektir. Sistemin yükseldiği ekonomik ve siyasal zemine karşı tavır içinde
olunmadığı sürece sistemle bütünleşme kaçınılmazdır.
1970’li yıllara ait
istatistikler temel alındığında Doğu ve Güney Doğu’nunu 1940 ve 1950’li yıllara
nazaran çok ciddi değişimler geçirdiği görülecektir. Ekonomik ve sosyal
yapıdaki değişimin toplumsal yapının katmanlarında ortaya çıkartığı
mevzilenmeyi irdelemesi gerekirken, ‘Yok olma’ teranesini işleme ancak bay
Bişikçi’ye özgü bir tavırdır. Çünkü sistemi değiştirmek için mücadele etme
yerine, sisteme çeki düzen verme gayreti daha kolay bir yöntemdir, üstelik pek
fazla risk taşımamaktadır. Bir toplumun %70’nin okuma yazma bilmediği koşullarda
asimilasyonu önplana çıkarmada farklı amaçlar vardır.
Bugüne kadar gelmiş geçmiş tüm
iktidarların en başarısız olduğu bir alan varsa, o da, izlenen asimilasyon
politikasıdır. Kaldı ki, halkın yüzde yüzü de Türkçe eğitim-öğretimden geçmiş
okur ve yazar olabilirdi, olabilir de. Göçmen bir gruptan bahsetmiyoruz,
tarihi, kültürü, diliyle, tüm toplumsal değerleriyle yerleşik bir halktan
bahsediyoruz. Ayrıca, asimilasyonun temel alınmaya başlandığı dönemin
özelliklerini dikkate aldığımızda, bu politikanın başarısızlıkla
sonuçlanacağını da görürüz.
Ortaçağ karanlığında yaşam
sürdürmeyi, hangi dilde olursa olsun okuma yazma bilmeyen tek bir Kürdün
kalmamasına yeğlemek açıkça Kürt düşmanlığıdır. Bu noktada, asimilasyon
politikasından hareketle, ‘Bittik’i belirleyici faktör haline getirme yerine,
toplumun dinamiklerini harekete geçirerek sisteme karşı yönelme temel
alınmalıdır. Asimilasyon politikasını eleştirme başka bir şey, kapitalist
üretim ilişkileri içinde şekillenen toplumsal yapı karşısında teslim olmayı
önerme başka bir şeydir. Yani içinde bulunduğumuz koşullarda asimilasyon
politikasıyla Kürt halkının yok edilemeyeceği ortadadır. Yazar, asimilasyon
politikasını salt dile indirgemektedir. Asimilasyon salt dille
sınırlandırılamaz. Yazarın, daha başından iflas etmiş bir politikayı
başarılıymış gibi önplana çıkarmakla, bir dönemler Avrupa içlerine kadar
etkisini hissettiren ‘Türkün gücü’nü göstermeye çalışmaktadır. Bu, korku
üretme, açıkçası, korkutma, yıldırma politikasıdır.
Ekonomik ve sosyal yapıdaki her
değişim, sınıf ve tabakalarda farklı sosyal eğilimlerin ortaya çıkmasına neden
olur. Bu süreç içinde egemen güçlerin geliştireceği siyasal baskılara karşı
sınıf ve tabakalar şu veya bu biçimde dirençlerini ifade edebilecek yol
bulurlar. Bu noktada devrimci aydının görevi, bu eğilimleri sisteme karşı
yöneltmenin, örgütlü hale getirmenin çabasını vermedir. Dürüst aydının görevi
yakınma ya da sistemin arızalarını giderme olmamalıdır. Ama Beşikçi, ne yapıp
yapıp hemen her koşulda sistemle uyum içinde kalmanın yollarını araştırmakta.
Bu konuda o kadar içtenlikle hareket etmekte ki, Kürt halkını en kötüler içinde
seçenek yapmaya zorlamakta. Hatta emperyalist güçlerin sunduğu en rezil
seçenekleri alayıp pullayıp Kürt halkına sevdirmenin kavgasını vermekte. Sunduğu
en iyi seçenek de, ‘Dışlanma.’ Yani ‘Benzemeyi bırakın, dışlanmayı kabul edin’
diyor. Amerika Birleşik Devletleri ve Büyük Britanya ırkcılığı ‘Has
ırkçılıktır’ diyebiliyor. Kürtler kötüler içinde ‘iyi’ seçmeye niçin mecbur?
Bunun sorgulanmasına bile tehammülü yok bay Beşikçi’nin.
Beşikçi etnik ya da kimlik
sorunlarını ele alırken tam anlamıyla patalojik ruh halini yansıtmakta. O’na
göre kimlik sorunu, dünya varolduğundan bu yana vardır. Kimlik sorununu ırk’la
bütünleştirmenin çabası içindedir. Etnik ya da kimlik sorununu kapitalizmin
gelişme süreci içinde ortaya çıkan bir sorun olduğunu inkâr eder. İnkâr
etmesindeki en önemli neden de, bu sürecin kapitalist sömürüyle olan
ilişkisindendir. Dolayısıyla sömürüyü olumlama vardır. Sömürüyü ne kadar doğal
gösterirse etnik sorunu da ırk’la bütünleştirme o kadar kolaydır. Yani sınıf
savaşımını yok saymak için elinden gelen her gayreti göstermekte. Bir kaç
kişinin pisikolojik konumundan hareketle bulup buluşturduğu verileri
genelleştirmekte ve tüm bir topluma mal etmektedir. Bu yöntem aynı zamanda bir
toplumu, halkı aşağılama yöntemidir. Bir halkı aşağılama; ‘küçük’, ‘bitmiş’,
‘tükenmiş’ görme özellikle de klasik sömürgecilik döneminde İngiliz
burjuvazisinin yöntemidir. Egemenlik altına aldıkları halkları sürekli bir
travma içinde görürler ve içinde bulundukları ‘travma’dan ancak kendilerinin
kurtaracaklarını iddia ederler.
Yazarın sürekli tekrarladığı,
hemen her yazısında öne sürdüğü ‘Kürt bitti’ ya da ‘Kürtler asimile oldu’
argümanlarını biraz daha açmak gerekmektedir. Asimilasyonu salt dile
indirgemekte. Dolayısıyla ulusu dille tanımlamaktadır. Bu bir anlamda ulusu
dinle tanımlamayla eşdeğerdir. Bu aynı zamanda, İttihat ve Terakki
paradigmasını temel almaktır. Kemalizmde de aynı anlayış vardır. Dil varsa ulus
vardır, dil yoksa ulus yoktur. Yani ulusu salt dille tanımlama anlayışı vardır.
Olayı hiç bir zaman ezenler ve ezilenler açısından ele almaya yanaşmaz. Bu
nedenle de İttihat ve Terakki’ci anlayışının katı bir savunucusudur. Bu anlayış
ister istemez, insanı, kandaki ‘cevher-i asliye’yi sorgulamaya kadar götürür.
Böylesi sorgulamalar sonucudur
ki, Beşikçi, Kürt halkını ‘uygar olmayan’ yaşam içinden kurtarmak için kendini
bir yol gösterici, hatta vahiy olarak öne sürer. Comte’nin elit ‘öncülük’ anlayışıyla
hareket eder. Bu nedenle her fırsat bulduğunda Kürt halkını aşağılar,
hakaretler yağdırır. İşte Kürt halkını aşağılamasına bir örnek;
‘PKK hareketi ise,
düşürülmüş toplum koşullarında, düşürülmüş insan ilişkileri içinde nüvelenmiş,
gelişmiş, boy vermiş bir harekettir.’ *
Böylesi bir tanımlama
karşısında insan şu soruyu sormadan edemiyor; izbe köşelerde, kokuşmuş
labirent- lerde ne işin var? Açıkçası, ahlak bekçiliğine soyunmuş eli sopalı
bir molla... Şefiyle tam bir bütünlük içinde. Daha doğrusu şefini taklitte ne
kadar becerikli olduğunu gösteriyor. Bakın şefi de Kürt halkına aynı tür
hakareti nasıl yapıyor;
“Kürt, kadın-erkek
ilişkisinde ölmüştür. Kürt, bu ilişkide çirkinleşmiştir, alçaktır, rezildir,
köledir, tutsak- tır” (Dev.Dili ve Eylemi,s.153)
Kürt halkına karşı hakaretler
yağdırmada birbirleriyle yarışan bu ikiliden yukarıda verdiğim alıntıların
yeterli olacağını sanıyorum. Beşikiçi’nin ‘önder’ olarak kabul ettiği kişinin,
halka olan kin ve nefreti bilinen bir şey. Beşikçi dışında hemen hemen herkes
bunu kabul ediyor. Sosyolog, bilim adamı olduğunu iddia eden Beşikçi, hangi
bilimsel araştırmalar ve incelemeler sonucu Kürt halkını ‘Düşürülmüş toplum’
olarak tanımlamaktadır? Bu nedenle aşağıdaki bir kaç sorumuza ikna edici yanıtlar
verebilirse, Kürt halkı için yaptığı tanımlamaya da içerik kazandırmış olur:
-Kürt veya herhangi bir
toplumda, bir takım olumsuz- lukları temel alarak o halkın ‘Düşkün’ olduğu
sonucuna varma, bilimsel bir tespit midir?
-Yine, sınıflı toplum özelliklerini
dikkate aldığımızda, az veya çok herhangi bir olumsuzluğu içinde barındırmayan toplumsal ilişkiler yumağı var mıdır?
-Ayrıca, salt olumsuzluğu temel
alan yaklaşım tarzı- nın, toplumsal yaşamın nesnel sorunlarına ne tür çözüm-
ler getirebilir?
Toplumda birbirine zıt ve
çatışan ögeler her zaman olacaktır. Toplumun değişim ve dönüşümünde olumsuz
ögelerin belirleyici olduğunu ileri sürmek, eli kamçılı ahlak zapıtacılığına
soyunmaktır. Bu da elitçi bir anlayıştır, yani şiddete dayalı toplum mühendisliğidir.
Toplumların ilerleyişinde yazarın bahsettiği gibi ‘düşü- rülmüş insan
ilişkileri’ belirleyici olsaydı, o çok övgüler dizdiği Batı Avrupa toplumları
daha 1860’larda yok olmuştu. Ahlak zapıtası kesildiği için ‘zor’u hemen her
koşulda belirleyici olarak görüyor. Gelişmelere metafizik pencereden baktığı
halde, toplumsal gelişmeleri mistik açıdan yorumlamayı bile beceremiyor. En
azından, dergâhlarda bile her eşikten içeri girenin ‘ermiş’ olarak dışarı
çıkamayacağını bilmelidir.
Beşikçi’nin elinde gitar bilmem
neyin önünde bir dans türü yaratma çabalarıyla bir halkın demokrasi ve özgürlük
kavgasını biribirine karıştırdığını sanmıyorum. Tek bir amaç var, o da, Kürt
halkını aşağılamadır. Sonuç- ta egemen güçlerin soysuzlaşmasını saklamanın bir
yöntemi de budur; kabahati, üretim araçlarını ellerinde bulunduranlarda değil,
mülksüzlerde arama. Yani Beşikçi’ye özgü bir ‘olgu’ tespiti!
BEŞİKÇİ’NİN İRADİ ZORLAMALARI
Sosyolog ‘Küçük bir
karşılaştırma’ yapmış ama büyük bir hizmette bulunduğunun bilincinde değil.
Farkında olmadan kaş yapayım derken göz çıkarmış. Acemi erler misali emir
komuta zincirine dahil olmanın pisikolojisini henüz üzerinden atamamış.
Özgürlüğünü gönüllü teslim etmenin yükümlülüklerini huşu içinde yerine
getirmeye koyulmuş.
Yükümlülükleri:
Birincisi; ‘önder’, ‘ulu’,
‘ata’ yaratma.
İkincisi; yaratmak istediği
‘ulu’ya, ‘ata’ya karşı farklı düşünce ileri sürenleri yerme, karalama, işkence
ve cinayet dahil her türlü şiddet kullanılarak ortadan kaldırma girişimlerine yolgöstericilik
yapma.
Bu yönlü çabaların nereden
taklit edilmeye kalkışıldığı bir sır değildir.
Şaşkınlığından da olsa, iyi ki
‘Küçük bir karşılaştırma’ yapmış. Çünkü başka türlü kendi kendini
yalanlayamazdı. Ama yine de ‘eline sağlık’ deme içimden gelmiyor.
‘Abdullah Öcalan ve PKK bir
madalyonun iki yüzü gibidir. PKK önderliği, Başkan Abdullah Öcalan, 20.
yüzyılın son çeyreğine, Türkiye'nin ve Ortadoğu'nun tarihine, siyasal ve
toplumsal gelişmelerine damgasını vuran en önemli siyaset adamlarından biridir.
PKK'yi Kürdistan ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelesini, ona coğrafi olarak
en yakın olan zaman olarak da çok uzak olmayan, Anadolu'daki Kuva-i Milliye
Hareketi ile karşılaştırmak mümkündür. Bu karşılaştırma bize, PKK hareketi
hakkında, gerilla mücadelesi hakkında çok önemli bazı ipuçları verecektir.’ *
Cizvit papazlarının hitap
tarzından çok şeyhine kendini ispatlamak için ayinlerde karnına kılıç saplayan
müridlerin hitap tarzına benziyor. Bu paragraf ‘Apo’ları çoğal- mak gerekir’
diye başlayan övgüsüyle birleştirildiğinde tam bir kutsama ortaya çıkar.
Toplumların tarihsel gelişimlerini kahramalarla ifade etme anlayışıdır. Aşiret
reisi olmazsa aşiret üyeleri yok olur, feodal bey olmazsa aç kalırız ya da ‘Ulu
önder’ olmasaydı kurtuluş olmazdı düşüncesinin pekiştirilmesidir. Beşikçi
beyninde yarattığı kült’leri tüm topluma mal ediyor ve giderek bunları
tapılması gereken ‘Tanrı’lar haline getiriyor. Gelişmemiş, aydınlanmamış
toplumlara özgü ‘kurtarıcı’ aramadır bu. Bu anlayış aynı zamanda en lumpen
ilişkilerin esas alınmasıdır. Yani sınıfdışı kesimlere seslenme ve onları temel
almadır. Yukarıda ortaya koyulan anlayış, aynı zamanda, Türkiye’de bilinen
elitistlerin epistemolojisini Kürt toplumu arasında yaygınlaştırma
çabasıdır.
Bu karşılaştırmadan gerçekten
çok güzel ve herkesi ikna edebilecek kadar önemli ipuçları çıkacaktır. Bahset-
tiği ‘önder’in ancak ‘coğrafi olarak en yakın olan’ bir yerde ve ‘zaman olarak
da çok uzak olmayan’ gelişmelerle karşılaştırılmış olması gayet ‘akıllıca’ bir
yoldur. İttihat ve Terakki entrikalarını çok iyi bilen biri olarak, böylesi
karşılaştırmalar için, fazla uzaklara giderek yığınca zorlukla yüzyüze
gelmesine gerek yoktu. Bu konuda hem tarihimiz, hem de yaşadığımız coğrafya
oldukça zengindir.
Karşılaştırmaya yine utangaç
bir biçimde Rum, Ermeni ve Asuriler’in mal ve mülklerine Müslüman eşraf
tarafından elkonulduğunu belirterek başlıyor. Ama burada ‘Müslüman eşraf’
derken kimleri kasteddiğini açıkça belirtmekten çekiniyor. Tarihi bir olaydan
bahsederken bu derece utangaç davranmasına akıl erdirmek mümkün değil. Yani
Türk esnafını mı, Kürt esnafını mı veya Tük ve Kürt esnaflarını birlikte mi
kastediyor o da belli değil. Ama belli ki, esas olarak, Kürt ve Türk
esnaflarını birlikte ‘Müslüman eşraf’ olarak değerlendirmekte.
Çok önemli tarihsel bir dönemde
olup bitenleri yuvarlak cümlelerle geçiştirmeye çalışmasının esas nedenleri
ise;
Yanlı tarih yazma girişimi,
yani tarihi çarpıtma gayreti;
Gelecekte hiç bir sorumluluk
altına girmemeye yönelik çaba içinde olması;
Kürtler’in tepkisinden
çekinmesi;
Yanlı tarih yazma girişimi
derken, kasteddiğim, İngiliz emperyalizminin birinci dünya savaşı döneminde
Anadolu’ya biçim verme planlarını temel alması ve onaylamasıdır. Aslında
İngilizler’in İstanbul’u kaybetmesi ve Anadolu’dan çekilmek zorunda kalmış
olmalarına üzülmektedir. İngiliz, Fransız ve İtalyan egemenliği altında
‘medeni’ olunacağına öylesine inanmış ki, İngilizler’e, genel anlamıyla Batı
emperyalizmine övgüler yağdırmakta, olabildiğince sevecen göstermeye gayret
etmektedir. Sadece sevecen göstermekle kalmamakta, sinsi bir biçimde masum
olduklarını söylemektedir. İngilizler’in, Fransızlar’ın, İtalyanlar’ın, Çarlık
Rusyası’ nın ‘göçmenleri yerleştirmek’ için veya birer ‘hayır kurumları’ olarak
Anadolu’ya geldiklerini söylemektedir. İşgale uğrayan Anadolu değil, Londra,
Paris ve Roma imiş! Açıkçası, Emperyalist güçlerin Anadolu’da kalıcı
olamamalarına, dolayısıyla ‘zeki çocuk’ seçilip Londra’ da eğitim görememiş
olmasına çok üzülmekte. ‘Zeki çocuk’ olarak iki parelel doğrunun uzayda nasıl
kesiştiğini ispatlayacak bilim adamı olamadığına hayıflanmakta. Tüm bu yönlü
görüş ve düşüncelerini açık seçik yazma yerine, bakın nasıl dolambaçlı yollara
başvuruyor;
‘...Rumlar, Yunanlılar’la
birlikte tekrar yurtlarına dönmekte (...) Ermeniler, (Burada Çarlık Ruyası
ile birlikte demeyi uygun bulmuyor, çünkü Kürt halkının tepkisinden kaçınıyor.
Düz mantığa ve akla seslenen kuru ajitasyon ancak bu şekilde
yapılır.BN.) tekrar yerlerine, yurtlarına, evlerine-barklarına dönmenin
(....) yolunu yordamını aramaktadırlar. İngiliz’in, Fransız’ın, İtalyan’ ın
böyle bir amacı olmadığı besbellidir. (Yani İngilizler, Fransızlar ve
İtalyanlar’ın toptancı olduğunu kastetmekte. BN)’ *
Ermeni ve Rumlar’ın arkasına
sığınarak emperyalizm hayranlığını gizlemeden başka bir şey değil bu cümleler.
Birinci dünya savaşı döneminde Yunan devletinin İngiliz emperyalizmiyle
işbirliğini sorgulama işine gelmiyor, çünkü sorgulamaya kalkıştığı anda İngiliz
emperyalizminin karşısında yer almak zorunda olduğunun bilincinde. Bu işbirliği
ya da ittifakın Yunan halkına ne tür olumlu getirileri olmuştur acaba? Buna
yanıt veremez, çünkü verdiği anda üzerine inşa etmek istediği düşünceleri
bizzat kendisi çürütmüş olur. Bu nedenle kaçamak yollara başvurmakta, kelime
oyunlarının arkasına saklanmakta. Örneğin Teşkilat-ı Mahsusa için ‘mazlum
halklar kategorisinde değerlendirilemez’ diye bir ucube üretmekte. Kimsenin
Teşkilat-ı Mahsusa eşittir mazlum halktır diye bir değerlendirme yapmamıştır.
İşgale uğrayan Anadolu’yu mazlum ülkeler, Anadolu halkını mazlum halklar
katagorisinde değerlendirmiştir. Bu, aynı zamanda ‘ordu eşittir halktır’
anlayışının dolaylı kabulüdür. Niçin böylesi yollara başvurduğu bellidir; başka
türlü ‘ulu’ ya da ‘mit’ ler yaratılamaz. Nereden bakılırsa bakılsın, İngiliz
emperyalizminin çok sinsi bir propagandası yapılmaktadır.
Beşikçi’ye sormak gerekiyor,
emperyalist güçler Anadolu’ya niçin geldiler? İşgal etmek amacıyla mı, yoksa
Ermeni ve Rumlar’ı yerleştirmek için mi geldiler? Yani birer hayır kurumları,
daha doğrusu göçmen yerleştirme kurumları olarak mı geldiler?
Bu sinsiliğin altında bir başka
neden daha var, o da, birinci ve ikinci dünya savaşlarını dünya pazarlarını
bölüşüm, emperyalist paylaşım savaşı olarak görmeme vardır. O’na göre
emperyalist paylaşım, komünistlerin uydurmasıdır!
Yazar, Kürtler, Ermeniler ve
Rumlar için mangalda kül bırakmazken, ana meseleye değinmekten sürekli
kaçınıyor. Var olan ulus-devlet çözümlemesinin karşısına ikinci bir
‘ulus-devlet’ çözümlemesiyle dikilmekte. Acaba aslı dururken, ikinci bir
ulus-devlet çözümlemesi niçin sunuyor? Bu noktada kendi kendini çürütmüş
oluyor. Nereden bakılsa çelişkiler yığını. İttihat ve Terakki geleneğinden
hareketle, Kemalist çözüm önerisinden başka bir şey değildir. Başkalarının
ulus-devlet çözümlemesi Kürt, Ermeni, Rum ve Asuriler için kötü oluyor, ama
kendi ulus-devlet çözümlemesi her nedense pek ‘hayırlı’ oluyor.
Beşikçi’nin ulus-devlet
çözümlemesinden hareketle, Ermeni halkı için önerisinin ne olduğu, henüz
anlaşılmış değil. İçi boş kelimelerle dama oynamaktan vazgeçip soruna açıklık
getirmek zorundadır; örneğin Ermeniler, Kars ve Ardahan’dan Van’a kadar olan
bölgeyi geri istiyorlar. Yani bugünkü Ermenistan Devleti’nin, sınırlarını, bu
bölgeyi içine alacak biçimde genişletmesini onaylayıp onaylamadığını şimdiden
belirtmelidir. Ayrıca, Ermeniler, ‘Müslüman eşraf’larca el
konulmuş ‘...ev, konak, bağ, bahçe, zeytinlik, tarla, mandıra, atölye gibi
mallarına...’ tekrar kavuşmak istiyorlar. Bu durum karşısında çözüm
önerisi nedir acaba? Doğal olarak harkes bunu merak ediyor. Aynı durum,
Asuriler için de sözkonusu. Bu konuda bugüne kadar çözüm ileri süren herhangi
bir kitap veya makale kaleme aldığı görülmedi. Bu ve benzeri konulara içerik
kazandırmadığı sürece taklitcilikten öte bir şey yapmış olamaz. Yine, el
koydukları Ermeni ve Asurilerin mallarını tekrar geriye vermeleri için Müslüman
Kürt eşrafına da bir çağrıda bulunmalıdır. Böylece inandırıcı olduğunu
göstermiş olur. Postu İstanbul’a serip işkembe-i kûbradan atacağına,
Diyarbakır’da oturmaya başlayıp bu konuda en azından bir ‘sivil girişime’ ön
ayak olabilir. İleri sürdüğü görüş ve düşünceler doğrultusunda ciddi, dürüst
olmanın bir ölçüsü de budur. Malum ‘tarihi’ tespitlerinden hareketle, Kürtler’ le
Ermeniler ve Rumlar arasında ne geçmişte ne de günümüzde herhangi bir ‘çelişki’
ve ‘düşmanlık’ olmadığı için, böylesi bir girişimin çok kısa zamanda başarıyla
sonuçlanacağından emin olması gerekir. Bu kadar ‘kolay’ çözümlenecek sorunu
bugüne kadar ertelemesini anlamak mümkün değil. Dahası var; Türklere,
Asurilere, Araplara, Azerilere vb. halklara yönelik bulduğu çözümler nelerdir?
Bir önemli konu daha var, Rum
sürgünleri. Yine o meşhur ‘tespit’lerinden hareketle, Rumların bağ-bahçe,
mandra, atölye vb. mallarını tekrar elde etmeye yönelik somut öneriler, daha
doğrusu çözümler ileri sürmek zorundadır. Rumlar, özellikle Ege Bölgesi başta
olmak üzere Akdeniz ve Marmara Bölgelerinin batısına geri döndüklerinde nasıl
bir statü sahibi olacaklar? Rumların büyük çoğunluğu, bu bölgelerin Yunanistana
bağlanmasını ve giderek İstanbul’un en azından Batı yakasının devredilmesini
istemektedirler. Tekrar ‘Konstantipolos’a kavuşmayı arzulamaktadırlar. Bu
konuda bugüne kadar üstü kapalı mesajlar verme yerine daha açık olmalıdır.
Ayrıca, bu koşullarda, geriye
kalan İç Anadolu Bölgesi ile sınırlanacak olan Tükiye Cumhuriyeti’nin devamı
sağlanacak mı sağlanmayacak mı? Eğer sağlanacaksa, bu devlet sunni mezhebine
dahil Türk halkının bir devlet mi yoksa alevi mezhebine dahil Türk halkının bir
devlet mi olacak? Veya bu bölgenin de ikiye bölünüp mezhepsel temelde
sunnilerden ve alevilerden iki ayrı cumhuriyet mi oluşturulacak? Daha açık bir
ifadeyle söyliyecek olursam, İsmail Beşikçi, birinci dünya savaşı döneminde
Anadolu için öngürülen Wınston Churcıll planını hayata nasıl geçirecek acaba?
Bu anlamda meşhur ulus-devlet çözümlemesini bugünden bir zemine oturtmak
zorunda. Bu sorunlar ‘devlet sorunu’ derse, o zaman sadece bir aldatmacı
olduğunu kabul etmiş olur. Eğer aldatmacılık yapmıyorum diyorsa, devletçi
elitçilerle kolkola Serbest Fırkacı rolü oynamaya son vermelidir.
Sonuç olarak, Kürtler’in
varlığını ispatlama eyyamlığından ulus-devlet çözümlemesine ulaşılırsa, işte
böylesi sorunlar ortaya çıkar. Ama bu sorunların hiç biri, bayımız için önemli
değil; oluk gibi kan akıtarak tüm sorunları bir çırpıda çözümleyeceğini iddia
ediyor.
Yazar tarihi gerçekleri örtbas
etmek için akla gelmedik zorlamalarda bulunuyor. Kuva-i Milli’nin Osmanlı
Devleti’nden kalma olanakları kullanarak hareket ettiğini, bu nedenle de
herhangi bir sıkıntı içinde olmadığını söylerken, ‘Kürt önderi’ ilan ettiği
kişinin de ‘yoktan varetme’ uğraşı içinde olduğunu, daha doğrusu yoktan nasıl
varettiğini ispatlamak için binbir dereden su getirmekte. Tüm zorlamalarının
altında yatan esas neden de, ‘önderim’ dediği kişiyi ve PKK’yı aklama
uğraşıdır. Ama çabası boşuna; aklamaya çalıştığı önderi, her şeyini açığa
vuruyor. Çoktan açığa çıkmış ilişkilerini saklamanın artık anlamsız olduğunu
düşünüyor. Yani Beşikçi’nin tüm dayanaklarını çürütmekte. Bu noktada ‘Kürt
önderi’ olarak lanse etmeye çalıştığı ve her eyleminden övünç duyduğu kişinin
itiraflarından sadece bir kaç örnek vererek, bu ‘Küçük karşılaştırma’yı mümkün
olduğunca kısa tutmaya özen göstereceğim. Bu arada ‘Başkan Apo artık, Kürt
halkının önderi durumundadır’* diyen Beçikçi’nin, “ister doğrudan
ister dolaylı olsun düzenin yetiştirmediği bir ilişki (yani
istihbarat örgütleriyle içiçe olunmadan. BN) kolay kolay halka mal olmaz”
(Devrimin Dili ve Eylemi,s.121) diyen Öcalan’ın belirlemesine nasıl
sıkı sıkıya bağlı olduğu kendiliğinden açığa çıkacaktır.
Yazar, malum kişi için
yukarıdaki cümleyi sarfeder- ken, O kişinin “Ben önderim, bu da eşittir
Kürdistan. Kürdistan da eşittir savaş derim.”** buyruğundan hareket
ettiğini biliyoruz. Böylesine ‘önder’ düşkünü olması ise hiçte tesadüf
değildir. Özellikle 1930’lardan itibaren hızla bürokratlaşan, farklı
düşünceleri bir tarafa atıp, tüm toplumu tek bir ideoloji içinde eritmeyi
amaçlayan elitist anlayıştan yola çıktığını söylemeliyim. Dikilecek heykellerin
zemin taşlarını yerleştirmenin uğraşını veriyor. Aslında Beşikçi, hareket
ettiği zemin üzerinden Kürtler’in ‘Kadro’sunu oluşturma gayreti içinde ve
buradan hareketle Bayar’cılık oynamaya çalışıyor. Bilindiği gibi,
‘Büstleştirme’ hareketi Tek Şef’in ürünü olduğu kadar Bayar’cılığın da
ürünüdür. Bu anlamda dile getireceğimiz gerçekler adeta madalyonun iki yüzü
gibidir; madalyonun bir yüzünü Öcalan ve PKK, diğer yüzünü de İsmail Beşikçi
oluşturmaktadır.
Beşikçi’nin, Kürtleri ‘yoktan
vareden’ olarak tanımla dığı ve ‘Kürt önderi’ ilan ettiği Öcalan’ın, nasıl
yetiş- tirildiğini ve kimler hizmet ettiğini görelim. Öcalan’ın kaleminden
dökülen itiraflarla ‘Küçük bir karşılaştırma’ yapalım;
1-‘…Ordu ve Kuva-i Milliye
birbirlerini tamamlamak- tadır, birbirlerinden güç almaktadır.’*
Peki, Öcalan kimi
tamamlıyormuş; geçmişin Kuva-i Milliye-ordu işbirliği, yerini, günümüzde,
Öcalan-derin devlet ilişkisine bırakıyor;
“Halk adına işbirlikçi bir
ilişkiye yöneliyorum (…) Bu adamlar öyle bildiğiniz gibi değil, sana bu kadar
masraf yapacaklar, hiç peşini bırakırlar mı? Devletin kendi adamlarına
dayanarak gurubumu inşaa ediyorum. Beni sağ bırakırlar mı?” (Devrimin Dili ve
Eylemi, s. 122)
“Ben hem solculuk, hem
kürtçülük ve hem de iyi bir sosyal yaşam düzenlemek istiyorum. Hem de bunlar
birbirini beslesin, güçlendirsin istiyorum.” (age,s.121)
‘Kuva-i Milliye
örgütlenmesinin temelinde Rum sürgünleri ve Ermeni soykırımı sonunda yağmalanan
Rum mallarının, Ermeni mallarının elden çıkarılmaması dürtüsü vardır.’*
Öcalan’da ise ‘dürtü’ daha bir
farklılaşıyor, zenginleşiyor; bir-iki değil, aynı anda devreye birçok dürtü
birden giriyor. Öcalan’ı harekete geçiren dürtüler;
“Allahın serserisi, ne
istiyorsun? Kadın dersen kadın, para dersen para! Apartman dersen apartman al;
ye, içinde yat! Ben de bu noktada, tam bir paşa oğlu gibi davranıyorum. Daha
fazla para! Kendinizi daha fazla çalıştırın! Çok ilginç, ayarlama çok önemli
(!!) burju- vaziyi nasıl çalıştırıyorum” (!!) (age, s. 110)
2. ‘Kuva-i Milliye
hareketi, Osmanlı Devleti'nden dikkate değer bir devlet bürokrasisi
devralmıştır.(...) PKK'nin ise, kendi örgütünden başka dayanabileceği bir güç,
destek alabileceği bir yapı yoktur.’*
Öcalan her koşulda da
dayanacağı birilerini bulmuş; Kuva-i Milliye Osmanlı bürokrasisine dayanmış,
Öcalan da sadece derin devlet olanaklarına değil, Türkiye Cumhuriyeti
bürokrasisine, en önemlisi de MİT’e dayanmış;
“Apo’yu MİT Kürdistan’a
göndermiş diye bir haber vardı. Bu aslında devletin içindeki odakların
birbirini suçlamak için söyledikleri bir sözdür. Aslında gönderme değil de
onların elindeki ilişkidir.” (age, s. 112)
3-Beşikçi Kuva-i Milliye'nin
yol, posta, telgraf, telefon vb.her türlü sisteme sahip olduğunu uzun uzun
anlattık- tan sonra, ‘PKK ise, kurulduğu günlerde, bu konularda
kullanabileceği, seferber edebileceği hiçbir sisteme sahip değildir.’
* diyor ve Öcalan için adeta içler acısı bir tablo sergileme gayreti içine
giriyor. Ama gerçekleri örtüleme çabaları boşuna. Partiyi MİT’e kurduranın,
kara yolu, deniz yolu, posta, telefon vb. olanaklarını kullanmak için çareler
aramaya ne ihtiyacı var? Öcalan ne kadar çok olanağa sahip olduğunu saklamıyor.
