1 Şubat 2010 Pazartesi

BİR SOSYOLOG BİR ÖRGÜT VE KÜRT KIYIMI

 

 

BİR SOSYOLOG

 

BİR ÖRGÜT

 

VE

 

KÜRT KIYIMI

 

ISBN-91-631-2343-6

 

 

 

İÇİNDEKİLER

 

İSMAİL BEŞİKÇİ’NİN TASNİF 

VE TESPİTLERİ ÜZERİNE..................................2

 

Beşikçi Fenomeni Bir Burjuva Yutturmacasıdır.....7

 

1960’lı Yıllar..........................................................11

 

Kürt Halkının İnkârı...............................................18

 

Sınıflar ve Siyasal eğilimleri..................................25

 

Kürt İsyanları ve Özellikleri...................................40

 

12 Eylül Darbesi.....................................................47

 

Sivil Siyasal İktidara Geçiş ve

Apocu Provokasyonlar...........................................57

 

Ekonomik ve Siyasal Uygulamalar........................72

 

Kürt Halkını Bitmiş Gösterme ve Aşağılama........76

 

Beşikçi’nin İradi Zorlamaları.................................84

 

 

 

PKK TARAFINDAN KATLEDİLEN DEĞERLİ ARKADAŞLARIM RESUL ALTINOK VE ÇETİN GÜNGÖR’ÜN ANISINA


 İSMAİL BEŞİKÇİ’NİN TASNİF VE TESPİTLERİ ÜZERİNE

 

    Uzun uzadıya bu yazarın hayat hikayesini kaleme alacak değilim. Sadece 27 Kasım 1998’de Serxwebun’da yayımlanan kin ve nefret dolu bir makalesine kısaca  değinmekle yetineceğim.

    Bu yazar, kendini o kadar meşhur görüyor ki, ne yere ne göğe sığası gelmiyor. Dağları, tepeleri ‘ben yarattım’ diyor. Bu nedenle arkasına almış PKK’lı korumalarını, abasını atmış omuzuna, eline sıkıştırılmış bastonuyla sokakları, caddeleri vs. şakşakçılarına dağıtıyor; her şeyin ‘güzelini’ ve ‘değerlisini’ korumaları adına kaydettiriyor, hem ‘Kral’ hem ‘Tapu Sicil Memuru’ benimdir’ dercesine... Tarafından keskinleştirilmiş bu ve benzeri görevlerin adamı rolü oynamayı kabul etmesi elbette şaşıtıcıdır. Tüm bu çabalara karşın, yukarıda adı geçen odaklarca koruma altında tutulan tek kişilik ‘ülkesi’ ne kadar süre daha yaşar bilemiyorum. Ama unutmasın ki, bayın kurduğu küçük hayali dünyanın dışında yaşanılan kocaman bir gerçek dünya vardır.

    Yazar, küçücük ‘ülkesiyle’ yetinmeyip ve kendine atfettiği ayrıcalıkları az bularak, zaman zaman ona buna saldırmaya kalkışmakta. Bu cesareti gösterirken de, malum Apocu dayıları tarafından dürtüklendiğini inkâr etmemekte. Yani, Apocu odakların emir komutası altında tasnifler yapmanın ve bunu da gizlemenin kolay olmadığını söylemeye gerek yok.

    Apocu korumaları tarafindan çakar-almaz namluya sürülmüş mermi misali hedeflere yönelip duruyor. Kime, niçin, neden yöneldiğinin bilincinde. Bu nedenle de, zaman zaman masum rolü oynamaya kalkışarak, yüklendiği görevi örtülemeye çalışmakta. Evet, bunlar keskinleşmiş, keskinleştirilmiş tespitlerdir. Bu tespitlere karşı çıkacağını hiç sanmıyorum. Zaten tercihlerini baştan beri bu yönde kullanmıştır.

    Bazı çevrelerce, ya da malum çevrelerce Beşikçi’nin sürekli ‘ünlü’ olduğu söyleniyor. Ama ne zaman, nasıl ve neye göre ‘ünlü’ olduğuna açıklık getirilmiyor. Hapishanede uzun süre yattığı öne sürülmekte. Yattığı doğrudur. Tutuklu kalışına her seferinde vurgu yapılması, aslında PKK tarafından nasıl kullanıldığının kesinleşmiş bir başka ispatıdır. Uzun yıllar içerde yatışı, yine de  Aziz Nesin’le yaşanan polemiğin önüne geçmesine engel olmamıştır.

   Beşikçi’nin durduğu zemin görünenden daha da beterdir. Sosyolog ve bilim adamı oduğu iddia edilen Beşikçi’nin, uluslararası alanda hangi araştırma ve incelemelerinin geçerli olduğuna dair bir örnek verilememekte. Bırakalım uluslar arasını, Türkiye’de dahi geçerli olabilecek hangi araştırma ve incelemeleri vardır acaba? Sıradan makale yazarlığı ile bilimsel çalışmaların eşit düzeyde tutma yanlışlığına düşülmesi, kabul edilir bir şey değildir. Elbette Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de sosyolog olarak önplana çıkma, uluslararası alanda kabul görecek eserler ortaya çıkarmanın zor olduğu herkesçe bilinen bir durumdur. Bay bunun bilincindedir. O zaman geriye isminden bahsettirmenin, çok gerilerde olduğu halde önplanda olduğunu göstermenin bir yolu kalmakta; karanlık güçlerin elinde ince elekten geçirilmiş strateji ve taktiğin Kürt ulusu üzerinde uygulamasını yapan PKK’nın sözcülüğünü yapmak.

    Bu derece keskinleşmiş tespitlerde bulunurken, elbette bahsettiğim yazarın, kendinden başka kimsenin, hiçbir bilim çevresinin iddia etmediği, doğrulamadığı ve ‘araştırma ve incelemeri’nden hareket ettiğimi söylemeliyim.

    İsmail Beşikçi, bahsettiğim güçlerin borazancılığını yaparken, hıncını, daha doğrusu, bilimsel verileri temel alarak hareket edememe beceriksizliğini ona buna saldırarak, gereksiz kin ve nefret duygularını etrafa saçarak örtbas etme çabası içinde. Tek telli olma o kadar kaygı uyandıracak bir durum değildir; önemli olan tek telden harikalar yaratma becerisidir. Tek teli çalmasını bilmeyen çok telliyi hiç çalamaz. Ama bay Beşikçi, bunca yıldır bırakın çok telliye geçişi, tek telliyi bile çalmasını öğrenemedi. Ömrünü tek teli dangır-dungur ettirmekle geçiren Beşikçi, bunca uğraşına karşı bir nağme seslendiremedi. Tezeneyi hâlâ parmaklarının arasına bağlıyarak tutturuyorlar. Bu derece açığa çıkmış beceriksizliği örtülemenin olanağı yoktur.

    Ama kabul etmek gerekir ki, hocası çok sabırlı, arka vagona hapsedilmiş Beşikçi’nin çıkardığı gürültüden hiç rahatsız değil. Herkes gürültünün nereden geldiğini tespit etme gayreti içindeyken, hocası lokomotifi istediği yöne rahatça sürüyor.

    Bu arada asistan Beşikçi parmaklarını tek tel üzerinde gezdirirken, birden ‘Buldum’ diye ortalıkta takla atmaya başlıyor. Onlarca yıl sonra da olsa hocasından kopya yapmayı nihayet akıl erdirebilmiş!...

    Beşikçi ‘buluşunu!’ açıklıyor: ’Duyduk duymadık demeyin ey ahaliiii... Çetin Güngör, Resul Altınok ve de Baki Karer ‘HAİNDİİİİİR!..’  ‘Çetin Güngör ve Resul Altınok öldürüldüler, oh oldu, yakında Baki Karer’in ve daha nicelerinin de öldürüldüğünü size müjdeleyivereceğim...’ diye bağırıp durmakta. Böylece İki-üç binler yetmez diyen, birkaç on binlerin kurşuna dizilmesi için kavga veren PKK’yi olumladığının farkında. Devrimcilere-yurtseverlere karşı kahpece sıkılan kurşun haberleri geldikçe, suskunluğunu gizleme ihtiyacı bile duymamakta. Bu tutum, bir çılgınlıktır. ‘Çılgınlıktır’ diyorum çünkü, tüm enerjisini katledilenleri ve katledilmeleri için buyruk verilenlerin tasnifini yapmaya sarfettiğini bağırıp durmakta. Yıllar boyu tek telliyi dangur-dungur ettirmenin verdiği pisikolojik bozukluğun ulaştığı son aşama bu. Özgür, bağımsız düşünerek değerler yaratma becerisi olmayanların varacağı nokta budur. Beşikçi, PKK’yi yücelten tutum ve davranışlarıyla böylesi noktaların simgesi olduğunu kabul eder hale gelmiştir.

    Beşikçi’nin böylesine çılgınca sergilediği düşünce ve davranış biçimini biraz daha irdelemekte yarar var: Bilindiği gibi ırkçılık modern toplumlarda, yani sanayi toplumuna geçişle birlikte ortaya çıkmış ruhsal bir bozukluktur. Bu ruhsal bozukluğun altında yatan nedenleri araştırmak ve ortaya çıkarmak daha çok psikologların görevidir. Beşikçi çok soy-sop, köken sorunuyla ilgilenmesinden olaca ki, ya da aidiyet ilişkileri içinden çıkamamanın getirdiği çözümsüzlükler sonucu, PKK’nin gösterdiği ırkçı davranış biçimlerine göz yummakta. Irkçı davranış biçimlerinden biri de, nefret ve intikam duygularıdır. Nefret ve intikam duyguları da ‘temiz’, ‘saf kan’ ulus yaratma çabaları kadar tehlikelidir. Beşikçi ortaya çıkardığını iddia ettiği projelerine ve bu projeleri doğrultusunda dillendirdiği düşünce kalıplarına karşı aykırı davrananları, daha doğrusu farklı düşünce ileri sürenleri hemen, hiç zaman kaybetmeden ‘Hain’ olarak ilan etmekle kin ve nefretini fütursuzca açığa vurmakta. Ama biliyoruz ki, kin ve nefret duygularıyla hareket edenler, aykırı sesleri, yani farklı düşünce ileri sürenleri sadece hain ilan etmekle yetinmemektedir. ‘Hain’ ilan etme sadece birinci adımdır. Arkasından gelecek ikinci adım, malum ‘katledin’ buyruğudur. Çünkü en ‘doğru düşünce’ kendisine aittir ve bir başkasının doğru düşünce ileri sürmesi ‘olanaksız’dır. İşte bu nedenle PKK’dan aldığı buyrukla Beşikçi, işe önce tasnifle başlamakta ve sonrasında beklenen kararını vermekte;

    1-‘Şahadet şerbeti’ içirilenler; yani kafalarına kurşun sıkılarak ve sıktırılarak kahraman ilan edilenler.

    2-‘Hainler’ ya da ‘zındıklar’; aykırı, farklı düşünce ileri sürdükleri tespit edilmiş olanlar. Yani verilen mahkumiyet sonucu gaz odalarına gönderilenler ve gazlanmak için sırada bekleyenlerdir.

    3-‘Zındık’ ilan edilmek ya da ‘şahadet şerbeti’ içirilmek için sırada bekletilenler. Daha açık bir ifadeyle, kuyrukta bekledikleri için henüz hangi katagoriye alınacakları keskinleştirilmemiş olanlar. Vagondan henüz indirilenler de diyebiliriz bunlara.

    İşte böylesi tasnif ve tetkiklerinden sonra ‘keskinleşmiş’ sonuçlara ulaşan bay Beşikçi, tekmil vermek için gönül rahatlığıyla şefinin huzuruna çıkmaya hazır olduğunu ispatlamış oluyor. Huzurda eline bir tokmak veriliyor ve boynuna paslı bir teneke takılıyor övünç madalyası olarak.

    Beşikçi, eline tutuşturulan tokmağı boynuna takılan paslanmış tenekeye vurmaya devam etsin, çıkan paslar sonuçta zehiri olacaktır.

KASIM 1998

BAKI KARER

 

 

 

BEŞİKÇİ FENOMENİ BİR BUJUVA YUTTURMACASDIR

    İsmail Beşikçi’nin yazılarını hemen her gün bir çok internet sayfasında okumak mümkün. Yaptığı röportajları ve her biri bir öncekinin tekrarı olan makalelerini kitap haline getirip yayınlama da cabası. Ama kimse, İsmail Beşikçi gerçekten doğruları mı dile getiriyor diyerek sorgulamıyor. Sosyolojik araştırmalar adına yayınladığı makalelerde ve kitaplarda neleri nasıl dillendirdiği tartış- ma konusu yapılmıyor. Dillendirdiği çoğu konular günlük yaşamın içinde kaybolup gitmekte. Zaman zaman bazı çevrelerce ve kişilerce eleştirilse de, bu eleştiriler her nedense hakettikleri yankıyı bulamamakta. Elbette bunun nedenleri olmalı. Bana kalırsa, bunun bir nedeni, Beşikçi’nin artık olağan, bilinen görüşlerini sürekli tekrarlamasının, etki alanına almaya çalıştığı kesimde yeterince bezginlik yaratmasından kaynaklanmakta. Bir diğer neden de, araştırma ve incelemeye dayanmayan, daha doğrusu bilimsel temellerden uzak görüşlerinin sınırlı bir çevreyi dahi etkilemekten uzak oluşu bilindi- ğinden, muhatap alındığında meşrulaşacağı kaygısı.

Bir de, sağlıklı tartışma ve eleştiri ortamının hakim duruma gelmesinin önünü kapatmaya çalışan bir çevre var. Bunlar, ‘Beşikçi ne söylerse doğru söyler’ diyen bir kesim. Bilinen bu çevre, Beşikçi’nin, “Kürt” ve “Kürdistan” demesini yeterli görmekte. İleri sürdüğü her görüşü, düşünceyi ‘ideoloğumuzdur’ diyerek, yanlışlarıyla doğrularıyla eleştirisiz kabul etmekteler. İttihat ve Terakki’nin ince elekten geçirilmiş düşüncelerinin topluma şırınga edilmesi onları hiç ilgilendirmiyor. Bunlar, aynı zamanda, görünürde, İttihat ve Terakki’ye karşı olduklarını iddia ederler. Bunun nasıl bir karşıtlık olduğu başlıbaşına irdelenmesi gereken bir konudur.

    Malum olduğu üzere Beşikçi, Kürt sorunu üzerine bolca makaleler kaleme almakta, daha sonra bu makaleleri kitaplaştırarak yayınlamakta. Böylece kitaplarının sayısı sanıyorum 25-30’u bulmuş. Ama hangi kitabı okunursa okunsun, bütün kitapları tek bir temayı işlemektedir. Aynı zamanda her kitabı neredeyse birbirine benzer cümlelerden oluşmakta. Beşikçi’nin yazıları, bir gazete ya da ajans hesabına çalışan işgüzar bir muhabirin oturduğu masa başından hiç görmediği, şahit olmadığı bir olay üzerine kaleme aldığı haber metninin dayanılmaz hafifliğidir.

 

***

    Eleştirilerde bulunurken, Beşikçi’nin bir sosyolog; burjuva dünya görüşünü özümsemiş ve içselleştirmiş bir burjuva sosyoloğu olduğunu her zaman gözönünde bulunduracağım. Ama bu arada, Beşikçi’nin farklı özelliklerine de değinmekten geçemeyeceğim. Burjuva ideologları burjuva ideolojisini savunurken apaçık kimliğiyle ortaya çıkmışlardır ve çıkmaktadırlar. Dile getirdikleri düşüncelerini örtüleme, birtakım kılıflar altında gizleme ihtiyacı görmemişlerdir, görmezler de. Beşikçi’nin farklılığı; utangaç, çekingen olması, yani düşüncelerini apaçık ortaya koyma cesaretini gösterememesidir. Burjuvazinin birtakım uygulamalarına karşı çıkıyormuş gibi davranıp, sonuçta burjuva sistemini meşru gösteren zikzaklı bir yol izler. Bu da son tahlilde bir İttihat ve Terakki kültürüdür, statükoyu meşru gören bir anlayıştır. Bu nedenledir ki, yaşamının hiçbir döneminde bilimsel dünya görüşünü temel almamış, yani diyalektik materyalist düşünceye her zaman yabancı kalmış biridir. Ben de eleştirilerde bulunurken durduğu bu zemini dikkate alacağım. Eleştirilerimde çok fazla kaynağa başvurmayı gerekli görmüyorum. Bazı kitaplarında ve sonradan kitaplaştırdığı birkaç makalesinde ileri sürdüğü düşüncelerden hareket edeceğim. Daha çokta tüm bir dünya görüşünü, dolayısıyla durduğu zemini çok iyi ifade eden 27 Kasım 1998’de Serxwebun’da kaleme aldığı makaleyi temel alacağım. Burjuva sosyoloğu da olsa etik ve moral değerlerinin nasıl ayaklar altına alındığını gösteren bir makale olduğu için temel alacağım. Yani bu makale, bilim adamı olduğunu iddia eden Beşikçi’nin, aynı zamanda etik, moral değerlerini de açığa çıkarmakta.

    Beşikçi için ‘Bilim adamı olduğunu iddia eden biri’ dediğimde, bazı çevrelerden ve kişilerden, ‘Hayır, O bir bilim adamıdır’ yönlü tepkiler alıyorum. Bu tepkileri önümüzdeki süreçte de alacağımı bilmekteyim. Ama bu yönlü karşı çıkışları hiçte ciddiye almadığımı ve almayacağımı bir kez daha belirtmeliyim. Nedeni benim için gayet basittir.

    İsmail Beşikçi ile kişisel hiç bir sorunum yoktur, ama onun benimle kişisel sorunları varsa orasını bilemem. Beşikçi ile hiç tanışmadım. O beni nereden tanıyor, bilemiyorum. Yazılarımı okuyup okumadığını, düşüncelerim hakkında bir bilgisi olup olmadığını da bilmiyorum. Ayrıca, çok iyi biliyorum ki, Resul Altınok ve Çetin Güngör’ün de bu kişiyle bir tanışıklığı yok. Ama bu zat, hem başsavcı, hem de gıyabta karar veren başyargıç rolüne kendini o kadar alıştırmış ki, karşısında duran herkes için kalem kırıyor. Arkadaşlarım Resul Altınok, Çetin Güngör ve hakkımda baş savcıların kaleme aldığı türden iddianame yazarken hangi kaynaklardan yararlandığı konusunda hiçbir bilgim yok. Çünkü ne iddianamesini hazırlarken, ne de yargı kararını açıklarken hangi delillere dayandığını açıklamamış. Kelle avcılığına çıkmış böylesi bir ‘savcının’ ve ‘başyargıç’ın iddia ve kararları beni hiç ilgilendirmiyor.

     Benim sorunum Beşikçi’nin savunduğu ideoloji ve durduğu politik zemindir. ‘Bilim adamı değildir’ diyorum ve bu çizginin, anlayışın savunucuyum. Kaldı ki, bu salt Beşikçi’yi ilgilendiren bir sorun değil. Her ne kadar bazı çevrelerce halen tartışılıyor olsa da, sosyoloji bir bilim dalı değildir ve bu noktadan hareketle, Beşikçi’ye bilim adamı denilemez. Sosyoloji burjuvazinin tüm kötülüklerini, gericiliklerini gizlemek için bilimsel sosyalimin karşısına çıkarılmış bir ideolojidir. Derebeyliklerle ittifak halinde iktidara gelmiş korkak burjuvazinin ideolojisidir.

    Ayrıca, bazılarının söylediği gibi ideolog olup olmadığı da tartışma konusudur. Bu güne kadar savunduğu metafizik sosyoloji alanında yorumlarıyla da olsa herhangi bir yenilik getirdiğine şahit olmadık. Temsil ettiği ideolojik alanda Kürtlerin reenkarnasyona uğrama tespiti ise, onun bir ideolog olduğunu göstermez. Ayrıca bu, yeni bir ‘buluş’ ya da ‘katkı’ değildir. Kürtleri için ‘Meftun’ tanımlaması ve bahsettiği ‘siyasal önder’in kaburgasından ‘Türeme Kürt halkı’ tespitleri de Beşikçi’ ye ait değildir. Kaldı ki bu alan, Beşikçi’yi değil, bildiğim kadarıyla teologları ilgilendiren bir alandır. Takipcisi olduğu Agust Comte çizgisine yeni bir aşama katettirdiğini, bir şeyler kattığını iddia edemez. Bu anlamda, Beşikçi, olsa olsa ideolojik alanda pozitivizmin basit bir propagandacısı, müridi olabilir. Siyasal alanda ise, İngiliz emperyalizminin ince elekten geçirilmiş politikalarının Türkiye’deki savunucusu durumundadır. Yani İttihat ve Terakki’nin İngiliz yanlısı mandacı kanadının son takipçilerindendir.

    Savunduğu metafizik görüşlerin yaygınlaşması için çaba yürüten Beşikçi’yi, ortaya çıktığı koşullardan bağımsız ele alamayız. 1960’larda ortaya çıkmasını tesadüflere bağlayamayız. Bu nedenle görüşlerinin eleştirisine geçmeden önce, ortaya çıktığı koşullara ve bu koşulların özelliklerine kısa da olsa değinmekte yarar var.

 

1960’LI YILLAR

 

    1960’lı yıllara gelindiğinde Türkiye’de egemen güçler arasındaki çıkar çelişkilerinin giderek derinleştiğini görüyoruz. Gelişen kapitalizme bağlı olarak küçük burjuvazi de çıkarlarını daha aktif dile getirmeye yöneldi. Sanayide ve tarım alanında işçi sınıfı geçmişe oranla daha fazla yoğunlaştı. Köylülükte ciddi ayrışmalar kendini gösterdi. Egemen güçler arasında ise, tek başına devlet yönetimine egemen olma savaşı kızışmaya başladı. İşte, 27 Mayıs 1960 darbesi, bu savaşımın sonucu olarak ortaya çıktı.

    Bu darbe, daha özgür koşullarda gelişmek isteyen sanayi burjuvazisi ile iktidarda etkisi zayıflayan bürokrasinin ve küçük-burjuvazinin ticaret ve komprador burjuvaziye karşı geliştirdiği bir tepki hareketidir. Gelişen kapitalizm koşullarında bir kenara sıkışmaktan korkan ordu ise, hem siyasal alandaki gücünü eski konuma getirmek, hem de gelişmeye başlayan serbest pazar ilişkileri içinde istediği yeri alabilmek için sürece müdahale etmiştir. Bu nedenle Demokrat Parti döneminde kısmi de olsa saf dışı bırakılma çabalarına tepki duymuştur.

    Bu yıllarda bürokrasinin tutumu birçoklarınca ilginç bulunabilir. Bürokrasi daha çok devlet olanaklarını kullanarak geliştirdiği burjuvazinin kendi insiyatifi dışında güçlenmesini kabul etmeye yanaşmamaktadır. Gelişmenin her aşamasında supap rolü oynamayı sürdürmek istemektedir. Burjuvazi de bürokrasinin sağladığı olanaklarla palazlandığı için bürokrasiye karşı tam bir tavır alamamakta, arayı açmamaya özen göstermektedir. Bu iki kesim arasında böylesi bir bağlılık hem uyumu hem de birbirlerine zıt olmayı getirmekte. Bu güçler birbirleriyle çıkar çatışması içinde olmalarına rağmen, 27 Mayıs’ın birçok alanda getirdiği olumlu yeniliklerin; demokratik hak ve özgürlüklerde oldukça ileri sayılacak gelişmelerin yanında tavır almışlardır.

    Yeni yönetim, toprak reformu dahil bazı reformlara el atılmışsa da ciddi bir sonuca ulaşılamamıştır. Zaten geleneksel dinci tüccar-eşraf ile arasını pek fazla açmamış, sürekli bir çatışma içine girmekten kaçınmıştır. Ordu, özellikle Demokrat Parti iktidarı döneminde azalan etkisine güç kazandırmış, Milli Güvenlik Kurulu aracılığıyla devlet yönetimindeki söz sahipliğini yeniden sağlama bağlamıştır. Buna rağmen, aradan fazla bir zaman geçmeden, Demokrat Parti’nin devamı niteliğinde olan Adalet Partisi’nin iktidara gelmesini önleyememiştir. Bu bir anlamda 27 Mayıs hareketinin daha çok kırsal kesim tarafından benimsenmediğini gösteriyordu. Dolayısıyla Cumhuriyet Halk Parti’sinin katı bürokratik kurallarına ve baskılarına karşı bir tepkiyi ifade ediyordu. Bu duruma yolaçan nedenlerin başında, Demokrat Parti’nin Anadolu’da yenileşme hareketine karşı tepki içinde olan İslamcı kesimi adeta yeniden canlandırmasının yanısıra, yol ve arazi vergilerini kaldırması, ürün taban fiyatlarını yüksek tutması ve önemli ölçüde jandarma dipçiğini azaltması geliyordu.

    1960’lı yıllar özel sanayi girişimciliğinin ağırlık kazandığı yıllar olmuştur. Türkiye’de burjuvazinin doğuşu, gelişme koşulları ve ister istemez anlayışı Batı Avrupa’dan çok farklı olduğu için korkak ve ürkektir. Girişimci değil, pasiftir. Bu nedenle fazla riskli olmayan, büyük kârların her an nakite çevrilebileceği alanlara yönelmiştir. Konut yapımı ve arsa spekülatörlüğü bu yıllarda da ağırlıktadır. Az bir sermaye ile kolay, güvenilir yoldan kâr edilmektedir. Aynı yaklaşım kendini sanayide de göstermektedir. Basit ve kısa yoldan sanayicilik yapılmıştır. İthalatçılığın ve komisyonculuğun ağır bastığı montaj sanayicilik önplana çıkarılmıştır. Çünkü gelişmiş tekniğe ihtiyaç duymadan, yine fazla beyin gücü bulundurmadan az bir sermaye ile kısa zamanda zengin olma hedeflenmektedir. Çizilen çerçeve bu olunca, ne içte ne de dışta kıyasıya bir rekabet yürütme gereksinimi duyulmamıştır. Genellikle yabancı sermaye ortaklı bu sanayiler, doğal olarak makinadan teçhizata, teknik bilgiden mamul maddeye kadar her şeyi dışardan alıp yüksek fiyatlarla pazara sürmüşlerdir. Böylece kazanç yabancı sermaye ile bölüşülmüştür. Bu durum, aynı zamanda, ilerki yıllarda Türkiye’nin yetmiş sentlik dövize ihtiyacının da bir tablosudur. Belirli sahalarda geliştirilen montajcılıkla Türk burjuvazisi belli bir sermaye gücüne ulaşmışsa da, gelişmiş ülkelerdeki sanayi ve sermaye gücü ile karşılaştırılmayacak kadar cüce konumdadır. Resmiyette olmamasına karşın, Düyun-u Umumiye dayatmalarına bu dönemde de boyun eğilmiştir.

    Türkiye bu yıllarda yine de bir tarım ülkesidir. Tarım alanında yaşanılanlar, ne yazık ki sanayi alanında yaşanılanlardan daha acıdır. Tüm iddialara, daha doğrusu ısrarlı girişimlere karşın “Avrupa’nın tarım ambarı” olmanın çok uzağındadır. Yapay temelde ortaya çıkan metropollere karşın, toprak reformu yönünde ciddi hiçbir adım atılmamıştır. Büyük toprak ağalarının tarımda makinalaşmaya yönelmesi az topraklı ve topraksız köylüleri metropol kentlere göçe zorlamıştır. İşlenebilir toprağın önemli kesiminde ise küçük üreticilik hakimdir. Yani toprağın aşırı ölçüde bölünmüşlüğünden ötürü yeterli ürün alınamamaktadır, alınan ürünler de sanayileşmiş ülke standartlarının çok altındadır. 1960’lı yıllarda malzeme ve gübre kullanımında artış olmasına karşın, üretimde bir artıştan bahsedilemez.

