SEÇİM VE DEMOKRASİ
29 Mart 2009 yapılacak
yerel seçime az bir zaman kaldı. Ama aslında seçim propagandası yasal süreçten
aylarca önce başladı. Başından itibaren çekişme daha çok AKP ve CHP arasında
geçmekte. MHP sürece damgasını vuracak pek fazla bir girişim içinde olmayı
başaramadı. MHP ne kadar çaba gösterse de geçmişinden dolayı çok fazla bir
seçmen tabanına ulaşması zaten pek olanaklı değil. Neredeyse sabitleşmiş yüzde
sekiz ile on barajı arasında dönüp dolaşmakta. Etnik milliyetçi çizgisinde ısrarlı
davrandığı sürece, bu düzeyde kalmaya mahkumdur.
İstanbul, Ankara, İzmir
ve benzeri metropol kentlerde daha çok CHP ve AKP arasında kıyasıya bir
rekabetin yaşanıyor. Ama ne olursa olsun bu kentlerde de sonuç aşağı yukarı
belli olmuş durumda; İzmir hariç diğer metropollerde yine de AKP ezici bir
sonuç alacaktır. Bu gidişle İzmir’in de ne kadar dayanacağı pek belli değil.
AKP’nin, daha doğrusu Recep Tayyip Erdoğan’ın tepkisel çıkışları sonucu İzmir
bir süre daha CHP’nin yanında saf tutacağa benzemekte. Bu yarışta Diğer
partilerin DSP, ANAP ve DYP’nin neredeyse adı bile geçmemekte. Aday
gösterdikleri kişilerin özelliklerinden dolayı belki bir kaç beldede belediye
başkanlıkları alabilirler. Bunlar da mevcut tablonun değişmesinde pek bir
oynamaz.
DTP ise hiçte döneme
uygun olmayan örgütlenme politik tavırlarıyla orta yerde can çekişip durmakta.
Saldırganlığı ve tehditkâr tavırlarıyla bir süre daha durumunu koruyacağa
benzemekte, daha doğrusu rejimin çıkarları gereği DTP biraz daha görmemezlikten
gelinecek. Hakkında açılan kapatma davasının bir türlü sonuçlanmamasının
altında yatan bir neden de budur. Feodalitenin son çırpınışlarını, en önemlisi
de toplumda bölünmüşlüğü temsil ettiği için, kendiliğinden yok oluş sürecine
bırakılmış durumda. MHP ve DYP karışımı bir politikanın loca türünden bir
örgütlenmesi olarak DTP, içinde bulunduğumuz konjektörde boyunduruk altında
biraz daha koşulacak. Zaten bu konuda gönüllü olmadığını söyleyemez. Bir yanı
köylülüğe, feodaliteye, bir yanı da aslında egemen ulus milliyetçiliğine
dayanmakta. Kaldı ki, Kürt nüfusunun ekonomik ve sosyal yapısı irdelendiğinde
egemen güçlerin böylesi bir oluşumu amaçları doğrultusunda kullanmamaları
mümkün değil. Demokrasinin tüm kurum kuruluşlarıyla işlerlik kazandığı
koşullarda zaten böylesi bir örgütlenmenin bir gün bile ayakta kalması
düşünülemez. Bu oluşum ve öncekiler biraz daha gerilere gidilerek irdelenirse,
görülecektir ki, globalist politikaların ve sermayenin belirli noktalara
yoğunlaşmaktan çıktığı döneme tekabul etmesi tesadüflerle açıklanamaz.