Kullanılabilinecek tüm sistemler hazır halde gümüş tabakta Öcalan’a sunulmuş;
“Düşünün, devlete Kürt partisi
kurduruyorum (…) biz devrimci Kürt partisini nasıl MİT’e dayandırarak
kurduysak, Kürt devletini de (şimdi işte içinde olduğumuz bu Güneydeki
devlet)Türk devletine dayandırarak kura- cağız.” (age, s. 117)
4-‘Osmanlı Devleti'nden Kuva-i
Milliye'ye işleyen bir dış ilişkiler ağı, işleyen bir örgüt kaldı.(...) PKK
ise, dış ilişkiler ağını zaman içerisinde geliştirdi. Bunun ne kadar olumsuz,
yoksul koşullarda geliştirildiği yakından biliniyor.’*
CIA, Almanya istihbaratından
tut da İngiliz M16’ya kadar geliştirilen ‘dış ilişkiler’in yanısıra, Yunan,
İran, Ermenistan ve en önemlisi de Saddam’ın istihbarat örgütleriyle Bekea’da
görüşmelerde bulunan Öcalan, MİT’e parti kudurma ‘becerisi’ni uluslararası ilişkilerde
de göstermiştir. Bu görüşmelerle ilgili foğtoğraflarının boy boy gazetelerde
yer aldığını herkes biliyor. Ayrıca bu ilişkilerini, katıldığı televizyon
konuşmalarında da inkâr etmemiştir. Beşikçi’nin bunlardan haberdar olmaması
mümkün değil.
Yine gerçekleri çok iyi bildiği
için, cımbızlamalarla PKK’yi dünyada ve Avrupa’da temize çıkarmaya çalışı- yor;
‘19. yüzyıl sonlarında,
20. yüzyıl başlarında, Kürtler'in dünyada, Avrupa'da çok kötü bir imajı vardı.
Kürtler, Batı kamuoyu tarafından, "eşkiya", "haydut",
"çapulcu", "durmadan adam öldüren", "durmadan yağma
yapan", "biraz da insana benzeyen bir varlık" olarak değer-
lendiriliyordu,...’*
Yine klasik, ezbere yapılmış,
önyargılardan kaynaklanan, ülkede olduğu gibi Avrupa’da da Apocular’ı imdada
yetiştirmenin önhazırlığı niteliğinde bir değerlendirme daha. Yazar Avrupa’ya
çıktığında, karşılaşacağı ilk sorunun ne olacağını çok iyi tahmin ettiğinden
‘temizleme’ çabası içine giriyor ama beyhude. Apocular’ın işledikleri
cinayetlerle, esrar-eroin kaçakçılığıyla, gasp ve soygunlarla, haraç vb.
çapulculuklarla Kürt toplumunu nasıl lekelemeye çalıştıkları apaçık ortada. Bu
konularda Avrupa basını ve yayınından derlenecek haberler ciltler doldurur. 19
ve 20. yüzyıllarda Avrupa bilim adamlarının araştırma ve incelemelerinden, bir
çok yazarın Kürtler üzerine yazdığı yazılardan haberdar olmadığını söyleyemez.
Tam tersi, bu gün Apoculuk denildiğinde Kürtler, vahşi, cinayetler işleyen,
haydutluk ve çapulculuk yapan, haraç toplayan bir topluluk olarak tanımlanmaktadır.
Bay Beşikçi’nin bu konuda Avrupa bilim adamlarının, yazarlarının, aydınlarının
ve bir çok politikacının verdiği tepkileri, yaptıkları protestoları inkâra
yeltenmesi acınacak bir durumdur.
5- ‘İktidara dayanan,
iktidardan güç olan bir hareket değil, iktidara karşı geliştirilen bir
harekettir.’*
Her koşulda iktidara dayanarak
geliştiğini, hem de oyun oynamadan, rol dayatmadan, iktidarın gönüllü bir
neferi olduğunu Öcalan inkâr etmezken, acaba Beşikçi’ neyin çabasını
yürütmekte?
“Abartmasız söylüyorum;
rol dayatmadım, oyun oyna- madım.” (Devrimin Dili Ve Eylemi, s. 152)
‘Kontrolden çıktığımı
anladıkları anda derhal öldüre- bilirler. Sonuna kadar bağlı olduğumu anı anına
tekrarlamam lazım.’ (age,s.155)
Yazarın bahsettiği ‘ideolojik
farklılığa’ gelince: Öcalan Derin devletle ilişki içinde Kürt halkının kanını
dökmek için bakın nasıl bir ‘ideoloji’ üretmiş;
“Çok kan dökülecektir, ama
bu temelde olduktan sonra bunun da zararı yoktur. Kan sadece bizi daha fazla
yıkar, temizler. O kadar çok kirliyiz ki, ne kadar çok kan dökersek Kürdistan o
kadar çok temizlenir, yaşamaya layık bir ülke haline gelir. Onun için ben,
kanın dökülme- sinden çekinmiyorum.” (Abdullah Öcalan, 12 Eylül Faşizmi ve PKK
Direnişi, s. 487)
“savaş bir tanrıdır” ve
"Tanrıya ne kadar tapınırsan, savaşa da o kadar tapınacaksın.”**
Mahmut Esat Bozkurt’tan
fazlasıyla esinlenmiş olduğu açıkça ortada; karşısında oturan Kürt topluluğuna
hitap tarzı, hiçbir yoruma gerek bırakmıyor. Bir halka karşı duyulan kin ve
nefret ancak bu biçimde dile getirilir;
“Yüzlerinize baktığım zaman,
’bunları değiştirmek, dönüştürmek en az düşmanı vurmak kadar emredici bir
ilkedir’ diyorum”**
“Çıkış yapanlarınız da öyle fazla boy
vermiyor. Şu ortaya çıktı ki, büyükleriniz, ana babalarınız sizi güçlü
yetiştirmemiş”**
“Bazıları bir eşek kadar bile hızlı
yürüyemiyor.”
“Yine ne kadar ölümcül ve çürük
olduğunuzu ortaya koyduk”**
Beşikçi ise, bunları, ‘Kürt
toplumunun analizi ve ‘Kürt insanının çözümlemesi’ olarak kabul ediyor.
İslamcılık mı istiyorsunuz, o
da var; efendisine rol dayatmayan, oyun oynamayan birinin, islamcılık yapması
bir tarafa, kendini ‘Tanrı’ ilan etmesinde o kadar yadırganacak bir durum yok.
“O’nun (A.Öcalan
kastediliyor.BN.) tanrısal bir güç olarak değerlendirilmesinin en başlıca
sebebi de, onun anlaşılmasının zorluğundan kaynaklanmaktadır.” (Dev- rimin Dili
ve Eylemi, s.12)
“Yeri-göğü, taşı-toprağı, canlı
ve cansız tüm varlıkları yoktan var eden, vardan da yok edecek olan, ay ve
güneşin şavkıyla tüm karanlıkları aydınlatan, iyi ile kötüyü ameline göre
cezalandıran ya da mükafatlandıran en son dinimiz olan Müslümanlığı yeryüzüne
yaymak için Hz. Muhammed’i (S.A.V.) yaratan ve (....) Kürdistan halkının
önderliğini yapmasını emrettiği Abdullah Öcalan’ı başımıza önder eden Yüce
Rabbimize şükürler ederiz. Yine Yüce Allahımızdan dileriz ki, zalimlere ve
kafirlere karşı, ezilen mazlum halkların, hak sahibi insanların başından, hak
arayan böyle önderler eksik etmesin.” (PKK, İslam Dinini İstismar Eden Emper-
yalizmin Uşağı T.C’yi Tecrit ve Teşhir Edelim)
İsmail Beşikçi’de başında
böylesi bir önderi olduğu için şükretmeye devam etsin. Devam etssin ki, sırat
köprüsünden geçmeye hak kazansın, yoksa ateşler içinde yanmayı hakeder.
Yerlerde sürünmeyi göze alarak yaptığı dualar, umarım ‘savaş tanrısı’
tarafından kabul edilir.
Ettiğin dualar seninle olsun
İsmail Beşikçi.
BAKİ KARER
Aralık 1998-Ocak 1999
KAYNAKLAR
*Sexwebun. İsmail Beşikçi değerlendiriyor...
27 Kasım 1988, Kürdistan İşçi Partisi (PKK)’nin
kuruluşunun yirminci yıldönümü.
** A.Öcalan. Devrimin Dili ve Eylemi.
*** Yaşasın ölüm! Franko generallerinin
attığı slogan.
BEŞİKÇİ KÜRTÇÜLÜĞÜ
YA DA
BİR TÜRKÜN KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİ
Bu yazımın başlığını
‘Üsküdar’da Sabah Oldu’ koya- caktım ama güncel bir konu irdeleneceği için
bunun pek uygun olmayacağını düşündüm. Daha açık bir isim altında konunun
irdelenmesine karar verdim. Bu nedenle makaleme ‘Beşikçi Kürtçülüğü ya da Bir
Türkün Kürt Milliyetçiliği’ başlığını koydum.
Öttürülen borazanla Üsküdar’da
sabah olduğunu tüm yolçular farketti. Bu sefer ki borazan biraz farklıydı; bir
ucu İmralı’da bir ucu Üsküdar’daydı.
İmralıdan üflenen borazan sesine karşı her telden
bir tepki geldi.Oysa işler gayet ‘yolunda’ gidiyordu; şimdiye kadar alan da
memnundu veren de. Kompartımanlarda oturanların çoğu sabah şafağının
sersemliliğiyle adeta ne yapacağını şaşırmıştı. Herkesin birbirine sorduğu tek
bir soru vardı; neden terkedildi?
Bugüne kadar istenildiği gibi
yönlendirilen İsmail Beçikçi’nin kalemine artık ihtiyaç duyulmuyordu. Yıllarca
kullanılan kalemin ortaya çıkan yeni koşullarda gereksiz olduğu ilan edildi.
Terkedilme karşısında
şaşkınlığını gizleyemen İsmail Beşikçi, ‘Hayal kırıklığına uğradığını’
açıklamakla yetindi. Belli ki, panikleme, korku vardı. Çünkü yapılan açıklamayı
‘tehdit’ olarak kabullenmişti. Aslında terke- dilmeyi bir türlü hazmedememe
sözkonusuydu. Hangi biçimde olursa olsun yollar ayrılmıştı bir kere. Tartışıl-
ması gereken İsmail Beşikçi ile yolların ayrılma nokta- sına neden
gelindiğidir. Bu sorun ‘tehdit’ hay-huy larla ört-bas edilemez. Çünkü bu güne
kadar çok insan tehdit edildi, çok insan da katledildi. Beşikçi ise bu
tehditleri ve cinayetleri her alanda ve her biçimde destek ledi. Hatta
katledilmiş insanların arkasından, kendilerini savunma imkanlarının olmadığını
bile bile her türlü hakareti yaptı. Üstelik hızını alamayıp yaşayanları da
‘Ölüler’ listesine ekledi. ‘Yeni tanrılar’ yaratmanın önünde diyelenlerin hepsi
‘hemen katledilmeli’ diye sağa sola mesajlar gön- derdiğini unutmuş olamaz.
Acaba halen gecenin sessiz- liğini bozacak ‘mutlu’ haberler peşinde mi? Umarım
lis- tesine aldıklarının tümünün üzerine çizik atamaz.
‘Sosyolog’ yaptığı ‘araştırma
ve incelemelerde’ nasıl oldu da yol ayrımına gelindiğini görememişti?
Bence çözümlenmiş bu düğümün üzerinde durmak gerekiyor. Acaba hareket
ettiği sahayla ilgili araştırmalarında mı yoksa eline sıkıştırılmış ‘teorik’
bilgilerin irdelenmesinde mi hatalara düşmüştü? Sahayla ilgili yaptığı
araştırma- larda elde ettiği bulguları yeterince irdeleyemeyip yanlış teorik
sonuçlara mı ulaştı? Ya da saha incelemesiyle yetinip, bulgularını ‘teorik’
araştırmalarla beslemeyi mi ihmal etti? Veya Türkiye genelinde egemen olduğu
gibi siyaseti sosyal bilimin önüne çok mu çıkarmıştı? Belki de, Comte
pozitivizminden çok Durkheim’i tersinden yorumlayarak Öcalan tapıcılığına
başlaması Beşikçi’nin terkedilişini sağladı. Oysa Comte’nin sıradanlaşmış
başeğiciliğiyle yetinseydi, hiç bu kadar dikkat çekmeye- cekti. Ama radikal
tapıcılığın, putlaştırıcılığın öncü figu- ranlığına oynaması ister istemez
işleri biraz bozdu. Daha doğrusu, ‘Tanrı’nın belirlediği kuralların dışına
çıktı.
Beşikçi masa başında korelasyon
katsayılarını arttırarak ‘mit’ yaratma çabalarının sonuçlarını almıştır. Bu derece
ciddi bir sorunu salt ‘tehdit’le geçiştirmeye kalkma ciddiyetle bağdaşmaz.
Evet, gelinen noktada Beşikçi, yeni bir ‘sosyal araştırma stratejisi’
oluşturmak zorunda kalmıştır. Acaba bundan sonra, salt olgulara vurgu yapmaktan
vazgeçip aklın eleştiriciliğini mi temel alacak, yoksa tam bir teslim bayrağı
çekerek, yeni ‘araştırma ve incelemeleri’ sonucu irrasyonelizmle arasındaki
köprüle- ri daha mı sağlamlaştıracak? Bekleyip göreceğiz.
Bir diğer nokta da, Ziya
Gölkap’a benzetilmeye neden bu kadar isyan edildiğini bir türlü anlamadım.
Karşılaş- tırmanın farklı bir zeminde ele alıp incelenmesi gerekirken, birden
bire etnik kökene indirgenerek, sığ bir zemine çekildi. Kimi’ ‘Beşikçi’nin
köken sorunu yoktur’, kimi de, ‘Kürt ideologodur’, dolayısıyla ‘Gökalp’la
karşılaştırılamaz’, demeye başladı. Oysa, kimse Beşikçi’nin Türk bir ailenin
çocuğu olarak dünyaya geldiğini inkar etmiyor, yani kimse ‘Türk değildir’ diye
bir tartışma yürütmüyor.
Bu noktada Beşikçi’den beklenen
kaçamaklı yanıtlar değil, ‘meslektaşı’ Gölkalp’la arasındaki farklılıkları
ortaya koyan bir tavır beklenirdi. Hiç olmazsa yeni dinler yaratma peşinde
olmadığını, sırf olgulardan hareket ettiği için sosyolojik hatalara düştüğünü
açıkça söyliyebilirdi.
Ziya Gölkap Rıza Nurl’a çalıştığı için ‘iktidarın
adamı’ olmakla da eleştirilmiştir. Beşikçi’de Öcalan’la çalışarak
‘sosyolojik araştırmalar’ yapmış ve böylece egemen güçlerin bir kanadı yanında,
daha açık bir ifadeyle, devlet yönetiminde bulunan bir tarafın yanında yer
aldığı için eleştirilmekte. Bu ortak benzerliklere karşı acaba bir di- yeceği
yok mu? Hele her ikisinin pozitivizmciliği, tarihi yorumlamalardan hareketle
çıkarsamalarda bulunmaları başlı başına tartışılması gereken konu. Sonuç olarak
şunu söyliyebilirim; Biri Türkçülük yapmışsa diğeri de Kürt- çülük yapmıştır.
Bu noktada kökenin hiç önemi yoktur. Sonuçta her ikisi de İttihat Terakki
geleneğinin ada- mıdırlar. Ama bir farkla; biri öncü, diğeri takipci.
Baki karer
10/01/2009
BİR SOSYOLOG
BİR ÖRGÜT
VE
KÜRT KIYIMI
ISBN-91-631-2343-6
İÇİNDEKİLER
İSMAİL BEŞİKÇİ’NİN TASNİF VE TESPİTLERİ ÜZERİNE....................2
Beşikçi Fenomeni Bir Burjuva Yutturmacasıdır.....7
1960’lı
Yıllar..........................................................11
Kürt Halkının
İnkârı...............................................18
Sınıflar ve Siyasal eğilimleri..................................25
Kürt İsyanları ve
Özellikleri...................................40
12 Eylül
Darbesi.....................................................47
Sivil Siyasal İktidara Geçiş ve
Apocu Provokasyonlar...........................................57
Ekonomik ve Siyasal
Uygulamalar........................72
Kürt Halkını Bitmiş Gösterme ve
Aşağılama........76
Beşikçi’nin İradi
Zorlamaları.................................84
PKK TARAFINDAN KATLEDİLEN DEĞERLİ ARKADAŞLARIM RESUL
ALTINOK VE ÇETİN GÜNGÖR’ÜN ANISINA
İSMAİL
BEŞİKÇİ’NİN TASNİF VE TESPİTLERİ ÜZERİNE
Uzun
uzadıya bu yazarın hayat hikayesini kaleme alacak değilim. Sadece 27 Kasım
1998’de Serxwebun’da yayımlanan kin ve nefret dolu bir makalesine kısaca değinmekle yetineceğim.
Bu yazar,
kendini o kadar meşhur görüyor ki, ne yere ne göğe sığası gelmiyor. Dağları,
tepeleri ‘ben yarattım’ diyor. Bu nedenle arkasına almış PKK’lı korumalarını,
abasını atmış omuzuna, eline sıkıştırılmış bastonuyla sokakları, caddeleri vs.
şakşakçılarına dağıtıyor; her şeyin ‘güzelini’ ve ‘değerlisini’ korumaları
adına kaydettiriyor, hem ‘Kral’ hem ‘Tapu Sicil Memuru’ benimdir’ dercesine...
Tarafından keskinleştirilmiş bu ve benzeri görevlerin adamı rolü oynamayı kabul
etmesi elbette şaşıtıcıdır. Tüm bu çabalara karşın, yukarıda adı geçen
odaklarca koruma altında tutulan tek kişilik ‘ülkesi’ ne kadar süre daha yaşar
bilemiyorum. Ama unutmasın ki, bayın kurduğu küçük hayali dünyanın dışında
yaşanılan kocaman bir gerçek dünya vardır.
Yazar, küçücük
‘ülkesiyle’ yetinmeyip ve kendine atfettiği ayrıcalıkları az bularak, zaman
zaman ona buna saldırmaya kalkışmakta. Bu cesareti gösterirken de, malum Apocu
dayıları tarafından dürtüklendiğini inkâr etmemekte. Yani, Apocu odakların emir
komutası altında tasnifler yapmanın ve bunu da gizlemenin kolay olmadığını
söylemeye gerek yok.
Apocu
kotumaları tarafindan çakar-almaz namluya sürülmüş mermi misali hedeflere
yönelip duruyor. Kime, niçin, neden yöneldiğinin bilincinde. Bu nedenle de,
zaman zaman masum rolü oynamaya kalkışarak, yüklendiği görevi örtülemeye
çalışmakta. Evet, bunlar keskinleşmiş, keskinleştirilmiş tespitlerdir. Bu
tespitlere karşı çıkacağını hiç sanmıyorum. Zaten tercihlerini baştan beri bu
yönde kullanmıştır.
Bazı
çevrelerce, ya da malum çevrelerce Beşikçi’nin sürekli ‘ünlü’ olduğu
söyleniyor. Ama ne zaman, nasıl ve neye göre ‘ünlü’ olduğuna açıklık
getirilmiyor. Hapishanede uzun süre yattığı öne sürülmekte. Yattığı doğrudur. Tutuklu
kalışına her seferinde vurgu yapılması, aslında PKK tarafından nasıl kullanıldığının
kesinleşmiş bir başka ispatıdır. Uzun yıllar içerde yatışı, yine de Aziz Nesin’le yaşanan polemiğin önüne
geçmesine engel olmamıştır.
Beşikçi’nin durduğu zemin görünenden daha da beterdir. Sosyolog ve bilim
adamı oduğu iddia edilen Beşikçi’nin, uluslararası alanda hangi araştırma ve
incelemelerinin geçerli olduğuna dair bir örnek verilememekte. Bırakalım
uluslar arasını, Türkiye’de dahi geçerli olabilecek hangi araştırma ve
incelemeleri vardır acaba? Sıradan makale yazarlığı ile bilimsel çalışmaların
eşit düzeyde tutma yanlışlığına düşülmesi, kabul edilir bir şey değildir. Elbette
Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de sosyolog olarak önplana çıkma,
uluslararası alanda kabul görecek eserler ortaya çıkarmanın zor olduğu herkesçe
bilinen bir durumdur. Bay bunun bilincindedir. O zaman geriye isminden
bahsettirmenin, çok gerilerde olduğu halde önplanda olduğunu göstermenin bir
yolu kalmakta; karanlık güçlerin elinde ince elekten geçirilmiş strateji ve
taktiğin Kürt ulusu üzerinde uygulamasını yapan PKK’nın sözcülüğünü yapmak.
Bu
derece keskinleşmiş tespitlerde bulunurken, elbette bahsettiğim yazarın,
kendinden başka kimsenin, hiçbir bilim çevresinin iddia etmediği, doğrulamadığı
ve ‘araştırma ve incelemeri’nden hareket ettiğimi söylemeliyim.
İsmail
Beşikçi, bahsettiğim güçlerin borazancılığını yaparken, hıncını, daha doğrusu,
bilimsel verileri temel alarak hareket edememe beceriksizliğini ona buna
saldırarak, gereksiz kin ve nefret duygularını etrafa saçarak örtbas etme
çabası içinde. Tek telli olma o kadar kaygı uyandıracak bir durum değildir;
önemli olan tek telden harikalar yaratma becerisidir. Tek teli çalmasını
bilmeyen çok telliyi hiç çalamaz. Ama bay Beşikçi, bunca yıldır bırakın çok telliye
geçişi, tek telliyi bile çalmasını öğrenemedi. Ömrünü tek teli dangır-dungur
ettirmekle geçiren Beşikçi, bunca uğraşına karşı bir nağme seslendiremedi.
Tezeneyi hâlâ parmaklarının arasına bağlıyarak tutturuyorlar. Bu derece açığa
çıkmış beceriksizliği örtülemenin olanağı yoktur.
Ama
kabul etmek gerekir ki, hocası çok sabırlı, arka vagona hapsedilmiş Beşikçi’nin
çıkardığı gürültüden hiç rahatsız değil. Herkes gürültünün nereden geldiğini
tespit etme gayreti içindeyken, hocası lokomotifi istediği yöne rahatça
sürüyor.
Bu arada
asistan Beşikçi parmaklarını tek tel üzerinde gezdirirken, birden ‘Buldum’ diye
ortalıkta takla atmaya başlıyor. Onlarca yıl sonra da olsa hocasından kopya
yapmayı nihayet akıl erdirebilmiş!...
Beşikçi
‘buluşunu!’ açıklıyor: ’Duyduk duymadık demeyin ey ahaliiii... Çetin Güngör,
Resul Altınok ve de Baki Karer ‘HAİNDİİİİİR!..’
‘Çetin Güngör ve Resul Altınok öldürüldüler, oh oldu, yakında Baki
Karer’in ve daha nicelerinin de öldürüldüğünü size müjdeleyivereceğim...’ diye bağırıp
durmakta. Böylece İki-üç binler yetmez diyen, birkaç on binlerin kurşuna
dizilmesi için kavga veren PKK’yi olumladığının farkında. Devrimcilere-yurtseverlere
karşı kahpece sıkılan kurşun haberleri geldikçe, suskunluğunu gizleme ihtiyacı
bile duymamakta. Bu tutum, bir çılgınlıktır. ‘Çılgınlıktır’ diyorum çünkü, tüm
enerjisini katledilenleri ve katledilmeleri için buyruk verilenlerin tasnifini
yapmaya sarfettiğini bağırıp durmakta. Yıllar boyu tek telliyi dangur-dungur
ettirmenin verdiği pisikolojik bozukluğun ulaştığı son aşama bu. Özgür, bağımsız
düşünerek değerler yaratma becerisi olmayanların varacağı nokta budur. Beşikçi,
PKK’yi yücelten tutum ve davranışlarıyla böylesi noktaların simgesi olduğunu
kabul eder hale gelmiştir.
Beşikçi’nin böylesine çılgınca sergilediği düşünce ve davranış biçimini
biraz daha irdelemekte yarar var: Bilindiği gibi ırkçılık modern toplumlarda,
yani sanayi toplumuna geçişle birlikte ortaya çıkmış ruhsal bir bozukluktur. Bu
ruhsal bozukluğun altında yatan nedenleri araştırmak ve ortaya çıkarmak daha
çok psikologların görevidir. Beşikçi çok soy-sop, köken sorunuyla
ilgilenmesinden olaca ki, ya da aidiyet ilişkileri içinden çıkamamanın
getirdiği çözümsüzlükler sonucu, PKK’nin gösterdiği ırkçı davranış biçimlerine göz
yummakta. Irkçı davranış biçimlerinden biri de, nefret ve intikam duygularıdır.
Nefret ve intikam duyguları da ‘temiz’, ‘saf kan’ ulus yaratma çabaları kadar
tehlikelidir. Beşikçi ortaya çıkardığını iddia ettiği projelerine ve bu
projeleri doğrultusunda dillendirdiği düşünce kalıplarına karşı aykırı davrananları,
daha doğrusu farklı düşünce ileri sürenleri hemen, hiç zaman kaybetmeden ‘Hain’
olarak ilan etmekle kin ve nefretini fütursuzca açığa vurmakta. Ama biliyoruz
ki, kin ve nefret duygularıyla hareket edenler, aykırı sesleri, yani farklı düşünce
ileri sürenleri sadece hain ilan etmekle yetinmemektedir. ‘Hain’ ilan etme
sadece birinci adımdır. Arkasından gelecek ikinci adım, malum ‘katledin’
buyruğudur. Çünkü en ‘doğru düşünce’ kendisine aittir ve bir başkasının doğru
düşünce ileri sürmesi ‘olanaksız’dır. İşte bu nedenle PKK’dan aldığı buyrukla Beşikçi,
işe önce tasnifle başlamakta ve sonrasında beklenen kararını vermekte;
1-‘Şahadet
şerbeti’ içirilenler; yani kafalarına kurşun sıkılarak ve sıktırılarak kahraman
ilan edilenler.
2-‘Hainler’
ya da ‘zındıklar’; aykırı, farklı düşünce ileri sürdükleri tespit edilmiş
olanlar. Yani verilen mahkumiyet sonucu gaz odalarına gönderilenler ve
gazlanmak için sırada bekleyenlerdir.
3-‘Zındık’
ilan edilmek ya da ‘şahadet şerbeti’ içirilmek için sırada bekletilenler. Daha
açık bir ifadeyle, kuyrukta bekledikleri için henüz hangi katagoriye
alınacakları keskinleştirilmemiş olanlar. Vagondan henüz indirilenler de
diyebiliriz bunlara.
İşte
böylesi tasnif ve tetkiklerinden sonra ‘keskinleşmiş’ sonuçlara ulaşan bay
Beşikçi, tekmil vermek için gönül rahatlığıyla şefinin huzuruna çıkmaya hazır
olduğunu ispatlamış oluyor. Huzurda eline bir tokmak veriliyor ve boynuna paslı
bir teneke takılıyor övünç madalyası olarak.
Beşikçi,
eline tutuşturulan tokmağı boynuna takılan paslanmış tenekeye vurmaya devam
etsin, çıkan paslar sonuçta zehiri olacaktır.
KASIM 1998
BAKI KARER
BEŞİKÇİ FENOMENİ BİR BUJUVA YUTTURMACASDIR
İsmail Beşikçi’nin yazılarını
hemen her gün bir çok internet sayfasında okumak mümkün. Yaptığı röportajları
ve her biri bir öncekinin tekrarı olan makalelerini kitap haline getirip
yayınlama da cabası. Ama kimse, İsmail Beşikçi gerçekten doğruları mı dile
getiriyor diyerek sorgulamıyor. Sosyolojik araştırmalar adına yayınladığı
makalelerde ve kitaplarda neleri nasıl dillendirdiği tartış- ma konusu
yapılmıyor. Dillendirdiği çoğu konular günlük yaşamın içinde kaybolup gitmekte.
Zaman zaman bazı çevrelerce ve kişilerce eleştirilse de, bu eleştiriler her
nedense hakettikleri yankıyı bulamamakta. Elbette bunun nedenleri olmalı. Bana
kalırsa, bunun bir nedeni, Beşikçi’nin artık olağan, bilinen görüşlerini
sürekli tekrarlamasının, etki alanına almaya çalıştığı kesimde yeterince
bezginlik yaratmasından kaynaklanmakta. Bir diğer neden de, araştırma ve
incelemeye dayanmayan, daha doğrusu bilimsel temellerden uzak görüşlerinin
sınırlı bir çevreyi dahi etkilemekten uzak oluşu bilindi- ğinden, muhatap alındığında
meşrulaşacağı kaygısı.
Bir de, sağlıklı tartışma ve eleştiri ortamının
hakim duruma gelmesinin önünü kapatmaya çalışan bir çevre var. Bunlar, ‘Beşikçi
ne söylerse doğru söyler’ diyen bir kesim. Bilinen bu çevre, Beşikçi’nin,
“Kürt” ve “Kürdistan” demesini yeterli görmekte. İleri sürdüğü her görüşü,
düşünceyi ‘ideoloğumuzdur’ diyerek yanlışlarıy- la, doğrularıyla eleştirisiz
kabul etmekteler. İttihat ve Terakki’nin ince elekten geçirilmiş düşüncelerinin
toplu- ma şırınga edilmesi onları hiç ilgilendirmiyor. Bunlar, aynı zamanda,
görünürde, İttihat ve Terakki’ye karşı olduklarını iddia ederler. Bunun nasıl
bir karşıtlık olduğu başlıbaşına irdelenmesi gereken bir konudur.
Malum olduğu üzere Beşikçi,
Kürt sorunu üzerine bolca makaleler kaleme almakta, daha sonra bu makaleleri
kitaplaştırarak yayınlamakta. Böylece kitaplarının sayısı sanıyorum 25-30’u
bulmuş. Ama hangi kitabı okunursa okunsun, bütün kitapları tek bir temayı
işlemektedir. Aynı zamanda her kitabı neredeyse birbirine benzer cümlelerden oluşmakta.
Beşikçi’nin yazıları, bir gazete ya da ajans hesabına çalışan işgüzar bir
muhabirin oturduğu masa başından hiç görmediği, şahit olmadığı bir olay üzerine
kaleme aldığı haber metninin dayanılmaz hafifliğidir.
***
Eleştirilerde bulunurken, Beşikçi’nin
bir sosyolog; burjuva dünya görüşünü özümsemiş ve içselleştirmiş bir burjuva
sosyoloğu olduğunu her zaman gözönünde bulunduracağım. Ama bu arada,
Beşikçi’nin farklı özelliklerine de değinmekten geçemeyeceğim. Burjuva
ideologları burjuva ideolojisini savunurken apaçık kimliğiyle ortaya
çıkmışlardır ve çıkmaktadırlar. Dile getirdikleri düşüncelerini örtüleme,
birtakım kılıflar altında gizleme ihtiyacı görmemişlerdir, görmezler de.
Beşikçi’nin farklılığı; utangaç, çekingen olması, yani düşüncelerini apaçık
ortaya koyma cesaretini gösterememesidir. Burjuvazinin birtakım uygulamalarına
karşı çıkıyormuş gibi davranıp, sonuçta burjuva sistemini meşru gösteren
zikzaklı bir yol izler. Bu da son tahlilde bir İttihat ve Terakki kültürüdür,
statükoyu meşru gören bir anlayıştır. Bu nedenledir ki, yaşamının hiçbir
döneminde bilimsel dünya görüşünü temel almamış, yani diyalektik materyalist
düşünceye her zaman yabancı kalmış biridir. Ben de eleştirilerde bulunurken
durduğu bu zemini dikkate alacağım. Eleştirilerimde çok fazla kaynağa
başvurmayı gerekli görmüyorum. Bazı kitaplarında ve sonradan kitaplaştırdığı
birkaç makalesinde ileri sürdüğü düşüncelerden hareket edeceğim. Daha çokta tüm
bir dünya görüşünü, dolayısıyla durduğu zemini çok iyi ifade eden 27 Kasım 1998’de
Serxwebun’da kaleme aldığı makaleyi temel alacağım. Burjuva sosyoloğu da olsa
etik ve moral değerlerinin nasıl ayaklar altına alındığını gösteren bir makale
olduğu için temel alacağım. Yani bu makale, bilim adamı olduğunu iddia eden
Beşikçi’nin, aynı zamanda etik, moral değerlerini de açığa çıkarmakta.