    Tarımın içinde bulunduğu bu durum yoğunlaşan gizli işsizliğin kaynağı olurken, sayıları her geçen gün artan bir tefeci kesimin türemesine neden olmuştur. Büyük ölçüde pazar ilişkilerinin dışında tutulan, adil gelir dağılımından yoksun bırakılan köylüler, devlet desteğindeki tefeciler tarafından insafsızca sömürülmüştür. Osmanlı dönemindeki tefecilik yeniden hortlatılarak köylülüğün beli kırılmıştır. Kısaca sanayide yaşanan karmaşa fazlasıyla tarım alanında da yaşanmış,

    Sanayi ve tarımdaki bu oluşumlar toplumsal hareketliliği birlikte getirmiş, devrimci demokratik mücadele toplumun çeşitli katmanlarını kucaklayıp büyümüştür. Sınıf bilinci gelişen işçi sınıfı sendikal örgütlenmesini güçlendirerek grevler ve protestolar yoluyla iktidar mücadelesinde yeni bir güç olduğunu göstermiştir. Geçmiş yıllara oranla köylülük, bu yıllardaki kadar mücadeleci bir konuma gelmemiştir. İşçi sınıfı artık kendisinin yanında yer alan güçlü bir müttefikle birlikteydi. Mücadeledeki bu yakınlaşma aydınları da etkilemiş, ağır baskı koşullarında içine düştükleri vurdum duymazlıktan sıyrılmalarını, kendilerinden beklenen sorumlulukla mücadeleye yaklaşımlarını sağlamıştır. Gençlik ise bu mücadelenin en hareketli ve korkusuz savaşçısı durumundadır. 68 başkaldırısı bunun en güzel örneğidir. Kısaca işçi sınıfı açısından bu yıllar, diğer emekçi kesimlerin desteğinde sesini güçlü biçimde duyurduğu yıllar olmuştur. Artık mücadelesinde yalnız değildir

    60’lı yıllardan bahsedilirken, bazıları Doğu’nun adeta uyuduğunu, Batı’nın da çok hareketli olduğunu  iddia eder. Doğu’yu uyuyan bir bölge olarak gösterme resmi ideolojinin uydurmasıdır. Çünkü bir çok uygulamalarına haklılık kazandırmanın adeta zeminini teşkil eder. Ayrıca bu iddia rejimin inkâr politikasının çok sinsice örtülen- mesini ifade eder. Sosyal yapının gelişmişlik düzleminde ele alırsak Doğu ile Batı arasında çok ciddi farklılıkların olduğu doğrudur. Batı’da çok öncelerden feodal sistem dağılmışken, Doğu bu yıllarda da feodal sistemin kıskacındadır. Ama siyasal hareketlilik anlamında kırklı’lı, ellili yıllarda Batı ne kadar uyuyorsa Doğu da o kadar uyuyor. 60’lı yıllarda Batı ne kadar hareketli ise Doğu da o kadar hareketlidir.  Yani bu yıllarda en az Batı kadar Doğu da devrimci kavganın içinde aktif olarak yerini almıştır. Doğu’nun devrimci uyanışının bir başka özelliği daha vardır; egemen güçlerin şiddet politikasıyla yaygınlaştırmak istedikleri faşist ideoloji ve şövenizme panzehir oluşudur. Doğu’da düzene karşı çıkış, egemen güçlerin sarfettiği uyutma çabalarına karşı verilen en iyi cevaptı. Bu seferki birlikteliğin geçmişten farklı özelliği, devrimci temellerde yükselmiş olmasıydı. Bu değişimde Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın rolü çok büyüktür.

   Bu dönemde işçinin, köylünün, gençliğin, ezilen, sömürülen tüm emekçi yığınların demokratik hak ve özgürlükler için uyanışında ve mücadeleye atılmasında, Türkiye İşçi Partisi’nin öncülüğü ve Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun rolü tartışılmaz bir gerçektir.

    Aynı yılların Avrupa’da da devrimci demokratik mücadelenin yeni boyutlar kazandığı, kitlelerin sola ve sosyalizme kaydığı yıllar olduğunu ve bunların Türkiye’ ye olan etkisini de gözardı etmemek gerekir.

    İşçi sınıfı ve emekçiler cephesinde bunlar yaşanırken, sermaye cephesi de boş durmamaktaydı. Kapitalizmin gelişmesi, egemen güçler arasında ayrışmayı derinleştirmişti. Sermayenin büyük bir kesimi küçük bir azınlığın elinde toplanmaya başlamıştı. 1960’yılların sonuna gelindiğinde artık tekelleşmeye yönelmiş bir burjuvaziden bahsedilebilinirdi. Bunlar sermaye ve iktidarını koruyabilmek için devrimci demokrat kesimlere karşı en sert tedbirlerin alınmasından yanaydı. 1960 Anayasasının getirdiği kısmi demokratik hak ve özgürlükleri fazla görmeye ve kısıtlamaya yönelik çabalarını arttırmaya başlamışlardı. Hatta burjuvazinin bir kanadı bu yıllarda sadece ordu ve polis güçlerini yeterli görmeyerek, yedek güç olarak MHP’yi örgütleyip aktif bir biçimde devreye koymuştu. Bu yapay, adeta zoraki yaratılan, kendine güveni olmayan bir burjuvazinin sıkıştığı noktada başvurabileceği çılgınlıkları göstermesi açısından önemliydi. Yine, ordu içinden çıkmış bir subay tarafından böyle bir örgütlenmenin gerçekleştirilmesi de bir o kadar  ilginçti.

    Görüleceği üzere bilimsel sosyalizmin en fazla tartışıldığı, sosyalist düşüncenin en fazla yaygınlık kazanmaya başladığı, yani işçi sınıfı mücadelesinin bilimsel temellerde yükseldiği bir dönemde İsmail Beşikçi ortaya çıkmakta ve metafizik düşüncenin yaygınlaşması için çaba yürütmektedir. Nasıl ki, Prens Sabahittin’i ve Ziya Gölkap’ı ortaya çıktıkları dönemden bağımsız ele alamıyorsak, Gölkap’ın ardıcılı olan İsmail Beşikçi’yi de 1960’ların sınıf mücadelesinden bağımsız ele alamayız. İdeolojik alanda pozitivizmle bütünleşmiş İsmail Beşikçi, siyasal alanda da İttihat ve Terakki’yi temsil eder.

    İsmail Beşikçi’nin 60’lı yıllardan itibaren verdiği uğraşı özetleyecek olursak; Özne-nesne ilişkisinde insanı özne olarak görmeyen kaderci bir anlayıştan hareketle, toplumsal yapıdaki değişimleri, dönüşümleri yadsıma, felsefi ve ideolojik anlayışının bir gereğidir.

    Burjuva düzenini meşru gördüğü zaten bir sır değil. Reformist çıkışlarla mevcut burjuva sisteminin dayandığı temelleri sağlamlaştırma yönündeki çabalarını pozitif düşüncesinin bir gereği olarak ele almak gerekir. Toplumsal yapıdaki antagonizmalara arkasını dönen bir ütopistden başka bir şey değildir.

    Burjuva-milliyetçi bir yörüngede, daha doğrusu etnikeye dayalı ulus-devlet çözümlemeleri, ister istemez farklı kimlikleri, halkları inkârı içerdiğini görmeyecek kadar hiç kimse kör olamaz.

    Yukarıda değindiğim ulus-devlet çözümlemesinden hareketle, halklar arası savaş kışkırtıcılığı yaptığını görmemek mümkün değil. Özgürlük ve demokrasinin karşısına dil ve ırk argümanlarını yerleştirdiğine dair düşüncelere hemen her makalesinde rastlamak pek tesadüf olmasa gerek.

    Ayrıca, Emperyalist güçlere duyduğu hayranlık bir tarafa, emperyalizmin ‘meşru’, ‘iyiliksever’ olduğu yönünde  propaganda ve ajitasyon yapmadığını kimse iddia edemez.

    Yurttaş özne olarak kabul edilmediği sürece, böylesi sonuçlara varma kaçınılmazdır. Çünkü özne olmayı salt kimlikle sınırlandırmaktadır. Aslında ulus-devlet anlayışı bir anlamda eski Yunan’da şehir-devlet anlayışıdır. Yani ‘erdemliler’den oluşmuş devlet anlayışı vardır. Aradaki fark, ‘erdemliler’e kimlik vermeden ibarettir. Bu nedenle önderine bolca övgüler dizer.

    Bunlar ve benzeri daha bir çok görüş ve düşüncelerine, bahsettiğim yazısından da örnekler vererek, eleştirilerde bulunacağım. Üzerine giydiği taklit marka gömleği çıkartıp olduğu gibi görünmesini sağlamaya çalışacağım.

KÜRT HALKININ İNKÂRI

    ‘...Son 20 yıl, daha önceki binlerce yıla nazaran çok daha birikimli, çok daha dolu bir yaşamdır. Son 20 yıl bir bakımdan da, binlerce yıllık yaşamdan çok daha uzun bir yaşamdır. Özgürlük mücadelesi bu sancılı yıllarda gelişmiş, bu süreçte Kürtler siyasal bir özne olarak, yani siyasal istekleri ve iradeleri olan bir özne olarak tarih sahnesine çıkmışlardır.’*

    Burada ‘Çıkmıştır’ da kesin bir hüküm var, bir hipotez değil, adeta karar var, karar verme var. Kişinin iradesinin nelere ‘muktedir’ olduğunu gösterme var. Yani kişinin iradesiyle sosyal olayların, toplumsal gelişmelerin belirlenmesi ve yönlendirilmesinin sözkonusu olabileceği iddia ediliyor. Yazarın ‘Tanrı’ olarak inandığı kişinin, bir halkı, isterse tarih sahnesine çıkartmanın, isterse cehennemin dibine kadar yollayabilmenin irade gücü vurgulanıyor. Bu, hırıstiyanlığın cadı avcılığı yaptığı dönemde papazların gücünden çok, antik dönemin tanrı gücünü gösteriyor.

    Kürt halkının varlığını ve aynı zamanda iradesi olan özne olduğunu ispatlamak için; Dehak’tan başlayıp Perslerden, Kartacalardan geçip Kasr-ı Şirin’i vurgulayıp birinci dünya savaşında İngiliz emperyalizminin ayak oyunlarından günümüzün Kandil Dağı kuytularından, Şırnak ve Cizre’deki ceset kuyularına kadarki tarihi süreci işlemeye gerek yok sanıyorum. Böylesi bir yola başvurarak gayrı ciddi bir tezi kabullenmiş olurum.

    Kürt halkının varlığı bir gerçekse, aynı zamanda bir öznedir, ve de iradesi vardır. Ayrıca özne olmayı salt iradeye bağlama da başlı başına irdelenmesi, eleştirilmesi gereken bir konudur. ‘İradeye bağlama’ diyorum çünkü, yazara göre irade, eşittir silahlı eylemdir. Oysa toplumsal ilişkiler ağı içinde irade ya da irade gösterme çok geniş kapsamlıdır. Kabul etme kadar kabul etmemenin çeşitliliği yaşamın renkliliği kadar zengindir. Eğer bu gün Kürt halkı hâlâ bağında, bahçesinde, evinde Kürtçe konuşuyorsa, bu irade göstermenin bir biçimini ortaya koyar. Kaldı ki, bir halkın var olup olmayışı salt dille ölçülemez. Bir halk dilini konuşamayabilir veya tümden de unutabilir. Dilini konuşmuyor, konuşamıyor diye bir halkın varlığı inkâr edilemez. Bir halk yaşadığı coğrafyada dilini iletişim aracı olarak egemen kılamamışsa, bu, o halkın iradesinin  olmadığını ya da irade göstermediğini ortaya koymaz. Bırakalım bir halkı, küçük bir topluluğun, çekirdek ailenin ve kişinin dahi şu veya bu düzeyde bir iradesi vardır. Kaldı ki, irade, düzeyle ilgili ve başlı başına belirleyici bir öge değildir. İradenin, gücün, insiyatifin ortaya koyuluş biçimi yere zamana ve koşullara göre değişir. Ama her koşulda da bir irade, güç vardır.

    Gelelim ‘siyasal özne’ olmaya. Yazar da çok iyi bilir ki, siyasal özne olmanın önkoşullarından biri de, siyasal örgütlenme ve önderlik sorunudur. Ama bunu görmemezlikten geliyor ve kendince, toplumüstü statik imgeler yaratıyor ya da yaratmaya çalışıyor. Daha sonra yarattığı imgelerden kavramlar üretiyor ve bunları ‘Tanrı’ nezdinde cisimleştiriyor. Sadece burada kalmıyor; cisimleştirdiklerini bir öge haline getirerek, bu ögeleri toplumsal yapıyı düzenleme görevi ile yükümlendiriyor.

    Toplumsal yapının özneleri inkâr edildiği zaman ister istemez ‘Tanrısal’ güçler ortaya çıkartılır. Toplumsal kesimlerin her birinin ideolojik ve politik duruşu farklıdır. Bu farklılıklar içinden, emekçi yığınlar açısından olumsuz ideolojik ve politik duruşu temel alarak veya ön plana çıkartarak tüm toplumsal kesimleri ifade ediyormuş gibi göstermek, burjuvazinin çıkarlarına hizmet eder. Bu anlamda sorunların çözümü sınfsal temelden bağımsız ele alındığında, egemen güçlere hizmet kaçınılmazdır. Bu nedenledir ki, Kürdü Kürde kırdırma politikasının sonuçlarını, Kürt halkını ‘siyasal özne’ haline getirdiğini ileri sürecek kadar kendinden geçiyor. Ama sözkonusu Beşikçi olursa, makul görmek gerekir, çünkü sosyolojide pragmacılığın varacağı noktalardan biri de budur. Böylesine ‘derin’ tahliller, yoktan var eden ‘ulu önder’ yaratmanın çabalarıdır.             

    ‘Siyasal özne’ olma sorunu üzerinde biraz daha durmakta yarar var. ‘Sizin aradıklarınız Haymana’da yaşarlar’ diyen köylünün mantığıyla hareket edilirse, Kürt halkının tarihini 20 yılla sınırlayan ucube bir anlayış ortaya çıkar. Feodal üretim ilişkileri içinde ömrünü karasaban sürmekle geçirmiş bir köylü için sahip olduğu tarlanın sınırından ötesini görememe gayet doğaldır. Ama Beşikçi için aynı şeyi düşünmek her halde safdillik olur. Burada ‘Dağlı Türkleri’, ‘Aslen Türk olup da Kürtlüğe mağlup olmuş’ anlayışını sinsice Kürt halkına içselleştirme uğraşı vardır. Son noktada resmi düşüncenin sınırları içinde hareket etmeyi meşru hale getirme çabasıdır. Kadı Muhammet, Seyit Rıza niçin idam edildiler? Mustafa Barzani keklik avı için 40 yıl dağlarda dolaşmadı herhalde? Yanlışları ve doğruları, dayandıkları sınıf temelleri ayrıca bir irdeleme konusu. Ortaya çıktıkları dönemde, bunların, ister genel, ister yerel düzeyde olsun bir iradeyi temsil etmediklerini kimse iddia edemez.

    Tehlikeli başka bir tuzak daha var bu anlayışta; silaha başvurulursa ‘siyasal özne’ haline gelinir, silaha başvurulmazsa ‘siyasal özne’ olmaktan çıkılır. Sormak gerekir; bir halkın varlığını silahla özdeştirme, Kürt dostluğu mudur, yoksa düşmanlığı mıdır? Kürt halkının tarih sahnesine çıkışını 1984’le başlatma metafizik düşünme tarzının çok ötesinde bir durumdur.

    Yazarın burada dile getirdiği düşünceyi bir başka açıdan, yani tek boyutluluk açsından da irdelemek gerekir. İktidarın tek boyutlu düşünce sistemini, aklınca, fark ettirmeden kabullenme ve kabullendirme çabası vardır. İktidarın ret ettiği, daha doğrusu, ‘Yoktur’ tezini olumlamayı her nedense bir görev olarak kabul ediyor. İktidarın uyguladığı siyasal baskının karşısında alternatif düşünce üretimi yerine, egemen devlet ideolojisini temel alan önermeleri tartışmasız kabul etme sözkonusu. Olumsuzluğu işlevsiz kılacak eleştirel düşünce ileri sürmenin ‘imkânsızlığı’nı ispat etmeye çalışıyor. Düşünce ile gerçek arasındaki bağlantıyı yok saymanın gayreti içinde. Bu nedenle, devletle ya da mevcut sistemle toplumu eşdeğerli görmektedir.

    Yani ne yapıp yapıp bir halkı ‘Meftun’ gösterme gayreti verilmektedir. Bir taraf bunu her türlü olanaklarını seferber ederek direk yaparken, diğer taraf da biraz daha geniş viraj alarak ve örtülü yapmakta. Sonuçta aynı noktada buluşulmaktadır. Bilimsel temellerden hareket ettiğini iddia eden birinin özne-nesne, özne-irade ilişkilerini birbirine karıştıracağını sanmak biraz saflık olur. Özgücü, özgüce güveni yoketme politikası ve bu yönde yürütülen gayretler yeni değildir.

    Böylesi sinsi gayretler, sonuçta, yok saymanın, yok etmenin değişik versiyonlarıdır. Bu versiyonlardan birinin daha üzerinde durmak gerekiyor: Son 20 yılı binlerce yıllık geçmişin inkârı temelinde ele alma bir halkın varlık nedenini yok saymayla eşdeğerdir. Bu da sinsi bir yöntemdir. Bir halkı tarihi geçmişinden, geleneklerinden, göreneklerinden, bir bütün olarak kültüründen bağımsız ele almayı masum bir davranış ya da düşünce biçimi olarak kabul edemeyiz. Bir halkın tarihi birikimlerini yok sayma, halkın varlığını yok saymadır. Bu, İttihat ve Terakki düşüncesinden çok tek şeflik dönemine özgü düşünce biçimidir. Her nasıl oluyorsa, ‘yeni baştan ulus yaratma’ veya ‘sil baştan ulus yaratma’ çabaları da diyebiliriz. Yazar da şefine uyarak ‘Çocuklar biraz kendine geldiğinde’ ‘yeni bir ulus’un ortaya çıkacağından ümitli! ‘Eski ulusu’, var olan ulusu beceriksiz, iradesiz gördüğü için, alel acele 15, bilemedin 20 yılda yeni bir ‘ulus yaratma’ sevdasına düşmüş... Ne diyeyim, yaratmak istediği ‘yeni ulus’ hayırlı olsun!... Son 20 yıl ‘Önceki binlerce yıla nazaran’ daha birikimliymiş! Nice Ahmedê Xani’ler,  Cizreviler, Cıxerhun’lar vb. çıkmışta haberimiz yokmuş...

    İsmail Beşikçi daha bir çok konuda düz mantığı ile hareket ederek olmadık hükümler veriyor. Yazısında, ‘1978 Fis köyü toplantısı, 1972-73 yıllarında başlayan, gittikçe yoğunlaşarak süren çeşitli ilişkilerin, çeşitli aşamaların sonunda gerçekleşmiştir’* demekte. İlişki ve aşamalar konusunda ise tek bir kelime yok. Çok genel ve içerikten yoksun düz mantıktan hareketle laf kalabalığı... Kürt sorunu veya malum örgütlenme konusunda hiç bir bilgisi olmayan birinin dahi masa başında kalemi eline aldığında karalayacağı kelimeler dizisinden başka bir şey değil. Hangi ilişkiler geliştirilmiş, geliştirilen ilişkilerin niteliği neymiş, hangi aşamalardan geçilmiş, her bir aşamanın özellikleri neymiş, bu ilişki ve aşamalarda ortaya çıkan gelişmeler ve bu gelişmelerin birbiriyle bağlantıları, arkasında yatan nedenlerin neler olduğu konusunda en ufak bir bilgi yok. Bunları kaleme alan kişi sosyolog, daha da öte bilim adamı olduğunu söylüyor.

    Bahsettiği ‘ilişki’ ve ‘aşamalardan’ sonra, PKK için, ‘Kürdistan’ın ve Türkiye’nin toplumsal yapısını tahlil etmiş, temel toplumsal ve siyasal çelişkileri ortaya koymuş, dost ve düşman güçlerin konumunu saptamış, çelişkileri çözecek güçleri harekete geçirmiştir.’* diyor. Daha doğrusu, bir dizi tespitlerde bulunuyor; ‘Tahlil etmiş’, ‘Çelişkileri ortaya koymuş’, ‘Harekete geçirmiş.’ Görüldüğü üzere her biri bir hüküm, yani kesinlik taşıyor. Sosyolojik tahlilde bulunmuyor ya da tez olarak ileri sürmüyor. ‘Tahlil edildiği kabul ediliyor’ ya da ‘Çözüm getirdiklerini iddia ediyorlar’ denmiyor. Kesin tespit yapıyor ve hüküm veriyor. Üstelik bahsettiği ‘keskinleşmiş’ tespit ve hükümler kendine ait değil, yani bir başkasının tespit ve hükümlerini olduğu gibi, hiç bir eleştiriye tabii tutmadan, irdelemeden kabul etme var. Tekrarlıyorum, yukarıda aktardığım paragafdaki tespitler yazara ait değil, bir başkasının, açıkçası, bahsettiği örgütlenmenin belirlemelerini, hükümlerini kendisine ait belirlemeler ya da hükümlermiş gibi ileri sürme sözkonusu. Buna bir anlamda hırsızlık denilir. Eğer illâda ‘benim hükümlerim’ diyorsa, o zaman böylesi sonuçlara hangi bilimsel araştırmalar sonucu vardığını da açıklamak zorundadır. Bu konularla ilgili bilimsel araştırmaları yoksa, bunlar ve benzeri sonuçları hangi politik kaygılarından dolayı kabullendiğini açıkca söylemelidir.

    Yazarın toplumsal gelişmelere ters düşen hükümlerini bir tarafa bırakarak, bahsettiği yapının ya da örgütlenmenin toplumsal yapıyı tahlil etmiş midir? Yoksa herkesi ‘yok edilmesi gereken güçler’ olarak mı görmüşlerdir? Egemen güçler arasındaki farklılıkları hiçe sayan, küçük burjuvaziyi yok sayan, aydınları bile hain ve ajan gören, işçi sınıfını ‘kendinden geçmiş’ olarak nitelendiren ve sonuç olarak tüm bir halk için ‘alçaklaşmış, hainleşmiş’ nitelendirmesinde bulunanlar için, nasıl olurda toplumsal yapıyı ‘tahlil etmişler’ belirlemesi yapılır? Her şeyden önce bunun izahı yapılmalıdır. Bu nedenle, yazar tarafından kesinleştirilmiş hükümlerin ne kadar havada sallandığını göstermek için zaman zaman 1970’li yılların toplumsal özelliklerine de vurgu yaparak, sınıflar ve siyasal eğilimlerine kısaca değinmekte yarar var. Yine toplumsal yapıyı tahlil ettiği söylenilen örgütlenmenin de, bu sınıf ve tabakalar hakkında verdiği, yazarın da paylaş-maktan çekinmediği hükümleri sergilemek gerekiyor. 

SINIFLAR VE SİYASAL EĞİLİMLERİ

    Pazarın dışarıya açılması, pazar için üretimin egemen duruma gelmesi ve tarımda makinalaşmanın yoğunluk kazanmasından ilk etapta olumsuz etkilenen topraksız ve az topraklı köylüler oldu. Kırdan şehre göç hızlandı. Topraktan kopuşu özümseyecek düzeyde sanayileşme sağlanamadığından, göç, daha çok Batının sanayileşmiş büyük şehirlerine yöneldi. Küçük çiftçi ailelerin önemli bir kesimi ise ağalardan, toprak ve ticaret burjuvalarından aldıkları kredilerin altında sürekli ezilir hale geldiler. Öyle ki, bazı yörelerde bu borçlar neredeyse nesilden nesile geçer oldu. Ağaların, aşiret reislerinin, ticaret burjuvazisinin vb. özellikle de devlet bankalarından aldığı krediler yatırımcılıkta değil, esas olarak tefecilikte kullanıldı. Bu gelişmelerin yanısıra, bir de hızla artan nüfus oranı gözönüne getirildiğinde, yoksullaşmanın ne kadar ciddi boyutlarda olduğu kendini gösterir. Bu kesim, demokrasi ve özgürlük taleplerinin hayata geçirilmesinde işçi sınıfına en yakın duran bir kesimdi. Fabrikalarda, büyük çiftliklerde ve genel hizmetler sektöründe yoğunlaşmış işçi sınıfı nicel olarak az olmasına karşın devrimci mücadelenin en dinamik gücü konumundaydı. Bir de henüz köylülükle ilişkilerini tümden koparmamış ve sürekli işçi olmayan mevsimlik işçilik yoğundu. Bunlar daha çok Batı'nın metropol kentlerinde geçici iş bulma olanağına sahip olup sigorta ve diğer sosyal güvencelerden yoksun çalıştıkları bilinmekte.

    Gelişen kapitalizm koşullarında, kırda küçük mülk sahiplerinden şehirlerde esnaf ve zanaatkarlardan, devlet bürokrasisinde yer alanlardan aydınlara dek, geniş bir yelpazeyi kapsayan küçük burjuva kesimi var. Yapısı gereği çok karmaşık özelliklerinden dolayı kaygan, değişken bir yapıya sahip olduğunu biliyoruz.

    Geçmişin klasik elsanatçılığı ve zanaatçılık 70’li yıllara gelindiğinde hemen hemen ortadan kalkmış duruma gelmişti. Feodallerden ve ticaret burjuvalarından veya bunların aracılığıyla bankalardan alınan kredilerle giyim, gıda vb. yanısıra birçok meslek dallarında servis işi yapan işyerlerinin başında esnaflar gelir. Kıyasıya bir rekabet ortamında bunlar herhangi bir güvenceye sahip değillerdi. İstikrarsız ekonomik yapı içinde korku ve panik, esnafın günlük doğal yaşamının bir parçasıydı. Artan faizler karşısında aldıkları kredileri dahi ödeyemeyecek durumdaydılar. Yükselen enflasyonla birlikte kitlelerin alım gücü zayıfladığından, çoğu esnaf, çareyi “deftere yaz”da bulurken, bu yöntem daha fazla borçlanmalarına yolaçmıştır.

    Ayrıca, devlet idari birimlerinde yer alan memurlar, serbest meslek sahibi avukatlar, doktorlar, mühendisler vb. küçük burjuvazi içinde her geçen gün nicel olarak yoğunlaşan kesimlerdi. 1960’ların ortalarına kadar üniversitelerde okuma, hatta ortaokul ve liseyi bitirme daha çok feodal bey, aşiret ve dini reislerin çocuklarıyla sınırlı iken, sonraları işçi ve diğer emekçi kesimlerin çocukları da okuma fırsatı bulabildiler. Yaygınlaşan köy ve yatılı bölge okulları, enstitüler ve üniversiteler sayesinde oldukça yüksek sayıda öğrenci gençlik ve aydın oluştu. Geçmişte avukat, doktor vb. olanlar tekrar bölgelerine döndüklerinde aşiret ilişkileri içinde sıkışıp kalırken, 1960’ ların ortalarından itibaren önemli bir kesim, devrimci düşüncenin emekçi kitlelere götürülme- sinde ve bu kitlelerin örgütlü hale getirilmesinde rol almaya başladılar. Zaten demokrasi mücadelenin başarıy- la sonuçlanabilmesi için işçi sınıfının yedeğe almak zorunda olduğu güçlerden biri de, küçük burjuvazidir. Küçük burjuvazinin yoğunlaşması bir anlamda gelişen kapitalist ilişkilere paralel olarak feodalizmin çözülmesi ve geniş bir kitlesel yelpazenin feodal-aşiret ilişkilerin- den bağımsızlaşması  demektir. 

    Bu arada genel olarak küçük burjuvazi, özellikle de aydınlar üzerine bilinen “dehşetli” görüşleriyle kafa kargaşalığı yaratmayı amaç edinmiş Apocuların, soruna bakış tarzına değinmekten geçemeyeceğiz.