Küreselleşmenin tipik
iki önemli özelliğini vurgulamakta yarar var; ‘sivil toplum örgütlenmesi’ ve
diğeri de gezginci sermaye. Elbette her sivil toplum örgütlenmesi sonuçta bir
toplumsal ilişkidir. Yani toplumsal ilişki yumağı içinde çıkarları ortak olan
çevrelerin bir arada kümelenmesidir. Son 20 yıldan bu yana ön plana çıkartılan
”sivil toplum örgütlenmesi” ile küresel sermayenin akışı ve yoğunlaşmasını
birbirinden bağımsız olarak ele alma bizi globalist politikalar konusunda
yanılgılara götürür. Gezginci sermaye gittiği yerde kalıcı, sürdürülebilir bir
ekonomik ve mali yapının oluşmasını engellemek için özellikle doksanlı yılların
başından itibaren yerelliği ön plana çıkarmaya başladı. Dolayısıyla kültürel,
dinsel, mezhepsel ve azınlık çatışmaları yarattı. ‘Yerellik’te ileri sürdüğü
bahane de ‘sivil toplum örgütlenmesi’ yutturmacasıydı. ‘Sivil toplum
örgütlenmesi’ masalını yaygınlaştırırken de ‘demokrasi’ maskesini kullanmaktan
çekinmedi. Oysa her yerellik şu veya bu biçimde genelden uzaklaşma demektir.
Daha açık bir ifadeyle ulusal çıkarlardan, vatandaşlık bağının getirdiği ortak
değerlerden uzaklaşma anlamını taşımaktadır. Ulusal değerlerin karşısına yerel
değerlerin, toplumsal sorumlulukların yerine kişisel veya dar loca çıkarlarının
alınması, gezginci sermayenin hiç bir zahmete katlanmadan sermayesini her geçen
gün büyütmesine neden olmuştur. İşte ‘sivil toplum’, ‘demokrasi’ yutturmacası
altında DTP türü örgütlenmelerinin ortaya çıkartılması boşuna değildir.
DTP yerelliğinden dolayı
genel için üretici, çözümleyici olmaktan uzaktır. Dikkat edilirse hiç bir
konuda çözümleyici proje öne sürememekte. Yerelliğinden dolayıdır ki, loca türü
örgütlenmede çakılıp kalmıştır. Şiddeti, daha doğrusu toplumda terör estirmeyi
temel almasının bir nedenini de burada aramak gerekir. Yani bir kısım
feodallerin locası durumundadır. Bu nedenledir ki, baskıyla ve korku yayarak,
eğer adına politika denilirse, politika yapmaktan başka çıkış yolu yoktur.
Baskı ve korku yayarak siyaset yapmanın kimler has olduğunu tekrar
hatırlatmanın bir anlamı yok. TV ŞEŞ karşısında bile şeş-beş olmalarına bu
anlamda şaşmamak gerekir. Burjuvalaşma arzusu taşıyıp da burjuvalaşamayan,
gelişen ekonomik sosyal koşullarda yok olmaya mahkum feodalitenin son
çırpınışlarını sergileyen DTP, ‘sivil toplum örgütlenmesi’, ya da ‘demokrasi’
maskesini daha fazla kullanamayacaktır. Hele hele genelde Irak ve G.Kürdistan’a
yönelik geliştirilen politikalar, her geçen gün alternatifsiz kalmalarını
sağlamaktadır. Kast sistemine dayalı örgütlenme modelinin ne kendi içinde ne de
dışa karşı demokratik olduğu görülmemiştir. Dolayısıyla DTP’nin demokrasi ve
özgürlükler sorunu yoktur. Hızla tasfiye olan yöresel sistemin bir parçası
olduğu için, genel sistemin yarattığı nimetlerden biraz daha fazla pay alma
kavgasını yürütmektedir. Bu yapı içinde yer alan toprak ağalarının, aşiret
reislerinin bir kısmı burjuvalaşamasa da hiç olmazsa bir kaç dublex daire
sahibi olarak kalma şansına sahip olacak ve ömürlerini yoksulluk içinde
geçirmeyecek. Bu tavrıyla da dönüşümün daha fazla sancısız, çatışmasız
olmasında iyi bir kanca rolü oynadığı inkâr edilemez.
Bu anlamda içinde
bulunduğumuz konjöktürde yapılacak seçimlerin halkın özgür iradesini ne kadar
yansıtıp yansıtmayacağı tartışılması gereken önemli konuların başında
gelmektedir. DTP G.Doğu ve Doğu’da baskı ve şiddeti ön plana çıkartarak halkın
özgür iradesine gem vururken, iktidar olmanın tüm avantajlarını kullanan AKP’de
manipülasyonlarla özgür iradenin sandıklara yansımasını engellemeye çalışmakta.