Beşikçi için ‘Bilim adamı
olduğunu iddia eden biri’ dediğimde, bazı çevrelerden ve kişilerden, ‘Hayır, O
bir bilim adamıdır’ yönlü tepkiler alıyorum. Bu tepkileri önümüzdeki süreçte de
alacağımı bilmekteyim. Ama bu yönlü karşı çıkışları hiçte ciddiye almadığımı ve
almayacağımı bir kez daha belirtmeliyim. Nedeni benim için gayet basittir.
İsmail Beşikçi ile kişisel hiç
bir sorunum yoktur, ama onun benimle kişisel sorunları varsa orasını bilemem.
Beşikçi ile hiç tanışmadım. O beni nereden tanıyor, bilemiyorum. Yazılarımı
okuyup okumadığını, düşüncelerim hakkında bir bilgisi olup olmadığını da
bilmiyorum. Ayrıca, çok iyi biliyorum ki, Resul Altınok ve Çetin Güngör’ün de
bu kişiyle bir tanışıklığı yok. Ama bu zat, hem başsavcı, hem de gıyabta karar
veren başyargıç rolüne kendini o kadar alıştırmış ki, karşısında duran herkes
için kalem kırıyor. Arkadaşlarım Resul Altınok, Çetin Güngör ve hakkımda baş
savcıların kaleme aldığı türden iddianame yazarken hangi kaynaklardan
yararlandığı konusunda hiçbir bilgim yok. Çünkü ne iddianamesini hazırlarken,
ne de yargı kararını açıklarken hangi delillere dayandığını açıklamamış. Kelle
avcılığına çıkmış böylesi bir ‘savcının’ ve ‘başyargıç’ın iddia ve kararları
beni hiç ilgilendirmiyor.
Benim sorunum Beşikçi’nin
savunduğu ideoloji ve durduğu politik zemindir. ‘Bilim adamı değildir’ diyorum
ve bu çizginin, anlayışın savunucuyum. Kaldı ki, bu salt Beşikçi’yi
ilgilendiren bir sorun değil. Her ne kadar bazı çevrelerce halen tartışılıyor
olsa da, sosyoloji bir bilim dalı değildir ve bu noktadan hareketle, Beşikçi’ye
bilim adamı denilemez. Sosyoloji burjuvazinin tüm kötülüklerini,
gericiliklerini gizlemek için bilimsel sosyalimin karşısına çıkarılmış bir
ideolojidir. Derebeyliklerle ittifak halinde iktidara gelmiş korkak
burjuvazinin ideolojisidir.
Ayrıca, bazılarının söylediği
gibi ideolog olup olmadığı da tartışma konusudur. Bu güne kadar savunduğu
metafizik sosyoloji alanında yorumlarıyla da olsa herhangi bir yenilik
getirdiğine şahit olmadık. Temsil ettiği ideolojik alanda Kürtlerin
reenkarnasyona uğrama tespiti ise, onun bir ideolog olduğunu göstermez. Ayrıca
bu, yeni bir ‘buluş’ ya da ‘katkı’ değildir. Kürtleri için ‘Meftun’ tanımlaması
ve bahsettiği ‘siyasal önder’in kaburgasından ‘Türeme Kürt halkı’ tespitleri de
Beşikçi’ ye ait değildir. Kaldı ki bu alan, Beşikçi’yi değil, bildiğim
kadarıyla teologları ilgilendiren bir alandır. Takipcisi olduğu Agust Comte
çizgisine yeni bir aşama katettirdiğini, bir şeyler kattığını iddia edemez. Bu
anlamda, Beşikçi, olsa olsa ideolojik alanda pozitivizmin basit bir
propagandacısı, müridi olabilir. Siyasal alanda ise, İngiliz emperyalizminin
ince elekten geçirilmiş politikalarının Türkiye’deki savunucusu durumundadır.
Yani İttihat ve Terakki’nin İngiliz yanlısı mandacı kanadının son
takipçilerindendir.
Savunduğu metafizik görüşlerin
yaygınlaşması için çaba yürüten Beşikçi’yi, ortaya çıktığı koşullardan bağımsız
ele alamayız. 1960’larda ortaya çıkmasını tesadüflere bağlayamayız. Bu nedenle
görüşlerinin eleştirisine geçmeden önce, ortaya çıktığı koşullara ve bu
koşulların özelliklerine kısa da olsa değinmekte yarar var.
1960’LI YILLAR
1960’lı yıllara gelindiğinde
Türkiye’de egemen güçler arasındaki çıkar çelişkilerinin giderek derinleştiğini
görüyoruz. Gelişen kapitalizme bağlı olarak küçük burjuvazi de çıkarlarını daha
aktif dile getirmeye yöneldi. Sanayide ve tarım alanında işçi sınıfı geçmişe
oranla daha fazla yoğunlaştı. Köylülükte ciddi ayrışmalar kendini gösterdi. Egemen
güçler arasında ise, tek başına devlet yönetimine egemen olma savaşı kızışmaya
başladı. İşte, 27 Mayıs 1960 darbesi, bu savaşımın sonucu olarak ortaya çıktı.
Bu darbe, daha özgür koşullarda
gelişmek isteyen sanayi burjuvazisi ile iktidarda etkisi zayıflayan
bürokrasinin ve küçük-burjuvazinin ticaret ve komprador burjuvaziye karşı
geliştirdiği bir tepki hareketidir. Gelişen kapitalizm koşullarında bir kenara
sıkışmaktan korkan ordu ise, hem siyasal alandaki gücünü eski konuma getirmek,
hem de gelişmeye başlayan serbest pazar ilişkileri içinde istediği yeri
alabilmek için sürece müdahale etmiştir. Bu nedenle Demokrat Parti döneminde
kısmi de olsa saf dışı bırakılma çabalarına tepki duymuştur.
Bu yıllarda bürokrasinin tutumu
birçoklarınca ilginç bulunabilir. Bürokrasi daha çok devlet olanaklarını
kullanarak geliştirdiği burjuvazinin kendi insiyatifi dışında güçlenmesini
kabul etmeye yanaşmamaktadır. Gelişmenin her aşamasında supap rolü oynamayı
sürdürmek istemektedir. Burjuvazi de bürokrasinin sağladığı olanaklarla
palazlandığı için bürokrasiye karşı tam bir tavır alamamakta, arayı açmamaya
özen göstermektedir. Bu iki kesim arasında böylesi bir bağlılık hem uyumu hem
de birbirlerine zıt olmayı getirmekte. Bu güçler birbirleriyle çıkar çatışması
içinde olmalarına rağmen, 27 Mayıs’ın birçok alanda getirdiği olumlu
yeniliklerin; demokratik hak ve özgürlüklerde oldukça ileri sayılacak
gelişmelerin yanında tavır almışlardır.
Yeni yönetim, toprak reformu
dahil bazı reformlara el atılmışsa da ciddi bir sonuca ulaşılamamıştır. Zaten
geleneksel dinci tüccar-eşraf ile arasını pek fazla açmamış, sürekli bir
çatışma içine girmekten kaçınmıştır. Ordu, özellikle Demokrat Parti iktidarı
döneminde azalan etkisine güç kazandırmış, Milli Güvenlik Kurulu aracılığıyla devlet
yönetimindeki söz sahipliğini yeniden sağlama bağlamıştır. Buna rağmen, aradan
fazla bir zaman geçmeden, Demokrat Parti’nin devamı niteliğinde olan Adalet
Partisi’nin iktidara gelmesini önleyememiştir. Bu bir anlamda 27 Mayıs
hareketinin daha çok kırsal kesim tarafından benimsenmediğini gösteriyordu.
Dolayısıyla Cumhuriyet Halk Parti’sinin katı bürokratik kurallarına ve
baskılarına karşı bir tepkiyi ifade ediyordu. Bu duruma yolaçan nedenlerin
başında, Demokrat Parti’nin Anadolu’da yenileşme hareketine karşı tepki içinde
olan İslamcı kesimi adeta yeniden canlandırmasının yanısıra, yol ve arazi
vergilerini kaldırması, ürün taban fiyatlarını yüksek tutması ve önemli ölçüde
jandarma dipçiğini azaltması geliyordu.
1960’lı yıllar özel sanayi
girişimciliğinin ağırlık kazandığı yıllar olmuştur. Türkiye’de burjuvazinin
doğuşu, gelişme koşulları ve ister istemez anlayışı Batı Avrupa’dan çok farklı
olduğu için korkak ve ürkektir. Girişimci değil, pasiftir. Bu nedenle fazla
riskli olmayan, büyük kârların her an nakite çevrilebileceği alanlara
yönelmiştir. Konut yapımı ve arsa spekülatörlüğü bu yıllarda da ağırlıktadır.
Az bir sermaye ile kolay, güvenilir yoldan kâr edilmektedir. Aynı yaklaşım
kendini sanayide de göstermektedir. Basit ve kısa yoldan sanayicilik
yapılmıştır. İthalatçılığın ve komisyonculuğun ağır bastığı montaj sanayicilik
önplana çıkarılmıştır. Çünkü gelişmiş tekniğe ihtiyaç duymadan, yine fazla
beyin gücü bulundurmadan az bir sermaye ile kısa zamanda zengin olma
hedeflenmektedir. Çizilen çerçeve bu olunca, ne içte ne de dışta kıyasıya bir
rekabet yürütme gereksinimi duyulmamıştır. Genellikle yabancı sermaye ortaklı
bu sanayiler, doğal olarak makinadan teçhizata, teknik bilgiden mamul maddeye
kadar her şeyi dışardan alıp yüksek fiyatlarla pazara sürmüşlerdir. Böylece
kazanç yabancı sermaye ile bölüşülmüştür. Bu durum, aynı zamanda, ilerki
yıllarda Türkiye’nin yetmiş sentlik dövize ihtiyacının da bir tablosudur.
Belirli sahalarda geliştirilen montajcılıkla Türk burjuvazisi belli bir sermaye
gücüne ulaşmışsa da, gelişmiş ülkelerdeki sanayi ve sermaye gücü ile
karşılaştırılmayacak kadar cüce konumdadır. Resmiyette olmamasına karşın,
Düyun-u Umumiye dayatmalarına bu dönemde de boyun eğilmiştir.
Türkiye bu yıllarda yine de bir
tarım ülkesidir. Tarım alanında yaşanılanlar, ne yazık ki sanayi alanında
yaşanılanlardan daha acıdır. Tüm iddialara, daha doğrusu ısrarlı girişimlere
karşın “Avrupa’nın tarım ambarı” olmanın çok uzağındadır. Yapay temelde ortaya
çıkan metropollere karşın, toprak reformu yönünde ciddi hiçbir adım
atılmamıştır. Büyük toprak ağalarının tarımda makinalaşmaya yönelmesi az
topraklı ve topraksız köylüleri metropol kentlere göçe zorlamıştır. İşlenebilir
toprağın önemli kesiminde ise küçük üreticilik hakimdir. Yani toprağın aşırı
ölçüde bölünmüşlüğünden ötürü yeterli ürün alınamamaktadır, alınan ürünler de
sanayileşmiş ülke standartlarının çok altındadır. 1960’lı yıllarda malzeme ve
gübre kullanımında artış olmasına karşın, üretimde bir artıştan bahsedilemez.
Tarımın içinde bulunduğu bu
durum yoğunlaşan gizli işsizliğin kaynağı olurken, sayıları her geçen gün artan
bir tefeci kesimin türemesine neden olmuştur. Büyük ölçüde pazar ilişkilerinin
dışında tutulan, adil gelir dağılımından yoksun bırakılan köylüler, devlet
desteğindeki tefeciler tarafından insafsızca sömürülmüştür. Osmanlı dönemindeki
tefecilik yeniden hortlatılarak köylülüğün beli kırılmıştır. Kısaca sanayide
yaşanan karmaşa fazlasıyla tarım alanında da yaşanmış,
Sanayi ve tarımdaki bu
oluşumlar toplumsal hareketliliği birlikte getirmiş, devrimci demokratik
mücadele toplumun çeşitli katmanlarını kucaklayıp büyümüştür. Sınıf bilinci
gelişen işçi sınıfı sendikal örgütlenmesini güçlendirerek grevler ve
protestolar yoluyla iktidar mücadelesinde yeni bir güç olduğunu göstermiştir.
Geçmiş yıllara oranla köylülük, bu yıllardaki kadar mücadeleci bir konuma
gelmemiştir. İşçi sınıfı artık kendisinin yanında yer alan güçlü bir müttefikle
birlikteydi. Mücadeledeki bu yakınlaşma aydınları da etkilemiş, ağır baskı
koşullarında içine düştükleri vurdum duymazlıktan sıyrılmalarını, kendilerinden
beklenen sorumlulukla mücadeleye yaklaşımlarını sağlamıştır. Gençlik ise bu
mücadelenin en hareketli ve korkusuz savaşçısı durumundadır. 68 başkaldırısı
bunun en güzel örneğidir. Kısaca işçi sınıfı açısından bu yıllar, diğer emekçi
kesimlerin desteğinde sesini güçlü biçimde duyurduğu yıllar olmuştur. Artık
mücadelesinde yalnız değildir
60’lı yıllardan bahsedilirken,
bazıları Doğu’nun adeta uyuduğunu, Batı’nın da çok hareketli olduğunu
iddia eder. Doğu’yu uyuyan bir bölge olarak gösterme resmi ideolojinin
uydurmasıdır. Çünkü bir çok uygulamalarına haklılık kazandırmanın adeta
zeminini teşkil eder. Ayrıca bu iddia rejimin inkâr politikasının çok sinsice
örtülen- mesini ifade eder. Sosyal yapının gelişmişlik düzleminde ele alırsak
Doğu ile Batı arasında çok ciddi farklılıkların olduğu doğrudur. Batı’da çok
öncelerden feodal sistem dağılmışken, Doğu bu yıllarda da feodal sistemin
kıskacındadır. Ama siyasal hareketlilik anlamında kırklı’lı, ellili yıllarda
Batı ne kadar uyuyorsa Doğu da o kadar uyuyor. 60’lı yıllarda Batı ne kadar
hareketli ise Doğu da o kadar hareketlidir. Yani bu yıllarda en az Batı
kadar Doğu da devrimci kavganın içinde aktif olarak yerini almıştır. Doğu’nun
devrimci uyanışının bir başka özelliği daha vardır; egemen güçlerin şiddet
politikasıyla yaygınlaştırmak istedikleri faşist ideoloji ve şövenizme panzehir
oluşudur. Doğu’da düzene karşı çıkış, egemen güçlerin sarfettiği uyutma
çabalarına karşı verilen en iyi cevaptı. Bu seferki birlikteliğin geçmişten
farklı özelliği, devrimci temellerde yükselmiş olmasıydı. Bu değişimde Devrimci
Doğu Kültür Ocakları’nın rolü çok büyüktür.
Bu dönemde işçinin, köylünün,
gençliğin, ezilen, sömürülen tüm emekçi yığınların demokratik hak ve özgürlükler
için uyanışında ve mücadeleye atılmasında, Türkiye İşçi Partisi’nin öncülüğü ve
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun rolü tartışılmaz bir gerçektir.
Aynı yılların Avrupa’da da
devrimci demokratik mücadelenin yeni boyutlar kazandığı, kitlelerin sola ve
sosyalizme kaydığı yıllar olduğunu ve bunların Türkiye’ ye olan etkisini de
gözardı etmemek gerekir.
İşçi sınıfı ve emekçiler
cephesinde bunlar yaşanırken, sermaye cephesi de boş durmamaktaydı.
Kapitalizmin gelişmesi, egemen güçler arasında ayrışmayı derinleştirmişti.
Sermayenin büyük bir kesimi küçük bir azınlığın elinde toplanmaya başlamıştı.
1960’yılların sonuna gelindiğinde artık tekelleşmeye yönelmiş bir burjuvaziden
bahsedilebilinirdi. Bunlar sermaye ve iktidarını koruyabilmek için devrimci
demokrat kesimlere karşı en sert tedbirlerin alınmasından yanaydı. 1960
Anayasasının getirdiği kısmi demokratik hak ve özgürlükleri fazla görmeye ve
kısıtlamaya yönelik çabalarını arttırmaya başlamışlardı. Hatta burjuvazinin bir
kanadı bu yıllarda sadece ordu ve polis güçlerini yeterli görmeyerek, yedek güç
olarak MHP’yi örgütleyip aktif bir biçimde devreye koymuştu. Bu yapay, adeta
zoraki yaratılan, kendine güveni olmayan bir burjuvazinin sıkıştığı noktada
başvurabileceği çılgınlıkları göstermesi açısından önemliydi. Yine, ordu
içinden çıkmış bir subay tarafından böyle bir örgütlenmenin gerçekleştirilmesi
de bir o kadar ilginçti.
Görüleceği üzere bilimsel
sosyalizmin en fazla tartışıldığı, sosyalist düşüncenin en fazla yaygınlık
kazanmaya başladığı, yani işçi sınıfı mücadelesinin bilimsel temellerde
yükseldiği bir dönemde İsmail Beşikçi ortaya çıkmakta ve metafizik düşüncenin
yaygınlaşması için çaba yürütmektedir. Nasıl ki, Prens Sabahittin’i ve Ziya
Gölkap’ı ortaya çıktıkları dönemden bağımsız ele alamıyorsak, Gölkap’ın
ardıcılı olan İsmail Beşikçi’yi de 1960’ların sınıf mücadelesinden bağımsız ele
alamayız. İdeolojik alanda pozitivizmle bütünleşmiş İsmail Beşikçi, siyasal
alanda da İttihat ve Terakki’yi temsil eder.
İsmail Beşikçi’nin 60’lı yıllardan
itibaren verdiği uğraşı özetleyecek olursak; Özne-nesne ilişkisinde insanı özne
olarak görmeyen kaderci bir anlayıştan hareketle, toplumsal yapıdaki
değişimleri, dönüşümleri yadsıma, felsefi ve ideolojik anlayışının bir
gereğidir.
Burjuva düzenini meşru gördüğü
zaten bir sır değil. Reformist çıkışlarla mevcut burjuva sisteminin dayandığı
temelleri sağlamlaştırma yönündeki çabalarını pozitif düşüncesinin bir gereği
olarak ele almak gerekir. Toplumsal yapıdaki antagonizmalara arkasını dönen bir
ütopistden başka bir şey değildir.
Burjuva-milliyetçi bir
yörüngede, daha doğrusu etnikeye dayalı ulus-devlet çözümlemeleri, ister
istemez farklı kimlikleri, halkları inkârı içerdiğini görmeyecek kadar hiç
kimse kör olamaz.
Yukarıda değindiğim ulus-devlet
çözümlemesinden hareketle, halklar arası savaş kışkırtıcılığı yaptığını
görmemek mümkün değil. Özgürlük ve demokrasinin karşısına dil ve ırk
argümanlarını yerleştirdiğine dair düşüncelere hemen her makalesinde rastlamak
pek tesadüf olmasa gerek.
Ayrıca, Emperyalist güçlere
duyduğu hayranlık bir tarafa, emperyalizmin ‘meşru’, ‘iyiliksever’ olduğu
yönünde propaganda ve ajitasyon yapmadığını kimse iddia edemez.
Yurttaş özne olarak kabul
edilmediği sürece, böylesi sonuçlara varma kaçınılmazdır. Çünkü özne olmayı
salt kimlikle sınırlandırmaktadır. Aslında ulus-devlet anlayışı bir anlamda
eski Yunan’da şehir-devlet anlayışıdır. Yani ‘erdemliler’den oluşmuş devlet
anlayışı vardır. Aradaki fark, ‘erdemliler’e kimlik vermeden ibarettir. Bu
nedenle önderine bolca övgüler dizer.
Bunlar ve benzeri daha bir çok
görüş ve düşüncelerine, bahsettiğim yazısından da örnekler vererek,
eleştirilerde bulunacağım. Üzerine giydiği taklit marka gömleği çıkartıp olduğu
gibi görünmesini sağlamaya çalışacağım.
KÜRT HALKININ İNKÂRI
‘...Son 20 yıl, daha önceki
binlerce yıla nazaran çok daha birikimli, çok daha dolu bir yaşamdır. Son 20
yıl bir bakımdan da, binlerce yıllık yaşamdan çok daha uzun bir yaşamdır.
Özgürlük mücadelesi bu sancılı yıllarda gelişmiş, bu süreçte Kürtler siyasal
bir özne olarak, yani siyasal istekleri ve iradeleri olan bir özne olarak tarih
sahnesine çıkmışlardır.’*
Burada ‘Çıkmıştır’ da kesin bir
hüküm var, bir hipotez değil, adeta karar var, karar verme var. Kişinin
iradesinin nelere ‘muktedir’ olduğunu gösterme var. Yani kişinin iradesiyle
sosyal olayların, toplumsal gelişmelerin belirlenmesi ve yönlendirilmesinin
sözkonusu olabileceği iddia ediliyor. Yazarın ‘Tanrı’ olarak inandığı kişinin,
bir halkı, isterse tarih sahnesine çıkartmanın, isterse cehennemin dibine kadar
yollayabilmenin irade gücü vurgulanıyor. Bu, hırıstiyanlığın cadı avcılığı
yaptığı dönemde papazların gücünden çok, antik dönemin tanrı gücünü gösteriyor.
Kürt halkının varlığını ve aynı
zamanda iradesi olan özne olduğunu ispatlamak için; Dehak’tan başlayıp
Perslerden, Kartacalardan geçip Kasr-ı Şirin’i vurgulayıp birinci dünya
savaşında İngiliz emperyalizminin ayak oyunlarından günümüzün Kandil Dağı
kuytularından, Şırnak ve Cizre’deki ceset kuyularına kadarki tarihi süreci
işlemeye gerek yok sanıyorum. Böylesi bir yola başvurarak gayrı ciddi bir tezi
kabullenmiş olurum.
Kürt halkının varlığı bir
gerçekse, aynı zamanda bir öznedir, ve de iradesi vardır. Ayrıca özne olmayı
salt iradeye bağlama da başlı başına irdelenmesi, eleştirilmesi gereken bir
konudur. ‘İradeye bağlama’ diyorum çünkü, yazara göre irade, eşittir silahlı
eylemdir. Oysa toplumsal ilişkiler ağı içinde irade ya da irade gösterme çok
geniş kapsamlıdır. Kabul etme kadar kabul etmemenin çeşitliliği yaşamın renkliliği
kadar zengindir. Eğer bu gün Kürt halkı hâlâ bağında, bahçesinde, evinde Kürtçe
konuşuyorsa, bu irade göstermenin bir biçimini ortaya koyar. Kaldı ki, bir
halkın var olup olmayışı salt dille ölçülemez. Bir halk dilini konuşamayabilir
veya tümden de unutabilir. Dilini konuşmuyor, konuşamıyor diye bir halkın
varlığı inkâr edilemez. Bir halk yaşadığı coğrafyada dilini iletişim aracı
olarak egemen kılamamışsa, bu, o halkın iradesinin olmadığını ya da irade
göstermediğini ortaya koymaz. Bırakalım bir halkı, küçük bir topluluğun,
çekirdek ailenin ve kişinin dahi şu veya bu düzeyde bir iradesi vardır. Kaldı
ki, irade, düzeyle ilgili ve başlı başına belirleyici bir öge değildir.
İradenin, gücün, insiyatifin ortaya koyuluş biçimi yere zamana ve koşullara göre
değişir. Ama her koşulda da bir irade, güç vardır.
Gelelim ‘siyasal özne’ olmaya.
Yazar da çok iyi bilir ki, siyasal özne olmanın önkoşullarından biri de,
siyasal örgütlenme ve önderlik sorunudur. Ama bunu görmemezlikten geliyor ve
kendince, toplumüstü statik imgeler yaratıyor ya da yaratmaya çalışıyor. Daha
sonra yarattığı imgelerden kavramlar üretiyor ve bunları ‘Tanrı’ nezdinde
cisimleştiriyor. Sadece burada kalmıyor; cisimleştirdiklerini bir öge haline
getirerek, bu ögeleri toplumsal yapıyı düzenleme görevi ile yükümlendiriyor.
Toplumsal yapının özneleri
inkâr edildiği zaman ister istemez ‘Tanrısal’ güçler ortaya çıkartılır.
Toplumsal kesimlerin her birinin ideolojik ve politik duruşu farklıdır. Bu
farklılıklar içinden, emekçi yığınlar açısından olumsuz ideolojik ve politik
duruşu temel alarak veya ön plana çıkartarak tüm toplumsal kesimleri ifade
ediyormuş gibi göstermek, burjuvazinin çıkarlarına hizmet eder. Bu anlamda
sorunların çözümü sınfsal temelden bağımsız ele alındığında, egemen güçlere
hizmet kaçınılmazdır. Bu nedenledir ki, Kürdü Kürde kırdırma politikasının
sonuçlarını, Kürt halkını ‘siyasal özne’ haline getirdiğini ileri sürecek kadar
kendinden geçiyor. Ama sözkonusu Beşikçi olursa, makul görmek gerekir, çünkü
sosyolojide pragmacılığın varacağı noktalardan biri de budur. Böylesine ‘derin’
tahliller, yoktan var eden ‘ulu önder’ yaratmanın
çabalarıdır.
‘Siyasal özne’ olma sorunu
üzerinde biraz daha durmakta yarar var. ‘Sizin aradıklarınız Haymana’da
yaşarlar’ diyen köylünün mantığıyla hareket edilirse, Kürt halkının tarihini 20
yılla sınırlayan ucube bir anlayış ortaya çıkar. Feodal üretim ilişkileri
içinde ömrünü karasaban sürmekle geçirmiş bir köylü için sahip olduğu tarlanın
sınırından ötesini görememe gayet doğaldır. Ama Beşikçi için aynı şeyi düşünmek
her halde safdillik olur. Burada ‘Dağlı Türkleri’, ‘Aslen Türk olup da Kürtlüğe
mağlup olmuş’ anlayışını sinsice Kürt halkına içselleştirme uğraşı vardır. Son
noktada resmi düşüncenin sınırları içinde hareket etmeyi meşru hale getirme
çabasıdır. Kadı Muhammet, Seyit Rıza niçin idam edildiler? Mustafa Barzani
keklik avı için 40 yıl dağlarda dolaşmadı herhalde? Yanlışları ve doğruları,
dayandıkları sınıf temelleri ayrıca bir irdeleme konusu. Ortaya çıktıkları
dönemde, bunların, ister genel, ister yerel düzeyde olsun bir iradeyi temsil
etmediklerini kimse iddia edemez.
Tehlikeli başka bir tuzak daha
var bu anlayışta; silaha başvurulursa ‘siyasal özne’ haline gelinir, silaha
başvurulmazsa ‘siyasal özne’ olmaktan çıkılır. Sormak gerekir; bir halkın
varlığını silahla özdeştirme, Kürt dostluğu mudur, yoksa düşmanlığı mıdır? Kürt
halkının tarih sahnesine çıkışını 1984’le başlatma metafizik düşünme tarzının
çok ötesinde bir durumdur.
Yazarın burada dile getirdiği
düşünceyi bir başka açıdan, yani tek boyutluluk açsından da irdelemek gerekir.
İktidarın tek boyutlu düşünce sistemini, aklınca, fark ettirmeden kabullenme ve
kabullendirme çabası vardır. İktidarın ret ettiği, daha doğrusu, ‘Yoktur’
tezini olumlamayı her nedense bir görev olarak kabul ediyor. İktidarın
uyguladığı siyasal baskının karşısında alternatif düşünce üretimi yerine,
egemen devlet ideolojisini temel alan önermeleri tartışmasız kabul etme
sözkonusu. Olumsuzluğu işlevsiz kılacak eleştirel düşünce ileri sürmenin
‘imkânsızlığı’nı ispat etmeye çalışıyor. Düşünce ile gerçek arasındaki
bağlantıyı yok saymanın gayreti içinde. Bu nedenle, devletle ya da mevcut
sistemle toplumu eşdeğerli görmektedir.
Yani ne yapıp yapıp bir halkı
‘Meftun’ gösterme gayreti verilmektedir. Bir taraf bunu her türlü olanaklarını
seferber ederek direk yaparken, diğer taraf da biraz daha geniş viraj alarak ve
örtülü yapmakta. Sonuçta aynı noktada buluşulmaktadır. Bilimsel temellerden
hareket ettiğini iddia eden birinin özne-nesne, özne-irade ilişkilerini
birbirine karıştıracağını sanmak biraz saflık olur. Özgücü, özgüce güveni
yoketme politikası ve bu yönde yürütülen gayretler yeni değildir.
Böylesi sinsi gayretler,
sonuçta, yok saymanın, yok etmenin değişik versiyonlarıdır. Bu versiyonlardan
birinin daha üzerinde durmak gerekiyor: Son 20 yılı binlerce yıllık geçmişin
inkârı temelinde ele alma bir halkın varlık nedenini yok saymayla eşdeğerdir.
Bu da sinsi bir yöntemdir. Bir halkı tarihi geçmişinden, geleneklerinden,
göreneklerinden, bir bütün olarak kültüründen bağımsız ele almayı masum bir
davranış ya da düşünce biçimi olarak kabul edemeyiz. Bir halkın tarihi
birikimlerini yok sayma, halkın varlığını yok saymadır. Bu, İttihat ve Terakki
düşüncesinden çok tek şeflik dönemine özgü düşünce biçimidir. Her nasıl
oluyorsa, ‘yeni baştan ulus yaratma’ veya ‘sil baştan ulus yaratma’ çabaları da
diyebiliriz. Yazar da şefine uyarak ‘Çocuklar biraz kendine geldiğinde’ ‘yeni
bir ulus’un ortaya çıkacağından ümitli! ‘Eski ulusu’, var olan ulusu beceriksiz,
iradesiz gördüğü için, alel acele 15, bilemedin 20 yılda yeni bir ‘ulus
yaratma’ sevdasına düşmüş... Ne diyeyim, yaratmak istediği ‘yeni ulus’ hayırlı
olsun!... Son 20 yıl ‘Önceki binlerce yıla nazaran’ daha birikimliymiş! Nice
Ahmedê Xani’ler, Cizreviler, Cıxerhun’lar vb. çıkmışta haberimiz
yokmuş...
İsmail Beşikçi daha bir çok
konuda düz mantığı ile hareket ederek olmadık hükümler veriyor.
Yazısında, ‘1978 Fis köyü toplantısı, 1972-73 yıllarında başlayan,
gittikçe yoğunlaşarak süren çeşitli ilişkilerin, çeşitli aşamaların sonunda
gerçekleşmiştir’* demekte. İlişki ve aşamalar konusunda ise tek bir kelime
yok. Çok genel ve içerikten yoksun düz mantıktan hareketle laf kalabalığı...
Kürt sorunu veya malum örgütlenme konusunda hiç bir bilgisi olmayan birinin
dahi masa başında kalemi eline aldığında karalayacağı kelimeler dizisinden
başka bir şey değil. Hangi ilişkiler geliştirilmiş, geliştirilen ilişkilerin
niteliği neymiş, hangi aşamalardan geçilmiş, her bir aşamanın özellikleri
neymiş, bu ilişki ve aşamalarda ortaya çıkan gelişmeler ve bu gelişmelerin
birbiriyle bağlantıları, arkasında yatan nedenlerin neler olduğu konusunda en
ufak bir bilgi yok. Bunları kaleme alan kişi sosyolog, daha da öte bilim adamı
olduğunu söylüyor.
Bahsettiği ‘ilişki’ ve
‘aşamalardan’ sonra, PKK için, ‘Kürdistan’ın ve Türkiye’nin toplumsal
yapısını tahlil etmiş, temel toplumsal ve siyasal çelişkileri ortaya koymuş,
dost ve düşman güçlerin konumunu saptamış, çelişkileri çözecek güçleri harekete
geçirmiştir.’* diyor. Daha doğrusu, bir dizi tespitlerde bulunuyor; ‘Tahlil
etmiş’, ‘Çelişkileri ortaya koymuş’, ‘Harekete geçirmiş.’ Görüldüğü üzere her
biri bir hüküm, yani kesinlik taşıyor. Sosyolojik tahlilde bulunmuyor ya da tez
olarak ileri sürmüyor. ‘Tahlil edildiği kabul ediliyor’ ya da ‘Çözüm
getirdiklerini iddia ediyorlar’ denmiyor. Kesin tespit yapıyor ve hüküm
veriyor. Üstelik bahsettiği ‘keskinleşmiş’ tespit ve hükümler kendine ait
değil, yani bir başkasının tespit ve hükümlerini olduğu gibi, hiç bir
eleştiriye tabii tutmadan, irdelemeden kabul etme var. Tekrarlıyorum, yukarıda
aktardığım paragafdaki tespitler yazara ait değil, bir başkasının, açıkçası,
bahsettiği örgütlenmenin belirlemelerini, hükümlerini kendisine ait
belirlemeler ya da hükümlermiş gibi ileri sürme sözkonusu. Buna bir anlamda
hırsızlık denilir. Eğer illâda ‘benim hükümlerim’ diyorsa, o zaman böylesi
sonuçlara hangi bilimsel araştırmalar sonucu vardığını da açıklamak zorundadır.