    Bunların devrimci sınıf mücadelesiyle, demokrasi kavgasıyla uzaktan yakından ilgileri olmadıkları gibi, demokrasi güçlerinin önüne nasıl engel oldukları da biliniyor. Bayların iddia ettiği gibi küçük-burjuvazi, “bitmiş” değildir. Tam tersine sosyal, sınıfsal bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Milyonları bulan bu kesimin varlığı görmemezlik edilemez. Baylar böylesine kesin bir dille devrimci mücadelenin en büyük yedek güçlerinden birini inkâr ederlerken, herhâlde kendilerinin ‘ez gelmişkerem, ez gitmişkirem’ konumuna düşmüş olmalarıyla karıştırmaktadırlar. Çok geniş bir yelpazeyi kapsayan küçük burjuvazinin içinde şu veya bu oranda çıkarı feodal ve aşiret reisleriyle işbirliği yapmadan yana olanlar vardır. Ama bu bir avuç kesimi genelleştirme doğru bir anlayış değildir. Çok zor koşullar altında yaşam sürdüren birkaç dönüm toprak sahibi bir köylü ailesini veya bakkalcıyı “ajan”, “hain” diye nitelendirip, “ortadan kaldırılmaları gereken güçlerdir” fermanıyla haklarında ölüm kararları çıkarmak, ancak ve ancak provokatörlere özgü olan, işçi sınıfı düşmanlarının saflarını zenginleştiren, güçlendiren bir anlayıştır. Küçük mülk sahibi çifcilerden, esnaflardan, devlet bürokrasisinin özellikle alt düzeyinde görev yapan devlet memurlarından, doktor, avukat vb. serbest meslek sahiplerine dek çok geniş bir yelpazenin güçlü devrimci bir potansiyeli teşkil ettiği görmemezlikten gelinemez. Asimilasyon politikasına karşı durma adına, özellikle aydın düşmanlığı yapmalarına anlam vermek ise hiç mümkün değil. Kaldı ki, Batı’da durum Doğu’dan(KÜRDİSTAN'DAN) pek de farklı değildir. küçük burjuvazinin genelde egemen güçlerle sıkı ekonomik ilişkiler içinde olduğu bilinen bir gerçektir. Kapitalist ekonomik ilişkilerde farklı beklentiler içinde zaten olunamaz. Ama önemli olan bu iki güç arasında çelişkilerin varlığıdır. Çelişkilerin derinliğine ve kapsamına göre küçük burjuvazi tavrını zaman zaman işçi sınıfından yana koyabilmekte. Diğer etkenlerle birlikte böylesi bir anı akıllıca değerlendirme devrimcilerin görevidir. Sosyal sorunların çözümünün sihirli değneklerle yapılamayacağını Apocular da gayet iyi bilmektedir. Ama halka karşı düşmanca görevlerini yerine getirmekle sorumlular.

    Eğitim ve öğretimin bir toplumun aydınlaşmasında ne kadar önemli olduğunu söylemeye gerek yoktur. Eğitim-öğretim, gelişen toplumsal koşullarda zorunlu ve sürekliliği gerektiren bir sorundur. 21’ci yy. birkaç yıl kalmış günümüz koşullarında birçok ülkede en gelişmiş teknolojilerle bu sorun çözümlenmeye çalışılırken, ülkemizde içler acısı bir durumun yaşandığı tartışılamaz. Okuma-yazma bilmeyenlerin oldukça kabarık olduğu koşullarda, öğretime, genel olarak toplumun aydınlanma sorununa tek yönlü bakılmamalıdır. Demokratik ve özgür bir ortamın olmayışından hareketle, Kürtçe öğrenim olanağının olmadığını söyleyerek, sorunu geleceğe bırakma tehlikeli ve aynı zamanda çağdışı bir anlayıştır.

    Devletin kendi çıkarları doğrultusunda uyguladığı, daha doğrusu dayattığı bir program vardır. Bu asimilasyonu içermektedir; Kürt halkının tarihini, kültürünü vb. hiçe sayan, halkı kendine yabancılaşmasını temel alan, Türk dilini ve kültürünü egemen kılmayı amaçlayan bir eğitim-öğretim sistemidir. Dayatılan bu programla, bir halk gerçekliğinin inkârı temelinde ırkçı ve şöven ideoloji yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Zenginlik kaynaklarının sosyal dağıtımı örtbas ediliyor. Kürt halkına dayatılan yoksulluğu, sefaleti “Dağlık bölge” gibi masallarla gizleme amaçlanıyor. Aslında Doğu ve G.Doğu (KÜRDİSTAN)sözkonusu olduğunda altyapı ve her türlü sosyal hizmetlerin götürülmesi bilinçli olarak geciktirilmekte, hatta zaman zaman da engellenmektedir. Ama tüm bunlar, madalyonun bir yüzüdür. Diğer yüzü ise, devlet yönetiminin gösterdiği olağanüstü karşı çabalara rağmen, bölge halkının da (ÖZGÜRLÜK VE) demokrasi mücadelesinde “ben de varım” demesinin artık engellenemez konumda olmasıdır. Beklentileriyle orantılı başarı sağlayamadıkları bir gerçektir. Kürt halkında okuma-yazma oranı arttıkça ve aydınlaşma daha ileri boyutlar kazandıkça, aydınla geniş halk yığınları arasındaki fark azaldıkça, halkın her yönüyle içinde bulunduğu koşullara bakış açısı da değişmekte; sorgulamakta, sorunların çözümü yönünde düşünceler geliştirmekte ve dünya ile ilişki içine girmektedir. İşkenceyi, hapishaneyi, sorgusuz infazı ve her türlü baskıyı göze alarak demokrasi ve özgürlük kavgasına daha bir bilinçlice ve cesaretle atılmaktadır.

    Gerçekler bu kadar ortadayken, “Kürtçe eğitim ve öğretim yapılmıyor,” bahanesiyle okulları dinamitlemeyi, öğretmenleri öldürmeyi kendine prensip edinmiş Apocular, keçi çobanlarından oluşmuş bir toplum yaratmayı amaç edinmiş olduklarını saklamamaları gerekir. Kaldı ki, kürtçe eğitim ve öğretimin bugünkü Türkiye ve dünya gerçekliğinde geçerliliği de tartışma konusudur. İster Kürt, ister Türk, kim olursa olsun, hiç kimse dünyadan soyutlanmayı kabul edemez, nitekim de etmemektedirler. Ama bu, Kürt dilinin, edebiyatının ve kültürünün gelişip serpilmesi yönünde mücadele verilmeyeceği anlamına gelmez. Yani sorun, salt bir dil sorununa takılamaz. Bir avuç garip grupcuklar milyonlar adına hareket etme özgürlüğüne sahip değildir. K.Irak’taki(GÜNEY kÜRDİSTAN) uygulamalar da buna en açık örnek oluşturmaktadır. Açıkçası, Apocuların bu tutum ve davranışlarıyla kimlere hizmet ettikleri ortadadır. Bunlar uzay çağında Ortaçağ karanlığını özlediklerini “Aryen halk olma bilinciyle” dile getirmekten başka bir şey değildir. Bir devrimci örgütlenmenin amacı, karşı tarafın yönelimlerini çok yönlü, hemen her alanda kapsamlı bir mücadele geliştirerek boşa çıkarma olmalıdır. Ama Apocuların cesaret, emek, kültür, bilgi ve bilinç gerektiren böylesi uğraşlarla nasıl alay ettikleri bilinmekte.

    Bayların özlemini duydukları eğitim sisteminin üzerinde uzun uzadıya durmaya gerek yok. Aşağıdaki satırlar her şeyi anlatmaya yeterlidir;

    “Biz her bireye kendine özgü ve bir halkın yüce çıkarlarının gerisinde seyreden ne kadar derdi, kıvancı, üzüntüsü, sevinci varsa, hepsini...feda edebileceğini dayattık”

    “Çocuklar biraz kendilerine gelip oyun oyamaya başladıklarında bu bilinç ve ruhla büyütülmeli” (Serx. Sayı. 51. s,12)

    Henüz ismini koyamadıkları insandan başka bir mahlukat beklentisi içinde olduklarını söylemekteler. Ortaya çıkartacaklarını iddia ettikleri bu ne idüğü belirsizlerle sınıfsız bir toplum yaratacaklarmış! İlk denemelerini Kandil’de kurdukları dergâhta yaptıklarını, bu nedenle insani bir varlık olmadıklarını ispat için her türlü vahşilikleri sergilediklerini biliyoruz. Eğitim sistemlerine uyum sağlamada zorluk çeken çocukları niçin katlettikleri de  böylece açığa çıkmış oluyor. 

    Baylar aynı sekter bakış açılarını, Kürt egemen güçlerinin farklı siyasal eğilimler göstermesini kabul etmemekle ve kapitalist üretim ilişkilerinin yolaçtığı sosyo-ekonomik yapıyı inkâr etmeleriyle de göstermekteler. Politik düzlemde egemen güçlerin tümünü aynı pota içinde değerlendiriyorlar. Ortaya çıktıkları ana kadar kavak yapraklarının bile sallanmadığını, ama kendileriyle birlikte mucizevi bir biçimde her şeyin duraganlıktan kurtulup hareketli hale geldiğini ve değişime uğramaya başladığını iddia eden Apoculardan başka bir anlayış zaten beklenemez. Papaz Kapon’dan daha beterler.

    Çok partili yaşama geçişle birlikte Kürt feodallerinin en baskıcı ve en kodamanları Demokrat Parti’de toplandı. Daha sonraları Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Parti’sinde yer aldılar. Devrimci güçlerin gelişmesi karşısında ürken bazı feodaller, dini ve aşiret reisleri MSP ve MHP’ye açıktan destek verdiler. Bunlar özellikle her iki MC hükümetleri döneminde devlet olanaklarını da kullanarak hiçte küçümsenmeyecek desteğe sahip oldular. MHP gibi Türk milliyetçiliğini temel alan bir gücün, Kürt feodal, şeyh ve aşiret reislerince desteklenmesi, bu güçlerin sıkıştığında neler yapabilecekleri açısından önemli bir göstergedir. Ama yine de küçümsenmeyecek bir kesim Cumhuriyet Halk Partisi’ nde kalmaya devam etti.

    Her şeye rağmen CHP ve diğer burjuva partilerini aynı kefeye koyarak değerlendirmek yanlıştır. Politikada tekdüzelik kabul edilemez. 70’li yıllara gelindiğinde, küçük burjuvazinin, işçi ve köylü yığınların önemli bir kesiminin desteğini almayı başaran CHP, tabanını genişletti. Küçük burjuvazinin ve işçi sınıfının yaşam standartında göreceli bir iyileştirmeyi hedef alıcı bir politika izlemesi, bu destekte önemli rol oynadı. Ama kitlelerin, beklentilerini ne oranda karşılayıp karşılamadığı ayrıca tartışılması gereken bir sorundur.

    Kürt egemen güçlerinin böylesi siyasal örgütlenmeler içinde yer alması yöresel de olsa hiçbir taleplerinin olmaması anlamına gelmemektedir. Eskiden olduğu gibi, asalarını kaldırdıklarında halkı hizaya dizemediklerinin bilincinde olduklarından, emekçi yığınlar üzerinde sömürülerini devam ettirebilmek için ekonomik ve sosyal alanda ciddi değişimlerin gerekliliğini kabul eder hale gelmişlerdir. Nitekim su, yol, elektirik, okul vb. alt yapı hizmetleri ve fabrikalar için yatırım taleplerinde bulunmaya başlamışlardır. Onların daha çok oy avcılığına yönelik bu istemlerinin emekçi kitlelerin talepleriyle uyumluluk gösterdiği de bir gerçektir. Ayrıca Cumhuriyet öncesi klasik katı feodal beyliğini ve aşiret reisliğini devam ettirmek isteyenlerin oranının gün geçtikçe azaldığını kabul etmek gerekir. Bir çoğu ya kapitalist toprak sahibi olmuş ya da şehirde ticaretle uğraşır hale gelmiştir. Gelişen kapitalist ilişkiler içinde yerlerini alma çabası yürütmektedirler. Bu nedenle ekonomik yatırımların ve altyapıda iyileşmelerin çıkarlarına hizmet ettiğini artık görmeye başlamışlardır.

    Kürt feodalleri ve burjuvalarının bilinen özelliklerine, konumlarını koruyabilmek için sundukları tüm hizmet- lere karşın, zaman zaman kırbaçlanmaktan kutulamamış- lardır. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’de baskılara uğramaktan kendilerini alıkoyamadılar. “Vata- nın ve milletin bütünlüğü” balyozu onları da dıştalamadı.

    PKK’nin demokrasi ve özgürlük sorunu olmadığı için, güçler ayrılığını hesaba katan bir politika yürütmesi de beklenemezdi. Bu nedenledir ki, MHP ile CHP’yi aynı kefeye koyarak değerlendirmiştir. Oysa devrimci politika egemen güçler arasındaki çelişkileri daha fazla derinleş- tirmeye ve bu çelişkilerden olabildiğince yararlanmayı amaç edinir. CHP’nin anti-faşist konumda bulunması egemen güçler cephesinde bir gediği ifade eder. Aktif bir biçimde karşı duruş sergileyip sergilememesi ayrı bir tartışma konusudur. Ama nereden bakılırsa bakılsın, 1970’li yıllarda kitlelerin demokratik mücadelesinin örgütlendirilmesi, faşist baskı ve terörün geriletilmesi açısından CHP’nin yadsınmayacak bir güç olarak kabul edilmesi zorunluydu. Böylesi bir yaklaşım, faşizmden yana tavır koymuş burjuvaziye karşı yönelimi dıştalamaz, tersine devrimci sınıf mücadelesinin manevra alanını genişletir.

    Apocuların genel, teorik anlamda milli burjuvazinin kapitalist üretim ilişkisi içindeki konumunu kavramaktan uzak oldukları bilinmekte. Çünkü, onlara göre milli burjuvazi Kafdağı’nın ötesinde, görünmeyen bir varlıktı. Oysa milli burjuvaziden kapitalizme karşı olması beklenemeyeceği gibi, bu sınıfın her hangi bir biçimde işbirlikciliğe yönelebileceğini de kabul etmek gerekir. İşbirlikciliğin kıstaslarının neler olduğu baylarca da bilinmemektedir. Diğer yandan içinde bulunduğumuz koşullarda, şu veya bu ülkenin sınırlarına hapsolmuş kapitalizmin düşünülmesinin olanaksız olduğu, dolayısıy- la uluslararası ticari ve ekonomik ilişkilerden tecrit olmuş bir burjuvazinin olamayacağını kavramaktan uzaklar. Baylar bu kadar basit bir olguyu karmaşık hale getirmek için ellerinden gelen çabayı göstermekteler. Ulusal burjuvazinin kendi pazarını başkalarıyla bölüşmek iste- mediği bilinen bir gerçektir. Ama buna rağmen siyasal alanda aktif bir konumda olmayışı, ekonomik gücünün oldukça sınırlı oluşu, toplumsal yapının içinde bulunduğu koşullar vb. nedenler, pazarın bölüşümüne karşı yeterli tavır alışını zorlaştıran belli başlı etkenlerdir. Zaten bu kesim, sınıf çıkarları gereği uzun vadeli mücadelenin iniş ve çıkışlarına göre tavır alır. Yine de konumu gereği, nereden bakılırsa bakılsın, devrimci mücadelenin önemli ittifakçı güçlerinden biridir. Kaldı ki, milli burjuvaziyi sadece Doğu ile sınırlandırmaya kalkışma da bir o kadar akıl ermez bir tutumdur. Batı’da da milli burjuvaziden bahsetme mümkündür. Bunların özellikle İstanbul burju- vazisi olarak tanımlanan işbirlikçi burjuvaziye karşı ayakta kalabilmenin çabası içindedir.

    Apocu bayların sadece tanımlamaktan yoksun oldukla- rı milli burjuvaziye karşı değil, akıldışı düşünmeyen, sorunlara salt arpacık deliğinden bakarak çözüm getir- meyen, istihbarat örgütlerinin kucağında oturmayı kabul etmeyen herkese, daha açıkçası, tüm devrimci güçlere karşı neden bu kadar saldırgan tavır içinde bulun- duklarını, o dillerinden hiç düşürmedikleri meşhur “derin tahlil”lerine baktığımızda rahatça görebiliriz. Gerçekten devrimci bir mücadele yürütülmek isteniyorsa, tüm sınıf ve tabakaların üretim biçimindeki yerlerine, üretim araç- larına ne oranda sahip olup olmadıklarına, ülke zengin- liğinin bölüşümünde ne oranda pay alıp almadıklarına, bunlara paralel olarak ekonomik ve siyasal alanda oynadıkları rollere vb.doğru çözümlemenin getirilmesi gerekir. Hem demokrasi ve özgürlük mücadelesinden yana olduğunu söyleyeceksin, hem de burjuvazinin içindeki farklı eğilimleri görmemezlikten geleceksin ve feodal egemen güçte olsa, sosyal demokratlarla birlikte olanlarla, faşist güçlerle çıkarı çakışanları aynı kefede değerlendireceksin…Yani egemen sınıf içindeki çeliş- kileri yadsıyarak, herkesi ‘...resmi ideolojinin Kürtler içindeki ajanları’ ilan edeceksin.  Bu biçimde düşünce ve hareket tarzını ancak artniyetliler yapabilir.

    Sadece feodallerle, aşiret reisleriyle ve burjuvalarla yetinilmemekte, aynı anlayış ve söylem küçük burjuvazi için de geçerli kılınmakta. Bugün milyonlarla ifade edilen küçük üreticiyi, bakkalı, esnafı, aydını ve bürok- ratları, yani genelde küçük burjuvaziyi “ajan, hain,” ilan ederek işçi sınıfını geniş kitlelerin ittifakından yoksun bırakmaya yönelik çaba içinde olanlar, ipleri karanlık güçlerin elinde olan kuklalardır. Türkiye’de böylesi karanlık faaliyetler içinde bulunanlar kitleler nezdinde mahkum edilmediği sürece demokratik ve özgür gelecek kurulamaz.

    Ama kafa kargaşalığını sadece bu konularda  yarat- makla kalmadıkları biliniyor. Teori diye yarım yamalak ortaya sergiledikleri incilerle, kapitalist üretim güçleri ve ilişkilerinin Kürt halkının varlığını tartışılır hale getirdi- ğini söylüyorlar. Adına mücadele yürüttüğünü iddia ettiği bir halkın varlığını tartışma, Apoculuğa ve onlara zoraki eklemlenmiş Beşikçi’ye özgü bir mantıktır. Kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesi, modern sınıfların  ortaya çıkması ve bundan ötürü kapalı köy ekonomisinin hızla tasfiyeye doğru gitmesiyle birlikte, Kürt halkı da büyük değişimler geçirmiş modern tarih sahnesindeki yerini almıştır. Doğu bölgesinde kapitalist gelişme Ege ve Marmara bölgesi kadar yaygın olmadığı dorudur. Bu durum İç Anadolu ve Kara Deniz bölgeleri içinde geçer- lidir. Kapitalist pazar ilişkilerinin gelişmesinde bölgeler arası dengesizlik sadece Türkiye’ye özgü bir özellikte değildir. Kapitalizmin egemen olduğu tüm ülkeler için bu geçerlidir. Doğu’da gelişmenin ağır seyretmesinde elbet- te diğer faktörler de rol oynamıştır.  Ama tüm bunlar hemen her alanda ortaya çıkan değişimin inkâr edilmesini gerekli kılmaz. “1940’lı yıllardan sonra hiç bir şey gelişmedi” veya “halkımız bir kadavra haline getirildi ve bitirildi” benzeri ne idüğü belirsiz yorumlarla ortaya çıkan gelişme ve değişmeleri görmemezlikten gelmekle, aslında niteliklerini ve niyetlerini açığa vuruyorlar. Kürt halkının varlığını inkâr edenlerle aynı koltuğu paylaşmış olduklarını göstermiş oluyorlar. Kaldı ki, bugün burjuva- zinin katmerleşmiş işbirlikçi kanadı bile Kürt varlığını inkâr ettiğini söylemiyor. Değişimi ve Kürt halkının varlığını kabul etmeyen birileri varsa, o da, Apocular ve Apocuların resmi sözcülüğüne oynayan Beşikçi’dir.

    Anlaşılması basit bu tür sorunlara değinirken, kapita- lizmin feodalizme karşı ilerici, devrimci olduğunu söylemek istiyoruz. Toplumların gelişme tarihi ele alındı- ğında bu gayet anlaşılırdır. Ama Apocu baylar da her şey tersine işlemektedir. Apocular feodal üretim ilişkilerine karşı köleci, kapitalist üretim ilişkilerine karşı feodal üretim ilişkilerinin savunuculuğu yapmaktadırlar. “Feo- dalizmin ideolojik-politik biçimlenişten ekonomik biçimle nişe dönüşmesi (!)” ne oldukça hayıflanıyorlar;

     “Feodal sosyo-ekonomik yapının şekillenmesi yabancı karakterde olduğundan, yerleşik halkın diline, kültürüne ve eski dini özelliklerine karşıt olarak geliştiğinden bu durum, toplumun ulusal nitelikteki örgütlenişini ve özgür- lükçü değerleri büyük oranda koruyan aşiretlerin sosyo-ekonomik örgütlenişini çözmüş, bu da örgütsüzlüğü doğurmuştur.” (Örgütlenme Üzerine, s. 99)

    Görüleceği üzere, ne idüğü belirsiz örgütlenme adına aşiret örgütlenme biçimini feodal örgütlenme biçimine, dolayısıyla köleciliği feodal üretim biçimine göre ileri kabul etmiş oluyorlar. Apocu bayların iradi gücü, Kürt halkını aşiret örgütlenmeleri düzeyinde tutmaya yetme- yince, feodalizme boyun eğmek zorunda kalıyorlar ve bu sefer de kapitalizme karşı feodalizmin savunuculuğunu yapıyorlar;

     “Kürdistan’daki bu yetersiz sosyo-ekonomik ve ulusal örgütlenme, kapitalizme dayalı sosyo ekonomik örgütlenme karşısında dayanıksızlığını açıkca sergilemiştir.” (ÖÜ, s. 104)

    Amaçları, “dağlara çekilerek” yaşam sürdürme pahasına feodalizmin bayraktarlığını yapmadır. Kaldı ki, kapitalizm nasıl proletaryayı ortaya çıkararak sosyalizmin koşullarını yaratmışsa, ülkede gelişen kapitalizm de Kürt halkını modern sınıfsal mücadelenin içine çekmiştir. Demek ki son elli yıl, söylenildiği gibi “olağanüstü durgun” geçmemiş, tersine çok büyük alt-üst oluşlar yaşanmıştır; aşiretsel ve mezhepsel bölünmüşlüğün yerini politik oluşumlar almış, ırgatcılığın, angaryacılığın yerine ücretli işçilik gelmiş ve zanaatçılığın yerine modern işletmeler, fabrikalar yükselmiştir. Tüm bu gelişmeleri görmeyip, “kapitalizm ulusal yokoluşumuzu getiriyor” diyerek, küçük burjuva ruh haliyle heyecana kapılan baylar, “Kürt halkı feodal dönemde ulusal ögelerini daha iyi geliştiriyordu” benzeri saçmalıklara sarılarak feodallerin gönüllü kolluk kuvvetleri olduklarını ispatlıyorlar. Böylesi bir anlayışın gideceği başka bir yer yoktur. Kapitalist gelişmenin ortaya çıkardığı sosyo-ekonomik yapı karşısında şaşkınlığa düştüklerinden uzun, sabırlı ve örgütlü devrimci mücadelenin gerekliliğine inanmadıkları için çareyi makinaları, fabrikaları, okulları dinamitlemekte buluyorlar. Eylem ve anlayışlarıyla Kürt ve Türk emekçi yığınlarının üzerinde acımasız sömürünün örgüt- lendirilmesine nasıl katkıda bulunduklarını biliyoruz. Ama onlar, gelişmeleri hangi biçimde ele alırsa alsın, bahsedilen yıllar “durgun” geçmemiş; Kürt halkı ciddi değişimler geçirmiş, baskıya ve sömürüye karşı her geçen gün artan bir biçimde başkaldırının içine girmiştir. Bu çok yönlü değişimi ve savaşımı soyut tarzda kavrayıp bir halkın geçmişini ve geleceğini birkaç pat-putla özdeşleştirenlerin aslında kimlerle uyum içinde olduğu açıkça ortadadır.

    İsmail Beşikçi’nin öne sürdüğü ‘...toplumsal ve siyasal çelişkiler’ bu biçimde ortaya konulmuş, ‘...dost güçlerin  ve düşman güçlerin konumunu’ yukarıda değindiğim tarzda saptamışlardır. Yazar, bu tarz toplumsal çelişkilerin çözümleniş biçimini, dost ve düşman güçlerin belirlenmesini, Kürt halkının çıkarları için doğru olduğunu savunuyor. Böylece, Kürdü Kürde kırdırmanın farklı bir versiyonunu savunmuş oluyor.

   Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, sürekli Kürt halkını yine farklı bir biçimde aşağılama var; ‘1938’lerden sonra Apocular ortaya çıkana kadar geçen yıllar ‘Durgun’ yıllardı diyor. Neye göre durgundu, ya da durgunlukta hangi ölçüler geçerli hiç değinilmiyor. Ayrıca, toplumsal bir yapıyı durgunlukla, sabit olmakla tanımlama kadar saçma bir şey olamaz. Bu, eşyanın tabiatına aykırı bir söylemdir. Bu yıllar içinde yaşanan değişimi, dönüşümü, tüm bir yapının adeta alt-üst oluşu metafizik düşünceden hareketle redediliyor. Dolayısıyla toplumun varoluşu inkâr ediliyor. Ne yapıp yapıp ‘Meftun’ gösterme çabası sarfediliyor. Bu hükme varışının nedeni sorulduğunda da, hiç aldırış etmeden, ‘yenildiler’ o nedenle bahsedilen yıllar ‘durgun geçti’ veya ‘asimile edildiler’, ‘bitirildiler’ yanıtıyla yetinmekte. İsyanların ortaya çıktığı dönemin özelliklerini, nedenlerini ve hedeflerini ortaya koyma nedense işine gelmemekte. Bir toplumun yaşamsal değerlerini tetik çekmeye indirgemek olsa olsa ancak Beşikçi’ ye özgü sosyolojide görülür. Ekonomik yapıda, siyasette, kültürel değerlerde, dinsel yapıda vb. alanlarda yaşanan değişimleri yadsıma hiç bir gerçeği değiştirmez. Tüm bunların genel olarak toplumun ve bireylerin yaşamlarına olan etkilerini bir tarafa bırakıp, düz bir mantıktan hareketle, ‘durgundu’ ya da ‘değişim olmadı’ demek, tam anlamıyla bir bağnazlıktır. Karşıtlıkları, çelişkileri, toplumsal yapının geçirdiği değişim ve dönüşümleri görmemezlikten gelme, toplumsal yapıyı mekanik olarak algılamadır. Toplumsal yaşantıya yön veren birbiriyle ilişkili kavramları anlamsızlaştırarak veya kavramların içini boşaltarak istediği biçimde yorumlamaya çalışan Beşikçi, ne yapıp yapıp Kürt halkını ‘meftun’ gösterme gayretini inatla sürdürmekte. Hemen her fırsatta övgüler yağdırdığı ‘Tanrı’sıyla ancak bu biçimde bütünleşeceğine inanmakta. Bu noktalardan hareketle, 1920’li ve 1930’lu yıllarda ortaya çıkan isyanları ve özellikleri üzerinde durmada yarar görüyorum.

 

KÜRT İSYANLARI VE ÖZELLİKLERİ

    Osmanlı İmparatorluğu’nun hiçbir döneminde Kürt egemen güçlerinin halk üzerindeki ekonomik ve siyasal gücü kırılmamış, kırılma yönünde de ciddi bir adım atılmamıştır. İmparatorluğun Batı’da yükseldiği sosyal temellerle Doğu’da yükseldiği sosyal temeller arasında tam bir farklılık vardır. Bu farklılığı korumak için Batı’da sosyal yapıyı geliştirici yönde hareket ederken, Doğu’da(KÜRDİSTANDA) varolan yapıyı olduğu gibi tutmaya, korumaya yönelmiştir. Yani, Doğu’da her feodal beyin hükmettiği alanda toprağın ve halkın tek hakim gücü olma konumuna dokunmamıştır. Kürtlerin  bir nevi otonom hakları vardı. Bu otonom görüntüye dayanılarak derebeylik sistemi yüzyıllar boyu süregelmişti. Feodal beyler, aşiret reisleri ve şeyhler kurumlarıyla ayakta kalarak ekonomik çıkarlarını korumuşlardı.

