6 Nisan 2009 Pazartesi

İT ÜRÜR KERVAN YÜRÜR III



İT ÜRÜR KERVAN YÜRÜR (III)

ΙΙΙ 

    Ne idüğü belirsiz Xoce denilen mahlukatın kamuoyunu yanlış bilgilendirme gayretlerinin altında nelerin yattığını çoğu çevreler bilmekte. Almanya’yı vatan edinmiş, daha doğrusu, Almanlaşmış bu zat oturduğu yerden bir başka halk için ahkâm kesip durmakta. Hiç bir engel olmamasına karşın ‘Doğduğun topraklara neden gitmiyorsun, ait olduğunu iddia ettiğin halkınla niçin yaşamıyorsun?’ denildiğinde ise, ‘Gidemem, ben Almanlaşmışım, illada burada tırşıklanacağım’ diyor. O zaman ye Alman tırşığını otur aşağı... Kürt halkı için orada burada ahkâm kesmenin bir anlamı yok. Ama adam şefine yalakalık yapmanın gayreti içinde, açıkçası, provakatörlüğü meslek edinmiş bir kere. Yalakalıkta öylesine sınır tanımaz bir duruş sergiliyor ki, şefine övgüler dizen, barışın sembolü olmuş halk önderleriyle eşit düzeyde tutan herkesin önünde secdeye durup ökçe yalayıcılığı yapıyor.

    Almanya’nın göbeğinde yeniden ‘Medeniyetten uzak kalma pahasına dağlara çekilme’leri terennüm edip duruyor. Yani, Apoculuğun iflah olmaz dalkavukcusu olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Daha da ileri giderek faşist düşüncenin nasıl iflah olmaz savunucu olduğunu göstermek için Arap ulusuna hakaretler etmeyi, küfürler savurmayı ihmal etmiyor. Böylece, karanlık dehlizlerin pintisi olduğunu şefine ispat etmiş oluyor. Sadece şefiyle yetinmediği belli; Alaman dazlaklarının öğretilerini iyi ezberlemiş. Yakın zamanda ‘ben bir Mengeneyim’ derse hiç kimse şaşmasın. Xoce, malum kimliğini saklama gereği duymuyor artık. Bunun da bayağı ‘ileri’ bir adım olduğunu kabul etmek gerekir.

    Binbir türlü cambazlıklarının karşılığını bulamayınca da, yalvarış yakarışlarla ‘arka bahçesini’ karıştırmaya başlıyor. İçinde bulunduğu çirkef yaşantıyı genelleştirmeye kalkışıyor. Gurur verici taploları örnek alması gerekirken, çirkefliklerle dolu taploları dayanak noktası seçmekte. ‘Arka bahçem düzgün olsaydı, beni daha üst postlara getirirdiniz’ demek istiyor. Artık arka bahçesini terk ettiğini, kendine ‘çeki-düzen’verdiğini ve bunun kabullenilmesi gerektiğini ağlamaklı bir biçimde dile getiriyor.  

    Tüm bu yalvarmalara karşın, Xoce’nin şefi insafa gelir mi bilemem, ama sanıyorum, yalvarıp yakardığı şefi, şimdilik Küçük’le yetinmesini ve ‘büyükelçi’ röportajlarına devam etmesini salık veriyor. Aynı zamanda ajandalarındaki telefon ve adresleri zenginleştirmesini istiyor. Kölece hizmetlerinin karşılığını bulup bulmayacağını bilmiyorum. Bekleyip görmek gerekir.

    Ama tüm uğraşlarına karşın iki cami arasında kalmış beynamaz olmaktan bir türlü kurtulamıyor. Kutulamadığı için de habire kıyısından köşesinden itiraflarda bulunup duruyor. Şefiyle birlikte Mehmet Şener cinayetini nasıl organize ettini detaylarıyla anlatma yerine, katili nasıl koruduğunu ve birlikte ülkeye nasıl giriş yaptığını açıklıyor. Oysa Mehmet Şener için Muhabarat binasına nasıl ve kimlerle gittiğini, binada kimlerle görüştüğünü, anı anına bilgi akışını nasıl sağladığını ve daha bir çok şeyi anlatmaya yanaşmıyor. Cinayet ekibini nasıl oluşturduğunu, Mehmet Şener’in ölüm haberi gelir gelmez duyduğu sevinci ve bir an evvel İstanbul’a nasıl koştuğunu anlatmıyor. Cinayetten hemen sonra şefine sunduğu sayfalar dolusu itirafnamenin hatırlanmasını hiç istemiyor.