Bu konularla ilgili bilimsel araştırmaları yoksa, bunlar ve benzeri sonuçları
hangi politik kaygılarından dolayı kabullendiğini açıkca söylemelidir.
Yazarın toplumsal gelişmelere
ters düşen hükümlerini bir tarafa bırakarak, bahsettiği yapının ya da
örgütlenmenin toplumsal yapıyı tahlil etmiş midir? Yoksa herkesi ‘yok edilmesi
gereken güçler’ olarak mı görmüşlerdir? Egemen güçler arasındaki farklılıkları
hiçe sayan, küçük burjuvaziyi yok sayan, aydınları bile hain ve ajan gören,
işçi sınıfını ‘kendinden geçmiş’ olarak nitelendiren ve sonuç olarak tüm bir
halk için ‘alçaklaşmış, hainleşmiş’ nitelendirmesinde bulunanlar için, nasıl
olurda toplumsal yapıyı ‘tahlil etmişler’ belirlemesi yapılır? Her şeyden önce
bunun izahı yapılmalıdır. Bu nedenle, yazar tarafından kesinleştirilmiş
hükümlerin ne kadar havada sallandığını göstermek için zaman zaman 1970’li
yılların toplumsal özelliklerine de vurgu yaparak, sınıflar ve siyasal
eğilimlerine kısaca değinmekte yarar var. Yine toplumsal yapıyı tahlil ettiği
söylenilen örgütlenmenin de, bu sınıf ve tabakalar hakkında verdiği, yazarın da
paylaş-maktan çekinmediği hükümleri sergilemek gerekiyor.
SINIFLAR VE SİYASAL EĞİLİMLERİ
Pazarın dışarıya açılması,
pazar için üretimin egemen duruma gelmesi ve tarımda makinalaşmanın yoğunluk
kazanmasından ilk etapta olumsuz etkilenen topraksız ve az topraklı köylüler
oldu. Kırdan şehre göç hızlandı. Topraktan kopuşu özümseyecek düzeyde
sanayileşme sağlanamadığından, göç, daha çok Batının sanayileşmiş büyük
şehirlerine yöneldi. Küçük çiftçi ailelerin önemli bir kesimi ise ağalardan,
toprak ve ticaret burjuvalarından aldıkları kredilerin altında sürekli ezilir
hale geldiler. Öyle ki, bazı yörelerde bu borçlar neredeyse nesilden nesile
geçer oldu. Ağaların, aşiret reislerinin, ticaret burjuvazisinin vb. özellikle
de devlet bankalarından aldığı krediler yatırımcılıkta değil, esas olarak
tefecilikte kullanıldı. Bu gelişmelerin yanısıra, bir de hızla artan nüfus
oranı gözönüne getirildiğinde, yoksullaşmanın ne kadar ciddi boyutlarda olduğu
kendini gösterir. Bu kesim, demokrasi ve özgürlük taleplerinin hayata geçirilmesinde
işçi sınıfına en yakın duran bir kesimdi. Fabrikalarda, büyük çiftliklerde ve
genel hizmetler sektöründe yoğunlaşmış işçi sınıfı nicel olarak az olmasına
karşın devrimci mücadelenin en dinamik gücü konumundaydı. Bir de henüz
köylülükle ilişkilerini tümden koparmamış ve sürekli işçi olmayan mevsimlik
işçilik yoğundu. Bunlar daha çok Batı'nın metropol kentlerinde geçici iş bulma
olanağına sahip olup sigorta ve diğer sosyal güvencelerden yoksun çalıştıkları
bilinmekte.
Gelişen kapitalizm koşullarında,
kırda küçük mülk sahiplerinden şehirlerde esnaf ve zanaatkarlardan, devlet
bürokrasisinde yer alanlardan aydınlara dek, geniş bir yelpazeyi kapsayan küçük
burjuva kesimi var. Yapısı gereği çok karmaşık özelliklerinden dolayı kaygan,
değişken bir yapıya sahip olduğunu biliyoruz.
Geçmişin klasik elsanatçılığı
ve zanaatçılık 70’li yıllara gelindiğinde hemen hemen ortadan kalkmış duruma
gelmişti. Feodallerden ve ticaret burjuvalarından veya bunların aracılığıyla
bankalardan alınan kredilerle giyim, gıda vb. yanısıra birçok meslek dallarında
servis işi yapan işyerlerinin başında esnaflar gelir. Kıyasıya bir rekabet
ortamında bunlar herhangi bir güvenceye sahip değillerdi. İstikrarsız ekonomik
yapı içinde korku ve panik, esnafın günlük doğal yaşamının bir parçasıydı.
Artan faizler karşısında aldıkları kredileri dahi ödeyemeyecek durumdaydılar.
Yükselen enflasyonla birlikte kitlelerin alım gücü zayıfladığından, çoğu esnaf,
çareyi “deftere yaz”da bulurken, bu yöntem daha fazla borçlanmalarına
yolaçmıştır.
Ayrıca, devlet idari
birimlerinde yer alan memurlar, serbest meslek sahibi avukatlar, doktorlar,
mühendisler vb. küçük burjuvazi içinde her geçen gün nicel olarak yoğunlaşan
kesimlerdi. 1960’ların ortalarına kadar üniversitelerde okuma, hatta ortaokul ve
liseyi bitirme daha çok feodal bey, aşiret ve dini reislerin çocuklarıyla
sınırlı iken, sonraları işçi ve diğer emekçi kesimlerin çocukları da okuma
fırsatı bulabildiler. Yaygınlaşan köy ve yatılı bölge okulları, enstitüler ve
üniversiteler sayesinde oldukça yüksek sayıda öğrenci gençlik ve aydın oluştu.
Geçmişte avukat, doktor vb. olanlar tekrar bölgelerine döndüklerinde aşiret
ilişkileri içinde sıkışıp kalırken, 1960’ ların ortalarından itibaren önemli
bir kesim, devrimci düşüncenin emekçi kitlelere götürülme- sinde ve bu
kitlelerin örgütlü hale getirilmesinde rol almaya başladılar. Zaten demokrasi
mücadelenin başarıy- la sonuçlanabilmesi için işçi sınıfının yedeğe almak
zorunda olduğu güçlerden biri de, küçük burjuvazidir. Küçük burjuvazinin
yoğunlaşması bir anlamda gelişen kapitalist ilişkilere paralel olarak
feodalizmin çözülmesi ve geniş bir kitlesel yelpazenin feodal-aşiret
ilişkilerin- den bağımsızlaşması demektir.
Bu arada genel olarak küçük
burjuvazi, özellikle de aydınlar üzerine bilinen “dehşetli” görüşleriyle kafa
kargaşalığı yaratmayı amaç edinmiş Apocuların, soruna bakış tarzına değinmekten
geçemeyeceğiz.
Bunların devrimci sınıf
mücadelesiyle, demokrasi kavgasıyla uzaktan yakından ilgileri olmadıkları gibi,
demokrasi güçlerinin önüne nasıl engel oldukları da biliniyor. Bayların iddia
ettiği gibi küçük-burjuvazi, “bitmiş” değildir. Tam tersine sosyal, sınıfsal
bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Milyonları bulan bu kesimin varlığı
görmemezlik edilemez. Baylar böylesine kesin bir dille devrimci mücadelenin en
büyük yedek güçlerinden birini inkâr ederlerken, herhâlde kendilerinin ‘ez
gelmişkerem, ez gitmişkirem’ konumuna düşmüş olmalarıyla karıştırmaktadırlar.
Çok geniş bir yelpazeyi kapsayan küçük burjuvazinin içinde şu veya bu oranda
çıkarı feodal ve aşiret reisleriyle işbirliği yapmadan yana olanlar vardır. Ama
bu bir avuç kesimi genelleştirme doğru bir anlayış değildir. Çok zor koşullar
altında yaşam sürdüren birkaç dönüm toprak sahibi bir köylü ailesini veya
bakkalcıyı “ajan”, “hain” diye nitelendirip, “ortadan kaldırılmaları gereken
güçlerdir” fermanıyla haklarında ölüm kararları çıkarmak, ancak ve ancak
provokatörlere özgü olan, işçi sınıfı düşmanlarının saflarını zenginleştiren,
güçlendiren bir anlayıştır. Küçük mülk sahibi çifcilerden, esnaflardan, devlet
bürokrasisinin özellikle alt düzeyinde görev yapan devlet memurlarından,
doktor, avukat vb. serbest meslek sahiplerine dek çok geniş bir yelpazenin
güçlü devrimci bir potansiyeli teşkil ettiği görmemezlikten gelinemez. Asimilasyon
politikasına karşı durma adına, özellikle aydın düşmanlığı yapmalarına anlam
vermek ise hiç mümkün değil. Kaldı ki, Batı’da durum Doğu’dan(KÜRDİSTAN'DAN)
pek de farklı değildir. küçük burjuvazinin genelde egemen güçlerle sıkı
ekonomik ilişkiler içinde olduğu bilinen bir gerçektir. Kapitalist ekonomik
ilişkilerde farklı beklentiler içinde zaten olunamaz. Ama önemli olan bu iki
güç arasında çelişkilerin varlığıdır. Çelişkilerin derinliğine ve kapsamına
göre küçük burjuvazi tavrını zaman zaman işçi sınıfından yana koyabilmekte.
Diğer etkenlerle birlikte böylesi bir anı akıllıca değerlendirme devrimcilerin
görevidir. Sosyal sorunların çözümünün sihirli değneklerle yapılamayacağını
Apocular da gayet iyi bilmektedir. Ama halka karşı düşmanca görevlerini yerine
getirmekle sorumlular.
Eğitim ve öğretimin bir
toplumun aydınlaşmasında ne kadar önemli olduğunu söylemeye gerek yoktur.
Eğitim-öğretim, gelişen toplumsal koşullarda zorunlu ve sürekliliği gerektiren
bir sorundur. 21’ci yy. birkaç yıl kalmış günümüz koşullarında birçok ülkede en
gelişmiş teknolojilerle bu sorun çözümlenmeye çalışılırken, ülkemizde içler
acısı bir durumun yaşandığı tartışılamaz. Okuma-yazma bilmeyenlerin oldukça
kabarık olduğu koşullarda, öğretime, genel olarak toplumun aydınlanma sorununa
tek yönlü bakılmamalıdır. Demokratik ve özgür bir ortamın olmayışından
hareketle, Kürtçe öğrenim olanağının olmadığını söyleyerek, sorunu geleceğe
bırakma tehlikeli ve aynı zamanda çağdışı bir anlayıştır.
Devletin kendi çıkarları
doğrultusunda uyguladığı, daha doğrusu dayattığı bir program vardır. Bu
asimilasyonu içermektedir; Kürt halkının tarihini, kültürünü vb. hiçe sayan,
halkı kendine yabancılaşmasını temel alan, Türk dilini ve kültürünü egemen
kılmayı amaçlayan bir eğitim-öğretim sistemidir. Dayatılan bu programla, bir
halk gerçekliğinin inkârı temelinde ırkçı ve şöven ideoloji yaygınlaştırılmaya
çalışılıyor. Zenginlik kaynaklarının sosyal dağıtımı örtbas ediliyor. Kürt
halkına dayatılan yoksulluğu, sefaleti “Dağlık bölge” gibi masallarla gizleme
amaçlanıyor. Aslında Doğu ve G.Doğu (KÜRDİSTAN)sözkonusu olduğunda altyapı ve
her türlü sosyal hizmetlerin götürülmesi bilinçli olarak geciktirilmekte, hatta
zaman zaman da engellenmektedir. Ama tüm bunlar, madalyonun bir yüzüdür. Diğer
yüzü ise, devlet yönetiminin gösterdiği olağanüstü karşı çabalara rağmen, bölge
halkının da (ÖZGÜRLÜK VE) demokrasi mücadelesinde “ben de varım” demesinin
artık engellenemez konumda olmasıdır. Beklentileriyle orantılı başarı
sağlayamadıkları bir gerçektir. Kürt halkında okuma-yazma oranı arttıkça ve
aydınlaşma daha ileri boyutlar kazandıkça, aydınla geniş halk yığınları
arasındaki fark azaldıkça, halkın her yönüyle içinde bulunduğu koşullara bakış
açısı da değişmekte; sorgulamakta, sorunların çözümü yönünde düşünceler geliştirmekte
ve dünya ile ilişki içine girmektedir. İşkenceyi, hapishaneyi, sorgusuz infazı
ve her türlü baskıyı göze alarak demokrasi ve özgürlük kavgasına daha bir
bilinçlice ve cesaretle atılmaktadır.
Gerçekler bu kadar ortadayken,
“Kürtçe eğitim ve öğretim yapılmıyor,” bahanesiyle okulları dinamitlemeyi,
öğretmenleri öldürmeyi kendine prensip edinmiş Apocular, keçi çobanlarından
oluşmuş bir toplum yaratmayı amaç edinmiş olduklarını saklamamaları gerekir.
Kaldı ki, kürtçe eğitim ve öğretimin bugünkü Türkiye ve dünya gerçekliğinde
geçerliliği de tartışma konusudur. İster Kürt, ister Türk, kim olursa olsun,
hiç kimse dünyadan soyutlanmayı kabul edemez, nitekim de etmemektedirler. Ama
bu, Kürt dilinin, edebiyatının ve kültürünün gelişip serpilmesi yönünde
mücadele verilmeyeceği anlamına gelmez. Yani sorun, salt bir dil sorununa
takılamaz. Bir avuç garip grupcuklar milyonlar adına hareket etme özgürlüğüne
sahip değildir. K.Irak’taki(GÜNEY kÜRDİSTAN) uygulamalar da buna en açık örnek
oluşturmaktadır. Açıkçası, Apocuların bu tutum ve davranışlarıyla kimlere
hizmet ettikleri ortadadır. Bunlar uzay çağında Ortaçağ karanlığını
özlediklerini “Aryen halk olma bilinciyle” dile getirmekten başka bir şey
değildir. Bir devrimci örgütlenmenin amacı, karşı tarafın yönelimlerini çok
yönlü, hemen her alanda kapsamlı bir mücadele geliştirerek boşa çıkarma
olmalıdır. Ama Apocuların cesaret, emek, kültür, bilgi ve bilinç gerektiren
böylesi uğraşlarla nasıl alay ettikleri bilinmekte.
Bayların özlemini duydukları
eğitim sisteminin üzerinde uzun uzadıya durmaya gerek yok. Aşağıdaki satırlar
her şeyi anlatmaya yeterlidir;
“Biz her bireye kendine
özgü ve bir halkın yüce çıkarlarının gerisinde seyreden ne kadar derdi,
kıvancı, üzüntüsü, sevinci varsa, hepsini...feda edebileceğini dayattık”
“Çocuklar biraz kendilerine
gelip oyun oyamaya başladıklarında bu bilinç ve ruhla büyütülmeli” (Serx. Sayı.
51. s,12)
Henüz ismini koyamadıkları
insandan başka bir mahlukat beklentisi içinde olduklarını söylemekteler. Ortaya
çıkartacaklarını iddia ettikleri bu ne idüğü belirsizlerle sınıfsız bir toplum
yaratacaklarmış! İlk denemelerini Kandil’de kurdukları dergâhta yaptıklarını,
bu nedenle insani bir varlık olmadıklarını ispat için her türlü vahşilikleri
sergilediklerini biliyoruz. Eğitim sistemlerine uyum sağlamada zorluk çeken
çocukları niçin katlettikleri de böylece açığa çıkmış oluyor.
Baylar aynı sekter bakış
açılarını, Kürt egemen güçlerinin farklı siyasal eğilimler göstermesini kabul
etmemekle ve kapitalist üretim ilişkilerinin yolaçtığı sosyo-ekonomik yapıyı
inkâr etmeleriyle de göstermekteler. Politik düzlemde egemen güçlerin tümünü
aynı pota içinde değerlendiriyorlar. Ortaya çıktıkları ana kadar kavak
yapraklarının bile sallanmadığını, ama kendileriyle birlikte mucizevi bir
biçimde her şeyin duraganlıktan kurtulup hareketli hale geldiğini ve değişime
uğramaya başladığını iddia eden Apoculardan başka bir anlayış zaten beklenemez.
Papaz Kapon’dan daha beterler.
Çok partili yaşama geçişle
birlikte Kürt feodallerinin en baskıcı ve en kodamanları Demokrat Parti’de
toplandı. Daha sonraları Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi ve Milliyetçi
Hareket Parti’sinde yer aldılar. Devrimci güçlerin gelişmesi karşısında ürken
bazı feodaller, dini ve aşiret reisleri MSP ve MHP’ye açıktan destek verdiler.
Bunlar özellikle her iki MC hükümetleri döneminde devlet olanaklarını da
kullanarak hiçte küçümsenmeyecek desteğe sahip oldular. MHP gibi Türk
milliyetçiliğini temel alan bir gücün, Kürt feodal, şeyh ve aşiret reislerince
desteklenmesi, bu güçlerin sıkıştığında neler yapabilecekleri açısından önemli
bir göstergedir. Ama yine de küçümsenmeyecek bir kesim Cumhuriyet Halk Partisi’
nde kalmaya devam etti.
Her şeye rağmen CHP ve diğer
burjuva partilerini aynı kefeye koyarak değerlendirmek yanlıştır. Politikada
tekdüzelik kabul edilemez. 70’li yıllara gelindiğinde, küçük burjuvazinin, işçi
ve köylü yığınların önemli bir kesiminin desteğini almayı başaran CHP, tabanını
genişletti. Küçük burjuvazinin ve işçi sınıfının yaşam standartında göreceli
bir iyileştirmeyi hedef alıcı bir politika izlemesi, bu destekte önemli rol
oynadı. Ama kitlelerin, beklentilerini ne oranda karşılayıp karşılamadığı
ayrıca tartışılması gereken bir sorundur.
Kürt egemen güçlerinin böylesi
siyasal örgütlenmeler içinde yer alması yöresel de olsa hiçbir taleplerinin
olmaması anlamına gelmemektedir. Eskiden olduğu gibi, asalarını
kaldırdıklarında halkı hizaya dizemediklerinin bilincinde olduklarından, emekçi
yığınlar üzerinde sömürülerini devam ettirebilmek için ekonomik ve sosyal
alanda ciddi değişimlerin gerekliliğini kabul eder hale gelmişlerdir. Nitekim
su, yol, elektirik, okul vb. alt yapı hizmetleri ve fabrikalar için yatırım
taleplerinde bulunmaya başlamışlardır. Onların daha çok oy avcılığına yönelik
bu istemlerinin emekçi kitlelerin talepleriyle uyumluluk gösterdiği de bir
gerçektir. Ayrıca Cumhuriyet öncesi klasik katı feodal beyliğini ve aşiret
reisliğini devam ettirmek isteyenlerin oranının gün geçtikçe azaldığını kabul
etmek gerekir. Bir çoğu ya kapitalist toprak sahibi olmuş ya da şehirde
ticaretle uğraşır hale gelmiştir. Gelişen kapitalist ilişkiler içinde yerlerini
alma çabası yürütmektedirler. Bu nedenle ekonomik yatırımların ve altyapıda
iyileşmelerin çıkarlarına hizmet ettiğini artık görmeye başlamışlardır.
Kürt feodalleri ve
burjuvalarının bilinen özelliklerine, konumlarını koruyabilmek için sundukları
tüm hizmet- lere karşın, zaman zaman kırbaçlanmaktan kutulamamış- lardır. 27
Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’de baskılara uğramaktan kendilerini
alıkoyamadılar. “Vata- nın ve milletin bütünlüğü” balyozu onları da
dıştalamadı.
PKK’nin demokrasi ve özgürlük
sorunu olmadığı için, güçler ayrılığını hesaba katan bir politika yürütmesi de
beklenemezdi. Bu nedenledir ki, MHP ile CHP’yi aynı kefeye koyarak
değerlendirmiştir. Oysa devrimci politika egemen güçler arasındaki çelişkileri
daha fazla derinleş- tirmeye ve bu çelişkilerden olabildiğince yararlanmayı
amaç edinir. CHP’nin anti-faşist konumda bulunması egemen güçler cephesinde bir
gediği ifade eder. Aktif bir biçimde karşı duruş sergileyip sergilememesi ayrı
bir tartışma konusudur. Ama nereden bakılırsa bakılsın, 1970’li yıllarda
kitlelerin demokratik mücadelesinin örgütlendirilmesi, faşist baskı ve terörün
geriletilmesi açısından CHP’nin yadsınmayacak bir güç olarak kabul edilmesi
zorunluydu. Böylesi bir yaklaşım, faşizmden yana tavır koymuş burjuvaziye karşı
yönelimi dıştalamaz, tersine devrimci sınıf mücadelesinin manevra alanını
genişletir.
Apocuların genel, teorik
anlamda milli burjuvazinin kapitalist üretim ilişkisi içindeki konumunu
kavramaktan uzak oldukları bilinmekte. Çünkü, onlara göre milli burjuvazi
Kafdağı’nın ötesinde, görünmeyen bir varlıktı. Oysa milli burjuvaziden
kapitalizme karşı olması beklenemeyeceği gibi, bu sınıfın her hangi bir biçimde
işbirlikciliğe yönelebileceğini de kabul etmek gerekir. İşbirlikciliğin
kıstaslarının neler olduğu baylarca da bilinmemektedir. Diğer yandan içinde
bulunduğumuz koşullarda, şu veya bu ülkenin sınırlarına hapsolmuş kapitalizmin
düşünülmesinin olanaksız olduğu, dolayısıy- la uluslararası ticari ve ekonomik
ilişkilerden tecrit olmuş bir burjuvazinin olamayacağını kavramaktan uzaklar.
Baylar bu kadar basit bir olguyu karmaşık hale getirmek için ellerinden gelen
çabayı göstermekteler. Ulusal burjuvazinin kendi pazarını başkalarıyla bölüşmek
iste- mediği bilinen bir gerçektir. Ama buna rağmen siyasal alanda aktif bir
konumda olmayışı, ekonomik gücünün oldukça sınırlı oluşu, toplumsal yapının
içinde bulunduğu koşullar vb. nedenler, pazarın bölüşümüne karşı yeterli tavır
alışını zorlaştıran belli başlı etkenlerdir. Zaten bu kesim, sınıf çıkarları
gereği uzun vadeli mücadelenin iniş ve çıkışlarına göre tavır alır. Yine de
konumu gereği, nereden bakılırsa bakılsın, devrimci mücadelenin önemli ittifakçı
güçlerinden biridir. Kaldı ki, milli burjuvaziyi sadece Doğu ile
sınırlandırmaya kalkışma da bir o kadar akıl ermez bir tutumdur. Batı’da da
milli burjuvaziden bahsetme mümkündür. Bunların özellikle İstanbul burju-
vazisi olarak tanımlanan işbirlikçi burjuvaziye karşı ayakta kalabilmenin
çabası içindedir.
Apocu bayların sadece
tanımlamaktan yoksun oldukla- rı milli burjuvaziye karşı değil, akıldışı
düşünmeyen, sorunlara salt arpacık deliğinden bakarak çözüm getir- meyen,
istihbarat örgütlerinin kucağında oturmayı kabul etmeyen herkese, daha
açıkçası, tüm devrimci güçlere karşı neden bu kadar saldırgan tavır içinde
bulun- duklarını, o dillerinden hiç düşürmedikleri meşhur “derin tahlil”lerine
baktığımızda rahatça görebiliriz. Gerçekten devrimci bir mücadele yürütülmek
isteniyorsa, tüm sınıf ve tabakaların üretim biçimindeki yerlerine, üretim
araç- larına ne oranda sahip olup olmadıklarına, ülke zengin- liğinin
bölüşümünde ne oranda pay alıp almadıklarına, bunlara paralel olarak ekonomik
ve siyasal alanda oynadıkları rollere vb.doğru çözümlemenin getirilmesi
gerekir. Hem demokrasi ve özgürlük mücadelesinden yana olduğunu söyleyeceksin,
hem de burjuvazinin içindeki farklı eğilimleri görmemezlikten geleceksin ve
feodal egemen güçte olsa, sosyal demokratlarla birlikte olanlarla, faşist
güçlerle çıkarı çakışanları aynı kefede değerlendireceksin…Yani egemen sınıf
içindeki çeliş- kileri yadsıyarak, herkesi ‘...resmi ideolojinin Kürtler
içindeki ajanları’ ilan edeceksin. Bu biçimde düşünce ve hareket tarzını
ancak artniyetliler yapabilir.
Sadece feodallerle, aşiret
reisleriyle ve burjuvalarla yetinilmemekte, aynı anlayış ve söylem küçük
burjuvazi için de geçerli kılınmakta. Bugün milyonlarla ifade edilen küçük
üreticiyi, bakkalı, esnafı, aydını ve bürok- ratları, yani genelde küçük
burjuvaziyi “ajan, hain,” ilan ederek işçi sınıfını geniş kitlelerin
ittifakından yoksun bırakmaya yönelik çaba içinde olanlar, ipleri karanlık
güçlerin elinde olan kuklalardır. Türkiye’de böylesi karanlık faaliyetler
içinde bulunanlar kitleler nezdinde mahkum edilmediği sürece demokratik ve
özgür gelecek kurulamaz.
Ama kafa kargaşalığını sadece
bu konularda yarat- makla kalmadıkları biliniyor. Teori diye yarım
yamalak ortaya sergiledikleri incilerle, kapitalist üretim güçleri ve
ilişkilerinin Kürt halkının varlığını tartışılır hale getirdi- ğini
söylüyorlar. Adına mücadele yürüttüğünü iddia ettiği bir halkın varlığını
tartışma, Apoculuğa ve onlara zoraki eklemlenmiş Beşikçi’ye özgü bir mantıktır.
Kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesi, modern sınıfların ortaya
çıkması ve bundan ötürü kapalı köy ekonomisinin hızla tasfiyeye doğru
gitmesiyle birlikte, Kürt halkı da büyük değişimler geçirmiş modern tarih
sahnesindeki yerini almıştır. Doğu bölgesinde kapitalist gelişme Ege ve Marmara
bölgesi kadar yaygın olmadığı dorudur. Bu durum İç Anadolu ve Kara Deniz
bölgeleri içinde geçer- lidir. Kapitalist pazar ilişkilerinin gelişmesinde
bölgeler arası dengesizlik sadece Türkiye’ye özgü bir özellikte değildir.
Kapitalizmin egemen olduğu tüm ülkeler için bu geçerlidir. Doğu’da gelişmenin
ağır seyretmesinde elbet- te diğer faktörler de rol oynamıştır. Ama tüm
bunlar hemen her alanda ortaya çıkan değişimin inkâr edilmesini gerekli kılmaz.
“1940’lı yıllardan sonra hiç bir şey gelişmedi” veya “halkımız bir kadavra
haline getirildi ve bitirildi” benzeri ne idüğü belirsiz yorumlarla ortaya
çıkan gelişme ve değişmeleri görmemezlikten gelmekle, aslında niteliklerini ve
niyetlerini açığa vuruyorlar. Kürt halkının varlığını inkâr edenlerle aynı koltuğu
paylaşmış olduklarını göstermiş oluyorlar. Kaldı ki, bugün burjuva- zinin
katmerleşmiş işbirlikçi kanadı bile Kürt varlığını inkâr ettiğini söylemiyor.
Değişimi ve Kürt halkının varlığını kabul etmeyen birileri varsa, o da,
Apocular ve Apocuların resmi sözcülüğüne oynayan Beşikçi’dir.
Anlaşılması basit bu tür
sorunlara değinirken, kapita- lizmin feodalizme karşı ilerici, devrimci
olduğunu söylemek istiyoruz. Toplumların gelişme tarihi ele alındı- ğında bu
gayet anlaşılırdır. Ama Apocu baylar da her şey tersine işlemektedir. Apocular
feodal üretim ilişkilerine karşı köleci, kapitalist üretim ilişkilerine karşı
feodal üretim ilişkilerinin savunuculuğu yapmaktadırlar. “Feo- dalizmin
ideolojik-politik biçimlenişten ekonomik biçimle nişe dönüşmesi (!)” ne
oldukça hayıflanıyorlar;
“Feodal
sosyo-ekonomik yapının şekillenmesi yabancı karakterde olduğundan, yerleşik
halkın diline, kültürüne ve eski dini özelliklerine karşıt olarak geliştiğinden
bu durum, toplumun ulusal nitelikteki örgütlenişini ve özgür- lükçü değerleri
büyük oranda koruyan aşiretlerin sosyo-ekonomik örgütlenişini çözmüş, bu da
örgütsüzlüğü doğurmuştur.” (Örgütlenme Üzerine, s. 99)
Görüleceği üzere, ne idüğü
belirsiz örgütlenme adına aşiret örgütlenme biçimini feodal örgütlenme biçimine,
dolayısıyla köleciliği feodal üretim biçimine göre ileri kabul etmiş oluyorlar.
Apocu bayların iradi gücü, Kürt halkını aşiret örgütlenmeleri düzeyinde tutmaya
yetme- yince, feodalizme boyun eğmek zorunda kalıyorlar ve bu sefer de
kapitalizme karşı feodalizmin savunuculuğunu yapıyorlar;
“Kürdistan’daki bu
yetersiz sosyo-ekonomik ve ulusal örgütlenme, kapitalizme dayalı sosyo ekonomik
örgütlenme karşısında dayanıksızlığını açıkca sergilemiştir.” (ÖÜ, s. 104)
Amaçları, “dağlara çekilerek”
yaşam sürdürme pahasına feodalizmin bayraktarlığını yapmadır. Kaldı ki,
kapitalizm nasıl proletaryayı ortaya çıkararak sosyalizmin koşullarını
yaratmışsa, ülkede gelişen kapitalizm de Kürt halkını modern sınıfsal
mücadelenin içine çekmiştir. Demek ki son elli yıl, söylenildiği gibi
“olağanüstü durgun” geçmemiş, tersine çok büyük alt-üst oluşlar yaşanmıştır;
aşiretsel ve mezhepsel bölünmüşlüğün yerini politik oluşumlar almış,
ırgatcılığın, angaryacılığın yerine ücretli işçilik gelmiş ve zanaatçılığın
yerine modern işletmeler, fabrikalar yükselmiştir. Tüm bu gelişmeleri görmeyip,
“kapitalizm ulusal yokoluşumuzu getiriyor” diyerek, küçük burjuva ruh haliyle
heyecana kapılan baylar, “Kürt halkı feodal dönemde ulusal ögelerini daha
iyi geliştiriyordu” benzeri saçmalıklara sarılarak feodallerin gönüllü
kolluk kuvvetleri olduklarını ispatlıyorlar. Böylesi bir anlayışın gideceği
başka bir yer yoktur. Kapitalist gelişmenin ortaya çıkardığı sosyo-ekonomik
yapı karşısında şaşkınlığa düştüklerinden uzun, sabırlı ve örgütlü devrimci
mücadelenin gerekliliğine inanmadıkları için çareyi makinaları, fabrikaları,
okulları dinamitlemekte buluyorlar. Eylem ve anlayışlarıyla Kürt ve Türk emekçi
yığınlarının üzerinde acımasız sömürünün örgüt- lendirilmesine nasıl katkıda
bulunduklarını biliyoruz. Ama onlar, gelişmeleri hangi biçimde ele alırsa
alsın, bahsedilen yıllar “durgun” geçmemiş; Kürt halkı ciddi değişimler
geçirmiş, baskıya ve sömürüye karşı her geçen gün artan bir biçimde
başkaldırının içine girmiştir. Bu çok yönlü değişimi ve savaşımı soyut tarzda
kavrayıp bir halkın geçmişini ve geleceğini birkaç pat-putla özdeşleştirenlerin
aslında kimlerle uyum içinde olduğu açıkça ortadadır.
İsmail Beşikçi’nin öne sürdüğü
‘...toplumsal ve siyasal çelişkiler’ bu biçimde ortaya konulmuş, ‘...dost
güçlerin ve düşman güçlerin konumunu’ yukarıda değindiğim tarzda
saptamışlardır. Yazar, bu tarz toplumsal çelişkilerin çözümleniş biçimini, dost
ve düşman güçlerin belirlenmesini, Kürt halkının çıkarları için doğru olduğunu
savunuyor. Böylece, Kürdü Kürde kırdırmanın farklı bir versiyonunu savunmuş
oluyor.
Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, sürekli
Kürt halkını yine farklı bir biçimde aşağılama var; ‘1938’lerden sonra Apocular
ortaya çıkana kadar geçen yıllar ‘Durgun’ yıllardı diyor. Neye göre durgundu,
ya da durgunlukta hangi ölçüler geçerli hiç değinilmiyor. Ayrıca, toplumsal bir
yapıyı durgunlukla, sabit olmakla tanımlama kadar saçma bir şey olamaz. Bu,
eşyanın tabiatına aykırı bir söylemdir. Bu yıllar içinde yaşanan değişimi,
dönüşümü, tüm bir yapının adeta alt-üst oluşu metafizik düşünceden hareketle
redediliyor. Dolayısıyla toplumun varoluşu inkâr ediliyor. Ne yapıp yapıp
‘Meftun’ gösterme çabası sarfediliyor. Bu hükme varışının nedeni sorulduğunda
da, hiç aldırış etmeden, ‘yenildiler’ o nedenle bahsedilen yıllar ‘durgun
geçti’ veya ‘asimile edildiler’, ‘bitirildiler’ yanıtıyla yetinmekte.