Bu cenahta da yine ‘sivil tolum’ aldatmacasıyla cemaatlerin önemli roller
oynadığını görüyoruz. Kırdan kente göç etmiş kesimlerin daha çokta 90’lı
yılların başından itibaren cemaatler içinde kümelendiğini biliyoruz. AKP’nin bu
dinsel loca türü örgütlenmeleri, hem sahip olduğu belediye hem de devlet
olanaklarını kullanarak hızlandırdığı ve yaygınlaştırdığı bir gerçek. İşte,
cemaatler ya da localar aracılığla manipülasyonlar yapılmakta. Kırsal kesimden
göç ederek metropollerin kenarlarını çevrelemiş kesimlerin şehirlerde modern
yaşam ve kültürle bütünleşmeleri cemaatler aracılığıyla engellenmekte. Göçmen
kitlenin genel yapıyla bütünleşmesi, yani entegrasyona uğraması dinci
cemaatlerin ve bunlar aracılığıyla iktidar olmayı temel almış partilerin işine
hiç gelmemekte. Bunlara potansiyel oy deposu gözüyle bakılmakta. Bu nedenledir
ki, AKP uzun yıllar iktidar olmasına karşılık sosyal yardım yasasını
çıkarmamakta, merkezi, devlet kontrolünde sosyal yardımdan kaçınmaktadır. Bu
tavır, vatandaşlık anlayışı ve kültürünün yerine cemaat anlayışı ve kültürünü
egemen kılmadır. Bu nedenledir ki, AKP kapı kapı dolaşıp birkaç kiloluk
poşetler halinde gıda, çamaşır makinası, buzdolabı vs. dağıtmakta. Bu, en vahşi
bir şiddettir. Bu açıkça seçimleri manipüla etme demektir. Bir somun ekmeğe
muhtaç bırakılmış insanlar, ‘yardımlarla’ ‘kul’ haline getirilmekte. Ama
vatandaşlık anlayışının egemen olduğu yerde sorgulama, vardır. Yani bilincin ön
plana çıkması söz konusudur. Demokrasi havarisi kesilen AKP, bu yöntemlerle
demokrasinin yaygınlaşmasını ve yaşamın her alanında işlerlik kazanmasının
önüne geçmekte. Bu tavır eninde sonunda DYP ya da CHP mirasının devralınması
anlamına gelmektedir. Sonuç olarak, AKP demokrasiden korkmakta.
AKP’nin şiddet
anlayışını somutlaştıran bir başka konu da, seçim meydanlarında halka ’Tek vatan, Tek bayrak, Tek
millet’ sloganı attırmasıdır. Hemen her alanda tek olmayı, tekleşmeyi temel
alma ötekileştirme anlamını taşır. Bu düşünce tarzının arka planının ne kadar
tehlikeli olduğunu tartışmaya bile gerek yok. Yaşadığımız
çağın çok gerisinde ve aynı zamanda diktatörlük çağrışımı yapan bu sloganı
kendine çıkış noktası yapan bir partinin demokratikliği, demokrasi anlayışı çok
tartışma götürür. Bu, Şırnak’ın her hangi bir köyünde sabahın köründe henüz
uyku sersemliğini üzerinden atamamış ve annesinden Türkçe bir kelime bile
öğrenmemiş çocukları askeri hazırol duruşuna geçirerek her sabah ‘Türküm,
doğruyum, çalışkanım...’ dedirtmeden daha öte bir durumdur. Hani Kürtler
‘kardeşimiz’ di, bu ülkenin ‘asli unsuru’ idi?
CHP cenahında değişen
bir şey yok. Deniz Baykal kliği 1930’ların rehberliğinde bağdaş kurup oturmaya
devam edeceklerini zaten ilan ettiler. Seçkinci romantizmini yaşamaya devam
ediyor...‘Dağ başını duman almamış/ güneş ufuktan doğmamış/ tam tekmil yatmaya
devam edelim arkadaşlar.’ CHP’nin konumu kısaca budur.
Manipülasyonlardan ve şiddet anlayışından kurtulduğumuz oranda daha
gelişkin bir demokrasiye kavuşacağımız kesindir.
Baki Karer
15/03/2009