    Bahsettiğimiz bir nevi otonom yapı, Cumhuriyetin ilanı ile birlikte devlet örgütlenmesinin önündeki en büyük engellerden biri olarak görülmüştü. Misak-ı Milli sınırları belirlenmiş ve bu sınırlar içinde kapitalist üretimi egemen kılacak yönelimler içine girilmişti. Merkezi bir ekonomik yapı içinde Türk egemen güçleri de bu pazardan payını almayı ve siyasi otoriteye ortak olmayı istiyordu. Bu yönelimin ekonomik ve siyasal alandaki etkinliklerine darbe vuracağını gören Kürt egemen güçleri, 1920’li ve1930’lu yıllarda bir dizi isyanlar geliştirdiler. Halkın sınırlı da olsa bu isyanlara destek vermesi, Cumhuriyetle birlikte içinde bulundukları yoksulluktan bir an evvel kurtulacaklarına inanmanın yanılgısının da hiç olmadığını söyleyemeyiz. İsyanlar, aynı zamanda Kürt halkının kimliğini kabul ettirme gibi haklı nedenlerin de rol oynamış olmasına karşın, üzerine şiddetle gidilerek bastırıldılar. Günümüzde yaşananlar da dikkate alınırsa, geçmiş dönemde ‘İsyan’ diye öne sürülen bazı olaylar gerçekten isyan mı yoksa bilinçli kışkırtmalar mı, tartışma götürür. Örneğin Simko, Şeh Sait vb. Ama sonuç olarak bulunan çözüm geyet basitti; “inkâr edelim, kendi halleriyle başbaşa bırakalım, ama alacağımızı da alalım” Çizilen politika en yalın bu biçimde ifade edilebilinir. Başka türlü “tek millet” sağlanamazdı.

    Kürtler’in Cumhuriyet yönetimine varlıklarını kabul ettiremeyiş nedenlerine gelince;

    Emperyalist güçlerin Anadolu’yu işgal hareketine karşı yürütülen kurtuluş savaşı sırasında her türlü olanağını seferber ederek direnen Kürt halkı, insan ve ekonomik güç açısından büyük kayıplara uğramıştı. Zaten oldukça geri bir ekonomik yapı egemendi. Zenaatcılığa, hayvancılığa ve kendine yetecek kadar tahıl üretimine dayanan gelir kaynakları, bu savaşla birlikte daha da tahrip olmuştu. Daha imparatorluk döneminde sultana asker gönderemez duruma gelmiş, uzun süreli savaşlardan ve bunun yanısıra aşiretler arası çatışmalardan güçsüzleşmiş, her an aç kalmayla karşı karşıya kalmış olan halk, adeta son hamlesini işgalci güçlere karşı yapmıştı. Bu koşullarda halkın, Misak-ı Milli’nin belirlenmesinde ve Cumhuriyetin kuruluşunda oynadığı rolü, ülkenin yeniden inşası dönemimde de devam ettirme isteğini yönetime kabullendirecek düzeyde topyekün bir direniş geliştirmesi oldukça zordu. Ayrıca karşılarında demokratik hakların kullanılmasını hazmedemeyen, inkârla sorunların üstesinden geleceğine inanmış modern bir güç vardı. 

    Değişimin bilincinde değillerdi. Oysa gelişmekte olan burjuvazisi imparatorluktan devraldığı mirasla modern devet örgütlenmesini gerçekleştirmiş, ordusunu yetkinleştirmiş, uluslararası planda tanınmış, hatta birçok uygulamalarıyla ekonomik alanda güçlenmeye başlamıştı.

    Bir diğer önemli neden de, Kürtler Osmanlı İmparatorluğu döneminde genel bir otonomi çatısı altında örgütlenmemiş, böl ve yönet politikasına uygunluk içinde her aşiret reisi ve feodal beye pratikte adeta bir otonomi verilmiştir. Merkezi otoriteye başkaldırmama koşuluyla bölgelerinde her türlü serbesti hakkına sahiptiler. Bu nedenle de aşiret ve mezhep çelişkileri rahatça kullanılarak, halk, zaman zaman birbiriyle çatıştırılmıştır. Özellikle aşiretler arası çatışma ve çelişkilerden dolayı ciddi bir birlik kurulamamış, birlik için fazla bir çaba da gösterilmemiştir. Her aşiret reisi, feodal bey söz sahibi olduğu bölgenin çıkarıyla yetinmeyi yeğlemiştir. Böylesi çelişkilerin yoğunca yaşandığı koşullarda, farklı zamanlarda farklı aşiretlerin geliştirdiği isyanların halkın genel taleplerini içermesi ve sonuç alması pek olanaklı değildi. Zaten aşiret reisleri ve feodal beyler ağırlıklı olarak halkın çıkarları için değil, sarsılan ekonomik ve siyasal çıkarlarını yeniden inşası için isyan çıkarmışlardır.

    Kürt halkının kendi içinde bölünmüşlüğünün yanısıra, ayaklanmalara önderlik edenler de, Osmanlı merkezi örgütlenmesiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin kapitalist dev- let örgütlenmesi arasındaki farkı görmememişlerdir. Yeni devlet, modern temellerde yükselmiş bir örgütlenmeydi. Cumhuriyet burjuvazisinin Kürt halkından istediği sadece boyun eğiş ve sükûnet değil, pazarı kapitalist temellerde genişletme, ekonomik sömürüye ve siyasal etkinliğe ortak olmaydı. Gelişmekte olan burjuvazinin kapitalist iştahı sözkonusuydu. Kürt feodal güçleri böylesi bir farklılığı görmediler. Sıkıştırıldıklarını farkına varan aşiretler, sahip oldukları topraklarla sınırlı ‘otonomi’ lerini korumak için ayaklanmaya kalkıştı. Geçmiş dönemlerden kalan klasik alışkanlıklarıyla tavizler kopartacaklarını sandılar. Bu durum, ister istemez ayaklanmayı yerel kıldı, geniş kitlelerin desteğinden yoksun bıraktı. Bu durum merkezi yönetim açısından bir avantajdı ve dolayısıyla bastırmada fazla bir zorluk çekilmedi.

    Aynı dönemde iç koşullar olduğu kadar dış koşullar da Kürtler açısından içaçıcı değildir. Lozan anlaşmasından sonra Kürtler, Iran, Türkiye Cumhuriyeti, Irak’ı işgal etmiş İngiltere ve Suriye’yi işgal etmiş Fransa arasında parçalanmış oluyordu. Yeniden belirlenmiş sınırların ortaya çıkardığı koşulları yeterince değerlendirememiştir. Batı Avrupa ise, ortaya çıkan yeni konjektörün bozulmasından yana değildir. İngiliz’ler ve Fransız’lar kendi çıkarları gündemleştiği koşullarda, merkezi yönetimlerden daha çok tavizler koparabilmek için kendiliğinden gelişen isyanlara destek sunmuşlar, tam bir provakatörlük yapmışlardır. Hatta zaman zaman bu emperyalist güçler, isyanların gelişmediği koşullarda amaçlarını gerçekleştirmek için halk içinde kışkırtıcı roller de oynamışlar, isyanlar çıkarmışlardır. Bu durum Kürt halkı için daha bir felaket olmuştur.

    SSCB ise, emperyalizme vurduğu darbeyi ve genelde ezilen ve sömürge uluslar açısından oynadığı rolü dikkate alarak, Ankara’da Kemalist yönetimi desteklemiştir. Hem böylece, Sovyetler Birliği’nin güney sınırlarının güvence altına alınması da sağlanmış olunuyordu.

    Parçalanmışlık, dönemin iç ve dış siyasal koşullarını yeterince bilince çıkartamamanın yanısıra, halkın demokratik ve ekonomik taleplerini dile getirmekten uzak olan bu direnişlerin, çok sert biçimde bastırılmasının bir nedeni de, burjuvazinin farklı kanatlarının ya da eğilimlerinin iktidar kavgasıdır. İsyanlar bahane edilerek Cumhuriyetin demokrasi ile bütünleşmesi engellenerek demokratikleşme sürecinin önüne geçilmiştir. Kemalist kanadın direnişine rağmen, Damat Ferit Paşa geleneğini devam ettirmek isteyen Okyar hükümetinin oluşumunda, ve daha sonraları Celal Bayar’ın başbakanlığa gelmesinde bu isyanların kullanılmadığını söyliyemeyiz.

    Cumhuriyetin ilanından ikinci dünya savaşına kadarki dönemde, İsyanlar bastırılmış, isyanlara katılanların önemli bir kesimi imha edilmiş, her an başkaldırabilecek olanlar ise, sürgüne gönderilmiş, geriye kalanlar da tam bir baskı altına alınmıştır. Sonsuz diyebileceğimiz yetkilerle donatılmış genel valilik sistemi getirilerek, jandarma ve polis gücüyle halkın üzerinden kılıç eksik edilmemiştir. Bu arada getirilen Takrir-i  Sükun yasası, çıkartıl- dığı ilk dönemde irticai odaklara ve emperyalist işbirlikçilere karşı olduğu söylenilmişse de, giderek, Kürt kimliğinin tümden inkârını hedeflemiştir. Sonraları kapsamı daha da genişletilerek, işçi ve köylülüğün devrimci demokratik mücadelesini bastırmaya yönelik uygulanmaya başlanmıştır.

    Yani ikinci dünya savaşına kadarki dönemi, yükselmekte olan burjuvazinin, ülke genelinde ekonomik ve siyasal otoritesini kurduğu yıllar olarak da değerlendirebiliriz. Öte yandan demokratik açılımlardan korkan ceberrut bir devletin yetkinleştiği bir dönem de diyebiliriz.

    İsyanların bastırılmasından sonraki, yani 1984 Eruh ve Şemdinli silahlı baskınlarına kadarki dönemi, İsmail Beşikçi, Apocu mantıktan hareketle, kavak yellerinin bile esmediği bir dönem olarak nitelendirmekte, hatta Kürt halkının, bir anlamda üzeri betonla örtülenmiş mezara koyulduğunu iddia etmekte. Yani, ‘Hayali Kürdistan burada gömülüdür’ düşüncesini kabul etmektedir. Kabul etmekten sakınca duymadığı bu belirlemenin hemen devamında, Apocuların 1984’te Kürt halkını yoktan varettiği iddiasını, daha doğrusu taptığı ‘Tanrı’nın yoktan varettiğini ileri sürmekte. Egemen güçlerin niyet olarak ileri sürdüğü düşünceyi kabullenmekle yetinmeyen bay Beşikçi, ‘gerçeğe’ dönüştürmekte. Aynen şöyle demekte;    

    ‘Kürdistan’ın hayal edilmesi bile mezara gömülmüş, mezar taşlarla doldurulmuş, betonlaşıp kapatılmış...’ *

    Hayalin mezara gömülmesi veya mezarların taşlarla doldurulması, Kürt isyanlarının söylenildiği gibi pek de kanlı bastılmadığını ima etmesi ayrı bir tartışma konusu. Adeta bir seromoni tanımlarcasına sorun dile getirilmeye çalışılmakta. Hayalin mezara gömülüp, mezarın da cetsetlerle değil de taşlarla doldurulması yine de insana ‘Çok şükür kurtulmuşuz’ dedirtecekken, birden bire Kürt halkının yokedildiğini vurguluyor. Üfürükçü hocalar misali cinler ve periler arasında mekik dokuyor. Bunlardan birinin yanında tercih yapamamanın sancılarını yaşıyor. Salt üfürükçülükle işin içinden çıkamayacağını anlayınca, sihirbazlığını kullanmaya başlıyor. Mezara gömdüğü ya da gömdürdüğüne inandığı Kürt halkının, bu sefer de inandığı ‘Tanrı’ tarafından yeniden nasıl yaratıldığına dair inciler dökmeye başlıyor;

    ’....15 Ağustos 1984’de Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla başlayan gerilla mücadelesi, Türk devlet yönetiminde, Türk siyasal sisteminde şok yarattı...’*

    Bu kadarla kalmıyor, bakın ‘gerilla mücadelesi’ neler yaratmış;

    ‘...gerilla mücadelesi Türkiye’deki siyasal kültürü, siyasal değerleri yakından etkiledi, giderek Türk devlet ve hükümet yönetiminin, Türk toplumunun çözülmesini getirdi’ ve ‘...Kürt toplumunun çeşitli kesimlerinde önemli kurumlaşmalar meydana geldi.’ *

    Gördünüz mü, Beşikçi’nin şefi nelere muktedirmiş? Tersyüz edilmek istenen gerçekler acaba böyle mi? Bu noktada, esas hedefi Kürt halkı olan terörün ortaya çıkış koşullarını ve sonuçlarını irdelemekte yarar var.

12 EYLÜL DARBESİ

    Türkiye tarihinin en kanlı darbelerinden biri olan 12 Eylül 1980, egemen güçlerin yüz karası olarak tarihe geçmiştir. Tekelci egemen güçlerin en kodaman kesimine dayanan cuntanın, önündeki engelleri aşmada fazla zorlanmayacağı açıktı. Cunta, iktidarı gasp eder etmez ilk iş olarak meclisi dağıttı, anayasayı rafa kaldırdı, sendikaları, dernekleri, partileri vb. tüm demokratik kurum ve kuruluşları kapattı. Sorgusuz sualsiz kitlesel tutuklamarıyla, işkenceleriyle ve katliamlarıyla  Pinoce faşizmini geride bıraktı. Her şey beş kişilik Milli Güvenlik Kurulu’nda merkezileştirildi. Daha sonra 1982’de yapılan anayasa referandumu ile demokrasi ve insan haklarıyla bağdaşmayan devlet örgütlenmesinin siyasal belgesi meşrulaştırıldı. En ufak bir muhalefetin bile çizmeler altında ezildiği, susan bir Türkiye yaratmayı amaçladılar.

    12 Eylül darbesiyle birlikte işçi sınıfı mücadelesinin yenildiğini iddia eden bazı kesimler var. Bu tür değerlendirmeler, eğer yanılgının bir ürünü değilse, koşulları oldukça abartmaktan kaynaklanmaktadır. Çünkü devrimci demokrat güçler ne iktidarı ele geçirmişlerdi, ne de iktidara alternatif olma gibi bir konumları vardı.12 Eylül öncesinde devrimci demokratik mücadelenin hayli geliştiği, küçümsenmiyecek mevziler kazandığı doğrudur. Ama örgütlü bir mücadeleyle iktidara yürüme gibi bir durumu yoktu. Elde edilen demokratik kazanımların korunmaya ve geliştirilmeye çılışıldığı koşullarda, 12 Eylül’e yakalanmayla ifade edilecek bir durum sözkonusudur. 12 Eylül cuntasının gelişiyle devrimci mücadelenin ağır darbeler almasının birçok nedenleri vardır:

    Bu nedenlerden biri, emekçi yığınların muhalafeti karşısında, aralarındaki çelişkilere rağmen egemen güçlerin birlik sağlıyabilmeleridir. Bu noktada özellikle de CHP’nin tavrı önemli rol oynamıştır. CHP faşist tırmanışa seyirci kalmış, küçük burjuva kesimlerin pasif kalmalarını sağlamıştır. Takınılan bu tavır, halka yönelik baskı ve şiddet politikasından, daha doğrusu, diktatörlükten yana olan tekelci sermaye kesiminin işini kolaylaştırmıştır.

    Sol cephede egemen olan dağınıklık ve kargaşa, halk güçlerinin sürekliliği sağlıyacak örgütlü mücadeleden yoksun oluşunu getirmiştir. Örgütlü dayanışmanın ve birliğin önüne dayatılan dar grup anlayışı ve bireysel çıkarcılık, devrimcilerin yükselen kitlesel muhalefetin gerisinde kalmasına neden olmuştur. Yerden ot biter gibi ortaya çıkan gruplardan bazıları ise, geliştirdikleri terör ile faşist cuntanın gelmesine hizmet etmiştir. Geliştirilen bireysel terör eylemleri, egemen güçlerin halkı terörize etmesine yaramış, onların yedek gücü konumuna gelmişlerdir. Zaten bu tür çıkışların başka bir amaca hizmet etmesi de beklenemezdi.

    Ayrıca, sendikal örgütlenmede bölünmüşlüğün önüne geçilememesi de 12 Eylül darbesini cesaretlendiren etkenlerin başında gelir. Türk-İş’in sarı sendikacılıkta ısrarlı davranması, DİSK’in de bütünleyici olmaktan uzak kalması, içinde birçok fraksiyonun birbirleriyle didişmeleri, işçi sınıfı hareketinin sonuçta zayıf kalmasına yol açmıştır. 12 Eylül’den önce dalgalar halinde yayılan grevlere, direnişlere rağmen, içte barındırılan böylesi zaaflar sonucu, cuntacılara karşı yeterli direniş sergilenememiştir.

    Cunta iktidara gelmenin koşullarını adım adım hazırlarken ve geldikten sonra da karşısında ciddi bir muhalefet görmediği için, ABD ve NATO ile yaptığı bir dizi yeni anlaşmalarla Türkiye’yi yeni bazı yükümlülükler altına koymaktan çekinmemiştir. ABD ve NATO’nun saldırgan amaçlarına uygun olarak Türkiye’nin ileri karakol olmadaki görev alanları genişletilmiştir.

    Ülkemizin dış politikası bu zemin üzerinde geliştirilirken, içte de 24 Ocak kararlarının uygulanmasına hız verildi. Bu kararlar “ekonomik önlemler paketi” değil, ekonomik felaketler paketiydi. Alınan kararlarla her türlü fiyat denetimi kaldırıldı, paranın değeri dalgalanmaya bırakıldı, günlük kur uygulamasına geçildi, yabancı sermayenin gelişini cazip kılacak bir dizi tedbirler alındı. Böylece döviz gelirlerinin artırılacağından, enflasyonun düşürüleceğinden, gelir dağılımında dengenin sağlanacağından ve nihayet işsizliğin azaltılacağından dem vuruldu. Bütün bunlar serbest piyasa ekonomisi vaadleriyle süslendirildi.

   8 tarzda düzlüğe çıkamayacağı belliydi. Başlangıçta zorlamalarla bazı alanlarda konjöktürel iyileşmeler görüldüyse de, bunun yanılgıdan başka bir şey olmadığı kısa sürede anlaşılacaktı; enflasyonun tırmanışı engellenemedi. Paranın değeri giderek düştü. Reel gelirler ve ücretler enflasyon canavarına yedirildi. Günlük kur ve serbest faiz uygulaması holding bankalarının gücüne güç katarken, devlet sektöründen çekilen subvansiyonlar, holdinglerin emrine sunuldu. Üretimde iç pazar ihtiyacı neredeyse unutulurken, dış pazar ihtiyacı temel alındı. Üretim ve yatırımlarda beklenilen artış sağlanamadı. Enerji açığı büyüdü. Devlet sektörü sanayi, bankacılık ve ticaret alanlarındaki en kodaman kesimin hizmetine sunuldu. Özelleştirme adı altında tarım, dış pazar ihtiyacına göre şekillendirilerek bir avuç yerli ve yabancı tekellerin yağmasına terk edildi. Ürün taban fiyatlarının düşük tutulması bir yana, zamanında yapılmayan ödemelerle küçük üreticilerin kazançları enflasyona yedirildi. Orta ve küçük üreticiler yoksullukla karşı karşıya bırakılırken, küçük ve orta boy işletmelerde iflaslar doruğa ulaştı. Tekelleşmede o kadar ileriye gidildi ki, banka ve sanayi alanında dahi bir kaç holding iflas ettirildi. Süngü ve dipçik zoru da kullanılarak sanayi ve bankacılık birkaç holdingte toplandı. Ordu, OYAK aracılığıyla tekelci güçlerle içiçe geçti. Böylece devlet yönetiminde zaten söz sahibi olan Ordu, ekonomik ve mali alanda da yetkinleştirilmiş oldu. Bunlara paralel olarak MİT, polis, ve atmışlı yıllardan itibaren varlığını hissettiren, 12 Eylül’le birlikte perde arkasında kalmaktan çıkartılan kontgerilla, artık kamuflaja gerek duyulmadan devletin üst düzeyinde yeniden örgütlendirildi. Bu durum anayasa ile adeta kurumaştırıldı.

    Atatürkcülük adına yapılan bu türden köklü değişiklikler, cumhuriyet ve laiklik ilkelerinin yerine faşist diktatörlüğün ilkelerini koyarken, uygar ülkeler topluluğunun bir üyesi olma şiarı yerini, Amerikan mandacılığına bırakmıştı. Ortadoğu’da Suudi Arabistan, Ürdün, Basra Körfezi vb. ülkelerde her türlü gericiliğin ABD desteğinde yaşam bulduğu biliniyor. Ümmetçilik, islamcılık vb. çağdışı yönetimlerle yönetilen bu ülkelerin ayakta kalmasına hayranlık duyan cunta, ABD’nin bir dediğini iki etmemeye özen gösteriyordu. Atatürk’ün kurduğu CHP, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu gibi örgütlenmeler yine Atatürkcülük adına kapatılıyor, yazı ve söylevleri dahi yasaklanarak, Osmanlılık, tarikatcılık, islamcılık ön plana çıkarılıyordu. Abdülhamit dönemini aratacak cinsten bir itaatçılık, hafiyecilik kolgeziyordu. Öyle ki, sokakta gezme bile bir kurala bağlanmıştı; insanlar, “Türklüğün yüceliği ve doğruluğu” üzerine duyduğu her marşta ve her ezan sesinde sokak ortasında taştan heykel gibi durmak, gördükleri her subaya, her askere ve polise selam vererek hazır duruşa geçmek zorundaydılar. Cumhuriyet ile birlikte gelişmeye başlayan vatandaşlık kavramının yerini, ümmetçilik kavramı almıştı. Mezhep farklılıklarına bakılmaksızın cami yada mescit açılmayan köy neredeyse bırakılmadı. Yol, su, elektirik ve sağlık hizmetleri için kolunu dahi kıpırdatmayanlar arasında cami inşatı yarışı görülmedik boyut aldı. Cami inşatı, inşaat sektörünün neredeyse en büyük bölümünü oluşturmaya başladı. Alevi köylerine inadına görkemli camiler dikildi ve halk namaza zorlandı. Her mahalleye, köye ve her mezraya kuran kursları açıldı. Demeçler, Kurandan ayetlerle süslenerek verilmeye başlandı. Kısaca; yüzyılın son çeyreğinde en kapsamlı ve en örgütlü islamcı akım, bizzat Ordu, devlet eliyle geliştirildi. Tam anlamıyla zaten uygulanmayan laiklikten adım adım uzaklaşılarak, adeta şeriatçı devletin temel direkleri yükseltilmeye başlandı. Toplumu, ulusu kurtarma adına iktidara el koyanlar, toplumu, ulusu çağdışına itiklemek için en gerici yöntemleri egemen kılmanın savaşımını verdiler.

    Başından beri belirttiğimiz bu çağdışı islamcı-faşist uygulamalarla cuntacılar, devlete kulluk ve kölelikte kusur etmeyen putlaştırılmış bir toplum yaratmak istediler. Üzerine ölü toprağı serpilmiş bir Tükiye’den yana çıkmayan, konuşmaktan ve düşünmekten yana direnmekte ısrar edenler ise, ya katledilerek ya da ağır hapis cezalarıyla her türlü baskı ve tehditlerle susturulmak istendi. Bu yöntem, susmak istemeyen sıradan vatandaştan bilim adamlarına, aydınlara kadar herkese uygulandı. Kurulan Yüksek Öğretim Kurumu, yüksek okul ve üniversitelerin başında demoklesin kılıcı oldu. Daha doğrusu, hemen her alanda Amerika Birleşik Devletleri’nin stratajik çıkarları için ne gerekiyorsa o yapıldı.

    Her alanda estirilen korkunç terör ve baskıya rağmen, gerek içten, gerekse de uluslararası kamuoyundan gelen baskılar sonucu, 6 Kasım 1983’de genel seçimlere gidil- di. Cuntacıların çizdiği sınırlar çerçevesinde MDP (Milli- yetçi Demokrat Parti), ANAP (Ana Vatan Partisi), HP (Halkçı Parti) kuruldu. Kuruculardan milletvekili adayla- rına kadar herkes generallerin onayı ile belirlendi. Bu partilerden hiçbiri de gerçek bir demokrasiyi hedefle- meyi amaç edinmedi. Çizilen çerçevede oluşturdukları proğramlarını, yine cuntanın insiyatifi altında uygula- makla yetinmeyi temel aldılar.

    Eski MESS başkanı, 24 Ocak kararlarının baş mimarı Turgut Özal’ın kurduğu Ana Vatan Partisi, seçimlerden galip çıkan parti oldu. ANAP, ABD’nin de onay ve desteğini alan bir partiydi. Cuntacıların açıktan desteklediği, daha doğrusu, generallerin partisi MDP, yenilgiye uğradı. Bu seçimler de HP bile 30% oranında oy alabildi. Her şeye rağmen seçim sonuçları, emekçi yığınların cuntacılara karşı tepkisini göstermesi açısından çok önemliydi.

    Yapılan genel seçimler sonucu bir meclis oluşturulmuştu ama, Milli Güvenlik Kurulu üyelerini de kapsayacak biçimde kurulmuş “Cumhurbaşkanlığı Konseyi” meclisten çıkacak her kararı onaylama yada veto etme yetkisine sahipti. Garnizon komutanlarına, valilere ve polise her türlü hareket serbestisi tanınmıştı. Askerlerden ve tarikat üyelerinden oluşturulan Devlet Güvenlik Mahkemeleri, sıkıyönetim mahkemelerinin yerine geçirilmişti. Heberleşmeden dolaşım özgürlüğüne kadar tüm kişisel ve toplumsal özgürlükler bunların denetimi altına alınmıştı. Basın-yayın, grev, toplu sözleşme vb. alanlarda özgürlüklerden bahsetmek seçimlerden sonra da olanaklı değildi.

    Özal, ağırlıklı olarak Fredmancı ekonomik tedbirleri uygulamaya devam etti. ABD ve Avrupa ülkelerinde yapısal krizlerin yaşandığı dönemde Özalvari şok metodlarla Türkiye’nin krizden çıkması düşünülemezdi. Tükiye’ye “çağ atlatma” iddiasında olan Özal önderli- ğindeki ANAP, ortaya çıkardığı kara tablo ile çağdışılığı egemen kılmıştır. Öyle ki, 1987’ye gelindiğinde Özal bile yarattığı canavardan korkmuş, kaçışın arayışları içine girmiştir. Çağ atlama demogojisi, özünde kapkaçcılıkla holdingleşmeden başka bir şey değildi. Uygulanan ekonomik modelin sonuçlarına bir göz atıldığında, Türkiye’nin nerelere getirildiği biraz daha yakından görülecektir.

    Özal iktidarı döneminde işsizlik dört kat daha artmıştır. İş ve İşçi Bulma Kurumu kayıtlarına göre, ülke genelinde işsiz sayısı 86 yılı itibarıyla bir milyonun biraz üzerinde gösterilmektedir. Ama buna kargalar bile güler. Çünkü, gerçek işsiz sayısı 7-8 milyonun üzerindedir. Elbette bu sayıya, çalışıyor görünüp de çalıştığı işten geçimini yeterince sağlıyamayanlar dahil değildir. Kürt halkı üzerinde piyonlarla uygulanan korkunç baskı ve terör sonucu Batı’ya göç edenlerin sayısı bu dönemde neredeyse iki milyonu geçmektedir. Kaldı ki, Özal’ın istatistiklerle ne kadar oynadığını tartışmaya gerek bile yoktur. 50-60’lı yıllarda halledilmiş olan tüberküloz vb.salgın hastalıklar, düzensiz göçler ve artan işsizlik sonucu sağlıksız yaşam koşullarında yeniden başgöstermiş ve her geçen gün yaygınlaşmıştır.