İsyanların ortaya çıktığı dönemin özelliklerini, nedenlerini ve hedeflerini
ortaya koyma nedense işine gelmemekte. Bir toplumun yaşamsal değerlerini tetik
çekmeye indirgemek olsa olsa ancak Beşikçi’ ye özgü sosyolojide görülür.
Ekonomik yapıda, siyasette, kültürel değerlerde, dinsel yapıda vb. alanlarda
yaşanan değişimleri yadsıma hiç bir gerçeği değiştirmez. Tüm bunların genel
olarak toplumun ve bireylerin yaşamlarına olan etkilerini bir tarafa bırakıp,
düz bir mantıktan hareketle, ‘durgundu’ ya da ‘değişim olmadı’ demek, tam
anlamıyla bir bağnazlıktır. Karşıtlıkları, çelişkileri, toplumsal yapının
geçirdiği değişim ve dönüşümleri görmemezlikten gelme, toplumsal yapıyı mekanik
olarak algılamadır. Toplumsal yaşantıya yön veren birbiriyle ilişkili
kavramları anlamsızlaştırarak veya kavramların içini boşaltarak istediği
biçimde yorumlamaya çalışan Beşikçi, ne yapıp yapıp Kürt halkını ‘meftun’
gösterme gayretini inatla sürdürmekte. Hemen her fırsatta övgüler yağdırdığı
‘Tanrı’sıyla ancak bu biçimde bütünleşeceğine inanmakta. Bu noktalardan
hareketle, 1920’li ve 1930’lu yıllarda ortaya çıkan isyanları ve özellikleri
üzerinde durmada yarar görüyorum.
KÜRT İSYANLARI VE ÖZELLİKLERİ
Osmanlı İmparatorluğu’nun
hiçbir döneminde Kürt egemen güçlerinin halk üzerindeki ekonomik ve siyasal
gücü kırılmamış, kırılma yönünde de ciddi bir adım atılmamıştır. İmparatorluğun
Batı’da yükseldiği sosyal temellerle Doğu’da yükseldiği sosyal temeller
arasında tam bir farklılık vardır. Bu farklılığı korumak için Batı’da sosyal
yapıyı geliştirici yönde hareket ederken, Doğu’da(KÜRDİSTANDA) varolan yapıyı
olduğu gibi tutmaya, korumaya yönelmiştir. Yani, Doğu’da her feodal beyin
hükmettiği alanda toprağın ve halkın tek hakim gücü olma konumuna
dokunmamıştır. Kürtlerin bir nevi otonom hakları vardı. Bu otonom
görüntüye dayanılarak derebeylik sistemi yüzyıllar boyu süregelmişti. Feodal
beyler, aşiret reisleri ve şeyhler kurumlarıyla ayakta kalarak ekonomik
çıkarlarını korumuşlardı.
Bahsettiğimiz bir nevi otonom
yapı, Cumhuriyetin ilanı ile birlikte devlet örgütlenmesinin önündeki en büyük
engellerden biri olarak görülmüştü. Misak-ı Milli sınırları belirlenmiş ve bu
sınırlar içinde kapitalist üretimi egemen kılacak yönelimler içine girilmişti.
Merkezi bir ekonomik yapı içinde Türk egemen güçleri de bu pazardan payını
almayı ve siyasi otoriteye ortak olmayı istiyordu. Bu yönelimin ekonomik ve
siyasal alandaki etkinliklerine darbe vuracağını gören Kürt egemen güçleri,
1920’li ve1930’lu yıllarda bir dizi isyanlar geliştirdiler. Halkın sınırlı da
olsa bu isyanlara destek vermesi, Cumhuriyetle birlikte içinde bulundukları
yoksulluktan bir an evvel kurtulacaklarına inanmanın yanılgısının da hiç olmadığını
söyleyemeyiz. İsyanlar, aynı zamanda Kürt halkının kimliğini kabul ettirme gibi
haklı nedenlerin de rol oynamış olmasına karşın, üzerine şiddetle gidilerek
bastırıldılar. Günümüzde yaşananlar da dikkate alınırsa, geçmiş dönemde ‘İsyan’
diye öne sürülen bazı olaylar gerçekten isyan mı yoksa bilinçli kışkırtmalar
mı, tartışma götürür. Örneğin Simko, Şeh Sait vb. Ama sonuç olarak bulunan
çözüm geyet basitti; “inkâr edelim, kendi halleriyle başbaşa bırakalım, ama
alacağımızı da alalım” Çizilen politika en yalın bu biçimde ifade edilebilinir.
Başka türlü “tek millet” sağlanamazdı.
Kürtler’in Cumhuriyet
yönetimine varlıklarını kabul ettiremeyiş nedenlerine gelince;
Emperyalist güçlerin Anadolu’yu
işgal hareketine karşı yürütülen kurtuluş savaşı sırasında her türlü olanağını
seferber ederek direnen Kürt halkı, insan ve ekonomik güç açısından büyük
kayıplara uğramıştı. Zaten oldukça geri bir ekonomik yapı egemendi.
Zenaatcılığa, hayvancılığa ve kendine yetecek kadar tahıl üretimine dayanan
gelir kaynakları, bu savaşla birlikte daha da tahrip olmuştu. Daha imparatorluk
döneminde sultana asker gönderemez duruma gelmiş, uzun süreli savaşlardan ve
bunun yanısıra aşiretler arası çatışmalardan güçsüzleşmiş, her an aç kalmayla
karşı karşıya kalmış olan halk, adeta son hamlesini işgalci güçlere karşı
yapmıştı. Bu koşullarda halkın, Misak-ı Milli’nin belirlenmesinde ve
Cumhuriyetin kuruluşunda oynadığı rolü, ülkenin yeniden inşası dönemimde de
devam ettirme isteğini yönetime kabullendirecek düzeyde topyekün bir direniş
geliştirmesi oldukça zordu. Ayrıca karşılarında demokratik hakların
kullanılmasını hazmedemeyen, inkârla sorunların üstesinden geleceğine inanmış
modern bir güç vardı.
Değişimin bilincinde
değillerdi. Oysa gelişmekte olan burjuvazisi imparatorluktan devraldığı mirasla
modern devet örgütlenmesini gerçekleştirmiş, ordusunu yetkinleştirmiş,
uluslararası planda tanınmış, hatta birçok uygulamalarıyla ekonomik alanda
güçlenmeye başlamıştı.
Bir diğer önemli neden de,
Kürtler Osmanlı İmparatorluğu döneminde genel bir otonomi çatısı altında
örgütlenmemiş, böl ve yönet politikasına uygunluk içinde her aşiret reisi ve
feodal beye pratikte adeta bir otonomi verilmiştir. Merkezi otoriteye
başkaldırmama koşuluyla bölgelerinde her türlü serbesti hakkına sahiptiler. Bu
nedenle de aşiret ve mezhep çelişkileri rahatça kullanılarak, halk, zaman zaman
birbiriyle çatıştırılmıştır. Özellikle aşiretler arası çatışma ve çelişkilerden
dolayı ciddi bir birlik kurulamamış, birlik için fazla bir çaba da
gösterilmemiştir. Her aşiret reisi, feodal bey söz sahibi olduğu bölgenin
çıkarıyla yetinmeyi yeğlemiştir. Böylesi çelişkilerin yoğunca yaşandığı
koşullarda, farklı zamanlarda farklı aşiretlerin geliştirdiği isyanların halkın
genel taleplerini içermesi ve sonuç alması pek olanaklı değildi. Zaten aşiret
reisleri ve feodal beyler ağırlıklı olarak halkın çıkarları için değil,
sarsılan ekonomik ve siyasal çıkarlarını yeniden inşası için isyan
çıkarmışlardır.
Kürt halkının kendi içinde
bölünmüşlüğünün yanısıra, ayaklanmalara önderlik edenler de, Osmanlı merkezi
örgütlenmesiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin kapitalist dev- let örgütlenmesi
arasındaki farkı görmememişlerdir. Yeni devlet, modern temellerde yükselmiş bir
örgütlenmeydi. Cumhuriyet burjuvazisinin Kürt halkından istediği sadece boyun
eğiş ve sükûnet değil, pazarı kapitalist temellerde genişletme, ekonomik
sömürüye ve siyasal etkinliğe ortak olmaydı. Gelişmekte olan burjuvazinin
kapitalist iştahı sözkonusuydu. Kürt feodal güçleri böylesi bir farklılığı
görmediler. Sıkıştırıldıklarını farkına varan aşiretler, sahip oldukları
topraklarla sınırlı ‘otonomi’ lerini korumak için ayaklanmaya kalkıştı. Geçmiş
dönemlerden kalan klasik alışkanlıklarıyla tavizler kopartacaklarını sandılar.
Bu durum, ister istemez ayaklanmayı yerel kıldı, geniş kitlelerin desteğinden
yoksun bıraktı. Bu durum merkezi yönetim açısından bir avantajdı ve dolayısıyla
bastırmada fazla bir zorluk çekilmedi.
Aynı dönemde iç koşullar olduğu
kadar dış koşullar da Kürtler açısından içaçıcı değildir. Lozan anlaşmasından
sonra Kürtler, Iran, Türkiye Cumhuriyeti, Irak’ı işgal etmiş İngiltere ve
Suriye’yi işgal etmiş Fransa arasında parçalanmış oluyordu. Yeniden belirlenmiş
sınırların ortaya çıkardığı koşulları yeterince değerlendirememiştir. Batı
Avrupa ise, ortaya çıkan yeni konjektörün bozulmasından yana değildir.
İngiliz’ler ve Fransız’lar kendi çıkarları gündemleştiği koşullarda, merkezi
yönetimlerden daha çok tavizler koparabilmek için kendiliğinden gelişen
isyanlara destek sunmuşlar, tam bir provakatörlük yapmışlardır. Hatta zaman
zaman bu emperyalist güçler, isyanların gelişmediği koşullarda amaçlarını
gerçekleştirmek için halk içinde kışkırtıcı roller de oynamışlar, isyanlar
çıkarmışlardır. Bu durum Kürt halkı için daha bir felaket olmuştur.
SSCB ise, emperyalizme vurduğu
darbeyi ve genelde ezilen ve sömürge uluslar açısından oynadığı rolü dikkate
alarak, Ankara’da Kemalist yönetimi desteklemiştir. Hem böylece, Sovyetler
Birliği’nin güney sınırlarının güvence altına alınması da sağlanmış olunuyordu.
Parçalanmışlık, dönemin iç ve
dış siyasal koşullarını yeterince bilince çıkartamamanın yanısıra, halkın
demokratik ve ekonomik taleplerini dile getirmekten uzak olan bu direnişlerin,
çok sert biçimde bastırılmasının bir nedeni de, burjuvazinin farklı kanatlarının
ya da eğilimlerinin iktidar kavgasıdır. İsyanlar bahane edilerek Cumhuriyetin
demokrasi ile bütünleşmesi engellenerek demokratikleşme sürecinin önüne
geçilmiştir. Kemalist kanadın direnişine rağmen, Damat Ferit Paşa geleneğini
devam ettirmek isteyen Okyar hükümetinin oluşumunda, ve daha sonraları Celal
Bayar’ın başbakanlığa gelmesinde bu isyanların kullanılmadığını söyliyemeyiz.
Cumhuriyetin ilanından ikinci
dünya savaşına kadarki dönemde, İsyanlar bastırılmış, isyanlara katılanların
önemli bir kesimi imha edilmiş, her an başkaldırabilecek olanlar ise, sürgüne
gönderilmiş, geriye kalanlar da tam bir baskı altına alınmıştır. Sonsuz
diyebileceğimiz yetkilerle donatılmış genel valilik sistemi getirilerek,
jandarma ve polis gücüyle halkın üzerinden kılıç eksik edilmemiştir. Bu arada
getirilen Takrir-i Sükun yasası, çıkartıl- dığı ilk dönemde irticai
odaklara ve emperyalist işbirlikçilere karşı olduğu söylenilmişse de, giderek,
Kürt kimliğinin tümden inkârını hedeflemiştir. Sonraları kapsamı daha da genişletilerek,
işçi ve köylülüğün devrimci demokratik mücadelesini bastırmaya yönelik
uygulanmaya başlanmıştır.
Yani ikinci dünya savaşına
kadarki dönemi, yükselmekte olan burjuvazinin, ülke genelinde ekonomik ve
siyasal otoritesini kurduğu yıllar olarak da değerlendirebiliriz. Öte yandan
demokratik açılımlardan korkan ceberrut bir devletin yetkinleştiği bir dönem de
diyebiliriz.
İsyanların bastırılmasından
sonraki, yani 1984 Eruh ve Şemdinli silahlı baskınlarına kadarki dönemi, İsmail
Beşikçi, Apocu mantıktan hareketle, kavak yellerinin bile esmediği bir dönem
olarak nitelendirmekte, hatta Kürt halkının, bir anlamda üzeri betonla
örtülenmiş mezara koyulduğunu iddia etmekte. Yani, ‘Hayali Kürdistan burada
gömülüdür’ düşüncesini kabul etmektedir. Kabul etmekten sakınca duymadığı bu
belirlemenin hemen devamında, Apocuların 1984’te Kürt halkını yoktan varettiği
iddiasını, daha doğrusu taptığı ‘Tanrı’nın yoktan varettiğini ileri sürmekte.
Egemen güçlerin niyet olarak ileri sürdüğü düşünceyi kabullenmekle yetinmeyen
bay Beşikçi, ‘gerçeğe’ dönüştürmekte. Aynen şöyle
demekte;
‘Kürdistan’ın hayal edilmesi
bile mezara gömülmüş, mezar taşlarla doldurulmuş, betonlaşıp kapatılmış...’ *
Hayalin mezara gömülmesi veya
mezarların taşlarla doldurulması, Kürt isyanlarının söylenildiği gibi pek de
kanlı bastılmadığını ima etmesi ayrı bir tartışma konusu. Adeta bir seromoni
tanımlarcasına sorun dile getirilmeye çalışılmakta. Hayalin mezara gömülüp,
mezarın da cetsetlerle değil de taşlarla doldurulması yine de insana ‘Çok şükür
kurtulmuşuz’ dedirtecekken, birden bire Kürt halkının yokedildiğini vurguluyor.
Üfürükçü hocalar misali cinler ve periler arasında mekik dokuyor. Bunlardan
birinin yanında tercih yapamamanın sancılarını yaşıyor. Salt üfürükçülükle işin
içinden çıkamayacağını anlayınca, sihirbazlığını kullanmaya başlıyor. Mezara
gömdüğü ya da gömdürdüğüne inandığı Kürt halkının, bu sefer de inandığı ‘Tanrı’
tarafından yeniden nasıl yaratıldığına dair inciler dökmeye başlıyor;
’....15 Ağustos 1984’de Eruh ve
Şemdinli baskınlarıyla başlayan gerilla mücadelesi, Türk devlet yönetiminde,
Türk siyasal sisteminde şok yarattı...’*
Bu kadarla kalmıyor, bakın
‘gerilla mücadelesi’ neler yaratmış;
‘...gerilla mücadelesi
Türkiye’deki siyasal kültürü, siyasal değerleri yakından etkiledi, giderek Türk
devlet ve hükümet yönetiminin, Türk toplumunun çözülmesini getirdi’ ve ‘...Kürt
toplumunun çeşitli kesimlerinde önemli kurumlaşmalar meydana geldi.’ *
Gördünüz mü, Beşikçi’nin şefi
nelere muktedirmiş? Tersyüz edilmek istenen gerçekler acaba böyle mi? Bu
noktada, esas hedefi Kürt halkı olan terörün ortaya çıkış koşullarını ve
sonuçlarını irdelemekte yarar var.
12 EYLÜL DARBESİ
Türkiye tarihinin en kanlı
darbelerinden biri olan 12 Eylül 1980, egemen güçlerin yüz karası olarak tarihe
geçmiştir. Tekelci egemen güçlerin en kodaman kesimine dayanan cuntanın,
önündeki engelleri aşmada fazla zorlanmayacağı açıktı. Cunta, iktidarı gasp
eder etmez ilk iş olarak meclisi dağıttı, anayasayı rafa kaldırdı, sendikaları,
dernekleri, partileri vb. tüm demokratik kurum ve kuruluşları kapattı. Sorgusuz
sualsiz kitlesel tutuklamarıyla, işkenceleriyle ve katliamlarıyla Pinoce
faşizmini geride bıraktı. Her şey beş kişilik Milli Güvenlik Kurulu’nda
merkezileştirildi. Daha sonra 1982’de yapılan anayasa referandumu ile demokrasi
ve insan haklarıyla bağdaşmayan devlet örgütlenmesinin siyasal belgesi
meşrulaştırıldı. En ufak bir muhalefetin bile çizmeler altında ezildiği, susan
bir Türkiye yaratmayı amaçladılar.
12 Eylül darbesiyle birlikte
işçi sınıfı mücadelesinin yenildiğini iddia eden bazı kesimler var. Bu tür
değerlendirmeler, eğer yanılgının bir ürünü değilse, koşulları oldukça
abartmaktan kaynaklanmaktadır. Çünkü devrimci demokrat güçler ne iktidarı ele
geçirmişlerdi, ne de iktidara alternatif olma gibi bir konumları vardı.12 Eylül
öncesinde devrimci demokratik mücadelenin hayli geliştiği, küçümsenmiyecek
mevziler kazandığı doğrudur. Ama örgütlü bir mücadeleyle iktidara yürüme gibi
bir durumu yoktu. Elde edilen demokratik kazanımların korunmaya ve
geliştirilmeye çılışıldığı koşullarda, 12 Eylül’e yakalanmayla ifade edilecek
bir durum sözkonusudur. 12 Eylül cuntasının gelişiyle devrimci mücadelenin ağır
darbeler almasının birçok nedenleri vardır:
Bu nedenlerden biri, emekçi
yığınların muhalafeti karşısında, aralarındaki çelişkilere rağmen egemen
güçlerin birlik sağlıyabilmeleridir. Bu noktada özellikle de CHP’nin tavrı
önemli rol oynamıştır. CHP faşist tırmanışa seyirci kalmış, küçük burjuva
kesimlerin pasif kalmalarını sağlamıştır. Takınılan bu tavır, halka yönelik
baskı ve şiddet politikasından, daha doğrusu, diktatörlükten yana olan tekelci
sermaye kesiminin işini kolaylaştırmıştır.
Sol cephede egemen olan
dağınıklık ve kargaşa, halk güçlerinin sürekliliği sağlıyacak örgütlü
mücadeleden yoksun oluşunu getirmiştir. Örgütlü dayanışmanın ve birliğin önüne
dayatılan dar grup anlayışı ve bireysel çıkarcılık, devrimcilerin yükselen
kitlesel muhalefetin gerisinde kalmasına neden olmuştur. Yerden ot biter gibi
ortaya çıkan gruplardan bazıları ise, geliştirdikleri terör ile faşist cuntanın
gelmesine hizmet etmiştir. Geliştirilen bireysel terör eylemleri, egemen
güçlerin halkı terörize etmesine yaramış, onların yedek gücü konumuna
gelmişlerdir. Zaten bu tür çıkışların başka bir amaca hizmet etmesi de
beklenemezdi.
Ayrıca, sendikal örgütlenmede
bölünmüşlüğün önüne geçilememesi de 12 Eylül darbesini cesaretlendiren
etkenlerin başında gelir. Türk-İş’in sarı sendikacılıkta ısrarlı davranması,
DİSK’in de bütünleyici olmaktan uzak kalması, içinde birçok fraksiyonun
birbirleriyle didişmeleri, işçi sınıfı hareketinin sonuçta zayıf kalmasına yol
açmıştır. 12 Eylül’den önce dalgalar halinde yayılan grevlere, direnişlere
rağmen, içte barındırılan böylesi zaaflar sonucu, cuntacılara karşı yeterli
direniş sergilenememiştir.
Cunta iktidara gelmenin
koşullarını adım adım hazırlarken ve geldikten sonra da karşısında ciddi bir
muhalefet görmediği için, ABD ve NATO ile yaptığı bir dizi yeni anlaşmalarla
Türkiye’yi yeni bazı yükümlülükler altına koymaktan çekinmemiştir. ABD ve
NATO’nun saldırgan amaçlarına uygun olarak Türkiye’nin ileri karakol olmadaki
görev alanları genişletilmiştir.
Ülkemizin dış politikası bu
zemin üzerinde geliştirilirken, içte de 24 Ocak kararlarının uygulanmasına hız
verildi. Bu kararlar “ekonomik önlemler paketi” değil, ekonomik felaketler
paketiydi. Alınan kararlarla her türlü fiyat denetimi kaldırıldı, paranın
değeri dalgalanmaya bırakıldı, günlük kur uygulamasına geçildi, yabancı
sermayenin gelişini cazip kılacak bir dizi tedbirler alındı. Böylece döviz
gelirlerinin artırılacağından, enflasyonun düşürüleceğinden, gelir dağılımında
dengenin sağlanacağından ve nihayet işsizliğin azaltılacağından dem vuruldu.
Bütün bunlar serbest piyasa ekonomisi vaadleriyle süslendirildi.
8 tarzda düzlüğe çıkamayacağı
belliydi. Başlangıçta zorlamalarla bazı alanlarda konjöktürel iyileşmeler
görüldüyse de, bunun yanılgıdan başka bir şey olmadığı kısa sürede
anlaşılacaktı; enflasyonun tırmanışı engellenemedi. Paranın değeri giderek
düştü. Reel gelirler ve ücretler enflasyon canavarına yedirildi. Günlük kur ve
serbest faiz uygulaması holding bankalarının gücüne güç katarken, devlet
sektöründen çekilen subvansiyonlar, holdinglerin emrine sunuldu. Üretimde iç
pazar ihtiyacı neredeyse unutulurken, dış pazar ihtiyacı temel alındı. Üretim
ve yatırımlarda beklenilen artış sağlanamadı. Enerji açığı büyüdü. Devlet
sektörü sanayi, bankacılık ve ticaret alanlarındaki en kodaman kesimin hizmetine
sunuldu. Özelleştirme adı altında tarım, dış pazar ihtiyacına göre
şekillendirilerek bir avuç yerli ve yabancı tekellerin yağmasına terk edildi.
Ürün taban fiyatlarının düşük tutulması bir yana, zamanında yapılmayan
ödemelerle küçük üreticilerin kazançları enflasyona yedirildi. Orta ve küçük
üreticiler yoksullukla karşı karşıya bırakılırken, küçük ve orta boy
işletmelerde iflaslar doruğa ulaştı. Tekelleşmede o kadar ileriye gidildi ki,
banka ve sanayi alanında dahi bir kaç holding iflas ettirildi. Süngü ve dipçik
zoru da kullanılarak sanayi ve bankacılık birkaç holdingte toplandı. Ordu, OYAK
aracılığıyla tekelci güçlerle içiçe geçti. Böylece devlet yönetiminde zaten söz
sahibi olan Ordu, ekonomik ve mali alanda da yetkinleştirilmiş oldu. Bunlara
paralel olarak MİT, polis, ve atmışlı yıllardan itibaren varlığını hissettiren,
12 Eylül’le birlikte perde arkasında kalmaktan çıkartılan kontgerilla, artık
kamuflaja gerek duyulmadan devletin üst düzeyinde yeniden örgütlendirildi. Bu
durum anayasa ile adeta kurumaştırıldı.
Atatürkcülük adına yapılan bu
türden köklü değişiklikler, cumhuriyet ve laiklik ilkelerinin yerine faşist
diktatörlüğün ilkelerini koyarken, uygar ülkeler topluluğunun bir üyesi olma
şiarı yerini, Amerikan mandacılığına bırakmıştı. Ortadoğu’da Suudi Arabistan,
Ürdün, Basra Körfezi vb. ülkelerde her türlü gericiliğin ABD desteğinde yaşam
bulduğu biliniyor. Ümmetçilik, islamcılık vb. çağdışı yönetimlerle yönetilen bu
ülkelerin ayakta kalmasına hayranlık duyan cunta, ABD’nin bir dediğini iki etmemeye
özen gösteriyordu. Atatürk’ün kurduğu CHP, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu
gibi örgütlenmeler yine Atatürkcülük adına kapatılıyor, yazı ve söylevleri dahi
yasaklanarak, Osmanlılık, tarikatcılık, islamcılık ön plana çıkarılıyordu.
Abdülhamit dönemini aratacak cinsten bir itaatçılık, hafiyecilik kolgeziyordu.
Öyle ki, sokakta gezme bile bir kurala bağlanmıştı; insanlar, “Türklüğün
yüceliği ve doğruluğu” üzerine duyduğu her marşta ve her ezan sesinde sokak
ortasında taştan heykel gibi durmak, gördükleri her subaya, her askere ve
polise selam vererek hazır duruşa geçmek zorundaydılar. Cumhuriyet ile birlikte
gelişmeye başlayan vatandaşlık kavramının yerini, ümmetçilik kavramı almıştı.
Mezhep farklılıklarına bakılmaksızın cami yada mescit açılmayan köy neredeyse
bırakılmadı. Yol, su, elektirik ve sağlık hizmetleri için kolunu dahi
kıpırdatmayanlar arasında cami inşatı yarışı görülmedik boyut aldı. Cami
inşatı, inşaat sektörünün neredeyse en büyük bölümünü oluşturmaya başladı.
Alevi köylerine inadına görkemli camiler dikildi ve halk namaza zorlandı. Her
mahalleye, köye ve her mezraya kuran kursları açıldı. Demeçler, Kurandan
ayetlerle süslenerek verilmeye başlandı. Kısaca; yüzyılın son çeyreğinde en
kapsamlı ve en örgütlü islamcı akım, bizzat Ordu, devlet eliyle geliştirildi.
Tam anlamıyla zaten uygulanmayan laiklikten adım adım uzaklaşılarak, adeta
şeriatçı devletin temel direkleri yükseltilmeye başlandı. Toplumu, ulusu
kurtarma adına iktidara el koyanlar, toplumu, ulusu çağdışına itiklemek için en
gerici yöntemleri egemen kılmanın savaşımını verdiler.
Başından beri belirttiğimiz bu
çağdışı islamcı-faşist uygulamalarla cuntacılar, devlete kulluk ve kölelikte
kusur etmeyen putlaştırılmış bir toplum yaratmak istediler. Üzerine ölü toprağı
serpilmiş bir Tükiye’den yana çıkmayan, konuşmaktan ve düşünmekten yana
direnmekte ısrar edenler ise, ya katledilerek ya da ağır hapis cezalarıyla her
türlü baskı ve tehditlerle susturulmak istendi. Bu yöntem, susmak istemeyen
sıradan vatandaştan bilim adamlarına, aydınlara kadar herkese uygulandı.
Kurulan Yüksek Öğretim Kurumu, yüksek okul ve üniversitelerin başında
demoklesin kılıcı oldu. Daha doğrusu, hemen her alanda Amerika Birleşik
Devletleri’nin stratajik çıkarları için ne gerekiyorsa o yapıldı.
Her alanda estirilen korkunç
terör ve baskıya rağmen, gerek içten, gerekse de uluslararası kamuoyundan gelen
baskılar sonucu, 6 Kasım 1983’de genel seçimlere gidil- di. Cuntacıların
çizdiği sınırlar çerçevesinde MDP (Milli- yetçi Demokrat Parti), ANAP (Ana
Vatan Partisi), HP (Halkçı Parti) kuruldu. Kuruculardan milletvekili adayla-
rına kadar herkes generallerin onayı ile belirlendi. Bu partilerden hiçbiri de
gerçek bir demokrasiyi hedefle- meyi amaç edinmedi. Çizilen çerçevede
oluşturdukları proğramlarını, yine cuntanın insiyatifi altında uygula- makla
yetinmeyi temel aldılar.
Eski MESS başkanı, 24 Ocak
kararlarının baş mimarı Turgut Özal’ın kurduğu Ana Vatan Partisi, seçimlerden
galip çıkan parti oldu. ANAP, ABD’nin de onay ve desteğini alan bir partiydi.
Cuntacıların açıktan desteklediği, daha doğrusu, generallerin partisi MDP,
yenilgiye uğradı. Bu seçimler de HP bile 30% oranında oy alabildi. Her şeye
rağmen seçim sonuçları, emekçi yığınların cuntacılara karşı tepkisini
göstermesi açısından çok önemliydi.
Yapılan genel seçimler sonucu
bir meclis oluşturulmuştu ama, Milli Güvenlik Kurulu üyelerini de kapsayacak
biçimde kurulmuş “Cumhurbaşkanlığı Konseyi” meclisten çıkacak her kararı
onaylama yada veto etme yetkisine sahipti. Garnizon komutanlarına, valilere ve
polise her türlü hareket serbestisi tanınmıştı. Askerlerden ve tarikat
üyelerinden oluşturulan Devlet Güvenlik Mahkemeleri, sıkıyönetim mahkemelerinin
yerine geçirilmişti. Heberleşmeden dolaşım özgürlüğüne kadar tüm kişisel ve
toplumsal özgürlükler bunların denetimi altına alınmıştı. Basın-yayın, grev,
toplu sözleşme vb. alanlarda özgürlüklerden bahsetmek seçimlerden sonra da
olanaklı değildi.
Özal, ağırlıklı olarak
Fredmancı ekonomik tedbirleri uygulamaya devam etti. ABD ve Avrupa ülkelerinde
yapısal krizlerin yaşandığı dönemde Özalvari şok metodlarla Türkiye’nin krizden
çıkması düşünülemezdi. Tükiye’ye “çağ atlatma” iddiasında olan Özal önderli-
ğindeki ANAP, ortaya çıkardığı kara tablo ile çağdışılığı egemen kılmıştır.
Öyle ki, 1987’ye gelindiğinde Özal bile yarattığı canavardan korkmuş, kaçışın
arayışları içine girmiştir. Çağ atlama demogojisi, özünde kapkaçcılıkla
holdingleşmeden başka bir şey değildi. Uygulanan ekonomik modelin sonuçlarına
bir göz atıldığında, Türkiye’nin nerelere getirildiği biraz daha yakından
görülecektir.
Özal iktidarı döneminde
işsizlik dört kat daha artmıştır. İş ve İşçi Bulma Kurumu kayıtlarına göre,
ülke genelinde işsiz sayısı 86 yılı itibarıyla bir milyonun biraz üzerinde
gösterilmektedir. Ama buna kargalar bile güler. Çünkü, gerçek işsiz sayısı 7-8
milyonun üzerindedir. Elbette bu sayıya, çalışıyor görünüp de çalıştığı işten
geçimini yeterince sağlıyamayanlar dahil değildir. Kürt halkı üzerinde
piyonlarla uygulanan korkunç baskı ve terör sonucu Batı’ya göç edenlerin sayısı
bu dönemde neredeyse iki milyonu geçmektedir. Kaldı ki, Özal’ın istatistiklerle
ne kadar oynadığını tartışmaya gerek bile yoktur. 50-60’lı yıllarda halledilmiş
olan tüberküloz vb.salgın hastalıklar, düzensiz göçler ve artan işsizlik sonucu
sağlıksız yaşam koşullarında yeniden başgöstermiş ve her geçen gün
yaygınlaşmıştır.
Yine bu dönemde 40 kat
arttırılan kiralar sonucu oturdukları dairelerini terkederek, bir gecekonduya
bile taşınamayacak kadar yoksullaşan halk, İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük
metrepol kentlerde tenekeden barakalar içinde yaşamaya itilmiştir. Öğretmen ve
diğer birçok meslek gurubundan çoğu memurlar da kiralarını ödeye- mez duruma
düşürülmüş, ayakkabı boyacılığı, simit satıcılığı vb.ek işlerle geçinmek
zorunda bırakılmışlardır. Ücretlilerin ve maaşlıların eline geçen para, 70’li
yılların ortalarında alınan parayla aynı orandadır. Ya 62 kat artan kayıtlı
fahişeliğe, üç kat artan intihar ve akıl hastalık- larına ne demeli? Ekonomik
alanda yaratılan bu yoksul- laşma, ahlaksal çöküşü de beraberinde getirmiştir.
Bu öylesine bir çöküş ki, Brezilya ve Meksika başta olmak üzere Latin
Amerika’nın birçok ülkelerinde olduğu gibi, çocuklar bile ekmek parasına
satılmaya başlanmış, fahi- şeliğe zorlanmışlardır.