    Ayrıca itiraflarını Mehmet Şener’in katiliyle sınırlı tutuyor. Öncekileri tümüyle untturmaya çalışıyor; Kızıltepe ve Derik’te KUK’cu gençleri nasıl kurşuna dizdiğini, arabalarını nasıl taradığını, onlarca kişiyi nasıl yaraladığını neden anlatmıyor? Silah zoruyla halka koyunları kestirip nasıl ziyafetler çektiğini, Batman ve Nuseybin köylülerinin cüzdanlarını nasıl soyduğunu itiraf etmesi gerekir. Yine, İstanbul’da yaptığı kaçakçılığı, kaçakçılık yaparken kimin hücresi olarak çalıştığını, Van’dan teslim aldığı esrar ve eroin partilerini yurtdışına nasıl gönderdiğini anlatmalıdır. Evet, Hoca ya da Xoce denilen ‘şef’ dalkavuğu, bunlar ve benzeri işlediği suçları itiraf etmelidir. Bu suçları itiraf etmesinin önünde Almanya’da hastahaneden aldığı ‘deli’ raporunun engel olacağını sanmıyorum. Çünkü başkalarına geldi mi ‘akıllı’ olan Xoce, sorun kendisine gelip dayandığında niçin deli raporunun arkasına sığınıyor?

    Bu arada Almanya’da, Danimarka’da ve İsveç’te kimleri dolandırdığını itiraf etmesini de beklemiyor değilim.  Benden çaldığı 27 kitabın akıbetini de öğrenmek istiyorum. Bir dönem fotokopi yapıp oraya buraya sattığını biliyorum, onların da bir bilançosunu çıkarırsa çok iyi olur. Yaptığı tüm bu ahlâksızlıkların ‘hi hi’lerle geçiştirilecek ahlâksızlıklar olmadığını artık bilmek zorundadır.

25.04.2009

Baki karer         


 
 

Beşikçi Kürtçülüğü

wwww.karerbaki.com



BEŞİKÇİ KÜRTÇÜLÜĞÜ
YA DA
BİR TÜRKÜN KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİ


    Bu yazımın başlığını ‘Üsküdar’da Sabah Oldu’ koyacaktım ama güncel bir konu irdeleneceği için bunun pek uygun olmayacağını düşündüm. Daha açık bir isim altında konunun irdelenmesine karar verdim. Bu nedenle makaleme ‘Beşikçi Kürtçülüğü ya da Bir Türkün Kürt Milliyetçiliği’ başlığını koydum.
    Öttürülen borazanla Üsküdar’da sabah olduğunu tüm yolçular farketti. Bu sefer ki borazan biraz farklıydı; bir ucu İmralı’da bir ucu Üsküdar’daydı.
İmralıdan üflenen borazan sesine karşı her telden bir tepki geldi.Oysa işler gayet ‘yolunda’ gidiyordu; şimdiye kadar alan da memnundu veren de. Kompartımanlarda oturanların çoğu sabah şafağının sersemliliğiyle adeta ne yapacağını şaşırmıştı. Herkesin birbirine sorduğu tek bir soru vardı; neden terkedildi?
    Bugüne kadar istenildiği gibi yönlendirilen İsmail Beçikçi’nin kalemine artık ihtiyaç duyulmuyordu. Yıllarca kullanılan kalemin ortaya çıkan yeni koşullarda gereksiz olduğu ilan edildi.
Terkedilme karşısında şaşkınlığını gizleyemen İsmail Beşikçi, ‘Hayal kırıklığına uğradığını’ açıklamakla yetindi. Belli ki, panikleme, korku vardı. Çünkü yapılan açıklamayı ‘tehdit’ olarak kabullenmişti. Aslında terkedilmeyi bir türlü hazmedememe sözkonusuydu. Hangi biçimde olursa olsun yollar ayrılmıştı bir kere.
   Tartışılması gereken İsmail Beşikçi ile yolların ayrılma noktasına neden gelindiğidir. Bu sorun ‘tehdit’ hay-huy’larıyla ört-bas edilemez. Çünkü bu güne kadar çok insan tehdit edildi, çok insan da katledildi. Beşikçi ise bu tehditleri ve cinayetleri her alanda ve her biçimde destekledi. Hatta katledilmiş insanların arkasından, kendilerini savunma imkanlarının olmadığını bile bile her türlü hakareti yaptı. Üstelik hızını alamayıp yaşayanları da ‘Ölüler’ listesine ekledi. ‘Yeni tanrılar’ yaratmanın önünde diyelenlerin hepsi ‘hemen katledilmeli’ diye sağa sola mesajlar gönderdiğini unutmuş olamaz. Acaba halen gecenin sessizliğini bozacak ‘mutlu’ haberler peşinde mi? Umarım listesine aldıklarının tümünün üzerine çizik atamaz.
    ‘Sosyolog’ yaptığı ‘araştırma ve incelemelerde’ nasıl oldu da yol ayrımına gelindiğini görememişti? Bence çözümlenmiş bu düğümün üzerinde durmak gerekiyor. Acaba hareket ettiği sahayla ilgili araştırmalarında mı yoksa eline sıkıştırılmış ‘teorik’bilgilerin irdelenmesinde mi hatalara düşmüştü? Sahayla ilgili yaptığı araştırmalarda elde ettiği bulguları yeterince irdeleyemeyip yanlış teorik sonuçlara mı ulaştı? Ya da saha incelemesiyle yetinip, bulgularını ‘teorik’ araştırmalarla beslemeyi mi ihmal etti? Veya Türkiye genelinde egemen olduğu gibi siyaseti sosyal bilimin önüne çok mu çıkarmıştı? Bel ki de, Comte pozitivizminden çok Durkheim’i tersinden yorumlayarak Öcalan tapıcılığına başlaması Beşikçi’nin terkedilişini sağladı. Oysa Comte’nin sıradanlaşmış başeğiciliğiyle yetinseydi hiç bu kadar dikkat çekmeyecekti. Ama radikal tapıcılığın, putlaştırıcılığın öncü figuranlığına oynaması ister istemez işleri biraz bozdu. Daha doğrusu, ‘Tanrı’nın belirlediği kuralların dışına çıktı.
   Beşikçi masa başında korelasyon katsayılarını arttırarak ‘mit’ yaratma çabalarının sonuçlarını almıştır. Bu derece ciddi bir sorunu salt ‘tehdit’le geçiştirmeye kalkma ciddiyetle bağdaşmaz. Evet, gelinen noktada Beşikçi yeni bir ‘sosyal araştırma stratejisi’ oluşturmak zorunda kalmıştır. Acaba bundan sonra salt olgulara vurgu yapmaktan vazgeçip aklın eleştiriciliğini mi temel alacak yoksa tam bir teslim bayrağı çekerek, yeni ‘araştırma ve incelemeler’i sonucu irrasyonelizmle arasındaki köprüleri daha mı sağlamlaştıracak? Bekleyip göreceğiz.
    Bir diğer nokta da,Ziya Gölkap’a benzetilmeye neden bu kadar isyan edildiğini bir türlü anlamadım. Karşılaştırmanın farklı bir zeminde ele alıp incelenmesi gerekirken, birden bire etnik kökene indirgenerek, sığ bir zemine çekildi. Kimi ‘Beşikçi’nin köken sorunu yoktur’, kimi de ‘Kürt ideoloğudur’ dolayısıyla ‘Gökalp’la karşılaştırılamaz’ demeye başladı. Oysa, kimse Beşikçi’nin Türk bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiğini inkȃr etmiyor, yani kimse ‘Türk değildir’ diye bir tartışma yürütmüyor.
  Bu noktada Beşikçi’den beklenen kaçamaklı yanıtlar değil,meslektaşı Gölkalp’la arasındaki farklılıkları ortaya koyan bir tavır beklenirdi. Hiç olmazsa yeni dinler yaratma peşinde olmadığını, sırf olgulardan hareket ettiği için sosyolojik hatalara düştüğünü açıkça söyliyebilirdi.
Ziya Gölkap Rıza Nurl’a çalıştığı için ‘iktidarın adamı’ olmakla da eleştirilmiştir. Beşikçi’de Öcalan’la çalışarak ‘sosyolojik araştırmalar’ yapmış ve böylece egemen güçlerin bir kanadı yanında,daha açık bir ifadeyle, devlet yönetiminde bulunan bir tarafın yanında yer aldığı için eleştirilmekte. Bu ortak benzerliklere karşı acaba bir diyeceği yok mu? Hele her ikisinin pozitivizmciliği,tarihi yorumlamalardan hareketle çıkarsamalarda bulunmaları başlı başına tartışılması gereken konu. Sonuç olarak şunu söyliyebilirim; Biri Türkçülük yapmışsa diğeri de Kürtçülük yapmştır. Bu noktada kökenin hiç önemi yoktur. Sonuçta her ikisi de İttihat Terakki geleneğinin adamıdırlar. Ama bir farkla; biri öncü, diğeri takipci.
Baki karer
10/01/2009

ROJAVA ÜZERİNE

  ROJAVA ÜZERİNE       Rojava’da   son dönemde olup bitenler, farklı açılardan olabildiğince gündemde tutulmaya çalışılıyor. Pkk-Pyd-Dem...