    Yine bu dönemde 40 kat arttırılan kiralar sonucu oturdukları dairelerini terkederek, bir gecekonduya bile taşınamayacak kadar yoksullaşan halk, İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük metrepol kentlerde tenekeden barakalar içinde yaşamaya itilmiştir. Öğretmen ve diğer birçok meslek gurubundan çoğu memurlar da kiralarını ödeye- mez duruma düşürülmüş, ayakkabı boyacılığı, simit satıcılığı vb.ek işlerle geçinmek zorunda bırakılmışlardır. Ücretlilerin ve maaşlıların eline geçen para, 70’li yılların ortalarında alınan parayla aynı orandadır. Ya 62 kat artan kayıtlı fahişeliğe, üç kat artan intihar ve akıl hastalık- larına ne demeli? Ekonomik alanda yaratılan bu yoksul- laşma, ahlaksal çöküşü de beraberinde getirmiştir. Bu öylesine bir çöküş ki, Brezilya ve Meksika başta olmak üzere Latin Amerika’nın birçok ülkelerinde olduğu gibi, çocuklar bile ekmek parasına satılmaya başlanmış, fahi- şeliğe zorlanmışlardır.

    Özal iktidarı döneminde holdingler alabildiğince palazlanmıştır. Toplam nüfusun 10% oluşturan bir avuç zengin takımı, gayri safi milli gelirin yüzde 40,7’sini alırken, nüfusun 20% oluşturan en alt kesim yüzde 3,5 gibi gülünç bir pay almaktadır. Bu azgın bir sömürünün vardığı boyutları gösteriyor. Gayri safi milli gelirin bu derece adaletsiz dağıtımında Türkiye, dünyada sondan ikinci gelerek, rekor kırmaktadır. Bu tablo, 15 Ağustos 1984 provakasyonuna neden gerek görüldüğünü ortaya koyar.

    Yine aynı yıllarda, Türkiye’yi, Avrupa’nın ‘tarım ambarı’ yapma iddiasının geçerliliğini h?l? koruduğunu söylüyorlardı. Hemen her dönemde olduğu gibi Özal’da, küçük ve orta üreticilere, genel olarak köylülüğe refah, aydınlık dolu bir gelecek vereceğini söylüyor, ama bunun ancak 24 Ocak kararlarının uygulanmasıyla mümkün olacağının altını çiziyordu. Ama madalyonun öbür yüzü, yani uygulama bambaşkaydı. Tarımın milli gelirden aldığı pay, 1979’ da yüzde 24,33 iken, bu 1986’da yüzde 18,09’a inmişti. Ürün alımlarının desteklenmemesi, tarım girdilerine subvansiyon ayrılmaması veya girdilerin çok pahallı tutulması, tarımda verimliliği alabildiğine düşür- düğü gibi topraktan kopuşu da hızlandırdı. Bu durum en çok büyük toprak sahiplerinin işine yaradı. Şaşkın ve çaresiz küçük toprak sahibi köylüler, topraklarını hiç pahasına satarak büyük şehirlere göç etmek zorunda kaldılar. Ayrıca, tarım yapılan topraklardan dönüm başına elde edilen ürünün de azaldığını unutmamak gerekir. Dolayısıyla Türkiye “tahıl ambarı” olma yerine, dışarıdan tahıl ithal eder hale getirilmiştir.

    Tarımda gelirler düşerken, sanayi alanında da herhangi bir atılım yapılamamıştı. 1980’den önce imalat sanayinin genel yatırımlar içindeki payı yüzde 30 iken, 1986’da bu oran yüzde 18,2’ye kadar düşebilmiştir. Zaten Türkiye sanayisinin içinde bulunduğu durum, özellikle dışa bağımlılık oranı dikkate alındığında, 24 Ocak kararları doğrultusunda uygulanan ekonomik politikayla sanayide büyüme sağlanamazdı. Oysa alınacak birçok tedbir bir yana, sadece hayali ihracatcı kesimlere sağlanan mali olanaklar tam kapasite ile çalışmayan veya kapanmış olan fabrikalara sunulmuş olsaydı, sanayi küçümsenme- yecek bir ivme kazanabilinirdi. Ama bunlar yapılmadı, tekrar başlanılan noktaya gelindi; bütçe açığı büyüdükçe büyüdü, dış borçlar 40 milyar dolara yaklaştı, enflasyon körüklendi, fiyatlar yükseldi. Sıkı para politikası adı altında, “kağıt parçası” politikası yaygınlaştırıldı. Rantçı- ların milli gelirden aldığı pay oranı yüzde 64’ü aştı. Öyle ki, rantçılık yatırımcılığın önüne geçirildi. Özellikle inşa- at, arsa spekülasyonculuğu ve turizm alanlarında vurgun- culuk akıl almaz boyutlara ulaştırıldı. Sanayi yatırımcılığı adeta riskli hale getirildi. Tüm bunlara ek olarak askeri harcamalara ayrılan yüksek meblağlarla ekonomi daha bir çıkmazın içine sürüklendi.

    İşte 24 Ocak kararlarıyla sözümona serbest pazar politikasına  geçişin yolaçtığı sonuç; zaten istikrarsız olan yapıdan daha yetkin bir istikrarsızlık üretmekten başka bir şey olmamıştır.

    Ama tüm bunlar, sınırlı da olsa sivil bir hükümete geçişin emekçi yığınlar açısından anlamını hiçe sayma- mızı gerektirmez. 

 SİVİL SİYASİ İKTİDARA GEÇİŞ VE

APOCU PROVAKASYONLAR

    Seçim yapma kararı alınmasına neden olan etkenlerden biri de, cuntanın fiilen yönetimi elinde bulundurduğu dönemde yükümlülüklerini içte ve dışta zaten ana hatlarıyla yerine getirmiş olmasından kaynaklanıyordu. Emperyalist-kapitalist sistemin Türkiye ayağı sağlama alınmıştı. Kemerin bir delik ileri genişletilmesinde artık sakınca görülmemişti.

    Cuntanın seçimlere giderek güdümlü sivil bir hükü- metin kurulmasına razı olmasının bir nedeni de, emekçi halk yığınlarının muhalefetini ve egemen güçler arasın- daki çıkar çelişkilerini sürekli dipçikle daha uzun bir süre baskı altında tutamayacağını kavramış olmasıydı.

    6 Kasım 1983’te yapılan seçimden ANAP tek parti iktidarı çıktı. ANAP siyasal ve ekonomik anlayışı gereği çizilen çerçevede hareket etmekten rahatsızlık duymuyor, tersine ordu desteğine sahip olmayı amaçları için bir fırsat biliyordu. Sahip olduğu bu olanağı esas olarak halka, zaman zaman da bazı burjuva muhalefet çevre- lerine karşı ustaca kullanıyordu.

    Öbür yandan, seçimle iş başına gelmiş hükümetten yığınların istemleri, beklentileri vardı. Halkın taleplerini karşılamaya yönelik uygulamalar içine girme, belirli oranda demokratik açılımları zorunlu kılıyordu. Demok- ratikleşme bir avuç holdingcinin işine gelmiyordu. Zaten en başta generaller geliştirdikleri düzende en ufak bir delik açtırmıyacaklarına dair tehditlerini açıktan dile getiriyorlardı. Bu nedenle kendilerine içte ve dışta nefes aldıracak, yani bir taşla iki kuş vurduracak bir araç gerekiyordu. Tekelci burjuvazinin en kodaman kesimle- riyle ordu ve ABD, geçmişe göre hafifletilmiş bir tür baskıcı süreci seçime rağmen mümkün olduğu kadar uzun tutmayı istiyorlardı. Bunu sadece içte yaşanan sorunlardan dolayı değil, uluslararası, özellikle de SSCB etkeni ve Ortadoğu’da güçler dengeleri açısından gerekli görüyorlardı. İşte bu noktada Apocular yoğun biçimde sahneye sokuldu.

    Hazır kıta bekletilen Apocular, devreye girebilmek için çoktan bahanelerini bulmuşlardı. Onlara göre her şey kandırmaca; burjuvazi her şeyi yapmaya muktedir ‘ilahi’ bir güçtü, hiç bir biçimde engellenemezlerdi. Sivil kurumlar, siyasal örgütlenmeler hemen her şey burjuvazinin isteği doğrultusunda yapılıyordu. Sosyal koşulların, yığınların dayatmaları sonucu burjuvazinin geri çekilmesi diye bir şey sözkonusu olamazdı; 

     “Gelişmiş bir burjuva devlet görünümünde (Ne demek acaba? Çözümlemek çok zor!BN) örgütlenen siyasal yapıda, sivil kurumların hiç bir işlevi yoktur; burjuva demokrasisini asla uygulamazlar ve ancak militarizmi gizlemeye yarayan perde görevini görürler.” (PR, s. 37)

    Apocuların 1984’de “muhteşem direniş”diye ilan ettikleri Şemdinli, Uludere ve Eruh baskınları bu anlamda egemen güçlerin cansimidi oldu. Böylesi bir çıkışın Türkiye, bölge ve uluslararası konjöktür açısından ele alındığında kimlere ve nasıl hizmet ettiği çok daha iyi anlaşılır. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, içinde bulunu- lan ortam, Türkiye’de silahlı mücadele geliştirmeye elverişli değildi. Devrimciler silahın bir oyuncak olmadığını çok iyi bilirler. Silahı mutlaklaştırma, diğer mücadele biçimlerini görmemezlikten gelme gibi bir hatanın içine düşmezler. Devrimciler hiç bir zaman “kanlı devrim” nutukları atmamış, böyle bir iddiada bulunmamışlar ve bulunmazlarda. Silahı her sorunu çözümleyici güç olarak kabul etme, insan faktörünü hiçe sayma, her zaman gericilerin, karşı devrimcilerin anlayışı olmuştur. Bizler mümkün olduğunca silah kullanmamayı, olabildiğince barışcıl, uzun vadeli, sabırlı mücadele yöntemlerini temel alırız. Tetiğe basılırsa ‘direniş vardır’, basılmazsa ‘direniş yoktur’ yönlü sığ bir anlayışın sahibi olamayız. Ama Apocu baylar, eylemliliği ve örgütlülüğü kan dökmekle eşdeğerli görüyorlar. Her hareket biçimi ve davranışları, emekçi yığınarın demokrasi ve özgürlük mücadelesinin önüne dikilmiş bir barikattır.

    Dönemler arası farklılıkları kabul etmeme, dolayısıyla değişen sosyal, siyasal vb. koşulları gözardı ederek kör bir şiddetten medet umma, dürtüklenen PKK’ye özgü bir durumdur. Oysa seçimlerin yapılması ve ANAP’ın iktidar olması, düzende bir gediğin açılması demekti. Apocular için böylesi değişikliklerin hiç bir anlamı yoktu. Bayların düşüncelerine göre silah, her şeyin sihirli çözüm anahtarıydı. Partileri ve seçimleri, ortaya çıkan değişiklikleri sadece bir görüntüden ibaret olduğunu söylüyorlardı. Kitleleri buna inandırmak için de, ezbere Kuraan okuyan tekke müritleri misali avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı. Kürdü Kürd’e kırdırmanın ‘teorik’ alt yapısı hazırlanıyordu;

     “Türk kapitalizminin geldiği bu aşamanın bir gereği olarak, “demokrasiye dönüş” ya da “demokrasinin geri geleceği” söz ve anlayışları, cuntacılar açısından tam bir ikiyüzlülüktür; askeri yan yeniden maskelenebilse de Türkiye'de faşist rejim işbirlikçi-tekelci Türk burjuvazisi yıkılana kadar sürekli olacaktır ve olmak zorundadır” (Weşanên Serxwebûn Yayınları, KZR, s. 206)

     “Halk devrimiyle yıkılana kadar böyle kalıcı bir biçimde kurumlaştırılmaya çalışılan faşist diktatörlükten "burjuva demokrasisine geri dönüleceğini" vaaz etmenin ve beklemenin kime hizmet edeceği oldukça açıktır” (Weşanên Serxwebûn Yayınları, FKMBCÜ, s. 29)

    Her şeyden önce 6 Kasım seçimleri cuntanın toplumdan onay almadığını ve destek bulmadığının bir göstergesiydi. ANAP, her ne kadar demokratik halk muhalefetinin gelişmesi karşısında, ordunun desteğine ihtiyaç duyan bir güç olsa da, bir takım farklılıklar taşımadığı anlamına gelmez. Burjuvazinin Türkiye’de ortaya çıkış ve gelişme koşullarına bakıldığında, böylesi tavırlar içine girmesi karakterine uygundur. Ama her şeye rağmen ANAP’ın hükümet oluşu, cuntacıların oluşturmak istediği kurumlaşmanın reddi ve iktidarlarının tek alternatif olmadığının göstergesiydi. Bu ister istemez cuntanın oluşturmak istediği düzene karşı seslerin yükselmesini, eleştirilerin açıktan yapılmasını getiriyordu. Ayrıca, burjuvazi içindeki çelişkilerin daha açık ve net hale gelişinin ifadesiydi. Nitekim burjuva muhalefetleri, Demirel’in ve Ecevit’in takındıkları tutum, devrimci güçler açısından dikkatle değerlendirilmesi ve kullanıl- ması gereken önemli araçlardı. İşçi sınıfı ve diğer emekçi yığınlar açısından bu dönemde, bir anlamda kendini arama, geçmişini irdeleme, içinde bulunulan koşulları sorgulama, değerlendirme ve yeniden toparlanışı sağlıyarak düzen değişikliği getirecek yöntemleri, taktikleri geliştirme arayışı ağır basıyordu. 12 Eylül’den sonra, şu veya bu eğilimin tek başına ve dıştan bir takım empozelerle emekçi yığınlara yön vermesinin olanaklı olamayacağı artık net olarak açığa çıkmıştı. Bu dönemde devrimci siyasal oluşumların, örgütlenmelerin dikkat etmesi gereken önemli noktalardan biri de, burjuva kanatlarının yürüttüğü muhalefetin peşine takılmadan, anti-faşist, anti-emperyalist yelpazede yer alan tüm kesimlerin çıkarlarını ifade edebilecek politik bir atılım içine girmekti. Zaten Doğru Yol Partisi, Sosyal Demokrat Partisi ve Demokratik Sol Partisi gibi bujuva muhalefet çevreleri denenmiş, yıpranmış güçlerdi. Bunların hem kitlelere yönelik söylemlerinde yeni bir şey yoktu, hem de ciddi olmadıkları bilinmekteydi. Ama bu dönemin çok zorlu, çetin ve bir dizi iniş çıkışlarla dolu olacağı, slogancılığa, sözde sosyalist bilinç götürme adına dar gurupculuğa; birkaç kişinin biraraya gelerek halk adına karar verme surumsuzluğuna, hele hele maceracılığa yer vermiyeceği açıktı. Görev; emekçi yığınların en basitinden en karmaşığına kadar tüm sorunlarına eğilme, en basit güncel problemlerden hareketle dönemin koşullarına uygun siyasal araçları kullanarak birleşik bir önderliği yaratmaktı. Ancak bu koşullarda, kitlelerin demokratik istemlerinin burjuva muhalefet çevrelerince istismarının önüne geçilebilinirdi.

    Apocular için bunların hiç bir anlamı yoktu. Onlara göre Kürt halkı, uzayda keşfedilmemiş bir yerlerde duruyordu ve paşa gönüllerince de istedikleri gibi davranabilirlerdi. Nitekim öyle de yaptılar. Bayların, adına “gerilla mücadelesi” dedikleri, özünde CIA’nın ve yerli işbirlikçilerinin emir-komutasında olan kavgayı başlatmaları, Türkiye’de ve bölgede bir dizi derin istikrarsızlıklar yaratmaya yönelikti. Amaçlanan; dönem- sel ve uzun vadeli çıkarlara hizmet edecek karkaşalık yaratmaktı. Yaşanılan dönemin koşullarında,  düzene karşı çıkma adına, Apocuların öne sürdükleri iddialar dikkate alınırsa, kimlere ve niçin hizmet ettikleri daha iyi anlaşılır. 

    PKK’nin silah patlattığı dönem, burjuva cephesinde bir toparlanmanın yaşandığı ama buna karşın, emekçi yığınların saflarında egemen yan olarak arayışın ağır bastığı bir dönemdi. Sendikalaşma bir tarafa, dernek çalışmalarının bile önüne geçildiği, yığınların yeni bir atılıma henüz hazır olmadığı bir dönemdi. Ama Apocular için bir halkın geleceği hiç önemli değildi. Onlar için karanlık güçlerin dayattığı provakasyonları ne pahasına olursa olsun hayata geçirme sözkonusuydu. ABD emperyalizmi ve yerli işbirlikçi kanadın Türkiye için biçtiği rol, başka türlü hayata geçiremezdi.

    Böylesi bir çıkışın, tüm sınıf ve tabakalarda olumsuz yönde bir etki yaratacağı bilinen bir gerçekti. Başta işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçi yığınlarca tepkiyle karşılandı. Nitekim, bunu çok iyi bildikleri için, kendi- lerine teorik kılıflar aramaya koyuldular. Böylesi koşul- larda bulacakları teorik kılıf, doğal olarak işçi sınıfının gücünü, önderlik rolünü reddetmeden başka bir şey olmayacağı açıktı. İşçi sınıfının oynamakta olduğu ve gelecekte oynayacağı rolü inkâr etmekle kalmıyorlar, Çar ve Çan Kayşek vb. babalarına taş çıkartıtcasına işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin düşmanı olduklarını tüm sırıtkanlıklarıyla ortaya koymaktan çekinmiyorlardı. Yayınlamış oldukları kitap ve gazetelerine bakıldığında, bunlar çok açıkça görülür. 

    İşçi sınıfı ve tüm emekçi yığınları ihanetci, dolayısıyla silahla karşı koyulması gereken güçler belirlemelerinden sonra, ister istemez geriye tek bir şey kalıyordu, o da; sınıfdışı kesimle çapulculuk yapacaklarını çok geçmeden ilan etmekti. Yani ne pahasına olursa olsun tüm emekçi yığınların örgütlenme çalışmalarının önüne geçmekti. Nitekim yapılan da o oldu. Kitleler daha katmerli bir baskıya terk edildi. Bu seferki baskı tek kanattan değil, aynı merkezin iki kanadı taraftan yapılıyordu. Baskı ve göç, sadece yeni dönemin bilinen köşe dönücüleriyle gerçekleştirilmiyor, aynı zamanda planlı bir biçimde Apocu kolluk kuvvetlerince de gerçekleştiriliyordu. PINARCIK, TAŞDELEN, İKİKAYA, ÇEVRİMLİ ve daha birçok yerde çocuk ve kadınlara yönelik yaptıkları katliamlarla, Apocular gerçek kimliklerini hiçbir tartış- maya yer bırakmayacak biçimde ortaya koyuyordu. İşledikleri cinayetlerden duydukları sevinci açıktan dile getiriyorlardı;

    “Pınarcık gerçeşinde bir kez daha ortaya çıktığı gibi, Kürdistan'da ihanete yaşam tanınmayacak ve hainler de cezasız bırakılmıyacaktır”(Berxwedan,Temmuz,1987.s.3

    Bu durum karşısında yıllardan buyana ABD emperya- lizminin yalaklığını yapan, onun artıklarıyla büyümeyi meziyet edinmiş vurguncu, rantçı güçler çok rahat hare- ket ediyor; feodal çıkar çelişkilerini, aşiretsel bölünmüş- lüğü ve mezhepsel farklılıkları kullanarak toplumsal yapıda varolan çöküntüyü ve çelişkileri daha da derin- leştiriyordu. İttifak halinde her iki taraftan geliştirilen baskı ve yoğun sömürü altında halk, en ufak taleplerini dile getirmekten men ediliyordu.

    Yine sorumlu devrimci bir güç, ciddi bir çıkışı gerçekleştirirken, diğer parti ve guruplarla sıkı ittifak ve dayanışma içinde olmaya özen göstereceği gibi, Türkiye genelinde içinde bulunulan konjönktörü çok yönlü gözönünde bulundurmak zorundaydı. Kaldı ki 12 Eylül hareketi, kökene bakılmaksızın veya bölge ve milliyet ayrımı yapılmaksızın, tüm emekçi yığınların birlik ve dayanışma içinde düzene karşı mücadelesinin ne kadar gerekli olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştu. Böylesi bir birliğin olmadığı koşullarda, sonuç alıcı bir hareketin içine girilemeyeceği ve dolayısıyla tekelci egemen güçlerin kolay yönetir konumda kalmasına hizmet edileceği bilinen bir gerçekti. Nitekim günümüzde PKK aracılığıyla yaratılan dumanlı ortamda, yönetir durumda olan güçlerin birçok alanda girdiği istikrar- sızlığa rağmen, rahatça yönetmeye devam etmeleri bir yana, güçlerine güç kattıklarını görmekteyiz. Zaten Türkiye’de burjuvazinin tarihi, bir anlamda da, entrikalar ve korkular yaratma tarihidir.

    Apocular, emekçi yığınlarının örgütlenme, demokrasi ve özgürlük kavgasının önünde engel oldular. Türkiye genelinde çağdışılığın, her türlü gericiliğin gelişip güç- lenmesine ellerinden gelen yardımı yaptılar. Emekçile- rin, sosyalistlerin kıyımına, kıyımdan arta kalanların hapishanelere gönderilmesinin motor gücü haline geldi- ler.

    Ağızlarından düşürmedikleri onbeş yıllık sözüm ona savaş sonucunda bir metre karelik bir alanı elde tutma başarısını sağlama bir tarafa, bir gerilla timini bile örgütlemekten aciz olduklarını kendi ağızlarıyla itiraf etmekteler. Bu durum  kontralar olduklarının da itirafıdır. Amerikan emperyalizminin ve yerli işbirlikçilerinin Türkiye’ye dayatmak istedikleri politikaların bir aracı olduklarını sonuçta Apocu güruhta itiraf eder noktaya gelmiştir.

    Bu noktada insan sormadan edemiyor; acaba bayların çizdikleri o meşhur hayali aşamalarının birinci evresi, daha ne kadar uzun sürecek? Birinci aşamaları bir adımlık mevzi kazandırmayıp onbinlerin yok olmasına neden olurken, diğer aşamaların nelere mal olacağını insan düşünmek bile istemiyor. Açıkcası; köy basarak, kadın, çocuk, genç, ihtiyar demeden halkı kurşuna dizme, haraç toplama, vermek istemeyenlerin, veremeyenlerin buğday tarlalarını yakma ve göçe zorlamanın adı gerilla savaşı değil, kabile dönemi eşkiyalığı ve çeteciliğidir. Daha doğru bir ifadeyle, Mau Mau, Unita ve Kızıl Kemer’lerin en piçleştirilmiş biçimiyle karşı karşıyayız.

    Evet, bu iddialarımızı doğruluyorlar. Halkın çıkarları için değil, en rezilce yöntemlerle edindikleri sermayele- rinin çıkarları için hareket ettiklerini bizzat kendileri söylemekte. Hazır reçete senaryolarla halkı aldattıklarını dile getirmekten çekinmemektedirler;

     “Kürdistan’da silahlı propaganda biçiminde başlıya- cak olan gerilla savaşı, bu görevlerin askeri ölçüde gerçekleştirilmesiyle birlikte gelişmiş gerilla dönemine girilecek... Türkiye’deki devrimci siyasal gelişmeler hızlanacak, Kürdistan’ın diğer parçalarındaki ulusal kurtuluşcu gelişmeler ve bunlarla olan ilişkiler güçlene- cektir (...) Gerilla savaşı böyle gelişmeleri ortaya çıkardığında (...) Kürdistan’da gerilla savaşı bir üst evreye, düzenli ve yarı-düzenli birliklerin hareketli savaşı evresine geçilecektir (...)Böyle bir aşama, (...) stratejik denge aşamasına geçildiği bir aşama olacaktır (....) Bu aşamada (...) Türkiye ve Kürdistan’da girişilecek halk ayaklanmalarıyla burjuva ordusu dağıtılabilecek,(....) Ama eğer böyle bir durum çeşitli nedenlerden dolayı gerçekleşmezse... Kürtler, eski meşhur geleneklerini uygulayarak dağlara çekilir, ilkel bir tarzda da olsa dağlarda varlıklarını koruyabilirler.” (Kürdistanda Zorun Rolü,s, 187-302-303-304)

    Anlamayan kafalar için tekrar vurgulamak zorundayız:  Halkın çıkarlarını temsil ettiğini iddia eden, ciddi devrimci mücadele yürütmek isteyen hangi güç, yukarı- daki gayri ciddi senaryoyu çizer? Bu senaryo karanlık güçlerin tezgahında hazırlanmış bir senaryodur. Halk için kavga verenlerin nihayi hedefi, kazanmaktır. Ama bayların amacı kazanmak değil, dağlara çıkıp pintilik yapmadır. Yani vurgundan edindiklerini az veya çok ellerinde tutma gayretidir. Çetelerle, hırsızlarla, mafya ve CIA’nın yol göstericiliğinde daha birçok istihbarat örgütleriyle içiçe bir yaşam sürdürmelerinin bir nedeni de budur. Sonuçta bu durumlarını gizleyemez hale geldiklerinden, halk için birşey yapmadıklarını, silahla oyun oynayıp durduklarını söylemekteler;

     “Hemen belirtelim ki, geçen yıllarda biz iyi savaş- madık, yani taktiğe göre savaşmadık.(Yani yeniden dağlara çekilmek için.BN.) Biz, aslında biraz savaşla oynadık. (Abdullah Öcalan, 12 Eylül Faşizmi ve PKK Direnişi, s. 478)

    Ve daha sonra da ;

     “Zafere güven, halka zaferi garantileme gibi garipten haber vermeye de niyetim yok” (Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s. 223)

    İşte, Kürt halkına karşı işlenen ihanetin korkunç itirafları. Kahrolası asalak yaşamlarını sürdürebilmek için halkın kanını dökmeye devem edeceklerini ısrarla belirti- yorlar ve mümkün olan en fazla insanın yokoluşunu sağlamayı temel ilkeleri haline getiriyorlar;

     “Çok kan dökülmesi gerekiyor(...)milyonlarca insanın ölümü hiçbir şey değildir. Botan suyundan daha fazla kan akmalı, her dağda, her ağcın altında, her taş kovuğunda şehitler vermeliyiz”

    “Bozova'da su gibi akıttığımız kan, o çok bitek olan, ancak beslenemediği için çatlaklaşan topraklarında özgürlük tohumlarının yeşermesini sağlıyacaktır.” (Serx, sayı 42. s,6)

    İsmail Beşikçi’nin neden mezar doldurmakla ya da yoktan var etmekle bu kadar ilgilendiğini insan şimdi daha iyi anlıyor. Bay Beşikçi’ye sormak gerekir; atıfda bulunduğunuz ‘1984 atılımı’ milyonlarca insanın ölümü hiç bir şeydir, her ağacın altında, her taş kovuğunda bir ceset olmalı diyor ve daha su gibi kan akıtılacağını söylüyor. Siz bunları daha ne kadar onaylamaya devam edeceksiniz? Kim böylesi bir pratiği onaylıyorsa, bir vampirden farkının olmadığını kabul etmelidir.

    Yazar, karşısında duran canlı örnek Abdullah Öcalan’ı bir tarafa bırakarak, Machiavelli’yi irdelemesi anlamlıdır. ‘Mezardan çıkan Kütlüğe’ bu kadar övgüler yağdırması demek boşuna değilmiş! Kan ve ceset, duygularına bu kadar mı sesleniyor demekten insan kendini alamıyor. Yine ‘...15 yılı aşkın bir zamandır süren bu gerilla mücadelesinin Kürt toplumunda çok derin, köklü ve yaygın değişiklikler yarattığı, siyasal kültürü arttır- dığı...’* derken, Pınarcık, Taşdelen, İkikaya, Çevrimli vb. katliamlarını kastediği açıkça ortada. Tarihte Kürt’ün Kürt’e karşı böylesi katliamlar yapmadığı ve bu anlamda bu tür katliamların bir ‘katkı’ olduğu doğrudur. Yapılan bu katliamların siyasal kültüre ne tür ‘olumlu’ katkılar yaptığını irdeleme Beşikçi’nin görevidir. Böylece bir buluşunu! daha açımlamış olur.