Özal iktidarı döneminde
holdingler alabildiğince palazlanmıştır. Toplam nüfusun 10% oluşturan bir avuç
zengin takımı, gayri safi milli gelirin yüzde 40,7’sini alırken, nüfusun 20%
oluşturan en alt kesim yüzde 3,5 gibi gülünç bir pay almaktadır. Bu azgın bir
sömürünün vardığı boyutları gösteriyor. Gayri safi milli gelirin bu derece
adaletsiz dağıtımında Türkiye, dünyada sondan ikinci gelerek, rekor
kırmaktadır. Bu tablo, 15 Ağustos 1984 provakasyonuna neden gerek görüldüğünü
ortaya koyar.
Yine aynı yıllarda, Türkiye’yi,
Avrupa’nın ‘tarım ambarı’ yapma iddiasının geçerliliğini h?l? koruduğunu
söylüyorlardı. Hemen her dönemde olduğu gibi Özal’da, küçük ve orta
üreticilere, genel olarak köylülüğe refah, aydınlık dolu bir gelecek vereceğini
söylüyor, ama bunun ancak 24 Ocak kararlarının uygulanmasıyla mümkün olacağının
altını çiziyordu. Ama madalyonun öbür yüzü, yani uygulama bambaşkaydı. Tarımın
milli gelirden aldığı pay, 1979’ da yüzde 24,33 iken, bu 1986’da yüzde 18,09’a
inmişti. Ürün alımlarının desteklenmemesi, tarım girdilerine subvansiyon ayrılmaması
veya girdilerin çok pahallı tutulması, tarımda verimliliği alabildiğine düşür-
düğü gibi topraktan kopuşu da hızlandırdı. Bu durum en çok büyük toprak
sahiplerinin işine yaradı. Şaşkın ve çaresiz küçük toprak sahibi köylüler,
topraklarını hiç pahasına satarak büyük şehirlere göç etmek zorunda kaldılar.
Ayrıca, tarım yapılan topraklardan dönüm başına elde edilen ürünün de
azaldığını unutmamak gerekir. Dolayısıyla Türkiye “tahıl ambarı” olma yerine,
dışarıdan tahıl ithal eder hale getirilmiştir.
Tarımda gelirler düşerken,
sanayi alanında da herhangi bir atılım yapılamamıştı. 1980’den önce imalat
sanayinin genel yatırımlar içindeki payı yüzde 30 iken, 1986’da bu oran yüzde
18,2’ye kadar düşebilmiştir. Zaten Türkiye sanayisinin içinde bulunduğu durum,
özellikle dışa bağımlılık oranı dikkate alındığında, 24 Ocak kararları
doğrultusunda uygulanan ekonomik politikayla sanayide büyüme sağlanamazdı. Oysa
alınacak birçok tedbir bir yana, sadece hayali ihracatcı kesimlere sağlanan
mali olanaklar tam kapasite ile çalışmayan veya kapanmış olan fabrikalara
sunulmuş olsaydı, sanayi küçümsenme- yecek bir ivme kazanabilinirdi. Ama bunlar
yapılmadı, tekrar başlanılan noktaya gelindi; bütçe açığı büyüdükçe büyüdü, dış
borçlar 40 milyar dolara yaklaştı, enflasyon körüklendi, fiyatlar yükseldi.
Sıkı para politikası adı altında, “kağıt parçası” politikası yaygınlaştırıldı.
Rantçı- ların milli gelirden aldığı pay oranı yüzde 64’ü aştı. Öyle ki,
rantçılık yatırımcılığın önüne geçirildi. Özellikle inşa- at, arsa spekülasyonculuğu
ve turizm alanlarında vurgun- culuk akıl almaz boyutlara ulaştırıldı. Sanayi
yatırımcılığı adeta riskli hale getirildi. Tüm bunlara ek olarak askeri
harcamalara ayrılan yüksek meblağlarla ekonomi daha bir çıkmazın içine
sürüklendi.
İşte 24 Ocak kararlarıyla
sözümona serbest pazar politikasına geçişin yolaçtığı sonuç; zaten
istikrarsız olan yapıdan daha yetkin bir istikrarsızlık üretmekten başka bir
şey olmamıştır.
Ama tüm bunlar, sınırlı da olsa
sivil bir hükümete geçişin emekçi yığınlar açısından anlamını hiçe sayma- mızı
gerektirmez.
SİVİL SİYASİ İKTİDARA GEÇİŞ VE
APOCU PROVAKASYONLAR
Seçim yapma kararı alınmasına
neden olan etkenlerden biri de, cuntanın fiilen yönetimi elinde bulundurduğu
dönemde yükümlülüklerini içte ve dışta zaten ana hatlarıyla yerine getirmiş
olmasından kaynaklanıyordu. Emperyalist-kapitalist sistemin Türkiye ayağı
sağlama alınmıştı. Kemerin bir delik ileri genişletilmesinde artık sakınca
görülmemişti.
Cuntanın seçimlere giderek
güdümlü sivil bir hükü- metin kurulmasına razı olmasının bir nedeni de, emekçi
halk yığınlarının muhalefetini ve egemen güçler arasın- daki çıkar
çelişkilerini sürekli dipçikle daha uzun bir süre baskı altında tutamayacağını
kavramış olmasıydı.
6 Kasım 1983’te yapılan
seçimden ANAP tek parti iktidarı çıktı. ANAP siyasal ve ekonomik anlayışı
gereği çizilen çerçevede hareket etmekten rahatsızlık duymuyor, tersine ordu
desteğine sahip olmayı amaçları için bir fırsat biliyordu. Sahip olduğu bu
olanağı esas olarak halka, zaman zaman da bazı burjuva muhalefet çevre- lerine
karşı ustaca kullanıyordu.
Öbür yandan, seçimle iş başına
gelmiş hükümetten yığınların istemleri, beklentileri vardı. Halkın taleplerini
karşılamaya yönelik uygulamalar içine girme, belirli oranda demokratik açılımları
zorunlu kılıyordu. Demok- ratikleşme bir avuç holdingcinin işine gelmiyordu.
Zaten en başta generaller geliştirdikleri düzende en ufak bir delik
açtırmıyacaklarına dair tehditlerini açıktan dile getiriyorlardı. Bu nedenle
kendilerine içte ve dışta nefes aldıracak, yani bir taşla iki kuş vurduracak
bir araç gerekiyordu. Tekelci burjuvazinin en kodaman kesimle- riyle ordu ve
ABD, geçmişe göre hafifletilmiş bir tür baskıcı süreci seçime rağmen mümkün
olduğu kadar uzun tutmayı istiyorlardı. Bunu sadece içte yaşanan sorunlardan
dolayı değil, uluslararası, özellikle de SSCB etkeni ve Ortadoğu’da güçler
dengeleri açısından gerekli görüyorlardı. İşte bu noktada Apocular yoğun
biçimde sahneye sokuldu.
Hazır kıta bekletilen Apocular,
devreye girebilmek için çoktan bahanelerini bulmuşlardı. Onlara göre her şey
kandırmaca; burjuvazi her şeyi yapmaya muktedir ‘ilahi’ bir güçtü, hiç bir
biçimde engellenemezlerdi. Sivil kurumlar, siyasal örgütlenmeler hemen her şey
burjuvazinin isteği doğrultusunda yapılıyordu. Sosyal koşulların, yığınların
dayatmaları sonucu burjuvazinin geri çekilmesi diye bir şey sözkonusu
olamazdı;
“Gelişmiş bir
burjuva devlet görünümünde (Ne demek acaba? Çözümlemek çok
zor!BN) örgütlenen siyasal yapıda, sivil kurumların hiç bir işlevi yoktur;
burjuva demokrasisini asla uygulamazlar ve ancak militarizmi gizlemeye yarayan
perde görevini görürler.” (PR, s. 37)
Apocuların 1984’de “muhteşem
direniş”diye ilan ettikleri Şemdinli, Uludere ve Eruh baskınları bu anlamda
egemen güçlerin cansimidi oldu. Böylesi bir çıkışın Türkiye, bölge ve
uluslararası konjöktür açısından ele alındığında kimlere ve nasıl hizmet ettiği
çok daha iyi anlaşılır. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, içinde bulunu- lan
ortam, Türkiye’de silahlı mücadele geliştirmeye elverişli değildi. Devrimciler
silahın bir oyuncak olmadığını çok iyi bilirler. Silahı mutlaklaştırma, diğer
mücadele biçimlerini görmemezlikten gelme gibi bir hatanın içine düşmezler.
Devrimciler hiç bir zaman “kanlı devrim” nutukları atmamış, böyle bir iddiada
bulunmamışlar ve bulunmazlarda. Silahı her sorunu çözümleyici güç olarak kabul
etme, insan faktörünü hiçe sayma, her zaman gericilerin, karşı devrimcilerin
anlayışı olmuştur. Bizler mümkün olduğunca silah kullanmamayı, olabildiğince
barışcıl, uzun vadeli, sabırlı mücadele yöntemlerini temel alırız. Tetiğe
basılırsa ‘direniş vardır’, basılmazsa ‘direniş yoktur’ yönlü sığ bir anlayışın
sahibi olamayız. Ama Apocu baylar, eylemliliği ve örgütlülüğü kan dökmekle
eşdeğerli görüyorlar. Her hareket biçimi ve davranışları, emekçi yığınarın
demokrasi ve özgürlük mücadelesinin önüne dikilmiş bir barikattır.
Dönemler arası farklılıkları
kabul etmeme, dolayısıyla değişen sosyal, siyasal vb. koşulları gözardı ederek
kör bir şiddetten medet umma, dürtüklenen PKK’ye özgü bir durumdur. Oysa
seçimlerin yapılması ve ANAP’ın iktidar olması, düzende bir gediğin açılması
demekti. Apocular için böylesi değişikliklerin hiç bir anlamı yoktu. Bayların
düşüncelerine göre silah, her şeyin sihirli çözüm anahtarıydı. Partileri ve seçimleri,
ortaya çıkan değişiklikleri sadece bir görüntüden ibaret olduğunu
söylüyorlardı. Kitleleri buna inandırmak için de, ezbere Kuraan okuyan tekke
müritleri misali avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı. Kürdü Kürd’e
kırdırmanın ‘teorik’ alt yapısı hazırlanıyordu;
“Türk kapitalizminin
geldiği bu aşamanın bir gereği olarak, “demokrasiye dönüş” ya da “demokrasinin
geri geleceği” söz ve anlayışları, cuntacılar açısından tam bir ikiyüzlülüktür;
askeri yan yeniden maskelenebilse de Türkiye'de faşist rejim işbirlikçi-tekelci
Türk burjuvazisi yıkılana kadar sürekli olacaktır ve olmak zorundadır” (Weşanên
Serxwebûn Yayınları, KZR, s. 206)
“Halk devrimiyle yıkılana
kadar böyle kalıcı bir biçimde kurumlaştırılmaya çalışılan faşist
diktatörlükten "burjuva demokrasisine geri dönüleceğini" vaaz etmenin
ve beklemenin kime hizmet edeceği oldukça açıktır” (Weşanên Serxwebûn
Yayınları, FKMBCÜ, s. 29)
Her şeyden önce 6 Kasım
seçimleri cuntanın toplumdan onay almadığını ve destek bulmadığının bir göstergesiydi.
ANAP, her ne kadar demokratik halk muhalefetinin gelişmesi karşısında, ordunun
desteğine ihtiyaç duyan bir güç olsa da, bir takım farklılıklar taşımadığı
anlamına gelmez. Burjuvazinin Türkiye’de ortaya çıkış ve gelişme koşullarına
bakıldığında, böylesi tavırlar içine girmesi karakterine uygundur. Ama her şeye
rağmen ANAP’ın hükümet oluşu, cuntacıların oluşturmak istediği kurumlaşmanın
reddi ve iktidarlarının tek alternatif olmadığının göstergesiydi. Bu ister
istemez cuntanın oluşturmak istediği düzene karşı seslerin yükselmesini,
eleştirilerin açıktan yapılmasını getiriyordu. Ayrıca, burjuvazi içindeki
çelişkilerin daha açık ve net hale gelişinin ifadesiydi. Nitekim burjuva
muhalefetleri, Demirel’in ve Ecevit’in takındıkları tutum, devrimci güçler
açısından dikkatle değerlendirilmesi ve kullanıl- ması gereken önemli
araçlardı. İşçi sınıfı ve diğer emekçi yığınlar açısından bu dönemde, bir
anlamda kendini arama, geçmişini irdeleme, içinde bulunulan koşulları
sorgulama, değerlendirme ve yeniden toparlanışı sağlıyarak düzen değişikliği
getirecek yöntemleri, taktikleri geliştirme arayışı ağır basıyordu. 12
Eylül’den sonra, şu veya bu eğilimin tek başına ve dıştan bir takım empozelerle
emekçi yığınlara yön vermesinin olanaklı olamayacağı artık net olarak açığa çıkmıştı.
Bu dönemde devrimci siyasal oluşumların, örgütlenmelerin dikkat etmesi gereken
önemli noktalardan biri de, burjuva kanatlarının yürüttüğü muhalefetin peşine
takılmadan, anti-faşist, anti-emperyalist yelpazede yer alan tüm kesimlerin
çıkarlarını ifade edebilecek politik bir atılım içine girmekti. Zaten Doğru Yol
Partisi, Sosyal Demokrat Partisi ve Demokratik Sol Partisi gibi bujuva
muhalefet çevreleri denenmiş, yıpranmış güçlerdi. Bunların hem kitlelere
yönelik söylemlerinde yeni bir şey yoktu, hem de ciddi olmadıkları
bilinmekteydi. Ama bu dönemin çok zorlu, çetin ve bir dizi iniş çıkışlarla dolu
olacağı, slogancılığa, sözde sosyalist bilinç götürme adına dar gurupculuğa;
birkaç kişinin biraraya gelerek halk adına karar verme surumsuzluğuna, hele hele
maceracılığa yer vermiyeceği açıktı. Görev; emekçi yığınların en basitinden en
karmaşığına kadar tüm sorunlarına eğilme, en basit güncel problemlerden
hareketle dönemin koşullarına uygun siyasal araçları kullanarak birleşik bir
önderliği yaratmaktı. Ancak bu koşullarda, kitlelerin demokratik istemlerinin
burjuva muhalefet çevrelerince istismarının önüne geçilebilinirdi.
Apocular için bunların hiç bir
anlamı yoktu. Onlara göre Kürt halkı, uzayda keşfedilmemiş bir yerlerde
duruyordu ve paşa gönüllerince de istedikleri gibi davranabilirlerdi. Nitekim
öyle de yaptılar. Bayların, adına “gerilla mücadelesi” dedikleri, özünde
CIA’nın ve yerli işbirlikçilerinin emir-komutasında olan kavgayı başlatmaları,
Türkiye’de ve bölgede bir dizi derin istikrarsızlıklar yaratmaya yönelikti.
Amaçlanan; dönem- sel ve uzun vadeli çıkarlara hizmet edecek karkaşalık
yaratmaktı. Yaşanılan dönemin koşullarında, düzene karşı çıkma adına,
Apocuların öne sürdükleri iddialar dikkate alınırsa, kimlere ve niçin hizmet
ettikleri daha iyi anlaşılır.
PKK’nin silah patlattığı dönem,
burjuva cephesinde bir toparlanmanın yaşandığı ama buna karşın, emekçi
yığınların saflarında egemen yan olarak arayışın ağır bastığı bir dönemdi.
Sendikalaşma bir tarafa, dernek çalışmalarının bile önüne geçildiği, yığınların
yeni bir atılıma henüz hazır olmadığı bir dönemdi. Ama Apocular için bir halkın
geleceği hiç önemli değildi. Onlar için karanlık güçlerin dayattığı
provakasyonları ne pahasına olursa olsun hayata geçirme sözkonusuydu. ABD
emperyalizmi ve yerli işbirlikçi kanadın Türkiye için biçtiği rol, başka türlü
hayata geçiremezdi.
Böylesi bir çıkışın, tüm sınıf
ve tabakalarda olumsuz yönde bir etki yaratacağı bilinen bir gerçekti. Başta
işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçi yığınlarca tepkiyle karşılandı. Nitekim,
bunu çok iyi bildikleri için, kendi- lerine teorik kılıflar aramaya koyuldular.
Böylesi koşul- larda bulacakları teorik kılıf, doğal olarak işçi sınıfının
gücünü, önderlik rolünü reddetmeden başka bir şey olmayacağı açıktı. İşçi
sınıfının oynamakta olduğu ve gelecekte oynayacağı rolü inkâr etmekle
kalmıyorlar, Çar ve Çan Kayşek vb. babalarına taş çıkartıtcasına işçi sınıfının
ve emekçi kitlelerin düşmanı olduklarını tüm sırıtkanlıklarıyla ortaya
koymaktan çekinmiyorlardı. Yayınlamış oldukları kitap ve gazetelerine
bakıldığında, bunlar çok açıkça görülür.
İşçi sınıfı ve tüm emekçi
yığınları ihanetci, dolayısıyla silahla karşı koyulması gereken güçler
belirlemelerinden sonra, ister istemez geriye tek bir şey kalıyordu, o da;
sınıfdışı kesimle çapulculuk yapacaklarını çok geçmeden ilan etmekti. Yani ne
pahasına olursa olsun tüm emekçi yığınların örgütlenme çalışmalarının önüne
geçmekti. Nitekim yapılan da o oldu. Kitleler daha katmerli bir baskıya terk
edildi. Bu seferki baskı tek kanattan değil, aynı merkezin iki kanadı taraftan
yapılıyordu. Baskı ve göç, sadece yeni dönemin bilinen köşe dönücüleriyle
gerçekleştirilmiyor, aynı zamanda planlı bir biçimde Apocu kolluk kuvvetlerince
de gerçekleştiriliyordu. PINARCIK, TAŞDELEN, İKİKAYA, ÇEVRİMLİ ve daha birçok
yerde çocuk ve kadınlara yönelik yaptıkları katliamlarla, Apocular gerçek
kimliklerini hiçbir tartış- maya yer bırakmayacak biçimde ortaya koyuyordu.
İşledikleri cinayetlerden duydukları sevinci açıktan dile getiriyorlardı;
“Pınarcık gerçeşinde bir
kez daha ortaya çıktığı gibi, Kürdistan'da ihanete yaşam tanınmayacak ve
hainler de cezasız bırakılmıyacaktır”(Berxwedan,Temmuz,1987.s.3
Bu durum karşısında yıllardan
buyana ABD emperya- lizminin yalaklığını yapan, onun artıklarıyla büyümeyi
meziyet edinmiş vurguncu, rantçı güçler çok rahat hare- ket ediyor; feodal
çıkar çelişkilerini, aşiretsel bölünmüş- lüğü ve mezhepsel farklılıkları
kullanarak toplumsal yapıda varolan çöküntüyü ve çelişkileri daha da derin-
leştiriyordu. İttifak halinde her iki taraftan geliştirilen baskı ve yoğun
sömürü altında halk, en ufak taleplerini dile getirmekten men ediliyordu.
Yine sorumlu devrimci bir güç,
ciddi bir çıkışı gerçekleştirirken, diğer parti ve guruplarla sıkı ittifak ve
dayanışma içinde olmaya özen göstereceği gibi, Türkiye genelinde içinde
bulunulan konjönktörü çok yönlü gözönünde bulundurmak zorundaydı. Kaldı ki 12
Eylül hareketi, kökene bakılmaksızın veya bölge ve milliyet ayrımı
yapılmaksızın, tüm emekçi yığınların birlik ve dayanışma içinde düzene karşı
mücadelesinin ne kadar gerekli olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştu.
Böylesi bir birliğin olmadığı koşullarda, sonuç alıcı bir hareketin içine
girilemeyeceği ve dolayısıyla tekelci egemen güçlerin kolay yönetir konumda
kalmasına hizmet edileceği bilinen bir gerçekti. Nitekim günümüzde PKK
aracılığıyla yaratılan dumanlı ortamda, yönetir durumda olan güçlerin birçok
alanda girdiği istikrar- sızlığa rağmen, rahatça yönetmeye devam etmeleri bir
yana, güçlerine güç kattıklarını görmekteyiz. Zaten Türkiye’de burjuvazinin
tarihi, bir anlamda da, entrikalar ve korkular yaratma tarihidir.
Apocular, emekçi yığınlarının
örgütlenme, demokrasi ve özgürlük kavgasının önünde engel oldular. Türkiye
genelinde çağdışılığın, her türlü gericiliğin gelişip güç- lenmesine ellerinden
gelen yardımı yaptılar. Emekçile- rin, sosyalistlerin kıyımına, kıyımdan arta
kalanların hapishanelere gönderilmesinin motor gücü haline geldi- ler.
Ağızlarından düşürmedikleri
onbeş yıllık sözüm ona savaş sonucunda bir metre karelik bir alanı elde tutma
başarısını sağlama bir tarafa, bir gerilla timini bile örgütlemekten aciz
olduklarını kendi ağızlarıyla itiraf etmekteler. Bu durum kontralar
olduklarının da itirafıdır. Amerikan emperyalizminin ve yerli işbirlikçilerinin
Türkiye’ye dayatmak istedikleri politikaların bir aracı olduklarını sonuçta
Apocu güruhta itiraf eder noktaya gelmiştir.
Bu noktada insan sormadan
edemiyor; acaba bayların çizdikleri o meşhur hayali aşamalarının birinci
evresi, daha ne kadar uzun sürecek? Birinci aşamaları bir adımlık mevzi
kazandırmayıp onbinlerin yok olmasına neden olurken, diğer aşamaların nelere
mal olacağını insan düşünmek bile istemiyor. Açıkcası; köy basarak, kadın,
çocuk, genç, ihtiyar demeden halkı kurşuna dizme, haraç toplama, vermek
istemeyenlerin, veremeyenlerin buğday tarlalarını yakma ve göçe zorlamanın adı
gerilla savaşı değil, kabile dönemi eşkiyalığı ve çeteciliğidir. Daha doğru bir
ifadeyle, Mau Mau, Unita ve Kızıl Kemer’lerin en piçleştirilmiş biçimiyle karşı
karşıyayız.
Evet, bu iddialarımızı
doğruluyorlar. Halkın çıkarları için değil, en rezilce yöntemlerle edindikleri
sermayele- rinin çıkarları için hareket ettiklerini bizzat kendileri
söylemekte. Hazır reçete senaryolarla halkı aldattıklarını dile getirmekten
çekinmemektedirler;
“Kürdistan’da
silahlı propaganda biçiminde başlıya- cak olan gerilla savaşı, bu görevlerin
askeri ölçüde gerçekleştirilmesiyle birlikte gelişmiş gerilla dönemine
girilecek... Türkiye’deki devrimci siyasal gelişmeler hızlanacak, Kürdistan’ın
diğer parçalarındaki ulusal kurtuluşcu gelişmeler ve bunlarla olan ilişkiler
güçlene- cektir (...) Gerilla savaşı böyle gelişmeleri ortaya çıkardığında
(...) Kürdistan’da gerilla savaşı bir üst evreye, düzenli ve yarı-düzenli
birliklerin hareketli savaşı evresine geçilecektir (...)Böyle bir aşama, (...)
stratejik denge aşamasına geçildiği bir aşama olacaktır (....) Bu aşamada (...)
Türkiye ve Kürdistan’da girişilecek halk ayaklanmalarıyla burjuva ordusu
dağıtılabilecek,(....) Ama eğer böyle bir durum çeşitli nedenlerden dolayı
gerçekleşmezse... Kürtler, eski meşhur geleneklerini uygulayarak dağlara
çekilir, ilkel bir tarzda da olsa dağlarda varlıklarını koruyabilirler.”
(Kürdistanda Zorun Rolü,s, 187-302-303-304)
Anlamayan kafalar için tekrar
vurgulamak zorundayız: Halkın çıkarlarını temsil ettiğini iddia eden,
ciddi devrimci mücadele yürütmek isteyen hangi güç, yukarı- daki gayri ciddi
senaryoyu çizer? Bu senaryo karanlık güçlerin tezgahında hazırlanmış bir
senaryodur. Halk için kavga verenlerin nihayi hedefi, kazanmaktır. Ama bayların
amacı kazanmak değil, dağlara çıkıp pintilik yapmadır. Yani vurgundan
edindiklerini az veya çok ellerinde tutma gayretidir. Çetelerle, hırsızlarla,
mafya ve CIA’nın yol göstericiliğinde daha birçok istihbarat örgütleriyle içiçe
bir yaşam sürdürmelerinin bir nedeni de budur. Sonuçta bu durumlarını
gizleyemez hale geldiklerinden, halk için birşey yapmadıklarını, silahla oyun
oynayıp durduklarını söylemekteler;
“Hemen belirtelim
ki, geçen yıllarda biz iyi savaş- madık, yani taktiğe göre savaşmadık.(Yani
yeniden dağlara çekilmek için.BN.) Biz, aslında biraz savaşla oynadık.
(Abdullah Öcalan, 12 Eylül Faşizmi ve PKK Direnişi, s. 478)
Ve daha sonra da ;
“Zafere güven, halka
zaferi garantileme gibi garipten haber vermeye de niyetim yok” (Abdullah
Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s. 223)
İşte, Kürt halkına karşı
işlenen ihanetin korkunç itirafları. Kahrolası asalak yaşamlarını sürdürebilmek
için halkın kanını dökmeye devem edeceklerini ısrarla belirti- yorlar ve mümkün
olan en fazla insanın yokoluşunu sağlamayı temel ilkeleri haline getiriyorlar;
“Çok kan dökülmesi
gerekiyor(...)milyonlarca insanın ölümü hiçbir şey değildir. Botan suyundan
daha fazla kan akmalı, her dağda, her ağcın altında, her taş kovu- ğunda
şehitler vermeliyiz”
“Bozova'da su gibi akıttığımız
kan, o çok bitek olan, ancak beslenemediği için çatlaklaşan topraklarında
özgürlük tohumlarının yeşermesini sağlıyacaktır.” (Serx, sayı 42. s,6)
İsmail Beşikçi’nin neden
mezar doldurmakla ya da yoktan var etmekle bu kadar ilgilendiğini insan şimdi
daha iyi anlıyor. Bay Beşikçi’ye sormak gerekir; atıfda bulunduğunuz ‘1984
atılımı’ milyonlarca insanın ölümü hiç bir şeydir, her ağacın altında, her taş
kovuğunda bir ceset olmalı diyor ve daha su gibi kan akıtılacağını söylü- yor.
Siz bunları daha ne kadar onaylamaya devam ede- ceksiniz? Kim böylesi bir
pratiği onaylıyorsa, bir vampirden farkının olmadığını kabul etmelidir.
Yazar, karşısında duran canlı
örnek Abdullah Öcalan’ı bir tarafa bırakarak, Machiavelli’yi irdelemesi
anlamlıdır. ‘Mezardan çıkan Kütlüğe’ bu kadar övgüler yağdırması demek boşuna
değilmiş! Kan ve ceset, duygularına bu kadar mı sesleniyor demekten insan
kendini alamıyor. Yine ‘...15 yılı aşkın bir zamandır süren bu gerilla
mücadelesinin Kürt toplumunda çok derin, köklü ve yaygın değişiklikler
yarattığı, siyasal kültürü arttır- dığı...’* derken, Pınarcık, Taşdelen,
İkikaya, Çevrimli vb. katliamlarını kastediği açıkça ortada. Tarihte Kürt’ün
Kürt’e karşı böylesi katliamlar yapmadığı ve bu anlamda bu tür katliamların bir
‘katkı’ olduğu doğrudur. Yapılan bu katliamların siyasal kültüre ne tür
‘olumlu’ katkılar yaptığını irdeleme Beşikçi’nin görevidir. Böylece bir
buluşunu! daha açımlamış olur.
Çatlaklaştığı iddia edilen toprakların
kanla sulanma- sına övgüler yağdıran Beşikçi, böyle bir davranışı göste- rirken
hangi etik ya da ahlâk kurallarıyla hareket ettiğine de açıklık getirmek
zorundadır. İnsan ilişkilerinin tarihi süreç içinde deney ve tecrübelerine
dayanarak belirlen- miş ahlâkın, kişilerin bencil çıkarlarına indirgenmesi
sözkonusu olamaz. Kişiler insan ilişkilerinin belirlediği etik değerleri kabul
edip etmemekte elbette özgürdür. Ama bu noktada da insanın bağımsız düşün- mesi
ya da özgür olup olmaması gündemleşir. Özgür olmayan insanların özgürce
düşünmesi, özgür davranış sergilemesi tabii ki mümkün değildir. Zaten böylesi
insanlardan bağımsız davranışlar sergilemesini de bekleyemeyiz. O zaman
Beşikçi, kendisine ve diğer insanlara karşı ahlâki yükümlülükleri yerine getirmekten
uzak olduğunu, esir alındığını açıkça söyliyebilmeli. İçinde bulunduğu bu
gerçeği itiraf ettiği anda doğal olarak eleştiri hakkım ortadan kalkar. Ama
daha fazla popüler olmak, yani sırf adından söz ettirmek için özgürlüğünü feda
edip gönüllü olarak PKK türü karanlık güçlerin emir komutası altına girmeyi
kabul etmişse, o zaman söylenecek çok şey vardır. Ama etik değerleri ayaklar
altına almada gönüllü olduğunu açıkça itiraf ediyor. Bunun en keskinleşmiş
kanıtı da, ‘...Apo’ları çoğalmak gerekir... Onlarca, yüzlerce Apo olmalıdır.’
Çağrısıdır. Beşikçi, kıraldan daha kıralcıdır. Sedece Bozova’nın kanla
sulanmasıyla yetinilmemesini, Harran’ ın ve daha bir çok ovanın, hatta tüm
dağların da kanla sulanması yönünde yürüttüğü çabalara bakmak gerekir. Su gibi
kan akıtılması için bir Apo’nun yeterli olamaya- cağını, bu nedenle birçok
Apo’lara ihtiyaç duyduğunu hiç çekinmeden ilan ediyor. Üstelik bu çağrıyı
yaptığı yer, Sağmacılar Cezaevi. Kolluk kuvvetlerinin himayesinde, Resul
Altınok, Semir Güngör, Saime Aşkın, Suphi Karakuş, Mehmet Şener vb. daha bir
çok devrimcinin katledilişine alkış tutarak, ’Viva la muerto!’*** diye avazı
çıktığı kadar bağırıyor. Neyse, sloganını atmaya devam etsin...
Ayrıca böylesi provakativ bir
çıkış, ülkemizde işçinin, köylünün, tüm emekçi yığınların ekonomik ve siyasal
taleplerini etkisiz kılmaya hizmet etti. Yürütülen demok- rasi mücadelesini
uluslararası destekten yoksun bıraktı. Demokrasi ve özgürlük kavgası terörizmle
özdeşir oldu. Avrupa ülkelerinde devrimci-demokrat kamuoyunun desteğinin geri
çekilmesine neden oldu.
Devrimci-demokrat tüm güçleri
yok edilmesi gereken düşmanlar olarak gören Apocular, niyet ve amaçları
kitleler nezdinde netleştikçe daha bir pervasızlaştı; bu sefer, açıktan, Saddam
dahil Arap ve Avrupa emperyalist ülkelerinin istihbarat güçleriyle
geliştirdikleri ilişkilerle, Kürt halkını bu güçlerin elinde paravana haline
getirmeye çalıştılar. İşbirliği yaptıkları, daha doğrusu hizmetkârı oldukları
istihbarat örgütleri tarafından PKK, günlük ve geçici çıkarlar için zaman zaman
ileriye doğru dürtük- lendi veya geriye çekildi. Günlük değişen çıkarlara göre
yönlendirilen bir kukla olduklarını artık inkâr edemez hale geldiler.
Kürt halkı esrar, eroin
kaçakçılığıyla ve mafya tetikçi- liğiyle, cinayetlerle eşanlamlı anılmaya
başlanmıştır. İstanbul’da, Ankara’da, Diyarbakır’da, daha doğrusu her hangi bir
yerde basit bir iş bırakma eylemine bile kuşkuyla bakılır oldu. Lüks bir
dairede rahatça uyuya- bilmek, yumuşak koltuklarda televizyon seyretmek,
telefon ve telsizlerle sağa sola talimatlar gönderebilmek için Türkiye’de
demokrasi mücadelesini arkadan hançer- leyenler, bunun hesabını er veya geç
vereceklerdir.
Apocuların eylemlerinin
yolaçtığı sonuçlar sadece bu kadarla sınırlı kalmamıştır Kuzey Irak’ta Saddam
rejimine karşı yürütülen mücadelenin önünde nasıl engel oluşturdukları
madalyonunu bir diğer yüzüdür. Bilindiği gibi İran’la Irak arasında savaşın
başlamasıyla birlikte, Irak’ta demokratik güçler için tarihsel bir fırsat
ortaya çıkmıştı. Bu iki ülke arasında ortaya çıkan çatışmanın doğurduğu
boşluktan yararlanan Kürt ve Arap devrimci güçleri, Saddam rejimine karşı
savaşımlarına yeni boyutlar kazandırarak çok önemli başarılar sağlamışlardı.
Elbette bu durumdan, ABD ve Ortadoğu gericiliği fazlasıyla rahatsız olmaktaydı.
Bölgede kontrolleri dışın- da gelişmeyi kabul etmeleri
düşünülemezdi.
PKK, bölgeye adımını atmadan
önce gerçek niyetini gizlemek için elinden gelen her türlü gayreti gösterdi.
Bölgenin yurtsever güçlerine adeta yalvardı. Her türlü işbirliğine ve
dayanışmaya hazır olduğunu söyliyerek kuzu postuna büründü. PKK için önemli
olan gelişti- receği provakasyoların önadımı olarak K.Irak’a yerleşe- bilmekti.
Bunun için gerekli her türlü vaadi bolkeseden verdi; hiçbir şekilde ve koşulda
çatışmadan yana tavır almayacağına, birlikten başka bir amacının olmadığına
sözverdi. Ama gerçek niyetlerini uzun süre saklayama- dılar.
Apoculuk çeşitli
düzenbazlıklarla bölgeye girdiği andan itibaren, geliştirdiği provakasyonlarla
emperyalist güçlerin bölge üzerinde etkinliğini arttırıcı yönde yoğun bir çaba
içine girmeye başladı. Saddam rejimine karşı direniş geliştiren güçlere karşı
Apocular katliamlar geliştirmiştir. Bayların bölge halkının en acılı, en zor
günlerinde nasıl çapulculuk ve yağmacılık yaptıklarını burada tüm
ayrıntılarıyla değinmeye gerek görmüyoruz. Apoculuk, eylem, anlayış ve
işbirlikçi karakteriyle prova- kasyonlarına teorik kılıf bulma çığırtkanlığını
istediği kadar ayyuka çıkarsın, konumunu ve yüklendiği rolü örtbas etmesi
olanaklı değildir. Yarım yamalak Kürtçe- leriyle Kürt olduklarını iddiadan
hareketle, “Kürtlerin yaşadığı her yere gider ve istediğimi yaparım”
tavrını ancak bir eşkiya, karanlık güçlerin elindeki maşalar gösterebilir.
Devrimci olduğunu söyliyen hiç bir siyasal güç, bölgenin var olan siyasal ve
sosyal gerçeğini gözardı edemez. Somut gerçekliği görmeyip, ellerine tutuştu-
rulmuş global yaklaşım taktiğini sergilemesini, salt küstahlıkla açıklanması
yeterli bir tavır değildir. Bölge halklarının demokrasi ve özgürlük mücadelelerine
saygılı olmayı, onların içişlerine karışmamayı içine sindireme- diğinden, her
gelişmenin merkezine kendini oturtmak istiyor. Bu bir devlet erki
politikasıdır. Bu noktada PKK’ nin, bölgede hangi erki temsil ettiği açıkça
ortadadır.
Beşikçi’nin Kürt halkını
‘meftun’gösterme gayretlerini biraz daha açmada yarar olduğu kanısındayım. Bu
nedenle 40’yıllardan 70’li yılara kadarki ekonomik ve siyasi uygulamalara
kısaca değinmekte yarar var. Çünkü bu yıllar arasındaki mevcut taplo,
Beşikçi’nin iddialarının tersini göstermekte.
EKONOMİK VE SİYASAL UYGULAMALAR
1930 ve 1940’lı yıllarda Kürt
toplumunda feodal üretim ilişkileri egemendir. Toplumda dini reislerin çok
önemli rol oynadığı, aşiretsel yapının devam ettiği, feodal ilişki ağını ve
hukukunu elinde bulunduran feodal beyliğin hüküm sürdüğü bir dönemdir. Doğal
ekonominin devam ettiği bu koşullarda, halkın geçim kaynağı temel olarak tarım
ve hayvancılıktı. Değişim ve iş bölümünün çok sınırlı olduğu bu dönemde, elde
edilen ürünler yine halk tarafından işlenmekte ve tüketilmekteydi. Ortaya çıkan
artı-ürün ağırlıklı olarak feodal beylerce gasp edilmekteydi. Pazar ile olan
alışveriş çok sınırlı ve daha çok parayla değil, mal mübadelesiyle
yapılmaktaydı. Feodal beyler nüfusun yüzde beşlik gibi çok sınırlı bir kesimini
oluşturmasına karşın, ekilebilir toprakların yüzde kırkını ellerinde
bulunduruyorlardı. Ekilebilir toprakların önemli bir kesimi de yarıcılık ve
kiracılıkla daha küçük parçalara bölünmüştü. Angaryacılık en yaygın biçimde
kullanılıyor, topraklar feodal beyler tarafından köylüyle birlikte alınıp
satılıyordu. Bu sömürü çarkının içinde birçok aşiret ve dini reis büyük
topraklara sahip olarak feodalleşiyorlardı.
Tarımın yanısıra, hayvancılıkta
önemli bir yer tutuyordu. Hayvancılık yerleşik köylüler ve göçebe aşiretler
tarafından yapılmaktaydı. Çok ilkel koşullarda, modern besicilikten uzak
yapılan hayvancılıktan fazla bir gelir elde edilmemekteydi. Zaman zaman
başgösteren bulaşıcı hastalıklardan ve yem kıtlığından dolayı binlerce küçük ve
büyük baş hayvan telef olmaktaydı. Hayvanların bakımı için tutulan çobanlar
oldukça yaygın olmasına karşın, ücretle değil, karın tokluğuna çalıştırılıyor,
yerleri ve konumları feodal hukuk kurallarınca belirleniyordu. Bölgede tarım ve
hayvancılık ekonominin bel kemiğini oluşturuyordu
1950’li yıllara gelindiğinde,
getirilen yeni ekonomik ve mali uygulamalar, ister istemez pazar için üretimi
zorlamıştı. Giderek devlet eliyle geliştirilmeye başlanan küçük çaplı sanayi
yatırımları, alt yapı hizmetlerinin gelişme- sine neden oluyordu; su, yol,
elektirik vb. içpazarı genişletecek uygulamalar özellikle çok partili döneme
geçilmesiyle daha hız kazandı. Çünkü gerek Batı’da, gerek Doğu’da egemen
güçlerin çıkarları çakışıyordu. Bu çakışma hiç belirtmeye gerek yok ki, tüm
emekçi yığınla- rın insafsız sömürüsü yönündeydi. Gelişen kapitalist ilişkiler
ortamında egemen güçler, banka kredilerinden mamul maddelerin dağıtımına kadar
birçok alanda aracı rolünü yüklenmenin tadına çoktan varmışlardı. Hatta bu
dönemde Ziraat Bankası’ndan dağıtılan kredilerin yarıdan fazlasını yine bunlar
aldı. Ayrıca, bürokrasiye memur, işyerlerine işçi alımlarında feodal beyler söz
sahibiydi. Feodallerin bürokrasi içinde etkin oluşu, küçük üreticiler ve
esnaflar üzerinde de baskı ve denetim kurmasını getiriyordu. Doğrusu feodal
beyler öylesine uyumlu hale gelmişti ki, Cumhuriyet Halk Partisi’nin
yasallaştırdığı halde uygulamaya koyamadığı kısmi toprak reformunu, Demokrat
Parti’nin gerçekleştirmesine ses çıkarmadılar. Zaten dağıtılan toprakların
büyük çoğunluğu hazineye aitti ya da kullanıma açılması oldukça elverişsiz,
değeri üzerinden yüksek fiyatlar ödenerek feodal beylerden satın alınan
topraklardı. Böylece feodaller parasal olarak daha güçlü konuma getirildi.
Duruma tam anlamıyla egemen
olan ve her hangi bir tehlike gelmiyeceğinden emin olan devlet, sürgüne
gönderdiği, mecburi iskâna tabi tuttuğu feodal beylerin geri dönmelerine
engel olmadı. Devlet, sürgünden geri dönenlerde dahil olmak üzere, genel olarak
Kürt egemen güçlerinin ekonomik ve siyasal etkinliklerini tümüyle ortadan
kaldırmamıştır. Batı’da olduğu gibi feodal beyle- rin etkinliğini kıracak
yönelim içine girilmek istenme- diğinden, hiçbir dönemde ciddi toprak ve tarım
refor- mundan yana tavır almamıştır.
1940’lı yıllardan itibaren toplumsal
yapıda ciddi değişmelerin ortaya çıkmadığını söyliyemeyiz. Kürt ege- men
güçleri içinde ayrışmalar, yeni biçimlere bürünmeler kendini gösterdi. Vergi,
askerlik vb. daha birçok konu- larda devletin tasaruflarına karşı çıkmama
temelinde sağlanan bir çeşit uzlaşmayla feodal beyler, CHP’nin yaygın yerel
örgütlenmelerinden belediye başkanlıkla- rından, parlemento üyeliğine kadar
birçok alanda daha çok yer almaya başladılar. En etkin, en geniş nüfuza sahip
olanlar parlementoya alınmakla kalmıyor, bakanlık koltuklarına dahi
oturuyorlardı.
Doğal ekonominin dağılma
sürecine girişi, Kürt egemen güçlerinin kendi içinde ayrışmasını derinleştirdi.
Tarıma makinanın girmesiyle birlikte büyük toprak ağa- larının önemli bir
kesimi toprak kapitalisti haline geldi. Ellili yılların ortalarına gelindiğinde
modern tarım yapı- lan çok sayıda çiftlik ortaya çıktı. Yine birçok
çiftçi makinali ve sulu tarıma geçerek zengin köylüler halina geldiler. Bu
süreç 1960’lı yıllardan sonra daha bir ivme kazandı.
Gelişen kapitalist ilişkiler
ortamında, ticaret burjuvazisi hem nicel hem de nitel olarak kendini göstermeye
başladı. Bölgede üretilen malları Batı’ya, Batı’da sanayi burjuvazisinin mamul
maddelerini ve ithal malları bölge- nin pazarına aktarmada aracı rolünü
yüklendiler. Avrupa ile direk ticari ilişki içinde bulunanlar bu dönemde henüz
çok azdı. Ama banka kredileriyle desteklendiklerinden hızla büyüdüler. Elde
ettikleri sermaye birikimiyle hisse senetleri, tahviller satın alarak veya
ortaklıklar kurarak sermayeyi Batı’ya aktarmayı hem daha kârlı ve hem de
güvenceli gördüler. İstanbul sanayi burjuvazisiyle bölge- nin tüketicileri
arasında aracı rolü oynayan bu kesim, her zaman feodallerle uyum içinde oldu.
Değirmencilikle, tuğlacılıkla
ve ilkel tezgahlarla yapılan dokumacılıkla vb. uğraşan kesimlerin ise, dikkate
değer bir sermaye birikimi sağladığını iddia edemeyiz. Daha çok kendi
olanaklarıyla elde ettikleri sermaye ile ayakta kalmaya çalışan bu kesimin
halka ciddi bir iş olanağı yarattığını da söyliyemeyiz. Genel olarak var olan
sanayi devlete aittir ve onlar da küçük çaplıdır. Hammadde ve pazar
ihtiyaçlarını karşılayacak birtakım yatırımlara gitmeleri zaten zorunluydu.
İster istemez genel hizmetler sektöründe bir canlanmayı sağlıyan kara ve demir
yolları ulaşım şebekesinin bölgede inşası bir de bu zorunluluktan
kaynaklanıyordu.
70’li yılların başlarına
gelindiğinde egemen üretim biçiminin kapitalizm olduğunu söyliyebiliriz. Ama
yine de, Marmara, Ege ve Akdeniz bölgeleriyle kıyaslandığında çok geri ve
cılızdır; tarımda makinalaşmanın yanısıra, sanayi alanında devlet ve özel
yatırımcılığın oranına bakıldığında, bu kolayca anlaşılır. Doğu ve Güney
Doğu’da bu yıllarda kentleşme oranı %20’lerde seyreder. Her şeyden önce Kürt
nüfusunun ağırlıklı olduğu bölgelerde okum yazma bilmiyenlerin oranı bu
yıllarda bile %70’lerin üzerindedir. Zaten Türkiye genelinde okuma yazma oranı
%70’dir. Bu rakamlar bile gelişen kapitalist pazar ilişkilerinin boyutunu
göstermeye yeter.
KÜRT HALKINI BİTMİŞ GÖSTERME VE AŞAĞILAMA
Yukarıdaki verilerin temel
alınmasına kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum. Görüleceği üzere, 1970’li
yıllarda kapitalist pazar ilişkilerinin egemen olmasına rağmen, Kürt toplumu
henüz köylülükten çıkmış bir toplum değildir. Asimilasyonu siyasi, sosyal ve
ekonomik temellerden bağımsız ele alarak değerlendirmenin hiç bir bilimsel yanı
olamaz. Asimilasyon politikasını tek yönlü düşünme, yani toplumsal yapıda
ortaya çıkmış bir kaç örnekten hareketle, toplumsal yapının tümünü
görmemezlikten gelme, ancak Beşikçi’ye özgür bir yöntemdir. Bu bir anlamda
ağaçları görüpte ormanı görmeme gibi bir şeydir. Gerçeklere arka dönüldüğünde
gerçekler ortadan yok olmazlar. Ama yazar ne yapıp yapıp, mevcut durumu,
kafasında yarattığı kalıpla uyumlu hale getirmenin çabası peşinde. Kalıp ise
malum; ‘Meftun.’ Bay Beşikçi, kafasında oluşturduğu kalıba uyum sağlatmak için
bakın ne tür çabalar içine giriyor. Bu çabalar aynı zamanda kafa kargaşalığını
da ortaya koymakta; ‘Kürdistan'ın hayal edilmesi bile mezara gömülmüş,
mezar taşlarla doldurulmuş, betonlanıp kapatılmış...’ * Benzetmede hata
olmaz derler ama bu benzetmeden başka her şeye benziyor. Kürsüyü ve mikrofonu
hayatında ilk defa yakalama fırsatını elde etmiş birinin avazı çıktığı kadar
slogan atmasına benziyor. Ne kadar çok slogan atarsam o kadar çok kitleleri
ajite eder ve harekete geçiririm yanılsaması var. Biraz duygu sömürüsüyle
karışık mesajlar vermek istemiş ama becerememiş. İsmini koyamadığı bir çorba
ortaya çıkarmış. Aslında apolojetik düşünce tarzının içinden çıkılmaz halini
sergiliyor. Bu nedenle de, olmayan bir şey için çaba yürütüyor ve her ne
hikmetse olmayan bir şeyi varmışçasına bir kez daha
yokettiriyor. ‘Türkiye, Türkleştirme programının tamamlanmakta olduğunu
düşünüyordu.’* Görüleceği üzere yoktan varetmenin müthiş bir çabasını
yürütüyor. Burada çok sinsice bir doğrulama var. Hayal edenler bitirilmişse
hayalleri de bitirilmiştir. Kürt halkının bitirilmesinin hedeflendiği ve bu
doğrultuda çok yönlü adımların atıldığı söylenmiyor. Kürt halkının artık bitmiş
olduğu iddia ediliyor. Yani bir anlamda Amerika’da Kızılderilerin, Latin
Amerika’da Mayaların konumuna düşürüldüğü keskin bir dille ifade ediliyor.
Neredeyse bir kültür varlığı olarak Kürtlerin koruma altına alınmasını
önerecek. Daha yakınımızdan bir örnek vereceksek, Keldaniler’le Kürtler’i bir
tutuyor. Durum bu derece içler acısı ise, bu çaba ve telaş niye? Secere tut
yeter. Beşikçi devlet adına bu yargıya varırken hangi somut delillerden yola
çıktığını açıkça ortaya koymalı. Somut durum tespiti yapılırken, bu somut
durumun hangi sosyal temellere dayandığını da açıklamak gerekir, üstelik
istatistiki bilgilerle birlikte. Ayrıca Kürt halkını içleri taşlarla
doldurulmuş ‘anıt’ mezarlarla birlikte anma, tehditin, korku salmanın bir başka
biçimi. ‘Aman öcü var, susun, oturun oturduğunuz yerde’ demektir.
Bahsettiğim kafa kargaşalığı,
burada bilimsel verilere ulaşıp ulaşmamasından kaynaklanan kafa kargaşalığı
değil, hareket ettiği sahanın kime ait olduğunun farkedileceğinden kaynaklanan
korkunun verdiği kafa kargaşalığıdır. Çünkü resmi ideoloji gerçeğe sırtını
dönerek ‘Bitti’ ya da ‘Mezara gömdüm’ diyor. Yazar da ‘Kürtler Türkleşti’ diye
feryat ediyor. Metafizik düşünce doğrultusunda hareket etmenin bir yöntemi de
budur.
Oysa Beşikçi, politik bir
tartışma yaptığının çok iyi bilincinde. Ama bunu bilinen kaygılarından dolayı
açıkça dile getiremiyor. Politik bir tartışma, daha doğrusu çıkarlarına hizmet
etmeyeceğini düşündüğü politik tartışmalar sözkonusu olduğunda, sosyoylojinin
gölgesine sığınmayı adeta prensip haline getirmiş. Ama bu kaçış insanı
kurtarmaz. Yine politik, hatta bilimsel tartışmalarda salt olgulardan ya da
tesbitlerden hareket edilmez. Açıkçası bir olguyu tespit etmekle sorunlar
çözülmez. Resmi ideoloji Kürtleri yok sayıyorsa bunun karşısına ‘hayır, Kürtler
vardır’ teziyle karşı çıkma, resmi ideolojinin hareket ettiği zemini bölüşme
demektir. Sistemin yükseldiği ekonomik ve siyasal zemine karşı tavır içinde
olunmadığı sürece sistemle bütünleşme kaçınılmazdır.
1970’li yıllara ait
istatistikler temel alındığında Doğu ve Güney Doğu’nunu 1940 ve 1950’li yıllara
nazaran çok ciddi değişimler geçirdiği görülecektir. Ekonomik ve sosyal
yapıdaki değişimin toplumsal yapının katmanlarında ortaya çıkartığı
mevzilenmeyi irdelemesi gerekirken, ‘Yok olma’ teranesini işleme ancak bay
Bişikçi’ye özgü bir tavırdır. Çünkü sistemi değiştirmek için mücadele etme
yerine, sisteme çeki düzen verme gayreti daha kolay bir yöntemdir, üstelik pek
fazla risk taşımamaktadır. Bir toplumun %70’nin okuma yazma bilmediği koşullarda
asimilasyonu önplana çıkarmada farklı amaçlar vardır.
Bugüne kadar gelmiş geçmiş tüm
iktidarların en başarısız olduğu bir alan varsa, o da, izlenen asimilasyon
politikasıdır. Kaldı ki, halkın yüzde yüzü de Türkçe eğitim-öğretimden geçmiş
okur ve yazar olabilirdi, olabilir de. Göçmen bir gruptan bahsetmiyoruz,
tarihi, kültürü, diliyle, tüm toplumsal değerleriyle yerleşik bir halktan
bahsediyoruz. Ayrıca, asimilasyonun temel alınmaya başlandığı dönemin
özelliklerini dikkate aldığımızda, bu politikanın başarısızlıkla
sonuçlanacağını da görürüz.
Ortaçağ karanlığında yaşam
sürdürmeyi, hangi dilde olursa olsun okuma yazma bilmeyen tek bir Kürdün
kalmamasına yeğlemek açıkça Kürt düşmanlığıdır. Bu noktada, asimilasyon
politikasından hareketle, ‘Bittik’i belirleyici faktör haline getirme yerine,
toplumun dinamiklerini harekete geçirerek sisteme karşı yönelme temel
alınmalıdır. Asimilasyon politikasını eleştirme başka bir şey, kapitalist
üretim ilişkileri içinde şekillenen toplumsal yapı karşısında teslim olmayı
önerme başka bir şeydir. Yani içinde bulunduğumuz koşullarda asimilasyon
politikasıyla Kürt halkının yok edilemeyeceği ortadadır. Yazar, asimilasyon
politikasını salt dile indirgemektedir. Asimilasyon salt dille
sınırlandırılamaz. Yazarın, daha başından iflas etmiş bir politikayı
başarılıymış gibi önplana çıkarmakla, bir dönemler Avrupa içlerine kadar
etkisini hissettiren ‘Türkün gücü’nü göstermeye çalışmaktadır. Bu, korku
üretme, açıkçası, korkutma, yıldırma politikasıdır.
Ekonomik ve sosyal yapıdaki her
değişim, sınıf ve tabakalarda farklı sosyal eğilimlerin ortaya çıkmasına neden
olur. Bu süreç içinde egemen güçlerin geliştireceği siyasal baskılara karşı
sınıf ve tabakalar şu veya bu biçimde dirençlerini ifade edebilecek yol
bulurlar. Bu noktada devrimci aydının görevi, bu eğilimleri sisteme karşı
yöneltmenin, örgütlü hale getirmenin çabasını vermedir. Dürüst aydının görevi
yakınma ya da sistemin arızalarını giderme olmamalıdır. Ama Beşikçi, ne yapıp
yapıp hemen her koşulda sistemle uyum içinde kalmanın yollarını araştırmakta.
Bu konuda o kadar içtenlikle hareket etmekte ki, Kürt halkını en kötüler içinde
seçenek yapmaya zorlamakta. Hatta emperyalist güçlerin sunduğu en rezil
seçenekleri alayıp pullayıp Kürt halkına sevdirmenin kavgasını vermekte. Sunduğu
en iyi seçenek de, ‘Dışlanma.’ Yani ‘Benzemeyi bırakın, dışlanmayı kabul edin’
diyor. Amerika Birleşik Devletleri ve Büyük Britanya ırkcılığı ‘Has
ırkçılıktır’ diyebiliyor. Kürtler kötüler içinde ‘iyi’ seçmeye niçin mecbur?
Bunun sorgulanmasına bile tehammülü yok bay Beşikçi’nin.
Beşikçi etnik ya da kimlik
sorunlarını ele alırken tam anlamıyla patalojik ruh halini yansıtmakta. O’na
göre kimlik sorunu, dünya varolduğundan bu yana vardır. Kimlik sorununu ırk’la
bütünleştirmenin çabası içindedir. Etnik ya da kimlik sorununu kapitalizmin
gelişme süreci içinde ortaya çıkan bir sorun olduğunu inkâr eder. İnkâr
etmesindeki en önemli neden de, bu sürecin kapitalist sömürüyle olan
ilişkisindendir. Dolayısıyla sömürüyü olumlama vardır. Sömürüyü ne kadar doğal
gösterirse etnik sorunu da ırk’la bütünleştirme o kadar kolaydır. Yani sınıf
savaşımını yok saymak için elinden gelen her gayreti göstermekte. Bir kaç
kişinin pisikolojik konumundan hareketle bulup buluşturduğu verileri
genelleştirmekte ve tüm bir topluma mal etmektedir. Bu yöntem aynı zamanda bir
toplumu, halkı aşağılama yöntemidir. Bir halkı aşağılama; ‘küçük’, ‘bitmiş’,
‘tükenmiş’ görme özellikle de klasik sömürgecilik döneminde İngiliz
burjuvazisinin yöntemidir. Egemenlik altına aldıkları halkları sürekli bir
travma içinde görürler ve içinde bulundukları ‘travma’dan ancak kendilerinin
kurtaracaklarını iddia ederler.
Yazarın sürekli tekrarladığı,
hemen her yazısında öne sürdüğü ‘Kürt bitti’ ya da ‘Kürtler asimile oldu’
argümanlarını biraz daha açmak gerekmektedir. Asimilasyonu salt dile
indirgemekte. Dolayısıyla ulusu dille tanımlamaktadır. Bu bir anlamda ulusu
dinle tanımlamayla eşdeğerdir. Bu aynı zamanda, İttihat ve Terakki
paradigmasını temel almaktır. Kemalizmde de aynı anlayış vardır. Dil varsa ulus
vardır, dil yoksa ulus yoktur. Yani ulusu salt dille tanımlama anlayışı vardır.
Olayı hiç bir zaman ezenler ve ezilenler açısından ele almaya yanaşmaz. Bu
nedenle de İttihat ve Terakki’ci anlayışının katı bir savunucusudur. Bu anlayış
ister istemez, insanı, kandaki ‘cevher-i asliye’yi sorgulamaya kadar götürür.
Böylesi sorgulamalar sonucudur
ki, Beşikçi, Kürt halkını ‘uygar olmayan’ yaşam içinden kurtarmak için kendini
bir yol gösterici, hatta vahiy olarak öne sürer. Comte’nin elit ‘öncülük’ anlayışıyla
hareket eder. Bu nedenle her fırsat bulduğunda Kürt halkını aşağılar,
hakaretler yağdırır. İşte Kürt halkını aşağılamasına bir örnek;
‘PKK hareketi ise,
düşürülmüş toplum koşullarında, düşürülmüş insan ilişkileri içinde nüvelenmiş,
gelişmiş, boy vermiş bir harekettir.’ *
Böylesi bir tanımlama
karşısında insan şu soruyu sormadan edemiyor; izbe köşelerde, kokuşmuş
labirent- lerde ne işin var? Açıkçası, ahlak bekçiliğine soyunmuş eli sopalı
bir molla... Şefiyle tam bir bütünlük içinde. Daha doğrusu şefini taklitte ne
kadar becerikli olduğunu gösteriyor. Bakın şefi de Kürt halkına aynı tür
hakareti nasıl yapıyor;
“Kürt, kadın-erkek
ilişkisinde ölmüştür. Kürt, bu ilişkide çirkinleşmiştir, alçaktır, rezildir,
köledir, tutsak- tır” (Dev.Dili ve Eylemi,s.153)
Kürt halkına karşı hakaretler
yağdırmada birbirleriyle yarışan bu ikiliden yukarıda verdiğim alıntıların
yeterli olacağını sanıyorum. Beşikiçi’nin ‘önder’ olarak kabul ettiği kişinin,
halka olan kin ve nefreti bilinen bir şey. Beşikçi dışında hemen hemen herkes
bunu kabul ediyor. Sosyolog, bilim adamı olduğunu iddia eden Beşikçi, hangi
bilimsel araştırmalar ve incelemeler sonucu Kürt halkını ‘Düşürülmüş toplum’
olarak tanımlamaktadır? Bu nedenle aşağıdaki bir kaç sorumuza ikna edici yanıtlar
verebilirse, Kürt halkı için yaptığı tanımlamaya da içerik kazandırmış olur:
-Kürt veya herhangi bir
toplumda, bir takım olumsuz- lukları temel alarak o halkın ‘Düşkün’ olduğu
sonucuna varma, bilimsel bir tespit midir?
-Yine, sınıflı toplum özelliklerini
dikkate aldığımızda, az veya çok herhangi bir olumsuzluğu içinde barındır-
mayan toplumsal ilişkiler yumağı var mıdır?
-Ayrıca, salt olumsuzluğu temel
alan yaklaşım tarzı- nın, toplumsal yaşamın nesnel sorunlarına ne tür çözüm-
ler getirebilir?
Toplumda birbirine zıt ve
çatışan ögeler her zaman olacaktır. Toplumun değişim ve dönüşümünde olumsuz
ögelerin belirleyici olduğunu ileri sürmek, eli kamçılı ahlak zapıtacılığına
soyunmaktır. Bu da elitçi bir anlayıştır, yani şiddete dayalı toplum mühendisliğidir.
Toplumların ilerleyişinde yazarın bahsettiği gibi ‘düşü- rülmüş insan
ilişkileri’ belirleyici olsaydı, o çok övgüler dizdiği Batı Avrupa toplumları
daha 1860’larda yok olmuştu. Ahlak zapıtası kesildiği için ‘zor’u hemen her
koşulda belirleyici olarak görüyor. Gelişmelere metafizik pencereden baktığı
halde, toplumsal gelişmeleri mistik açıdan yorumlamayı bile beceremiyor. En
azından, dergâhlarda bile her eşikten içeri girenin ‘ermiş’ olarak dışarı
çıkamayacağını bilmelidir.
Beşikçi’nin elinde gitar bilmem
neyin önünde bir dans türü yaratma çabalarıyla bir halkın demokrasi ve özgürlük
kavgasını biribirine karıştırdığını sanmıyorum. Tek bir amaç var, o da, Kürt
halkını aşağılamadır. Sonuç- ta egemen güçlerin soysuzlaşmasını saklamanın bir
yöntemi de budur; kabahati, üretim araçlarını ellerinde bulunduranlarda değil,
mülksüzlerde arama. Yani Beşikçi’ye özgü bir ‘olgu’ tespiti!
BEŞİKÇİ’NİN İRADİ ZORLAMALARI
Sosyolog ‘Küçük bir
karşılaştırma’ yapmış ama büyük bir hizmette bulunduğunun bilincinde değil.
Farkında olmadan kaş yapayım derken göz çıkarmış. Acemi erler misali emir
komuta zincirine dahil olmanın pisikolojisini henüz üzerinden atamamış.
Özgürlüğünü gönüllü teslim etmenin yükümlülüklerini huşu içinde yerine
getirmeye koyulmuş.
Yükümlülükleri:
Birincisi; ‘önder’, ‘ulu’,
‘ata’ yaratma.
İkincisi; yaratmak istediği
‘ulu’ya, ‘ata’ya karşı farklı düşünce ileri sürenleri yerme, karalama, işkence
ve cinayet dahil her türlü şiddet kullanılarak ortadan kaldırma girişimlerine yolgöstericilik
yapma.
Bu yönlü çabaların nereden
taklit edilmeye kalkışıldığı bir sır değildir.
Şaşkınlığından da olsa, iyi ki
‘Küçük bir karşılaştırma’ yapmış. Çünkü başka türlü kendi kendini
yalanlayamazdı. Ama yine de ‘eline sağlık’ deme içimden gelmiyor.
‘Abdullah Öcalan ve PKK bir
madalyonun iki yüzü gibidir. PKK önderliği, Başkan Abdullah Öcalan, 20.
yüzyılın son çeyreğine, Türkiye'nin ve Ortadoğu'nun tarihine, siyasal ve
toplumsal gelişmelerine damgasını vuran en önemli siyaset adamlarından biridir.
PKK'yi Kürdistan ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelesini, ona coğrafi olarak
en yakın olan zaman olarak da çok uzak olmayan, Anadolu'daki Kuva-i Milliye
Hareketi ile karşılaştırmak mümkündür. Bu karşılaştırma bize, PKK hareketi
hakkında, gerilla mücadelesi hakkında çok önemli bazı ipuçları verecektir.’ *
Cizvit papazlarının hitap
tarzından çok şeyhine kendini ispatlamak için ayinlerde karnına kılıç saplayan
müridlerin hitap tarzına benziyor. Bu paragraf ‘Apo’ları çoğal- mak gerekir’
diye başlayan övgüsüyle birleştirildiğinde tam bir kutsama ortaya çıkar.
Toplumların tarihsel gelişimlerini kahramalarla ifade etme anlayışıdır. Aşiret
reisi olmazsa aşiret üyeleri yok olur, feodal bey olmazsa aç kalırız ya da ‘Ulu
önder’ olmasaydı kurtuluş olmazdı düşüncesinin pekiştirilmesidir. Beşikçi
beyninde yarattığı kült’leri tüm topluma mal ediyor ve giderek bunları
tapılması gereken ‘Tanrı’lar haline getiriyor. Gelişmemiş, aydınlanmamış
toplumlara özgü ‘kurtarıcı’ aramadır bu. Bu anlayış aynı zamanda en lumpen
ilişkilerin esas alınmasıdır. Yani sınıfdışı kesimlere seslenme ve onları temel
almadır. Yukarıda ortaya koyulan anlayış, aynı zamanda, Türkiye’de bilinen
elitistlerin epistemolojisini Kürt toplumu arasında yaygınlaştırma
çabasıdır.
Bu karşılaştırmadan gerçekten
çok güzel ve herkesi ikna edebilecek kadar önemli ipuçları çıkacaktır. Bahset-
tiği ‘önder’in ancak ‘coğrafi olarak en yakın olan’ bir yerde ve ‘zaman olarak
da çok uzak olmayan’ gelişmelerle karşılaştırılmış olması gayet ‘akıllıca’ bir
yoldur. İttihat ve Terakki entrikalarını çok iyi bilen biri olarak, böylesi
karşılaştırmalar için, fazla uzaklara giderek yığınca zorlukla yüzyüze
gelmesine gerek yoktu. Bu konuda hem tarihimiz, hem de yaşadığımız coğrafya
oldukça zengindir.
Karşılaştırmaya yine utangaç
bir biçimde Rum, Ermeni ve Asuriler’in mal ve mülklerine Müslüman eşraf
tarafından elkonulduğunu belirterek başlıyor. Ama burada ‘Müslüman eşraf’
derken kimleri kasteddiğini açıkça belirtmekten çekiniyor. Tarihi bir olaydan
bahsederken bu derece utangaç davranmasına akıl erdirmek mümkün değil. Yani
Türk esnafını mı, Kürt esnafını mı veya Tük ve Kürt esnaflarını birlikte mi
kastediyor o da belli değil. Ama belli ki, esas olarak, Kürt ve Türk
esnaflarını birlikte ‘Müslüman eşraf’ olarak değerlendirmekte.