    Çatlaklaştığı iddia edilen toprakların kanla sulanma- sına övgüler yağdıran Beşikçi, böyle bir davranışı göste- rirken hangi etik ya da ahlâk kurallarıyla hareket ettiğine de açıklık getirmek zorundadır. İnsan ilişkilerinin tarihi süreç içinde deney ve tecrübelerine dayanarak belirlen- miş ahlâkın, kişilerin bencil çıkarlarına indirgenmesi sözkonusu olamaz. Kişiler insan ilişkilerinin belirlediği etik değerleri kabul edip etmemekte elbette özgürdür. Ama bu noktada da insanın bağımsız düşün- mesi ya da özgür olup olmaması gündemleşir. Özgür olmayan insanların özgürce düşünmesi, özgür davranış sergilemesi tabii ki mümkün değildir. Zaten böylesi insanlardan bağımsız davranışlar sergilemesini de bekleyemeyiz. O zaman Beşikçi, kendisine ve diğer insanlara karşı ahlâki yükümlülükleri yerine getirmekten uzak olduğunu, esir alındığını açıkça söyliyebilmeli. İçinde bulunduğu bu gerçeği itiraf ettiği anda doğal olarak eleştiri hakkım ortadan kalkar. Ama daha fazla popüler olmak, yani sırf adından söz ettirmek için özgürlüğünü feda edip gönüllü olarak PKK türü karanlık güçlerin emir komutası altına girmeyi kabul etmişse, o zaman söylenecek çok şey vardır. Ama etik değerleri ayaklar altına almada gönüllü olduğunu açıkça itiraf ediyor. Bunun en keskinleşmiş kanıtı da, ‘...Apo’ları çoğalmak gerekir... Onlarca, yüzlerce Apo olmalıdır.’ Çağrısıdır. Beşikçi, kıraldan daha kıralcıdır. Sedece Bozova’nın kanla sulanmasıyla yetinilmemesini, Harran’ ın ve daha bir çok ovanın, hatta tüm dağların da kanla sulanması yönünde yürüttüğü çabalara bakmak gerekir. Su gibi kan akıtılması için bir Apo’nun yeterli olamaya- cağını, bu nedenle birçok Apo’lara ihtiyaç duyduğunu hiç çekinmeden ilan ediyor. Üstelik bu çağrıyı yaptığı yer, Sağmacılar Cezaevi. Kolluk kuvvetlerinin himayesinde, Resul Altınok, Semir Güngör, Saime Aşkın, Suphi Karakuş, Mehmet Şener vb. daha bir çok devrimcinin katledilişine alkış tutarak, ’Viva la muerto!’*** diye avazı çıktığı kadar bağırıyor. Neyse, sloganını atmaya devam etsin...

    Ayrıca böylesi provakativ bir çıkış, ülkemizde işçinin, köylünün, tüm emekçi yığınların ekonomik ve siyasal taleplerini etkisiz kılmaya hizmet etti. Yürütülen demok- rasi mücadelesini uluslararası destekten yoksun bıraktı. Demokrasi ve özgürlük kavgası terörizmle özdeşir oldu. Avrupa ülkelerinde devrimci-demokrat kamuoyunun desteğinin geri çekilmesine neden oldu.

    Devrimci-demokrat tüm güçleri yok edilmesi gereken düşmanlar olarak gören Apocular, niyet ve amaçları kitleler nezdinde netleştikçe daha bir pervasızlaştı; bu sefer, açıktan, Saddam dahil Arap ve Avrupa emperyalist ülkelerinin istihbarat güçleriyle geliştirdikleri ilişkilerle, Kürt halkını bu güçlerin elinde paravana haline getirmeye çalıştılar. İşbirliği yaptıkları, daha doğrusu hizmetkârı oldukları istihbarat örgütleri tarafından PKK, günlük ve geçici çıkarlar için zaman zaman ileriye doğru dürtük- lendi veya geriye çekildi. Günlük değişen çıkarlara göre yönlendirilen bir kukla olduklarını artık inkâr edemez hale geldiler.

    Kürt halkı esrar, eroin kaçakçılığıyla ve mafya tetikçi- liğiyle, cinayetlerle eşanlamlı anılmaya başlanmıştır. İstanbul’da, Ankara’da, Diyarbakır’da, daha doğrusu her hangi bir yerde basit bir iş bırakma eylemine bile kuşkuyla bakılır oldu. Lüks bir dairede rahatça uyuya- bilmek, yumuşak koltuklarda televizyon seyretmek, telefon ve telsizlerle sağa sola talimatlar gönderebilmek için Türkiye’de demokrasi mücadelesini arkadan hançer- leyenler, bunun hesabını er veya geç vereceklerdir.

    Apocuların eylemlerinin yolaçtığı sonuçlar sadece bu kadarla sınırlı kalmamıştır Kuzey Irak’ta Saddam rejimine karşı yürütülen mücadelenin önünde nasıl engel oluşturdukları madalyonunu bir diğer yüzüdür. Bilindiği gibi İran’la Irak arasında savaşın başlamasıyla birlikte, Irak’ta demokratik güçler için tarihsel bir fırsat ortaya çıkmıştı. Bu iki ülke arasında ortaya çıkan çatışmanın doğurduğu boşluktan yararlanan Kürt ve Arap devrimci güçleri, Saddam rejimine karşı savaşımlarına yeni boyutlar kazandırarak çok önemli başarılar sağlamışlardı. Elbette bu durumdan, ABD ve Ortadoğu gericiliği fazlasıyla rahatsız olmaktaydı. Bölgede kontrolleri dışın- da gelişmeyi kabul etmeleri düşünülemezdi.   

    PKK, bölgeye adımını atmadan önce gerçek niyetini gizlemek için elinden gelen her türlü gayreti gösterdi. Bölgenin yurtsever güçlerine adeta yalvardı. Her türlü işbirliğine ve dayanışmaya hazır olduğunu söyliyerek kuzu postuna büründü. PKK için önemli olan gelişti- receği provakasyoların önadımı olarak K.Irak’a yerleşe- bilmekti. Bunun için gerekli her türlü vaadi bolkeseden verdi; hiçbir şekilde ve koşulda çatışmadan yana tavır almayacağına, birlikten başka bir amacının olmadığına sözverdi. Ama gerçek niyetlerini uzun süre saklayama- dılar.

    Apoculuk çeşitli düzenbazlıklarla bölgeye girdiği andan itibaren, geliştirdiği provakasyonlarla emperyalist güçlerin bölge üzerinde etkinliğini arttırıcı yönde yoğun bir çaba içine girmeye başladı. Saddam rejimine karşı direniş geliştiren güçlere karşı Apocular katliamlar geliştirmiştir. Bayların bölge halkının en acılı, en zor günlerinde nasıl çapulculuk ve yağmacılık yaptıklarını burada tüm ayrıntılarıyla değinmeye gerek görmüyoruz. Apoculuk, eylem, anlayış ve işbirlikçi karakteriyle prova- kasyonlarına teorik kılıf bulma çığırtkanlığını istediği kadar ayyuka çıkarsın, konumunu ve yüklendiği rolü örtbas etmesi olanaklı değildir. Yarım yamalak Kürtçe- leriyle Kürt olduklarını iddiadan hareketle, “Kürtlerin yaşadığı her yere gider ve istediğimi yaparım” tavrını ancak bir eşkiya, karanlık güçlerin elindeki maşalar gösterebilir. Devrimci olduğunu söyliyen hiç bir siyasal güç, bölgenin var olan siyasal ve sosyal gerçeğini gözardı edemez. Somut gerçekliği görmeyip, ellerine tutuştu- rulmuş global yaklaşım taktiğini sergilemesini, salt küstahlıkla açıklanması yeterli bir tavır değildir. Bölge halklarının demokrasi ve özgürlük mücadelelerine saygılı olmayı, onların içişlerine karışmamayı içine sindireme- diğinden, her gelişmenin merkezine kendini oturtmak istiyor. Bu bir devlet erki politikasıdır. Bu noktada PKK’ nin, bölgede hangi erki temsil ettiği açıkça ortadadır.

    Beşikçi’nin Kürt halkını ‘meftun’gösterme gayretlerini biraz daha açmada yarar olduğu kanısındayım. Bu nedenle 40’yıllardan 70’li yılara kadarki ekonomik ve siyasi uygulamalara kısaca değinmekte yarar var. Çünkü bu yıllar arasındaki mevcut taplo, Beşikçi’nin iddialarının tersini göstermekte.

EKONOMİK VE SİYASAL UYGULAMALAR

    1930 ve 1940’lı yıllarda Kürt toplumunda feodal üretim ilişkileri egemendir. Toplumda dini reislerin çok önemli rol oynadığı, aşiretsel yapının devam ettiği, feodal ilişki ağını ve hukukunu elinde bulunduran feodal beyliğin hüküm sürdüğü bir dönemdir. Doğal ekonominin devam ettiği bu koşullarda, halkın geçim kaynağı temel olarak tarım ve hayvancılıktı. Değişim ve iş bölümünün çok sınırlı olduğu bu dönemde, elde edilen ürünler yine halk tarafından işlenmekte ve tüketilmekteydi. Ortaya çıkan artı-ürün ağırlıklı olarak feodal beylerce gasp edilmekteydi. Pazar ile olan alışveriş çok sınırlı ve daha çok parayla değil, mal mübadelesiyle yapılmaktaydı. Feodal beyler nüfusun yüzde beşlik gibi çok sınırlı bir kesimini oluşturmasına karşın, ekilebilir toprakların yüzde kırkını ellerinde bulunduruyorlardı. Ekilebilir toprakların önemli bir kesimi de yarıcılık ve kiracılıkla daha küçük parçalara bölünmüştü. Angaryacılık en yaygın biçimde kullanılıyor, topraklar feodal beyler tarafından köylüyle birlikte alınıp satılıyordu. Bu sömürü çarkının içinde birçok aşiret ve dini reis büyük topraklara sahip olarak feodalleşiyorlardı.

    Tarımın yanısıra, hayvancılıkta önemli bir yer tutuyordu. Hayvancılık yerleşik köylüler ve göçebe aşiretler tarafından yapılmaktaydı. Çok ilkel koşullarda, modern besicilikten uzak yapılan hayvancılıktan fazla bir gelir elde edilmemekteydi. Zaman zaman başgösteren bulaşıcı hastalıklardan ve yem kıtlığından dolayı binlerce küçük ve büyük baş hayvan telef olmaktaydı. Hayvanların bakımı için tutulan çobanlar oldukça yaygın olmasına karşın, ücretle değil, karın tokluğuna çalıştırılıyor, yerleri ve konumları feodal hukuk kurallarınca belirleniyordu. Bölgede tarım ve hayvancılık ekonominin bel kemiğini oluşturuyordu

   1950’li yıllara gelindiğinde, getirilen yeni ekonomik ve mali uygulamalar, ister istemez pazar için üretimi zorlamıştı. Giderek devlet eliyle geliştirilmeye başlanan küçük çaplı sanayi yatırımları, alt yapı hizmetlerinin gelişme- sine neden oluyordu; su, yol, elektirik vb. içpazarı genişletecek uygulamalar özellikle çok partili döneme geçilmesiyle daha hız kazandı. Çünkü gerek Batı’da, gerek Doğu’da egemen güçlerin çıkarları çakışıyordu. Bu çakışma hiç belirtmeye gerek yok ki, tüm emekçi yığınla- rın insafsız sömürüsü yönündeydi. Gelişen kapitalist ilişkiler ortamında egemen güçler, banka kredilerinden mamul maddelerin dağıtımına kadar birçok alanda aracı rolünü yüklenmenin tadına çoktan varmışlardı. Hatta bu dönemde Ziraat Bankası’ndan dağıtılan kredilerin yarıdan fazlasını yine bunlar aldı. Ayrıca, bürokrasiye memur, işyerlerine işçi alımlarında feodal beyler söz sahibiydi. Feodallerin bürokrasi içinde etkin oluşu, küçük üreticiler ve esnaflar üzerinde de baskı ve denetim kurmasını getiriyordu. Doğrusu feodal beyler öylesine uyumlu hale gelmişti ki, Cumhuriyet Halk Partisi’nin yasallaştırdığı halde uygulamaya koyamadığı kısmi toprak reformunu, Demokrat Parti’nin gerçekleştirmesine ses çıkarmadılar. Zaten dağıtılan toprakların büyük çoğunluğu hazineye aitti ya da kullanıma açılması oldukça elverişsiz, değeri üzerinden yüksek fiyatlar ödenerek feodal beylerden satın alınan topraklardı. Böylece feodaller parasal olarak daha güçlü konuma getirildi.

    Duruma tam anlamıyla egemen olan ve her hangi bir tehlike gelmiyeceğinden emin olan devlet, sürgüne gönderdiği, mecburi iskâna tabi tuttuğu  feodal beylerin geri dönmelerine engel olmadı. Devlet, sürgünden geri dönenlerde dahil olmak üzere, genel olarak Kürt egemen güçlerinin ekonomik ve siyasal etkinliklerini tümüyle ortadan kaldırmamıştır. Batı’da olduğu gibi feodal beyle- rin etkinliğini kıracak yönelim içine girilmek istenme- diğinden, hiçbir dönemde ciddi toprak ve tarım refor- mundan yana tavır almamıştır.

    1940’lı yıllardan itibaren toplumsal yapıda ciddi değişmelerin ortaya çıkmadığını söyliyemeyiz. Kürt ege- men güçleri içinde ayrışmalar, yeni biçimlere bürünmeler kendini gösterdi. Vergi, askerlik vb. daha birçok konu- larda devletin tasaruflarına karşı çıkmama temelinde sağlanan bir çeşit uzlaşmayla feodal beyler, CHP’nin yaygın yerel örgütlenmelerinden belediye başkanlıkla- rından, parlemento üyeliğine kadar birçok alanda daha çok yer almaya başladılar. En etkin, en geniş nüfuza sahip olanlar parlementoya alınmakla kalmıyor, bakanlık koltuklarına dahi oturuyorlardı.

    Doğal ekonominin dağılma sürecine girişi, Kürt egemen güçlerinin kendi içinde ayrışmasını derinleştirdi. Tarıma makinanın girmesiyle birlikte büyük toprak ağa- larının önemli bir kesimi toprak kapitalisti haline geldi. Ellili yılların ortalarına gelindiğinde modern tarım yapı- lan çok sayıda  çiftlik ortaya çıktı. Yine birçok çiftçi makinali ve sulu tarıma geçerek zengin köylüler halina geldiler. Bu süreç 1960’lı yıllardan sonra daha bir ivme kazandı.

    Gelişen kapitalist ilişkiler ortamında, ticaret burjuvazisi hem nicel hem de nitel olarak kendini göstermeye başladı. Bölgede üretilen malları Batı’ya, Batı’da sanayi burjuvazisinin mamul maddelerini ve ithal malları bölge- nin pazarına aktarmada aracı rolünü yüklendiler. Avrupa ile direk ticari ilişki içinde bulunanlar bu dönemde henüz çok azdı. Ama banka kredileriyle desteklendiklerinden hızla büyüdüler. Elde ettikleri sermaye birikimiyle hisse senetleri, tahviller satın alarak veya ortaklıklar kurarak sermayeyi Batı’ya aktarmayı hem daha kârlı ve hem de güvenceli gördüler. İstanbul sanayi burjuvazisiyle bölge- nin tüketicileri arasında aracı rolü oynayan bu kesim, her zaman feodallerle uyum içinde oldu.

    Değirmencilikle, tuğlacılıkla ve ilkel tezgahlarla yapılan dokumacılıkla vb. uğraşan kesimlerin ise, dikkate değer bir sermaye birikimi sağladığını iddia edemeyiz. Daha çok kendi olanaklarıyla elde ettikleri sermaye ile ayakta kalmaya çalışan bu kesimin halka ciddi bir iş olanağı yarattığını da söyliyemeyiz. Genel olarak var olan sanayi devlete aittir ve onlar da küçük çaplıdır. Hammadde ve pazar ihtiyaçlarını karşılayacak birtakım yatırımlara gitmeleri zaten zorunluydu. İster istemez genel hizmetler sektöründe bir canlanmayı sağlıyan kara ve demir yolları ulaşım şebekesinin bölgede inşası bir de bu zorunluluktan kaynaklanıyordu.

    70’li yılların başlarına gelindiğinde egemen üretim biçiminin kapitalizm olduğunu söyliyebiliriz. Ama yine de, Marmara, Ege ve Akdeniz bölgeleriyle kıyaslandığında çok geri ve cılızdır; tarımda makinalaşmanın yanısıra, sanayi alanında devlet ve özel yatırımcılığın oranına bakıldığında, bu kolayca anlaşılır. Doğu ve Güney Doğu’da bu yıllarda kentleşme oranı %20’lerde seyreder. Her şeyden önce Kürt nüfusunun ağırlıklı olduğu bölgelerde okum yazma bilmiyenlerin oranı bu yıllarda bile %70’lerin üzerindedir. Zaten Türkiye genelinde okuma yazma oranı %70’dir. Bu rakamlar bile gelişen kapitalist pazar ilişkilerinin boyutunu göstermeye yeter.             

  

KÜRT HALKINI BİTMİŞ GÖSTERME VE AŞAĞILAMA

    Yukarıdaki verilerin temel alınmasına kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum. Görüleceği üzere, 1970’li yıllarda kapitalist pazar ilişkilerinin egemen olmasına rağmen, Kürt toplumu henüz köylülükten çıkmış bir toplum değildir. Asimilasyonu siyasi, sosyal ve ekonomik temellerden bağımsız ele alarak değerlendirmenin hiç bir bilimsel yanı olamaz. Asimilasyon politikasını tek yönlü düşünme, yani toplumsal yapıda ortaya çıkmış bir kaç örnekten hareketle, toplumsal yapının tümünü görmemezlikten gelme, ancak Beşikçi’ye özgür bir yöntemdir. Bu bir anlamda ağaçları görüpte ormanı görmeme gibi bir şeydir. Gerçeklere arka dönüldüğünde gerçekler ortadan yok olmazlar. Ama yazar ne yapıp yapıp, mevcut durumu, kafasında yarattığı kalıpla uyumlu hale getirmenin çabası peşinde. Kalıp ise malum; ‘Meftun.’ Bay Beşikçi, kafasında oluşturduğu kalıba uyum sağlatmak için bakın ne tür çabalar içine giriyor. Bu çabalar aynı zamanda kafa kargaşalığını da ortaya koymakta; ‘Kürdistan'ın hayal edilmesi bile mezara gömülmüş, mezar taşlarla doldurulmuş, betonlanıp kapatılmış...’ * Benzetmede hata olmaz derler ama bu benzetmeden başka her şeye benziyor. Kürsüyü ve mikrofonu hayatında ilk defa yakalama fırsatını elde etmiş birinin avazı çıktığı kadar slogan atmasına benziyor. Ne kadar çok slogan atarsam o kadar çok kitleleri ajite eder ve harekete geçiririm yanılsaması var. Biraz duygu sömürüsüyle karışık mesajlar vermek istemiş ama becerememiş. İsmini koyamadığı bir çorba ortaya çıkarmış. Aslında apolojetik düşünce tarzının içinden çıkılmaz halini sergiliyor. Bu nedenle de, olmayan bir şey için çaba yürütüyor ve her ne hikmetse olmayan bir şeyi varmışçasına bir kez daha yokettiriyor. ‘Türkiye, Türkleştirme programının tamamlanmakta olduğunu düşünüyordu.’* Görüleceği üzere yoktan varetmenin müthiş bir çabasını yürütüyor. Burada çok sinsice bir doğrulama var. Hayal edenler bitirilmişse hayalleri de bitirilmiştir. Kürt halkının bitirilmesinin hedeflendiği ve bu doğrultuda çok yönlü adımların atıldığı söylenmiyor. Kürt halkının artık bitmiş olduğu iddia ediliyor. Yani bir anlamda Amerika’da Kızılderilerin, Latin Amerika’da Mayaların konumuna düşürüldüğü keskin bir dille ifade ediliyor. Neredeyse bir kültür varlığı olarak Kürtlerin koruma altına alınmasını önerecek. Daha yakınımızdan bir örnek vereceksek, Keldaniler’le Kürtler’i bir tutuyor. Durum bu derece içler acısı ise, bu çaba ve telaş niye? Secere tut yeter. Beşikçi devlet adına bu yargıya varırken hangi somut delillerden yola çıktığını açıkça ortaya koymalı. Somut durum tespiti yapılırken, bu somut durumun hangi sosyal temellere dayandığını da açıklamak gerekir, üstelik istatistiki bilgilerle birlikte. Ayrıca Kürt halkını içleri taşlarla doldurulmuş ‘anıt’ mezarlarla birlikte anma, tehditin, korku salmanın bir başka biçimi. ‘Aman öcü var, susun, oturun oturduğunuz yerde’ demektir.

    Bahsettiğim kafa kargaşalığı, burada bilimsel verilere ulaşıp ulaşmamasından kaynaklanan kafa kargaşalığı değil, hareket ettiği sahanın kime ait olduğunun farkedileceğinden kaynaklanan korkunun verdiği kafa kargaşalığıdır. Çünkü resmi ideoloji gerçeğe sırtını dönerek ‘Bitti’ ya da ‘Mezara gömdüm’ diyor. Yazar da ‘Kürtler Türkleşti’ diye feryat ediyor. Metafizik düşünce doğrultusunda hareket etmenin bir yöntemi de budur.

    Oysa Beşikçi, politik bir tartışma yaptığının çok iyi bilincinde. Ama bunu bilinen kaygılarından dolayı açıkça dile getiremiyor. Politik bir tartışma, daha doğrusu çıkarlarına hizmet etmeyeceğini düşündüğü politik tartışmalar sözkonusu olduğunda, sosyoylojinin gölgesine sığınmayı adeta prensip haline getirmiş. Ama bu kaçış insanı kurtarmaz. Yine politik, hatta bilimsel tartışmalarda salt olgulardan ya da tesbitlerden hareket edilmez. Açıkçası bir olguyu tespit etmekle sorunlar çözülmez. Resmi ideoloji Kürtleri yok sayıyorsa bunun karşısına ‘hayır, Kürtler vardır’ teziyle karşı çıkma, resmi ideolojinin hareket ettiği zemini bölüşme demektir. Sistemin yükseldiği ekonomik ve siyasal zemine karşı tavır içinde olunmadığı sürece sistemle bütünleşme kaçınılmazdır.

    1970’li yıllara ait istatistikler temel alındığında Doğu ve Güney Doğu’nunu 1940 ve 1950’li yıllara nazaran çok ciddi değişimler geçirdiği görülecektir. Ekonomik ve sosyal yapıdaki değişimin toplumsal yapının katmanlarında ortaya çıkartığı mevzilenmeyi irdelemesi gerekirken, ‘Yok olma’ teranesini işleme ancak bay Bişikçi’ye özgü bir tavırdır. Çünkü sistemi değiştirmek için mücadele etme yerine, sisteme çeki düzen verme gayreti daha kolay bir yöntemdir, üstelik pek fazla risk taşımamaktadır. Bir toplumun %70’nin okuma yazma bilmediği koşullarda asimilasyonu önplana çıkarmada farklı amaçlar vardır.

    Bugüne kadar gelmiş geçmiş tüm iktidarların en başarısız olduğu bir alan varsa, o da, izlenen asimilasyon politikasıdır. Kaldı ki, halkın yüzde yüzü de Türkçe eğitim-öğretimden geçmiş okur ve yazar olabilirdi, olabilir de. Göçmen bir gruptan bahsetmiyoruz, tarihi, kültürü, diliyle, tüm toplumsal değerleriyle yerleşik bir halktan bahsediyoruz. Ayrıca, asimilasyonun temel alınmaya başlandığı dönemin özelliklerini dikkate aldığımızda, bu politikanın başarısızlıkla sonuçlanacağını da görürüz.

    Ortaçağ karanlığında yaşam sürdürmeyi, hangi dilde olursa olsun okuma yazma bilmeyen tek bir Kürdün kalmamasına yeğlemek açıkça Kürt düşmanlığıdır. Bu noktada, asimilasyon politikasından hareketle, ‘Bittik’i belirleyici faktör haline getirme yerine, toplumun dinamiklerini harekete geçirerek sisteme karşı yönelme temel alınmalıdır. Asimilasyon politikasını eleştirme başka bir şey, kapitalist üretim ilişkileri içinde şekillenen toplumsal yapı karşısında teslim olmayı önerme başka bir şeydir. Yani içinde bulunduğumuz koşullarda asimilasyon politikasıyla Kürt halkının yok edilemeyeceği ortadadır. Yazar, asimilasyon politikasını salt dile indirgemektedir. Asimilasyon salt dille sınırlandırılamaz. Yazarın, daha başından iflas etmiş bir politikayı başarılıymış gibi önplana çıkarmakla, bir dönemler Avrupa içlerine kadar etkisini hissettiren ‘Türkün gücü’nü göstermeye çalışmaktadır. Bu, korku üretme, açıkçası, korkutma, yıldırma politikasıdır.

    Ekonomik ve sosyal yapıdaki her değişim, sınıf ve tabakalarda farklı sosyal eğilimlerin ortaya çıkmasına neden olur. Bu süreç içinde egemen güçlerin geliştireceği siyasal baskılara karşı sınıf ve tabakalar şu veya bu biçimde dirençlerini ifade edebilecek yol bulurlar. Bu noktada devrimci aydının görevi, bu eğilimleri sisteme karşı yöneltmenin, örgütlü hale getirmenin çabasını vermedir. Dürüst aydının görevi yakınma ya da sistemin arızalarını giderme olmamalıdır. Ama Beşikçi, ne yapıp yapıp hemen her koşulda sistemle uyum içinde kalmanın yollarını araştırmakta. Bu konuda o kadar içtenlikle hareket etmekte ki, Kürt halkını en kötüler içinde seçenek yapmaya zorlamakta. Hatta emperyalist güçlerin sunduğu en rezil seçenekleri alayıp pullayıp Kürt halkına sevdirmenin kavgasını vermekte. Sunduğu en iyi seçenek de, ‘Dışlanma.’ Yani ‘Benzemeyi bırakın, dışlanmayı kabul edin’ diyor. Amerika Birleşik Devletleri ve Büyük Britanya ırkcılığı ‘Has ırkçılıktır’ diyebiliyor. Kürtler kötüler içinde ‘iyi’ seçmeye niçin mecbur? Bunun sorgulanmasına bile tehammülü yok bay Beşikçi’nin.

    Beşikçi etnik ya da kimlik sorunlarını ele alırken tam anlamıyla patalojik ruh halini yansıtmakta. O’na göre kimlik sorunu, dünya varolduğundan bu yana vardır. Kimlik sorununu ırk’la bütünleştirmenin çabası içindedir. Etnik ya da kimlik sorununu kapitalizmin gelişme süreci içinde ortaya çıkan bir sorun olduğunu inkâr eder. İnkâr etmesindeki en önemli neden de, bu sürecin kapitalist sömürüyle olan ilişkisindendir. Dolayısıyla sömürüyü olumlama vardır. Sömürüyü ne kadar doğal gösterirse etnik sorunu da ırk’la bütünleştirme o kadar kolaydır. Yani sınıf savaşımını yok saymak için elinden gelen her gayreti göstermekte. Bir kaç kişinin pisikolojik konumundan hareketle bulup buluşturduğu verileri genelleştirmekte ve tüm bir topluma mal etmektedir. Bu yöntem aynı zamanda bir toplumu, halkı aşağılama yöntemidir. Bir halkı aşağılama; ‘küçük’, ‘bitmiş’, ‘tükenmiş’ görme özellikle de klasik sömürgecilik döneminde İngiliz burjuvazisinin yöntemidir. Egemenlik altına aldıkları halkları sürekli bir travma içinde görürler ve içinde bulundukları ‘travma’dan ancak kendilerinin kurtaracaklarını iddia ederler.

    Yazarın sürekli tekrarladığı, hemen her yazısında öne sürdüğü ‘Kürt bitti’ ya da ‘Kürtler asimile oldu’ argümanlarını biraz daha açmak gerekmektedir. Asimilasyonu salt dile indirgemekte. Dolayısıyla ulusu dille tanımlamaktadır. Bu bir anlamda ulusu dinle tanımlamayla eşdeğerdir. Bu aynı zamanda, İttihat ve Terakki  paradigmasını temel almaktır. Kemalizmde de aynı anlayış vardır. Dil varsa ulus vardır, dil yoksa ulus yoktur. Yani ulusu salt dille tanımlama anlayışı vardır. Olayı hiç bir zaman ezenler ve ezilenler açısından ele almaya yanaşmaz. Bu nedenle de İttihat ve Terakki’ci anlayışının katı bir savunucusudur. Bu anlayış ister istemez, insanı, kandaki ‘cevher-i asliye’yi sorgulamaya kadar götürür.