Çok önemli tarihsel bir dönemde
olup bitenleri yuvarlak cümlelerle geçiştirmeye çalışmasının esas nedenleri
ise;
Yanlı tarih yazma girişimi,
yani tarihi çarpıtma gayreti;
Gelecekte hiç bir sorumluluk
altına girmemeye yönelik çaba içinde olması;
Kürtler’in tepkisinden
çekinmesi;
Yanlı tarih yazma girişimi
derken, kasteddiğim, İngiliz emperyalizminin birinci dünya savaşı döneminde
Anadolu’ya biçim verme planlarını temel alması ve onaylamasıdır. Aslında
İngilizler’in İstanbul’u kaybetmesi ve Anadolu’dan çekilmek zorunda kalmış
olmalarına üzülmektedir. İngiliz, Fransız ve İtalyan egemenliği altında
‘medeni’ olunacağına öylesine inanmış ki, İngilizler’e, genel anlamıyla Batı
emperyalizmine övgüler yağdırmakta, olabildiğince sevecen göstermeye gayret
etmektedir. Sadece sevecen göstermekle kalmamakta, sinsi bir biçimde masum
olduklarını söylemektedir. İngilizler’in, Fransızlar’ın, İtalyanlar’ın, Çarlık
Rusyası’ nın ‘göçmenleri yerleştirmek’ için veya birer ‘hayır kurumları’ olarak
Anadolu’ya geldiklerini söylemektedir. İşgale uğrayan Anadolu değil, Londra,
Paris ve Roma imiş! Açıkçası, Emperyalist güçlerin Anadolu’da kalıcı
olamamalarına, dolayısıyla ‘zeki çocuk’ seçilip Londra’ da eğitim görememiş
olmasına çok üzülmekte. ‘Zeki çocuk’ olarak iki parelel doğrunun uzayda nasıl
kesiştiğini ispatlayacak bilim adamı olamadığına hayıflanmakta. Tüm bu yönlü
görüş ve düşüncelerini açık seçik yazma yerine, bakın nasıl dolambaçlı yollara
başvuruyor;
‘...Rumlar, Yunanlılar’la
birlikte tekrar yurtlarına dönmekte (...) Ermeniler, (Burada Çarlık Ruyası
ile birlikte demeyi uygun bulmuyor, çünkü Kürt halkının tepkisinden kaçınıyor.
Düz mantığa ve akla seslenen kuru ajitasyon ancak bu şekilde
yapılır.BN.) tekrar yerlerine, yurtlarına, evlerine-barklarına dönmenin
(....) yolunu yordamını aramaktadırlar. İngiliz’in, Fransız’ın, İtalyan’ ın
böyle bir amacı olmadığı besbellidir. (Yani İngilizler, Fransızlar ve
İtalyanlar’ın toptancı olduğunu kastetmekte. BN)’ *
Ermeni ve Rumlar’ın arkasına
sığınarak emperyalizm hayranlığını gizlemeden başka bir şey değil bu cümleler.
Birinci dünya savaşı döneminde Yunan devletinin İngiliz emperyalizmiyle
işbirliğini sorgulama işine gelmiyor, çünkü sorgulamaya kalkıştığı anda İngiliz
emperyalizminin karşısında yer almak zorunda olduğunun bilincinde. Bu işbirliği
ya da ittifakın Yunan halkına ne tür olumlu getirileri olmuştur acaba? Buna
yanıt veremez, çünkü verdiği anda üzerine inşa etmek istediği düşünceleri
bizzat kendisi çürütmüş olur. Bu nedenle kaçamak yollara başvurmakta, kelime
oyunlarının arkasına saklanmakta. Örneğin Teşkilat-ı Mahsusa için ‘mazlum
halklar kategorisinde değerlendirilemez’ diye bir ucube üretmekte. Kimsenin
Teşkilat-ı Mahsusa eşittir mazlum halktır diye bir değerlendirme yapmamıştır.
İşgale uğrayan Anadolu’yu mazlum ülkeler, Anadolu halkını mazlum halklar
katagorisinde değerlendirmiştir. Bu, aynı zamanda ‘ordu eşittir halktır’
anlayışının dolaylı kabulüdür. Niçin böylesi yollara başvurduğu bellidir; başka
türlü ‘ulu’ ya da ‘mit’ ler yaratılamaz. Nereden bakılırsa bakılsın, İngiliz
emperyalizminin çok sinsi bir propagandası yapılmaktadır.
Beşikçi’ye sormak gerekiyor,
emperyalist güçler Anadolu’ya niçin geldiler? İşgal etmek amacıyla mı, yoksa
Ermeni ve Rumlar’ı yerleştirmek için mi geldiler? Yani birer hayır kurumları,
daha doğrusu göçmen yerleştirme kurumları olarak mı geldiler?
Bu sinsiliğin altında bir başka
neden daha var, o da, birinci ve ikinci dünya savaşlarını dünya pazarlarını
bölüşüm, emperyalist paylaşım savaşı olarak görmeme vardır. O’na göre
emperyalist paylaşım, komünistlerin uydurmasıdır!
Yazar, Kürtler, Ermeniler ve
Rumlar için mangalda kül bırakmazken, ana meseleye değinmekten sürekli
kaçınıyor. Var olan ulus-devlet çözümlemesinin karşısına ikinci bir
‘ulus-devlet’ çözümlemesiyle dikilmekte. Acaba aslı dururken, ikinci bir
ulus-devlet çözümlemesi niçin sunuyor? Bu noktada kendi kendini çürütmüş
oluyor. Nereden bakılsa çelişkiler yığını. İttihat ve Terakki geleneğinden
hareketle, Kemalist çözüm önerisinden başka bir şey değildir. Başkalarının
ulus-devlet çözümlemesi Kürt, Ermeni, Rum ve Asuriler için kötü oluyor, ama
kendi ulus-devlet çözümlemesi her nedense pek ‘hayırlı’ oluyor.
Beşikçi’nin ulus-devlet
çözümlemesinden hareketle, Ermeni halkı için önerisinin ne olduğu, henüz
anlaşılmış değil. İçi boş kelimelerle dama oynamaktan vazgeçip soruna açıklık
getirmek zorundadır; örneğin Ermeniler, Kars ve Ardahan’dan Van’a kadar olan
bölgeyi geri istiyorlar. Yani bugünkü Ermenistan Devleti’nin, sınırlarını, bu
bölgeyi içine alacak biçimde genişletmesini onaylayıp onaylamadığını şimdiden
belirtmelidir. Ayrıca, Ermeniler, ‘Müslüman eşraf’larca el
konulmuş ‘...ev, konak, bağ, bahçe, zeytinlik, tarla, mandıra, atölye gibi
mallarına...’ tekrar kavuşmak istiyorlar. Bu durum karşısında çözüm
önerisi nedir acaba? Doğal olarak harkes bunu merak ediyor. Aynı durum,
Asuriler için de sözkonusu. Bu konuda bugüne kadar çözüm ileri süren herhangi
bir kitap veya makale kaleme aldığı görülmedi. Bu ve benzeri konulara içerik
kazandırmadığı sürece taklitcilikten öte bir şey yapmış olamaz. Yine, el
koydukları Ermeni ve Asurilerin mallarını tekrar geriye vermeleri için Müslüman
Kürt eşrafına da bir çağrıda bulunmalıdır. Böylece inandırıcı olduğunu
göstermiş olur. Postu İstanbul’a serip işkembe-i kûbradan atacağına,
Diyarbakır’da oturmaya başlayıp bu konuda en azından bir ‘sivil girişime’ ön
ayak olabilir. İleri sürdüğü görüş ve düşünceler doğrultusunda ciddi, dürüst
olmanın bir ölçüsü de budur. Malum ‘tarihi’ tespitlerinden hareketle, Kürtler’ le
Ermeniler ve Rumlar arasında ne geçmişte ne de günümüzde herhangi bir ‘çelişki’
ve ‘düşmanlık’ olmadığı için, böylesi bir girişimin çok kısa zamanda başarıyla
sonuçlanacağından emin olması gerekir. Bu kadar ‘kolay’ çözümlenecek sorunu
bugüne kadar ertelemesini anlamak mümkün değil. Dahası var; Türklere,
Asurilere, Araplara, Azerilere vb. halklara yönelik bulduğu çözümler nelerdir?
Bir önemli konu daha var, Rum
sürgünleri. Yine o meşhur ‘tespit’lerinden hareketle, Rumların bağ-bahçe,
mandra, atölye vb. mallarını tekrar elde etmeye yönelik somut öneriler, daha
doğrusu çözümler ileri sürmek zorundadır. Rumlar, özellikle Ege Bölgesi başta
olmak üzere Akdeniz ve Marmara Bölgelerinin batısına geri döndüklerinde nasıl
bir statü sahibi olacaklar? Rumların büyük çoğunluğu, bu bölgelerin Yunanistana
bağlanmasını ve giderek İstanbul’un en azından Batı yakasının devredilmesini
istemektedirler. Tekrar ‘Konstantipolos’a kavuşmayı arzulamaktadırlar. Bu
konuda bugüne kadar üstü kapalı mesajlar verme yerine daha açık olmalıdır.
Ayrıca, bu koşullarda, geriye
kalan İç Anadolu Bölgesi ile sınırlanacak olan Tükiye Cumhuriyeti’nin devamı
sağlanacak mı sağlanmayacak mı? Eğer sağlanacaksa, bu devlet sunni mezhebine
dahil Türk halkının bir devlet mi yoksa alevi mezhebine dahil Türk halkının bir
devlet mi olacak? Veya bu bölgenin de ikiye bölünüp mezhepsel temelde
sunnilerden ve alevilerden iki ayrı cumhuriyet mi oluşturulacak? Daha açık bir
ifadeyle söyliyecek olursam, İsmail Beşikçi, birinci dünya savaşı döneminde
Anadolu için öngürülen Wınston Churcıll planını hayata nasıl geçirecek acaba?
Bu anlamda meşhur ulus-devlet çözümlemesini bugünden bir zemine oturtmak
zorunda. Bu sorunlar ‘devlet sorunu’ derse, o zaman sadece bir aldatmacı
olduğunu kabul etmiş olur. Eğer aldatmacılık yapmıyorum diyorsa, devletçi
elitçilerle kolkola Serbest Fırkacı rolü oynamaya son vermelidir.
Sonuç olarak, Kürtler’in
varlığını ispatlama eyyamlığından ulus-devlet çözümlemesine ulaşılırsa, işte
böylesi sorunlar ortaya çıkar. Ama bu sorunların hiç biri, bayımız için önemli
değil; oluk gibi kan akıtarak tüm sorunları bir çırpıda çözümleyeceğini iddia
ediyor.
Yazar tarihi gerçekleri örtbas
etmek için akla gelmedik zorlamalarda bulunuyor. Kuva-i Milli’nin Osmanlı
Devleti’nden kalma olanakları kullanarak hareket ettiğini, bu nedenle de
herhangi bir sıkıntı içinde olmadığını söylerken, ‘Kürt önderi’ ilan ettiği
kişinin de ‘yoktan varetme’ uğraşı içinde olduğunu, daha doğrusu yoktan nasıl
varettiğini ispatlamak için binbir dereden su getirmekte. Tüm zorlamalarının
altında yatan esas neden de, ‘önderim’ dediği kişiyi ve PKK’yı aklama
uğraşıdır. Ama çabası boşuna; aklamaya çalıştığı önderi, her şeyini açığa
vuruyor. Çoktan açığa çıkmış ilişkilerini saklamanın artık anlamsız olduğunu
düşünüyor. Yani Beşikçi’nin tüm dayanaklarını çürütmekte. Bu noktada ‘Kürt
önderi’ olarak lanse etmeye çalıştığı ve her eyleminden övünç duyduğu kişinin
itiraflarından sadece bir kaç örnek vererek, bu ‘Küçük karşılaştırma’yı mümkün
olduğunca kısa tutmaya özen göstereceğim. Bu arada ‘Başkan Apo artık, Kürt
halkının önderi durumundadır’* diyen Beçikçi’nin, “ister doğrudan
ister dolaylı olsun düzenin yetiştirmediği bir ilişki (yani
istihbarat örgütleriyle içiçe olunmadan. BN) kolay kolay halka mal olmaz”
(Devrimin Dili ve Eylemi,s.121) diyen Öcalan’ın belirlemesine nasıl
sıkı sıkıya bağlı olduğu kendiliğinden açığa çıkacaktır.
Yazar, malum kişi için
yukarıdaki cümleyi sarfeder- ken, O kişinin “Ben önderim, bu da eşittir
Kürdistan. Kürdistan da eşittir savaş derim.”** buyruğundan hareket
ettiğini biliyoruz. Böylesine ‘önder’ düşkünü olması ise hiçte tesadüf
değildir. Özellikle 1930’lardan itibaren hızla bürokratlaşan, farklı
düşünceleri bir tarafa atıp, tüm toplumu tek bir ideoloji içinde eritmeyi
amaçlayan elitist anlayıştan yola çıktığını söylemeliyim. Dikilecek heykellerin
zemin taşlarını yerleştirmenin uğraşını veriyor. Aslında Beşikçi, hareket
ettiği zemin üzerinden Kürtler’in ‘Kadro’sunu oluşturma gayreti içinde ve
buradan hareketle Bayar’cılık oynamaya çalışıyor. Bilindiği gibi,
‘Büstleştirme’ hareketi Tek Şef’in ürünü olduğu kadar Bayar’cılığın da
ürünüdür. Bu anlamda dile getireceğimiz gerçekler adeta madalyonun iki yüzü
gibidir; madalyonun bir yüzünü Öcalan ve PKK, diğer yüzünü de İsmail Beşikçi
oluşturmaktadır.
Beşikçi’nin, Kürtleri ‘yoktan
vareden’ olarak tanımla dığı ve ‘Kürt önderi’ ilan ettiği Öcalan’ın, nasıl
yetiş- tirildiğini ve kimler hizmet ettiğini görelim. Öcalan’ın kaleminden
dökülen itiraflarla ‘Küçük bir karşılaştırma’ yapalım;
1-‘…Ordu ve Kuva-i Milliye
birbirlerini tamamlamak- tadır, birbirlerinden güç almaktadır.’*
Peki, Öcalan kimi
tamamlıyormuş; geçmişin Kuva-i Milliye-ordu işbirliği, yerini, günümüzde,
Öcalan-derin devlet ilişkisine bırakıyor;
“Halk adına işbirlikçi bir
ilişkiye yöneliyorum (…) Bu adamlar öyle bildiğiniz gibi değil, sana bu kadar
masraf yapacaklar, hiç peşini bırakırlar mı? Devletin kendi adamlarına
dayanarak gurubumu inşaa ediyorum. Beni sağ bırakırlar mı?” (Devrimin Dili ve
Eylemi, s. 122)
“Ben hem solculuk, hem
kürtçülük ve hem de iyi bir sosyal yaşam düzenlemek istiyorum. Hem de bunlar
birbirini beslesin, güçlendirsin istiyorum.” (age,s.121)
‘Kuva-i Milliye
örgütlenmesinin temelinde Rum sürgünleri ve Ermeni soykırımı sonunda yağmalanan
Rum mallarının, Ermeni mallarının elden çıkarılmaması dürtüsü vardır.’*
Öcalan’da ise ‘dürtü’ daha bir
farklılaşıyor, zenginleşiyor; bir-iki değil, aynı anda devreye birçok dürtü
birden giriyor. Öcalan’ı harekete geçiren dürtüler;
“Allahın serserisi, ne
istiyorsun? Kadın dersen kadın, para dersen para! Apartman dersen apartman al;
ye, içinde yat! Ben de bu noktada, tam bir paşa oğlu gibi davranıyorum. Daha
fazla para! Kendinizi daha fazla çalıştırın! Çok ilginç, ayarlama çok önemli
(!!) burju- vaziyi nasıl çalıştırıyorum” (!!) (age, s. 110)
2. ‘Kuva-i Milliye
hareketi, Osmanlı Devleti'nden dikkate değer bir devlet bürokrasisi
devralmıştır.(...) PKK'nin ise, kendi örgütünden başka dayanabileceği bir güç,
destek alabileceği bir yapı yoktur.’*
Öcalan her koşulda da
dayanacağı birilerini bulmuş; Kuva-i Milliye Osmanlı bürokrasisine dayanmış,
Öcalan da sadece derin devlet olanaklarına değil, Türkiye Cumhuriyeti
bürokrasisine, en önemlisi de MİT’e dayanmış;
“Apo’yu MİT Kürdistan’a
göndermiş diye bir haber vardı. Bu aslında devletin içindeki odakların
birbirini suçlamak için söyledikleri bir sözdür. Aslında gönderme değil de
onların elindeki ilişkidir.” (age, s. 112)
3-Beşikçi Kuva-i Milliye'nin
yol, posta, telgraf, telefon vb.her türlü sisteme sahip olduğunu uzun uzun
anlattık- tan sonra, ‘PKK ise, kurulduğu günlerde, bu konularda
kullanabileceği, seferber edebileceği hiçbir sisteme sahip değildir.’
* diyor ve Öcalan için adeta içler acısı bir tablo sergileme gayreti içine
giriyor. Ama gerçekleri örtüleme çabaları boşuna. Partiyi MİT’e kurduranın,
kara yolu, deniz yolu, posta, telefon vb. olanaklarını kullanmak için çareler
aramaya ne ihtiyacı var? Öcalan ne kadar çok olanağa sahip olduğunu saklamıyor.
Kullanılabilinecek tüm sistemler hazır halde gümüş tabakta Öcalan’a sunulmuş;
“Düşünün, devlete Kürt partisi
kurduruyorum (…) biz devrimci Kürt partisini nasıl MİT’e dayandırarak
kurduysak, Kürt devletini de (şimdi işte içinde olduğumuz bu Güneydeki
devlet)Türk devletine dayandırarak kura- cağız.” (age, s. 117)
4-‘Osmanlı Devleti'nden Kuva-i
Milliye'ye işleyen bir dış ilişkiler ağı, işleyen bir örgüt kaldı.(...) PKK
ise, dış ilişkiler ağını zaman içerisinde geliştirdi. Bunun ne kadar olumsuz,
yoksul koşullarda geliştirildiği yakından biliniyor.’*
CIA, Almanya istihbaratından
tut da İngiliz M16’ya kadar geliştirilen ‘dış ilişkiler’in yanısıra, Yunan,
İran, Ermenistan ve en önemlisi de Saddam’ın istihbarat örgütleriyle Bekea’da
görüşmelerde bulunan Öcalan, MİT’e parti kudurma ‘becerisi’ni uluslararası ilişkilerde
de göstermiştir. Bu görüşmelerle ilgili foğtoğraflarının boy boy gazetelerde
yer aldığını herkes biliyor. Ayrıca bu ilişkilerini, katıldığı televizyon
konuşmalarında da inkâr etmemiştir. Beşikçi’nin bunlardan haberdar olmaması
mümkün değil.
Yine gerçekleri çok iyi bildiği
için, cımbızlamalarla PKK’yi dünyada ve Avrupa’da temize çıkarmaya çalışı- yor;
‘19. yüzyıl sonlarında,
20. yüzyıl başlarında, Kürtler'in dünyada, Avrupa'da çok kötü bir imajı vardı.
Kürtler, Batı kamuoyu tarafından, "eşkiya", "haydut",
"çapulcu", "durmadan adam öldüren", "durmadan yağma
yapan", "biraz da insana benzeyen bir varlık" olarak değer-
lendiriliyordu,...’*
Yine klasik, ezbere yapılmış,
önyargılardan kaynaklanan, ülkede olduğu gibi Avrupa’da da Apocular’ı imdada
yetiştirmenin önhazırlığı niteliğinde bir değerlendirme daha. Yazar Avrupa’ya
çıktığında, karşılaşacağı ilk sorunun ne olacağını çok iyi tahmin ettiğinden
‘temizleme’ çabası içine giriyor ama beyhude. Apocular’ın işledikleri
cinayetlerle, esrar-eroin kaçakçılığıyla, gasp ve soygunlarla, haraç vb.
çapulculuklarla Kürt toplumunu nasıl lekelemeye çalıştıkları apaçık ortada. Bu
konularda Avrupa basını ve yayınından derlenecek haberler ciltler doldurur. 19
ve 20. yüzyıllarda Avrupa bilim adamlarının araştırma ve incelemelerinden, bir
çok yazarın Kürtler üzerine yazdığı yazılardan haberdar olmadığını söyleyemez.
Tam tersi, bu gün Apoculuk denildiğinde Kürtler, vahşi, cinayetler işleyen,
haydutluk ve çapulculuk yapan, haraç toplayan bir topluluk olarak tanımlanmaktadır.
Bay Beşikçi’nin bu konuda Avrupa bilim adamlarının, yazarlarının, aydınlarının
ve bir çok politikacının verdiği tepkileri, yaptıkları protestoları inkâra
yeltenmesi acınacak bir durumdur.
5- ‘İktidara dayanan,
iktidardan güç olan bir hareket değil, iktidara karşı geliştirilen bir
harekettir.’*
Her koşulda iktidara dayanarak
geliştiğini, hem de oyun oynamadan, rol dayatmadan, iktidarın gönüllü bir
neferi olduğunu Öcalan inkâr etmezken, acaba Beşikçi’ neyin çabasını
yürütmekte?
“Abartmasız söylüyorum;
rol dayatmadım, oyun oynamadım.” (Devrimin Dili Ve Eylemi, s. 152)
‘Kontrolden çıktığımı
anladıkları anda derhal öldürebilirler. Sonuna kadar bağlı olduğumu anı anına
tekrarlamam lazım.’ (age,s.155)
Yazarın bahsettiği ‘ideolojik
farklılığa’ gelince: Öcalan Derin devletle ilişki içinde Kürt halkının kanını
dökmek için bakın nasıl bir ‘ideoloji’ üretmiş;
“Çok kan dökülecektir, ama
bu temelde olduktan sonra bunun da zararı yoktur. Kan sadece bizi daha fazla
yıkar, temizler. O kadar çok kirliyiz ki, ne kadar çok kan dökersek Kürdistan o
kadar çok temizlenir, yaşamaya layık bir ülke haline gelir. Onun için ben,
kanın dökülme- sinden çekinmiyorum.” (Abdullah Öcalan, 12 Eylül Faşizmi ve PKK
Direnişi, s. 487)
“savaş bir tanrıdır” ve
"Tanrıya ne kadar tapınırsan, savaşa da o kadar tapınacaksın.”**
Mahmut Esat Bozkurt’tan
fazlasıyla esinlenmiş olduğu açıkça ortada; karşısında oturan Kürt topluluğuna
hitap tarzı, hiçbir yoruma gerek bırakmıyor. Bir halka karşı duyulan kin ve
nefret ancak bu biçimde dile getirilir;
“Yüzlerinize baktığım zaman,
’bunları değiştirmek, dönüştürmek en az düşmanı vurmak kadar emredici bir
ilkedir’ diyorum”**
“Çıkış yapanlarınız da öyle fazla boy
vermiyor. Şu ortaya çıktı ki, büyükleriniz, ana babalarınız sizi güçlü
yetiştirmemiş”**
“Bazıları bir eşek kadar bile hızlı
yürüyemiyor.”
“Yine ne kadar ölümcül ve çürük
olduğunuzu ortaya koyduk”**
Beşikçi ise, bunları, ‘Kürt
toplumunun analizi ve ‘Kürt insanının çözümlemesi’ olarak kabul ediyor.
İslamcılık mı istiyorsunuz, o
da var; efendisine rol dayatmayan, oyun oynamayan birinin, islamcılık yapması
bir tarafa, kendini ‘Tanrı’ ilan etmesinde o kadar yadırganacak bir durum yok.
“O’nun (A.Öcalan
kastediliyor.BN.) tanrısal bir güç olarak değerlendirilmesinin en başlıca
sebebi de, onun anlaşılmasının zorluğundan kaynaklanmaktadır.” (Dev- rimin Dili
ve Eylemi, s.12)
“Yeri-göğü, taşı-toprağı, canlı
ve cansız tüm varlıkları yoktan var eden, vardan da yok edecek olan, ay ve
güneşin şavkıyla tüm karanlıkları aydınlatan, iyi ile kötüyü ameline göre
cezalandıran ya da mükafatlandıran en son dinimiz olan Müslümanlığı yeryüzüne
yaymak için Hz. Muhammed’i (S.A.V.) yaratan ve (....) Kürdistan halkının
önderliğini yapmasını emrettiği Abdullah Öcalan’ı başımıza önder eden Yüce
Rabbimize şükürler ederiz. Yine Yüce Allahımızdan dileriz ki, zalimlere ve
kafirlere karşı, ezilen mazlum halkların, hak sahibi insanların başından, hak
arayan böyle önderler eksik etmesin.” (PKK, İslam Dinini İstismar Eden Emper-
yalizmin Uşağı T.C’yi Tecrit ve Teşhir Edelim)
İsmail Beşikçi’de başında
böylesi bir önderi olduğu için şükretmeye devam etsin. Devam etssin ki, sırat
köprüsünden geçmeye hak kazansın, yoksa ateşler içinde yanmayı hakeder.
Yerlerde sürünmeyi göze alarak yaptığı dualar, umarım ‘savaş tanrısı’
tarafından kabul edilir.
Ettiğin dualar seninle olsun
İsmail Beşikçi.
BAKİ KARER
Aralık 1998-Ocak 1999
KAYNAKLAR
*Sexwebun. İsmail Beşikçi değerlendiriyor...
27 Kasım 1988, Kürdistan İşçi Partisi (PKK)’nin
kuruluşunun yirminci yıldönümü.
** A.Öcalan. Devrimin Dili ve Eylemi.
*** Yaşasın ölüm! Franko generallerinin
attığı slogan.
BEŞİKÇİ KÜRTÇÜLÜĞÜ
YA DA
BİR TÜRKÜN KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİ
Bu yazımın başlığını
‘Üsküdar’da Sabah Oldu’ koya- caktım ama güncel bir konu irdeleneceği için
bunun pek uygun olmayacağını düşündüm. Daha açık bir isim altında konunun
irdelenmesine karar verdim. Bu nedenle makaleme ‘Beşikçi Kürtçülüğü ya da Bir
Türkün Kürt Milliyetçiliği’ başlığını koydum.
Öttürülen borazanla Üsküdar’da
sabah olduğunu tüm yolçular farketti. Bu sefer ki borazan biraz farklıydı; bir
ucu İmralı’da bir ucu Üsküdar’daydı.
İmralıdan üflenen borazan sesine karşı her telden
bir tepki geldi.Oysa işler gayet ‘yolunda’ gidiyordu; şimdiye kadar alan da
memnundu veren de. Kompartımanlarda oturanların çoğu sabah şafağının
sersemliliğiyle adeta ne yapacağını şaşırmıştı. Herkesin birbirine sorduğu tek
bir soru vardı; neden terkedildi?
Bugüne kadar istenildiği gibi
yönlendirilen İsmail Beçikçi’nin kalemine artık ihtiyaç duyulmuyordu. Yıllarca
kullanılan kalemin ortaya çıkan yeni koşullarda gereksiz olduğu ilan edildi.
Terkedilme karşısında
şaşkınlığını gizleyemen İsmail Beşikçi, ‘Hayal kırıklığına uğradığını’
açıklamakla yetindi. Belli ki, panikleme, korku vardı. Çünkü yapılan açıklamayı
‘tehdit’ olarak kabullenmişti. Aslında terke- dilmeyi bir türlü hazmedememe
sözkonusuydu. Hangi biçimde olursa olsun yollar ayrılmıştı bir kere. Tartışıl-
ması gereken İsmail Beşikçi ile yolların ayrılma nokta- sına neden
gelindiğidir. Bu sorun ‘tehdit’ hay-huy larla ört-bas edilemez. Çünkü bu güne
kadar çok insan tehdit edildi, çok insan da katledildi. Beşikçi ise bu
tehditleri ve cinayetleri her alanda ve her biçimde destek ledi. Hatta
katledilmiş insanların arkasından, kendilerini savunma imkanlarının olmadığını
bile bile her türlü hakareti yaptı. Üstelik hızını alamayıp yaşayanları da
‘Ölüler’ listesine ekledi. ‘Yeni tanrılar’ yaratmanın önünde diyelenlerin hepsi
‘hemen katledilmeli’ diye sağa sola mesajlar gön- derdiğini unutmuş olamaz.
Acaba halen gecenin sessiz- liğini bozacak ‘mutlu’ haberler peşinde mi? Umarım
lis- tesine aldıklarının tümünün üzerine çizik atamaz.
‘Sosyolog’ yaptığı ‘araştırma
ve incelemelerde’ nasıl oldu da yol ayrımına gelindiğini görememişti?
Bence çözümlenmiş bu düğümün üzerinde durmak gerekiyor. Acaba hareket
ettiği sahayla ilgili araştırmalarında mı yoksa eline sıkıştırılmış ‘teorik’
bilgilerin irdelenmesinde mi hatalara düşmüştü? Sahayla ilgili yaptığı
araştırma- larda elde ettiği bulguları yeterince irdeleyemeyip yanlış teorik
sonuçlara mı ulaştı? Ya da saha incelemesiyle yetinip, bulgularını ‘teorik’
araştırmalarla beslemeyi mi ihmal etti? Veya Türkiye genelinde egemen olduğu
gibi siyaseti sosyal bilimin önüne çok mu çıkarmıştı? Belki de, Comte
pozitivizminden çok Durkheim’i tersinden yorumlayarak Öcalan tapıcılığına
başlaması Beşikçi’nin terkedilişini sağladı. Oysa Comte’nin sıradanlaşmış
başeğiciliğiyle yetinseydi, hiç bu kadar dikkat çekmeye- cekti. Ama radikal
tapıcılığın, putlaştırıcılığın öncü figu- ranlığına oynaması ister istemez
işleri biraz bozdu. Daha doğrusu, ‘Tanrı’nın belirlediği kuralların dışına
çıktı.
Beşikçi masa başında korelasyon
katsayılarını arttırarak ‘mit’ yaratma çabalarının sonuçlarını almıştır. Bu derece
ciddi bir sorunu salt ‘tehdit’le geçiştirmeye kalkma ciddiyetle bağdaşmaz.
Evet, gelinen noktada Beşikçi, yeni bir ‘sosyal araştırma stratejisi’
oluşturmak zorunda kalmıştır. Acaba bundan sonra, salt olgulara vurgu yapmaktan
vazgeçip aklın eleştiriciliğini mi temel alacak, yoksa tam bir teslim bayrağı
çekerek, yeni ‘araştırma ve incelemeleri’ sonucu irrasyonelizmle arasındaki
köprüle- ri daha mı sağlamlaştıracak? Bekleyip göreceğiz.
Bir diğer nokta da, Ziya
Gölkap’a benzetilmeye neden bu kadar isyan edildiğini bir türlü anlamadım.
Karşılaş- tırmanın farklı bir zeminde ele alıp incelenmesi gerekirken, birden
bire etnik kökene indirgenerek, sığ bir zemine çekildi. Kimi’ ‘Beşikçi’nin
köken sorunu yoktur’, kimi de, ‘Kürt ideologodur’, dolayısıyla ‘Gökalp’la
karşılaştırılamaz’, demeye başladı. Oysa, kimse Beşikçi’nin Türk bir ailenin
çocuğu olarak dünyaya geldiğini inkar etmiyor, yani kimse ‘Türk değildir’ diye
bir tartışma yürütmüyor.
Bu noktada Beşikçi’den beklenen
kaçamaklı yanıtlar değil, ‘meslektaşı’ Gölkalp’la arasındaki farklılıkları
ortaya koyan bir tavır beklenirdi. Hiç olmazsa yeni dinler yaratma peşinde
olmadığını, sırf olgulardan hareket ettiği için sosyolojik hatalara düştüğünü
açıkça söyliyebilirdi.
Ziya Gölkap Rıza Nurl’a çalıştığı için ‘iktidarın
adamı’ olmakla da eleştirilmiştir. Beşikçi’de Öcalan’la çalışarak
‘sosyolojik araştırmalar’ yapmış ve böylece egemen güçlerin bir kanadı yanında,
daha açık bir ifadeyle, devlet yönetiminde bulunan bir tarafın yanında yer
aldığı için eleştirilmekte. Bu ortak benzerliklere karşı acaba bir di- yeceği
yok mu? Hele her ikisinin pozitivizmciliği, tarihi yorumlamalardan hareketle
çıkarsamalarda bulunmaları başlı başına tartışılması gereken konu. Sonuç olarak
şunu söyliyebilirim; Biri Türkçülük yapmışsa diğeri de Kürt- çülük yapmıştır.
Bu noktada kökenin hiç önemi yoktur. Sonuçta her ikisi de İttihat Terakki
geleneğinin ada- mıdırlar. Ama bir farkla; biri öncü, diğeri takipci.
Baki karer
10/01/2009