    Böylesi sorgulamalar sonucudur ki, Beşikçi, Kürt halkını ‘uygar olmayan’ yaşam içinden kurtarmak için kendini bir yol gösterici, hatta vahiy olarak öne sürer. Comte’nin elit ‘öncülük’ anlayışıyla hareket eder. Bu nedenle her fırsat bulduğunda Kürt halkını aşağılar, hakaretler yağdırır. İşte Kürt halkını aşağılamasına bir örnek;

    ‘PKK hareketi ise, düşürülmüş toplum koşullarında, düşürülmüş insan ilişkileri içinde nüvelenmiş, gelişmiş, boy vermiş bir harekettir.’ *

    Böylesi bir tanımlama karşısında insan şu soruyu sormadan edemiyor; izbe köşelerde, kokuşmuş labirent- lerde ne işin var? Açıkçası, ahlak bekçiliğine soyunmuş eli sopalı bir molla... Şefiyle tam bir bütünlük içinde. Daha doğrusu şefini taklitte ne kadar becerikli olduğunu gösteriyor. Bakın şefi de Kürt halkına aynı tür hakareti nasıl yapıyor;

     “Kürt, kadın-erkek ilişkisinde ölmüştür. Kürt, bu ilişkide çirkinleşmiştir, alçaktır, rezildir, köledir, tutsak- tır” (Dev.Dili ve Eylemi,s.153)

    Kürt halkına karşı hakaretler yağdırmada birbirleriyle yarışan bu ikiliden yukarıda verdiğim alıntıların yeterli olacağını sanıyorum. Beşikiçi’nin ‘önder’ olarak kabul ettiği kişinin, halka olan kin ve nefreti bilinen bir şey. Beşikçi dışında hemen hemen herkes bunu kabul ediyor. Sosyolog, bilim adamı olduğunu iddia eden Beşikçi, hangi bilimsel araştırmalar ve incelemeler sonucu Kürt halkını ‘Düşürülmüş toplum’ olarak tanımlamaktadır? Bu nedenle aşağıdaki bir kaç sorumuza ikna edici yanıtlar verebilirse, Kürt halkı için yaptığı tanımlamaya da içerik kazandırmış olur:

    -Kürt veya herhangi bir toplumda, bir takım olumsuz- lukları temel alarak o halkın ‘Düşkün’ olduğu sonucuna varma, bilimsel bir tespit midir?

    -Yine, sınıflı toplum özelliklerini dikkate aldığımızda, az veya çok herhangi bir olumsuzluğu içinde barındırmayan toplumsal ilişkiler yumağı var mıdır?

    -Ayrıca, salt olumsuzluğu temel alan yaklaşım tarzı- nın, toplumsal yaşamın nesnel sorunlarına ne tür çözüm- ler getirebilir? 

    Toplumda birbirine zıt ve çatışan ögeler her zaman olacaktır. Toplumun değişim ve dönüşümünde olumsuz ögelerin belirleyici olduğunu ileri sürmek, eli kamçılı ahlak zapıtacılığına soyunmaktır. Bu da elitçi bir anlayıştır, yani şiddete dayalı toplum mühendisliğidir. Toplumların ilerleyişinde yazarın bahsettiği gibi ‘düşü- rülmüş insan ilişkileri’ belirleyici olsaydı, o çok övgüler dizdiği Batı Avrupa toplumları daha 1860’larda yok olmuştu. Ahlak zapıtası kesildiği için ‘zor’u hemen her koşulda belirleyici olarak görüyor. Gelişmelere metafizik pencereden baktığı halde, toplumsal gelişmeleri mistik açıdan yorumlamayı bile beceremiyor. En azından, dergâhlarda bile her eşikten içeri girenin ‘ermiş’ olarak dışarı çıkamayacağını bilmelidir.

    Beşikçi’nin elinde gitar bilmem neyin önünde bir dans türü yaratma çabalarıyla bir halkın demokrasi ve özgürlük kavgasını biribirine karıştırdığını sanmıyorum. Tek bir amaç var, o da, Kürt halkını aşağılamadır. Sonuç- ta egemen güçlerin soysuzlaşmasını saklamanın bir yöntemi de budur; kabahati, üretim araçlarını ellerinde bulunduranlarda değil, mülksüzlerde arama. Yani Beşikçi’ye özgü bir ‘olgu’ tespiti!

 

BEŞİKÇİ’NİN İRADİ ZORLAMALARI

    Sosyolog ‘Küçük bir karşılaştırma’ yapmış ama büyük bir hizmette bulunduğunun bilincinde değil. Farkında olmadan kaş yapayım derken göz çıkarmış. Acemi erler misali emir komuta zincirine dahil olmanın  pisikolojisini henüz üzerinden atamamış. Özgürlüğünü gönüllü teslim etmenin yükümlülüklerini huşu içinde yerine getirmeye koyulmuş.

   Yükümlülükleri:

    Birincisi; ‘önder’, ‘ulu’, ‘ata’ yaratma.

    İkincisi; yaratmak istediği ‘ulu’ya, ‘ata’ya karşı farklı düşünce ileri sürenleri yerme, karalama, işkence ve cinayet dahil her türlü şiddet kullanılarak ortadan kaldırma girişimlerine yolgöstericilik yapma.

    Bu yönlü çabaların nereden taklit edilmeye kalkışıldığı bir sır değildir.

    Şaşkınlığından da olsa, iyi ki ‘Küçük bir karşılaştırma’ yapmış. Çünkü başka türlü kendi kendini yalanlayamazdı. Ama yine de ‘eline sağlık’ deme içimden gelmiyor.

    ‘Abdullah Öcalan ve PKK bir madalyonun iki yüzü gibidir. PKK önderliği, Başkan Abdullah Öcalan, 20. yüzyılın son çeyreğine, Türkiye'nin ve Ortadoğu'nun tarihine, siyasal ve toplumsal gelişmelerine damgasını vuran en önemli siyaset adamlarından biridir. PKK'yi Kürdistan ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelesini, ona coğrafi olarak en yakın olan zaman olarak da çok uzak olmayan, Anadolu'daki Kuva-i Milliye Hareketi ile karşılaştırmak mümkündür. Bu karşılaştırma bize, PKK hareketi hakkında, gerilla mücadelesi hakkında çok önemli bazı ipuçları verecektir.’ *

    Cizvit papazlarının hitap tarzından çok şeyhine kendini ispatlamak için ayinlerde karnına kılıç saplayan müridlerin hitap tarzına benziyor. Bu paragraf ‘Apo’ları çoğal- mak gerekir’ diye başlayan övgüsüyle birleştirildiğinde tam bir kutsama ortaya çıkar. Toplumların tarihsel gelişimlerini kahramalarla ifade etme anlayışıdır. Aşiret reisi olmazsa aşiret üyeleri yok olur, feodal bey olmazsa aç kalırız ya da ‘Ulu önder’ olmasaydı kurtuluş olmazdı düşüncesinin pekiştirilmesidir. Beşikçi beyninde yarattığı kült’leri tüm topluma mal ediyor ve giderek bunları tapılması gereken ‘Tanrı’lar haline getiriyor. Gelişmemiş, aydınlanmamış toplumlara özgü ‘kurtarıcı’ aramadır bu. Bu anlayış aynı zamanda en lumpen ilişkilerin esas alınmasıdır. Yani sınıfdışı kesimlere seslenme ve onları temel almadır. Yukarıda ortaya koyulan anlayış, aynı zamanda, Türkiye’de bilinen elitistlerin epistemolojisini Kürt toplumu arasında yaygınlaştırma çabasıdır. 

    Bu karşılaştırmadan gerçekten çok güzel ve herkesi ikna edebilecek kadar önemli ipuçları çıkacaktır. Bahset- tiği ‘önder’in ancak ‘coğrafi olarak en yakın olan’ bir yerde ve ‘zaman olarak da çok uzak olmayan’ gelişmelerle karşılaştırılmış olması gayet ‘akıllıca’ bir yoldur. İttihat ve Terakki entrikalarını çok iyi bilen biri olarak, böylesi karşılaştırmalar için, fazla uzaklara giderek yığınca zorlukla yüzyüze gelmesine gerek yoktu. Bu konuda hem tarihimiz, hem de yaşadığımız coğrafya oldukça zengindir.

    Karşılaştırmaya yine utangaç bir biçimde Rum, Ermeni ve Asuriler’in mal ve mülklerine Müslüman eşraf tarafından elkonulduğunu belirterek başlıyor. Ama burada ‘Müslüman eşraf’ derken kimleri kasteddiğini açıkça belirtmekten çekiniyor. Tarihi bir olaydan bahsederken bu derece utangaç davranmasına akıl erdirmek mümkün değil. Yani Türk esnafını mı, Kürt esnafını mı veya Tük ve Kürt esnaflarını birlikte mi kastediyor o da belli değil. Ama belli ki, esas olarak, Kürt ve Türk esnaflarını birlikte ‘Müslüman eşraf’ olarak değerlendirmekte.

    Çok önemli tarihsel bir dönemde olup bitenleri yuvarlak cümlelerle geçiştirmeye çalışmasının esas nedenleri ise;

    Yanlı tarih yazma girişimi, yani tarihi çarpıtma gayreti;

    Gelecekte hiç bir sorumluluk altına girmemeye yönelik çaba içinde olması;

    Kürtler’in tepkisinden çekinmesi;

    Yanlı tarih yazma girişimi derken, kasteddiğim, İngiliz emperyalizminin birinci dünya savaşı döneminde Anadolu’ya biçim verme planlarını temel alması ve onaylamasıdır. Aslında İngilizler’in İstanbul’u kaybetmesi ve Anadolu’dan çekilmek zorunda kalmış olmalarına üzülmektedir. İngiliz, Fransız ve İtalyan egemenliği altında ‘medeni’ olunacağına öylesine inanmış ki, İngilizler’e, genel anlamıyla Batı emperyalizmine övgüler yağdırmakta, olabildiğince sevecen göstermeye gayret etmektedir. Sadece sevecen göstermekle kalmamakta, sinsi bir biçimde masum olduklarını söylemektedir. İngilizler’in, Fransızlar’ın, İtalyanlar’ın, Çarlık Rusyası’ nın ‘göçmenleri yerleştirmek’ için veya birer ‘hayır kurumları’ olarak Anadolu’ya geldiklerini söylemektedir. İşgale uğrayan Anadolu değil, Londra, Paris ve Roma imiş! Açıkçası, Emperyalist güçlerin Anadolu’da kalıcı olamamalarına, dolayısıyla ‘zeki çocuk’ seçilip Londra’ da eğitim görememiş olmasına çok üzülmekte. ‘Zeki çocuk’ olarak iki parelel doğrunun uzayda nasıl kesiştiğini ispatlayacak bilim adamı olamadığına hayıflanmakta. Tüm bu yönlü görüş ve düşüncelerini açık seçik yazma yerine, bakın nasıl dolambaçlı yollara başvuruyor;

    ‘...Rumlar, Yunanlılar’la birlikte tekrar yurtlarına dönmekte (...) Ermeniler, (Burada Çarlık Ruyası ile birlikte demeyi uygun bulmuyor, çünkü Kürt halkının tepkisinden kaçınıyor. Düz mantığa ve akla seslenen kuru ajitasyon ancak bu şekilde yapılır.BN.) tekrar yerlerine, yurtlarına, evlerine-barklarına dönmenin (....) yolunu yordamını aramaktadırlar. İngiliz’in, Fransız’ın, İtalyan’ ın böyle bir amacı olmadığı besbellidir. (Yani İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar’ın toptancı olduğunu kastetmekte. BN)’ *

    Ermeni ve Rumlar’ın arkasına sığınarak emperyalizm hayranlığını gizlemeden başka bir şey değil bu cümleler. Birinci dünya savaşı döneminde Yunan devletinin İngiliz emperyalizmiyle işbirliğini sorgulama işine gelmiyor, çünkü sorgulamaya kalkıştığı anda İngiliz emperyalizminin karşısında yer almak zorunda olduğunun bilincinde. Bu işbirliği ya da ittifakın Yunan halkına ne tür olumlu getirileri olmuştur acaba? Buna yanıt veremez, çünkü verdiği anda üzerine inşa etmek istediği düşünceleri bizzat kendisi çürütmüş olur. Bu nedenle kaçamak yollara başvurmakta, kelime oyunlarının arkasına saklanmakta. Örneğin Teşkilat-ı Mahsusa için ‘mazlum halklar kategorisinde değerlendirilemez’ diye bir ucube üretmekte. Kimsenin Teşkilat-ı Mahsusa eşittir mazlum halktır diye bir değerlendirme yapmamıştır. İşgale uğrayan Anadolu’yu mazlum ülkeler, Anadolu halkını mazlum halklar katagorisinde değerlendirmiştir. Bu, aynı zamanda ‘ordu eşittir halktır’ anlayışının dolaylı kabulüdür. Niçin böylesi yollara başvurduğu bellidir; başka türlü ‘ulu’ ya da ‘mit’ ler yaratılamaz. Nereden bakılırsa bakılsın, İngiliz emperyalizminin çok sinsi bir propagandası yapılmaktadır.   

    Beşikçi’ye sormak gerekiyor, emperyalist güçler Anadolu’ya niçin geldiler? İşgal etmek amacıyla mı, yoksa Ermeni ve Rumlar’ı yerleştirmek için mi geldiler? Yani birer hayır kurumları, daha doğrusu göçmen yerleştirme kurumları olarak mı geldiler?

    Bu sinsiliğin altında bir başka neden daha var, o da, birinci ve ikinci dünya savaşlarını dünya pazarlarını bölüşüm, emperyalist paylaşım savaşı olarak görmeme vardır. O’na göre emperyalist paylaşım,  komünistlerin uydurmasıdır!

    Yazar, Kürtler, Ermeniler ve Rumlar için mangalda kül bırakmazken, ana meseleye değinmekten sürekli kaçınıyor. Var olan ulus-devlet çözümlemesinin karşısına ikinci bir ‘ulus-devlet’ çözümlemesiyle dikilmekte. Acaba aslı dururken, ikinci bir ulus-devlet çözümlemesi niçin sunuyor? Bu noktada kendi kendini çürütmüş oluyor. Nereden bakılsa çelişkiler yığını. İttihat ve Terakki geleneğinden hareketle, Kemalist çözüm önerisinden başka bir şey değildir. Başkalarının ulus-devlet çözümlemesi Kürt, Ermeni, Rum ve Asuriler için kötü oluyor, ama kendi ulus-devlet çözümlemesi her nedense pek ‘hayırlı’ oluyor.

     Beşikçi’nin ulus-devlet çözümlemesinden hareketle, Ermeni halkı için önerisinin ne olduğu, henüz anlaşılmış değil. İçi boş kelimelerle dama oynamaktan vazgeçip soruna açıklık getirmek zorundadır; örneğin Ermeniler, Kars ve Ardahan’dan Van’a kadar olan bölgeyi geri istiyorlar. Yani bugünkü Ermenistan Devleti’nin, sınırlarını, bu bölgeyi içine alacak biçimde genişletmesini onaylayıp onaylamadığını şimdiden belirtmelidir. Ayrıca, Ermeniler, ‘Müslüman eşraf’larca el konulmuş ‘...ev, konak, bağ, bahçe, zeytinlik, tarla, mandıra, atölye gibi mallarına...’ tekrar kavuşmak istiyorlar. Bu durum karşısında çözüm önerisi nedir acaba? Doğal olarak harkes bunu merak ediyor. Aynı durum, Asuriler için de sözkonusu. Bu konuda bugüne kadar çözüm ileri süren herhangi bir kitap veya makale kaleme aldığı görülmedi. Bu ve benzeri konulara içerik kazandırmadığı sürece taklitcilikten öte bir şey yapmış olamaz. Yine, el koydukları Ermeni ve Asurilerin mallarını tekrar geriye vermeleri için Müslüman Kürt eşrafına da bir çağrıda bulunmalıdır. Böylece inandırıcı olduğunu göstermiş olur. Postu İstanbul’a serip işkembe-i kûbradan atacağına, Diyarbakır’da oturmaya başlayıp bu konuda en azından bir ‘sivil girişime’ ön ayak olabilir. İleri sürdüğü görüş ve düşünceler doğrultusunda ciddi, dürüst olmanın bir ölçüsü de budur. Malum ‘tarihi’ tespitlerinden hareketle, Kürtler’ le Ermeniler ve Rumlar arasında ne geçmişte ne de günümüzde herhangi bir ‘çelişki’ ve ‘düşmanlık’ olmadığı için, böylesi bir girişimin çok kısa zamanda başarıyla sonuçlanacağından emin olması gerekir. Bu kadar ‘kolay’ çözümlenecek sorunu bugüne kadar ertelemesini anlamak mümkün değil. Dahası var; Türklere, Asurilere, Araplara, Azerilere vb. halklara yönelik bulduğu çözümler nelerdir?

    Bir önemli konu daha var, Rum sürgünleri. Yine o meşhur ‘tespit’lerinden hareketle, Rumların bağ-bahçe, mandra, atölye vb. mallarını tekrar elde etmeye yönelik somut öneriler, daha doğrusu çözümler ileri sürmek zorundadır. Rumlar, özellikle Ege Bölgesi başta olmak üzere Akdeniz ve Marmara Bölgelerinin batısına geri döndüklerinde nasıl bir statü sahibi olacaklar? Rumların büyük çoğunluğu, bu bölgelerin Yunanistana bağlanmasını ve giderek İstanbul’un en azından Batı yakasının devredilmesini istemektedirler. Tekrar ‘Konstantipolos’a kavuşmayı arzulamaktadırlar. Bu konuda bugüne kadar üstü kapalı mesajlar verme yerine daha açık  olmalıdır.   

    Ayrıca, bu koşullarda, geriye kalan İç Anadolu Bölgesi ile sınırlanacak olan Tükiye Cumhuriyeti’nin devamı sağlanacak mı sağlanmayacak mı? Eğer sağlanacaksa, bu devlet sunni mezhebine dahil Türk halkının bir devlet mi yoksa alevi mezhebine dahil Türk halkının bir devlet mi olacak? Veya bu bölgenin de ikiye bölünüp mezhepsel temelde sunnilerden ve alevilerden iki ayrı cumhuriyet mi oluşturulacak? Daha açık bir ifadeyle söyliyecek olursam, İsmail Beşikçi, birinci dünya savaşı döneminde Anadolu için öngürülen Wınston Churcıll planını hayata nasıl geçirecek acaba? Bu anlamda meşhur ulus-devlet çözümlemesini bugünden bir zemine oturtmak zorunda. Bu sorunlar ‘devlet sorunu’ derse, o zaman sadece bir aldatmacı olduğunu kabul etmiş olur. Eğer aldatmacılık yapmıyorum diyorsa, devletçi elitçilerle kolkola Serbest Fırkacı rolü oynamaya son vermelidir.

    Sonuç olarak, Kürtler’in varlığını ispatlama eyyamlığından ulus-devlet çözümlemesine ulaşılırsa, işte böylesi sorunlar ortaya çıkar. Ama bu sorunların hiç biri, bayımız için önemli değil; oluk gibi kan akıtarak tüm sorunları bir çırpıda çözümleyeceğini iddia ediyor.

    Yazar tarihi gerçekleri örtbas etmek için akla gelmedik zorlamalarda bulunuyor. Kuva-i Milli’nin Osmanlı Devleti’nden kalma olanakları kullanarak hareket ettiğini, bu nedenle de herhangi bir sıkıntı içinde olmadığını söylerken, ‘Kürt önderi’ ilan ettiği kişinin de ‘yoktan varetme’ uğraşı içinde olduğunu, daha doğrusu yoktan nasıl varettiğini ispatlamak için binbir dereden su getirmekte. Tüm zorlamalarının altında yatan esas neden de, ‘önderim’ dediği kişiyi ve PKK’yı aklama uğraşıdır. Ama çabası boşuna; aklamaya çalıştığı önderi, her şeyini açığa vuruyor. Çoktan açığa çıkmış ilişkilerini saklamanın artık anlamsız olduğunu düşünüyor. Yani Beşikçi’nin tüm dayanaklarını çürütmekte. Bu noktada ‘Kürt önderi’ olarak lanse etmeye çalıştığı ve her eyleminden övünç duyduğu kişinin itiraflarından sadece bir kaç örnek vererek, bu ‘Küçük karşılaştırma’yı mümkün olduğunca kısa tutmaya özen göstereceğim. Bu arada ‘Başkan Apo artık, Kürt halkının önderi durumundadır’* diyen Beçikçi’nin, “ister doğrudan ister dolaylı olsun düzenin yetiştirmediği bir ilişki (yani istihbarat örgütleriyle içiçe olunmadan. BN) kolay kolay halka mal olmaz” (Devrimin Dili ve Eylemi,s.121) diyen Öcalan’ın belirlemesine nasıl sıkı sıkıya bağlı olduğu kendiliğinden açığa çıkacaktır.

    Yazar, malum kişi için yukarıdaki cümleyi sarfeder- ken, O kişinin “Ben önderim, bu da eşittir Kürdistan. Kürdistan da eşittir savaş derim.”** buyruğundan hareket ettiğini biliyoruz. Böylesine ‘önder’ düşkünü olması ise hiçte tesadüf değildir. Özellikle 1930’lardan itibaren hızla bürokratlaşan, farklı düşünceleri bir tarafa atıp, tüm toplumu tek bir ideoloji içinde eritmeyi amaçlayan elitist anlayıştan yola çıktığını söylemeliyim. Dikilecek heykellerin zemin taşlarını yerleştirmenin uğraşını veriyor.  Aslında Beşikçi, hareket ettiği zemin üzerinden Kürtler’in ‘Kadro’sunu oluşturma gayreti içinde ve buradan hareketle Bayar’cılık oynamaya çalışıyor. Bilindiği gibi, ‘Büstleştirme’ hareketi Tek Şef’in ürünü olduğu kadar Bayar’cılığın da ürünüdür. Bu anlamda dile getireceğimiz gerçekler adeta madalyonun iki yüzü gibidir; madalyonun bir yüzünü Öcalan ve PKK, diğer yüzünü de İsmail Beşikçi oluşturmaktadır.

    Beşikçi’nin, Kürtleri ‘yoktan vareden’ olarak tanımla dığı ve ‘Kürt önderi’ ilan ettiği Öcalan’ın, nasıl yetiş- tirildiğini ve kimler hizmet ettiğini görelim. Öcalan’ın kaleminden dökülen itiraflarla ‘Küçük bir karşılaştırma’ yapalım;

    1-‘…Ordu ve Kuva-i Milliye birbirlerini tamamlamak- tadır, birbirlerinden güç almaktadır.’*

    Peki, Öcalan kimi tamamlıyormuş; geçmişin Kuva-i Milliye-ordu işbirliği, yerini, günümüzde, Öcalan-derin devlet ilişkisine bırakıyor;

    “Halk adına işbirlikçi bir ilişkiye yöneliyorum (…) Bu adamlar öyle bildiğiniz gibi değil, sana bu kadar masraf yapacaklar, hiç peşini bırakırlar mı? Devletin kendi adamlarına dayanarak gurubumu inşaa ediyorum. Beni sağ bırakırlar mı?” (Devrimin Dili ve Eylemi, s. 122)

    “Ben hem solculuk, hem kürtçülük ve hem de iyi bir sosyal yaşam düzenlemek istiyorum. Hem de bunlar birbirini beslesin, güçlendirsin istiyorum.” (age,s.121)

    ‘Kuva-i Milliye örgütlenmesinin temelinde Rum sürgünleri ve Ermeni soykırımı sonunda yağmalanan Rum mallarının, Ermeni mallarının elden çıkarılmaması dürtüsü vardır.’*

    Öcalan’da ise ‘dürtü’ daha bir farklılaşıyor, zenginleşiyor; bir-iki değil, aynı anda devreye birçok dürtü birden giriyor. Öcalan’ı harekete geçiren dürtüler;

    “Allahın serserisi, ne istiyorsun? Kadın dersen kadın, para dersen para! Apartman dersen apartman al; ye, içinde yat! Ben de bu noktada, tam bir paşa oğlu gibi davranıyorum. Daha fazla para! Kendinizi daha fazla çalıştırın! Çok ilginç, ayarlama çok önemli (!!) burju- vaziyi nasıl çalıştırıyorum” (!!) (age, s. 110)    

    2. ‘Kuva-i Milliye hareketi, Osmanlı Devleti'nden dikkate değer bir devlet bürokrasisi devralmıştır.(...) PKK'nin ise, kendi örgütünden başka dayanabileceği bir güç, destek alabileceği bir yapı yoktur.’*

    Öcalan her koşulda da dayanacağı birilerini bulmuş; Kuva-i Milliye Osmanlı bürokrasisine dayanmış, Öcalan da sadece derin devlet olanaklarına değil, Türkiye Cumhuriyeti bürokrasisine, en önemlisi de MİT’e dayanmış;

    “Apo’yu MİT Kürdistan’a göndermiş diye bir haber vardı. Bu aslında devletin içindeki odakların birbirini suçlamak için söyledikleri bir sözdür. Aslında gönderme değil de onların elindeki ilişkidir.” (age, s. 112)

    3-Beşikçi Kuva-i Milliye'nin yol, posta, telgraf, telefon vb.her türlü sisteme sahip olduğunu uzun uzun anlattık- tan sonra, ‘PKK ise, kurulduğu günlerde, bu konularda kullanabileceği, seferber edebileceği hiçbir sisteme sahip değildir.’ * diyor ve Öcalan için adeta içler acısı bir tablo sergileme gayreti içine giriyor. Ama gerçekleri örtüleme çabaları boşuna. Partiyi MİT’e kurduranın, kara yolu, deniz yolu, posta, telefon vb. olanaklarını kullanmak için çareler aramaya ne ihtiyacı var? Öcalan ne kadar çok olanağa sahip olduğunu saklamıyor. Kullanılabilinecek tüm sistemler hazır halde gümüş tabakta Öcalan’a sunulmuş;

    “Düşünün, devlete Kürt partisi kurduruyorum (…) biz devrimci Kürt partisini nasıl MİT’e dayandırarak kurduysak, Kürt devletini de (şimdi işte içinde olduğumuz bu Güneydeki devlet)Türk devletine dayandırarak kura- cağız.” (age, s. 117)

    4-‘Osmanlı Devleti'nden Kuva-i Milliye'ye işleyen bir dış ilişkiler ağı, işleyen bir örgüt kaldı.(...) PKK ise, dış ilişkiler ağını zaman içerisinde geliştirdi. Bunun ne kadar olumsuz, yoksul koşullarda geliştirildiği yakından biliniyor.’*

    CIA, Almanya istihbaratından tut da İngiliz M16’ya kadar geliştirilen ‘dış ilişkiler’in yanısıra, Yunan, İran, Ermenistan ve en önemlisi de Saddam’ın istihbarat örgütleriyle Bekea’da görüşmelerde bulunan Öcalan, MİT’e parti kudurma ‘becerisi’ni uluslararası ilişkilerde de göstermiştir. Bu görüşmelerle ilgili foğtoğraflarının boy boy gazetelerde yer aldığını herkes biliyor. Ayrıca bu ilişkilerini, katıldığı televizyon konuşmalarında da inkâr etmemiştir. Beşikçi’nin bunlardan haberdar olmaması mümkün değil.

    Yine gerçekleri çok iyi bildiği için, cımbızlamalarla PKK’yi dünyada ve Avrupa’da temize çıkarmaya çalışı- yor;

    ‘19. yüzyıl sonlarında, 20. yüzyıl başlarında, Kürtler'in dünyada, Avrupa'da çok kötü bir imajı vardı. Kürtler, Batı kamuoyu tarafından, "eşkiya", "haydut", "çapulcu", "durmadan adam öldüren", "durmadan yağma yapan", "biraz da insana benzeyen bir varlık" olarak değer- lendiriliyordu,...’*

    Yine klasik, ezbere yapılmış, önyargılardan kaynaklanan, ülkede olduğu gibi Avrupa’da da Apocular’ı imdada yetiştirmenin önhazırlığı niteliğinde bir değerlendirme daha. Yazar Avrupa’ya çıktığında, karşılaşacağı ilk sorunun ne olacağını çok iyi tahmin ettiğinden ‘temizleme’ çabası içine giriyor ama beyhude. Apocular’ın işledikleri cinayetlerle, esrar-eroin kaçakçılığıyla, gasp ve soygunlarla, haraç vb. çapulculuklarla Kürt toplumunu nasıl lekelemeye çalıştıkları apaçık ortada. Bu konularda Avrupa basını ve yayınından derlenecek haberler ciltler doldurur. 19 ve 20. yüzyıllarda Avrupa bilim adamlarının araştırma ve incelemelerinden, bir çok yazarın Kürtler üzerine yazdığı yazılardan haberdar olmadığını söyleyemez. Tam tersi, bu gün Apoculuk denildiğinde Kürtler, vahşi, cinayetler işleyen, haydutluk ve çapulculuk yapan, haraç toplayan bir topluluk olarak tanımlanmaktadır. Bay Beşikçi’nin bu konuda Avrupa bilim adamlarının, yazarlarının, aydınlarının ve bir çok politikacının verdiği tepkileri, yaptıkları protestoları inkâra yeltenmesi acınacak bir durumdur. 

    5- ‘İktidara dayanan, iktidardan güç olan bir hareket değil, iktidara karşı geliştirilen bir harekettir.’*

    Her koşulda iktidara dayanarak geliştiğini, hem de oyun oynamadan, rol dayatmadan, iktidarın gönüllü bir neferi olduğunu Öcalan inkâr etmezken, acaba Beşikçi’ neyin çabasını yürütmekte?

    “Abartmasız söylüyorum; rol dayatmadım, oyun oyna- madım.” (Devrimin Dili Ve Eylemi, s. 152)

    ‘Kontrolden çıktığımı anladıkları anda derhal öldüre- bilirler. Sonuna kadar bağlı olduğumu anı anına tekrarlamam lazım.’ (age,s.155)

    Yazarın bahsettiği ‘ideolojik farklılığa’ gelince: Öcalan Derin devletle ilişki içinde Kürt halkının kanını dökmek için bakın nasıl bir ‘ideoloji’ üretmiş;

    “Çok kan dökülecektir, ama bu temelde olduktan sonra bunun da zararı yoktur. Kan sadece bizi daha fazla yıkar, temizler. O kadar çok kirliyiz ki, ne kadar çok kan dökersek Kürdistan o kadar çok temizlenir, yaşamaya layık bir ülke haline gelir. Onun için ben, kanın dökülme- sinden çekinmiyorum.” (Abdullah Öcalan, 12 Eylül Faşizmi ve PKK Direnişi, s. 487)

    “savaş bir tanrıdır” ve "Tanrıya ne kadar tapınırsan, savaşa da o kadar tapınacaksın.”**

    Mahmut Esat Bozkurt’tan fazlasıyla esinlenmiş olduğu açıkça ortada; karşısında oturan Kürt topluluğuna hitap tarzı, hiçbir yoruma gerek bırakmıyor. Bir halka karşı duyulan kin ve nefret ancak bu biçimde dile getirilir;

   “Yüzlerinize baktığım zaman, ’bunları değiştirmek, dönüştürmek en az düşmanı vurmak kadar emredici bir ilkedir’ diyorum”**

   “Çıkış yapanlarınız da öyle fazla boy vermiyor. Şu ortaya çıktı ki, büyükleriniz, ana babalarınız sizi güçlü

yetiştirmemiş”**

   “Bazıları bir eşek kadar bile hızlı yürüyemiyor.”

   “Yine ne kadar ölümcül ve çürük olduğunuzu ortaya koyduk”**

    Beşikçi ise, bunları, ‘Kürt toplumunun analizi ve ‘Kürt insanının çözümlemesi’ olarak kabul ediyor.

    İslamcılık mı istiyorsunuz, o da var; efendisine rol dayatmayan, oyun oynamayan birinin, islamcılık yapması bir tarafa, kendini ‘Tanrı’ ilan etmesinde o kadar yadırganacak bir durum yok.

    “O’nun (A.Öcalan kastediliyor.BN.) tanrısal bir güç olarak değerlendirilmesinin en başlıca sebebi de, onun anlaşılmasının zorluğundan kaynaklanmaktadır.” (Dev- rimin Dili ve Eylemi, s.12)

    “Yeri-göğü, taşı-toprağı, canlı ve cansız tüm varlıkları yoktan var eden, vardan da yok edecek olan, ay ve güneşin şavkıyla tüm karanlıkları aydınlatan, iyi ile kötüyü ameline göre cezalandıran ya da mükafatlandıran en son dinimiz olan Müslümanlığı yeryüzüne yaymak için Hz. Muhammed’i (S.A.V.) yaratan ve (....) Kürdistan halkının önderliğini yapmasını emrettiği Abdullah Öcalan’ı başımıza önder eden Yüce Rabbimize şükürler ederiz. Yine Yüce Allahımızdan dileriz ki, zalimlere ve kafirlere karşı, ezilen mazlum halkların, hak sahibi insanların başından, hak arayan böyle önderler eksik etmesin.” (PKK, İslam Dinini İstismar Eden Emper- yalizmin Uşağı T.C’yi Tecrit ve Teşhir Edelim)

    İsmail Beşikçi’de başında böylesi bir önderi olduğu için şükretmeye devam etsin. Devam etssin ki, sırat köprüsünden geçmeye hak kazansın, yoksa ateşler içinde yanmayı hakeder. Yerlerde sürünmeyi göze alarak yaptığı dualar, umarım ‘savaş tanrısı’ tarafından kabul edilir.

    Ettiğin dualar seninle olsun İsmail Beşikçi.

 

BAKİ KARER

Aralık 1998-Ocak 1999

 

 

 

 

KAYNAKLAR

*Sexwebun. İsmail Beşikçi değerlendiriyor...

27 Kasım 1988, Kürdistan İşçi Partisi (PKK)’nin kuruluşunun yirminci yıldönümü.

** A.Öcalan. Devrimin Dili ve Eylemi.

*** Yaşasın ölüm! Franko generallerinin attığı slogan.

 

 

  

 

 

BEŞİKÇİ KÜRTÇÜLÜĞÜ

YA DA

BİR TÜRKÜN KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİ

 

    Bu yazımın başlığını ‘Üsküdar’da Sabah Oldu’ koya- caktım ama güncel bir konu irdeleneceği için bunun pek uygun olmayacağını düşündüm. Daha açık bir isim altında konunun irdelenmesine karar verdim. Bu nedenle makaleme ‘Beşikçi Kürtçülüğü ya da Bir Türkün Kürt Milliyetçiliği’ başlığını koydum.

    Öttürülen borazanla Üsküdar’da sabah olduğunu tüm yolçular farketti. Bu sefer ki borazan biraz farklıydı; bir ucu İmralı’da bir ucu Üsküdar’daydı.

İmralıdan üflenen borazan sesine karşı her telden bir tepki geldi.Oysa işler gayet ‘yolunda’ gidiyordu; şimdiye kadar alan da memnundu veren de. Kompartımanlarda oturanların çoğu sabah şafağının sersemliliğiyle adeta ne yapacağını şaşırmıştı. Herkesin birbirine sorduğu tek bir soru vardı; neden terkedildi?

    Bugüne kadar istenildiği gibi yönlendirilen İsmail Beçikçi’nin kalemine artık ihtiyaç duyulmuyordu. Yıllarca kullanılan kalemin ortaya çıkan yeni koşullarda gereksiz olduğu ilan edildi.

    Terkedilme karşısında şaşkınlığını gizleyemen İsmail Beşikçi, ‘Hayal kırıklığına uğradığını’ açıklamakla yetindi. Belli ki, panikleme, korku vardı. Çünkü yapılan açıklamayı ‘tehdit’ olarak kabullenmişti. Aslında terke- dilmeyi bir türlü hazmedememe sözkonusuydu. Hangi biçimde olursa olsun yollar ayrılmıştı bir kere. Tartışıl- ması gereken İsmail Beşikçi ile yolların ayrılma nokta- sına neden gelindiğidir. Bu sorun ‘tehdit’ hay-huy larla ört-bas edilemez. Çünkü bu güne kadar  çok insan tehdit edildi, çok insan da katledildi. Beşikçi ise bu tehditleri ve cinayetleri her alanda ve her biçimde destek ledi. Hatta katledilmiş insanların arkasından, kendilerini savunma imkanlarının olmadığını bile bile her türlü hakareti yaptı. Üstelik hızını alamayıp yaşayanları da ‘Ölüler’ listesine ekledi. ‘Yeni tanrılar’ yaratmanın önünde diyelenlerin hepsi ‘hemen katledilmeli’ diye sağa sola mesajlar gön- derdiğini unutmuş olamaz. Acaba halen gecenin sessiz- liğini bozacak ‘mutlu’ haberler peşinde mi? Umarım lis- tesine aldıklarının tümünün üzerine çizik atamaz.

    ‘Sosyolog’ yaptığı ‘araştırma ve incelemelerde’ nasıl oldu da yol ayrımına gelindiğini görememişti?  Bence çözümlenmiş bu düğümün üzerinde durmak gerekiyor.  Acaba hareket ettiği sahayla ilgili araştırmalarında mı yoksa eline sıkıştırılmış ‘teorik’ bilgilerin irdelenmesinde mi hatalara düşmüştü? Sahayla ilgili yaptığı araştırma- larda elde ettiği bulguları yeterince irdeleyemeyip yanlış teorik sonuçlara mı ulaştı? Ya da saha incelemesiyle yetinip, bulgularını ‘teorik’ araştırmalarla beslemeyi mi ihmal etti? Veya Türkiye genelinde egemen olduğu gibi siyaseti sosyal bilimin önüne çok mu çıkarmıştı? Belki de, Comte pozitivizminden çok Durkheim’i tersinden yorumlayarak Öcalan tapıcılığına başlaması Beşikçi’nin terkedilişini sağladı. Oysa Comte’nin sıradanlaşmış başeğiciliğiyle yetinseydi, hiç bu kadar dikkat çekmeye- cekti. Ama radikal tapıcılığın, putlaştırıcılığın öncü figu- ranlığına oynaması ister istemez işleri biraz bozdu. Daha doğrusu, ‘Tanrı’nın belirlediği kuralların dışına çıktı.

    Beşikçi masa başında korelasyon katsayılarını arttırarak ‘mit’ yaratma çabalarının sonuçlarını almıştır. Bu derece ciddi bir sorunu salt ‘tehdit’le geçiştirmeye kalkma ciddiyetle bağdaşmaz. Evet, gelinen noktada Beşikçi, yeni bir ‘sosyal araştırma stratejisi’ oluşturmak zorunda kalmıştır. Acaba bundan sonra, salt olgulara vurgu yapmaktan vazgeçip aklın eleştiriciliğini mi temel alacak, yoksa tam bir teslim bayrağı çekerek, yeni ‘araştırma ve incelemeleri’ sonucu irrasyonelizmle arasındaki köprüle- ri daha mı sağlamlaştıracak? Bekleyip göreceğiz.

    Bir diğer nokta da, Ziya Gölkap’a benzetilmeye neden bu kadar isyan edildiğini bir türlü anlamadım. Karşılaş- tırmanın farklı bir zeminde ele alıp incelenmesi gerekirken, birden bire etnik kökene indirgenerek, sığ bir zemine çekildi. Kimi’ ‘Beşikçi’nin köken sorunu yoktur’, kimi de, ‘Kürt ideologodur’, dolayısıyla ‘Gökalp’la karşılaştırılamaz’, demeye başladı. Oysa, kimse Beşikçi’nin Türk bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiğini inkar etmiyor, yani kimse ‘Türk değildir’ diye bir tartışma yürütmüyor.

    Bu noktada Beşikçi’den beklenen kaçamaklı yanıtlar değil, ‘meslektaşı’ Gölkalp’la arasındaki farklılıkları ortaya koyan bir tavır beklenirdi. Hiç olmazsa yeni dinler yaratma peşinde olmadığını, sırf olgulardan hareket ettiği için sosyolojik hatalara düştüğünü açıkça  söyliyebilirdi.

Ziya Gölkap Rıza Nurl’a çalıştığı için ‘iktidarın adamı’ olmakla da eleştirilmiştir. Beşikçi’de  Öcalan’la çalışarak ‘sosyolojik araştırmalar’ yapmış ve böylece egemen güçlerin bir kanadı yanında, daha açık bir ifadeyle, devlet yönetiminde bulunan bir tarafın yanında yer aldığı için eleştirilmekte. Bu ortak benzerliklere karşı acaba bir di- yeceği yok mu? Hele her ikisinin pozitivizmciliği, tarihi yorumlamalardan hareketle çıkarsamalarda bulunmaları başlı başına tartışılması gereken konu. Sonuç olarak şunu söyliyebilirim; Biri Türkçülük yapmışsa diğeri de Kürt- çülük yapmıştır. Bu noktada kökenin hiç önemi yoktur. Sonuçta her ikisi de İttihat Terakki geleneğinin ada- mıdırlar. Ama bir farkla; biri öncü, diğeri takipci.

Baki karer

10/01/2009

 

 

  

 

BİR SOSYOLOG

 

BİR ÖRGÜT

 

VE

 

KÜRT KIYIMI

 

ISBN-91-631-2343-6

 

 

 

İÇİNDEKİLER

 

İSMAİL BEŞİKÇİ’NİN TASNİF VE TESPİTLERİ ÜZERİNE....................2

 

Beşikçi Fenomeni Bir Burjuva Yutturmacasıdır.....7

 

1960’lı Yıllar..........................................................11

 

Kürt Halkının İnkârı...............................................18

 

Sınıflar ve Siyasal eğilimleri..................................25

 

Kürt İsyanları ve Özellikleri...................................40

 

12 Eylül Darbesi.....................................................47

 

Sivil Siyasal İktidara Geçiş ve

Apocu Provokasyonlar...........................................57

 

Ekonomik ve Siyasal Uygulamalar........................72

 

Kürt Halkını Bitmiş Gösterme ve Aşağılama........76

 

Beşikçi’nin İradi Zorlamaları.................................84

 

 

 

PKK TARAFINDAN KATLEDİLEN DEĞERLİ ARKADAŞLARIM RESUL ALTINOK VE ÇETİN GÜNGÖR’ÜN ANISINA

 

 

İSMAİL BEŞİKÇİ’NİN TASNİF VE TESPİTLERİ ÜZERİNE

 

    Uzun uzadıya bu yazarın hayat hikayesini kaleme alacak değilim. Sadece 27 Kasım 1998’de Serxwebun’da yayımlanan kin ve nefret dolu bir makalesine kısaca  değinmekle yetineceğim.

    Bu yazar, kendini o kadar meşhur görüyor ki, ne yere ne göğe sığası gelmiyor. Dağları, tepeleri ‘ben yarattım’ diyor. Bu nedenle arkasına almış PKK’lı korumalarını, abasını atmış omuzuna, eline sıkıştırılmış bastonuyla sokakları, caddeleri vs. şakşakçılarına dağıtıyor; her şeyin ‘güzelini’ ve ‘değerlisini’ korumaları adına kaydettiriyor, hem ‘Kral’ hem ‘Tapu Sicil Memuru’ benimdir’ dercesine... Tarafından keskinleştirilmiş bu ve benzeri görevlerin adamı rolü oynamayı kabul etmesi elbette şaşıtıcıdır. Tüm bu çabalara karşın, yukarıda adı geçen odaklarca koruma altında tutulan tek kişilik ‘ülkesi’ ne kadar süre daha yaşar bilemiyorum. Ama unutmasın ki, bayın kurduğu küçük hayali dünyanın dışında yaşanılan kocaman bir gerçek dünya vardır.

    Yazar, küçücük ‘ülkesiyle’ yetinmeyip ve kendine atfettiği ayrıcalıkları az bularak, zaman zaman ona buna saldırmaya kalkışmakta. Bu cesareti gösterirken de, malum Apocu dayıları tarafından dürtüklendiğini inkâr etmemekte. Yani, Apocu odakların emir komutası altında tasnifler yapmanın ve bunu da gizlemenin kolay olmadığını söylemeye gerek yok.

    Apocu kotumaları tarafindan çakar-almaz namluya sürülmüş mermi misali hedeflere yönelip duruyor. Kime, niçin, neden yöneldiğinin bilincinde. Bu nedenle de, zaman zaman masum rolü oynamaya kalkışarak, yüklendiği görevi örtülemeye çalışmakta. Evet, bunlar keskinleşmiş, keskinleştirilmiş tespitlerdir. Bu tespitlere karşı çıkacağını hiç sanmıyorum. Zaten tercihlerini baştan beri bu yönde kullanmıştır.

    Bazı çevrelerce, ya da malum çevrelerce Beşikçi’nin sürekli ‘ünlü’ olduğu söyleniyor. Ama ne zaman, nasıl ve neye göre ‘ünlü’ olduğuna açıklık getirilmiyor. Hapishanede uzun süre yattığı öne sürülmekte. Yattığı doğrudur. Tutuklu kalışına her seferinde vurgu yapılması, aslında PKK tarafından nasıl kullanıldığının kesinleşmiş bir başka ispatıdır. Uzun yıllar içerde yatışı, yine de  Aziz Nesin’le yaşanan polemiğin önüne geçmesine engel olmamıştır.

   Beşikçi’nin durduğu zemin görünenden daha da beterdir. Sosyolog ve bilim adamı oduğu iddia edilen Beşikçi’nin, uluslararası alanda hangi araştırma ve incelemelerinin geçerli olduğuna dair bir örnek verilememekte. Bırakalım uluslar arasını, Türkiye’de dahi geçerli olabilecek hangi araştırma ve incelemeleri vardır acaba? Sıradan makale yazarlığı ile bilimsel çalışmaların eşit düzeyde tutma yanlışlığına düşülmesi, kabul edilir bir şey değildir. Elbette Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de sosyolog olarak önplana çıkma, uluslararası alanda kabul görecek eserler ortaya çıkarmanın zor olduğu herkesçe bilinen bir durumdur. Bay bunun bilincindedir. O zaman geriye isminden bahsettirmenin, çok gerilerde olduğu halde önplanda olduğunu göstermenin bir yolu kalmakta; karanlık güçlerin elinde ince elekten geçirilmiş strateji ve taktiğin Kürt ulusu üzerinde uygulamasını yapan PKK’nın sözcülüğünü yapmak.

    Bu derece keskinleşmiş tespitlerde bulunurken, elbette bahsettiğim yazarın, kendinden başka kimsenin, hiçbir bilim çevresinin iddia etmediği, doğrulamadığı ve ‘araştırma ve incelemeri’nden hareket ettiğimi söylemeliyim.

    İsmail Beşikçi, bahsettiğim güçlerin borazancılığını yaparken, hıncını, daha doğrusu, bilimsel verileri temel alarak hareket edememe beceriksizliğini ona buna saldırarak, gereksiz kin ve nefret duygularını etrafa saçarak örtbas etme çabası içinde. Tek telli olma o kadar kaygı uyandıracak bir durum değildir; önemli olan tek telden harikalar yaratma becerisidir. Tek teli çalmasını bilmeyen çok telliyi hiç çalamaz. Ama bay Beşikçi, bunca yıldır bırakın çok telliye geçişi, tek telliyi bile çalmasını öğrenemedi. Ömrünü tek teli dangır-dungur ettirmekle geçiren Beşikçi, bunca uğraşına karşı bir nağme seslendiremedi. Tezeneyi hâlâ parmaklarının arasına bağlıyarak tutturuyorlar. Bu derece açığa çıkmış beceriksizliği örtülemenin olanağı yoktur.

    Ama kabul etmek gerekir ki, hocası çok sabırlı, arka vagona hapsedilmiş Beşikçi’nin çıkardığı gürültüden hiç rahatsız değil. Herkes gürültünün nereden geldiğini tespit etme gayreti içindeyken, hocası lokomotifi istediği yöne rahatça sürüyor.

    Bu arada asistan Beşikçi parmaklarını tek tel üzerinde gezdirirken, birden ‘Buldum’ diye ortalıkta takla atmaya başlıyor. Onlarca yıl sonra da olsa hocasından kopya yapmayı nihayet akıl erdirebilmiş!...

    Beşikçi ‘buluşunu!’ açıklıyor: ’Duyduk duymadık demeyin ey ahaliiii... Çetin Güngör, Resul Altınok ve de Baki Karer ‘HAİNDİİİİİR!..’  ‘Çetin Güngör ve Resul Altınok öldürüldüler, oh oldu, yakında Baki Karer’in ve daha nicelerinin de öldürüldüğünü size müjdeleyivereceğim...’ diye bağırıp durmakta. Böylece İki-üç binler yetmez diyen, birkaç on binlerin kurşuna dizilmesi için kavga veren PKK’yi olumladığının farkında. Devrimcilere-yurtseverlere karşı kahpece sıkılan kurşun haberleri geldikçe, suskunluğunu gizleme ihtiyacı bile duymamakta. Bu tutum, bir çılgınlıktır. ‘Çılgınlıktır’ diyorum çünkü, tüm enerjisini katledilenleri ve katledilmeleri için buyruk verilenlerin tasnifini yapmaya sarfettiğini bağırıp durmakta. Yıllar boyu tek telliyi dangur-dungur ettirmenin verdiği pisikolojik bozukluğun ulaştığı son aşama bu. Özgür, bağımsız düşünerek değerler yaratma becerisi olmayanların varacağı nokta budur. Beşikçi, PKK’yi yücelten tutum ve davranışlarıyla böylesi noktaların simgesi olduğunu kabul eder hale gelmiştir.

    Beşikçi’nin böylesine çılgınca sergilediği düşünce ve davranış biçimini biraz daha irdelemekte yarar var: Bilindiği gibi ırkçılık modern toplumlarda, yani sanayi toplumuna geçişle birlikte ortaya çıkmış ruhsal bir bozukluktur. Bu ruhsal bozukluğun altında yatan nedenleri araştırmak ve ortaya çıkarmak daha çok psikologların görevidir. Beşikçi çok soy-sop, köken sorunuyla ilgilenmesinden olaca ki, ya da aidiyet ilişkileri içinden çıkamamanın getirdiği çözümsüzlükler sonucu, PKK’nin gösterdiği ırkçı davranış biçimlerine göz yummakta. Irkçı davranış biçimlerinden biri de, nefret ve intikam duygularıdır. Nefret ve intikam duyguları da ‘temiz’, ‘saf kan’ ulus yaratma çabaları kadar tehlikelidir. Beşikçi ortaya çıkardığını iddia ettiği projelerine ve bu projeleri doğrultusunda dillendirdiği düşünce kalıplarına karşı aykırı davrananları, daha doğrusu farklı düşünce ileri sürenleri hemen, hiç zaman kaybetmeden ‘Hain’ olarak ilan etmekle kin ve nefretini fütursuzca açığa vurmakta. Ama biliyoruz ki, kin ve nefret duygularıyla hareket edenler, aykırı sesleri, yani farklı düşünce ileri sürenleri sadece hain ilan etmekle yetinmemektedir. ‘Hain’ ilan etme sadece birinci adımdır. Arkasından gelecek ikinci adım, malum ‘katledin’ buyruğudur. Çünkü en ‘doğru düşünce’ kendisine aittir ve bir başkasının doğru düşünce ileri sürmesi ‘olanaksız’dır. İşte bu nedenle PKK’dan aldığı buyrukla Beşikçi, işe önce tasnifle başlamakta ve sonrasında beklenen kararını vermekte;

    1-‘Şahadet şerbeti’ içirilenler; yani kafalarına kurşun sıkılarak ve sıktırılarak kahraman ilan edilenler.

    2-‘Hainler’ ya da ‘zındıklar’; aykırı, farklı düşünce ileri sürdükleri tespit edilmiş olanlar. Yani verilen mahkumiyet sonucu gaz odalarına gönderilenler ve gazlanmak için sırada bekleyenlerdir.

    3-‘Zındık’ ilan edilmek ya da ‘şahadet şerbeti’ içirilmek için sırada bekletilenler. Daha açık bir ifadeyle, kuyrukta bekledikleri için henüz hangi katagoriye alınacakları keskinleştirilmemiş olanlar. Vagondan henüz indirilenler de diyebiliriz bunlara.

    İşte böylesi tasnif ve tetkiklerinden sonra ‘keskinleşmiş’ sonuçlara ulaşan bay Beşikçi, tekmil vermek için gönül rahatlığıyla şefinin huzuruna çıkmaya hazır olduğunu ispatlamış oluyor. Huzurda eline bir tokmak veriliyor ve boynuna paslı bir teneke takılıyor övünç madalyası olarak.

    Beşikçi, eline tutuşturulan tokmağı boynuna takılan paslanmış tenekeye vurmaya devam etsin, çıkan paslar sonuçta zehiri olacaktır.

KASIM 1998

BAKI KARER

 

 

 

BEŞİKÇİ FENOMENİ BİR BUJUVA YUTTURMACASDIR

 

    İsmail Beşikçi’nin yazılarını hemen her gün bir çok internet sayfasında okumak mümkün. Yaptığı röportajları ve her biri bir öncekinin tekrarı olan makalelerini kitap haline getirip yayınlama da cabası. Ama kimse, İsmail Beşikçi gerçekten doğruları mı dile getiriyor diyerek sorgulamıyor. Sosyolojik araştırmalar adına yayınladığı makalelerde ve kitaplarda neleri nasıl dillendirdiği tartış- ma konusu yapılmıyor. Dillendirdiği çoğu konular günlük yaşamın içinde kaybolup gitmekte. Zaman zaman bazı çevrelerce ve kişilerce eleştirilse de, bu eleştiriler her nedense hakettikleri yankıyı bulamamakta. Elbette bunun nedenleri olmalı. Bana kalırsa, bunun bir nedeni, Beşikçi’nin artık olağan, bilinen görüşlerini sürekli tekrarlamasının, etki alanına almaya çalıştığı kesimde yeterince bezginlik yaratmasından kaynaklanmakta. Bir diğer neden de, araştırma ve incelemeye dayanmayan, daha doğrusu bilimsel temellerden uzak görüşlerinin sınırlı bir çevreyi dahi etkilemekten uzak oluşu bilindi- ğinden, muhatap alındığında meşrulaşacağı kaygısı.

Bir de, sağlıklı tartışma ve eleştiri ortamının hakim duruma gelmesinin önünü kapatmaya çalışan bir çevre var. Bunlar, ‘Beşikçi ne söylerse doğru söyler’ diyen bir kesim. Bilinen bu çevre, Beşikçi’nin, “Kürt” ve “Kürdistan” demesini yeterli görmekte. İleri sürdüğü her görüşü, düşünceyi ‘ideoloğumuzdur’ diyerek yanlışlarıy- la, doğrularıyla eleştirisiz kabul etmekteler. İttihat ve Terakki’nin ince elekten geçirilmiş düşüncelerinin toplu- ma şırınga edilmesi onları hiç ilgilendirmiyor. Bunlar, aynı zamanda, görünürde, İttihat ve Terakki’ye karşı olduklarını iddia ederler. Bunun nasıl bir karşıtlık olduğu başlıbaşına irdelenmesi gereken bir konudur.

    Malum olduğu üzere Beşikçi, Kürt sorunu üzerine bolca makaleler kaleme almakta, daha sonra bu makaleleri kitaplaştırarak yayınlamakta. Böylece kitaplarının sayısı sanıyorum 25-30’u bulmuş. Ama hangi kitabı okunursa okunsun, bütün kitapları tek bir temayı işlemektedir. Aynı zamanda her kitabı neredeyse birbirine benzer cümlelerden oluşmakta. Beşikçi’nin yazıları, bir gazete ya da ajans hesabına çalışan işgüzar bir muhabirin oturduğu masa başından hiç görmediği, şahit olmadığı bir olay üzerine kaleme aldığı haber metninin dayanılmaz hafifliğidir.

 

***

    Eleştirilerde bulunurken, Beşikçi’nin bir sosyolog; burjuva dünya görüşünü özümsemiş ve içselleştirmiş bir burjuva sosyoloğu olduğunu her zaman gözönünde bulunduracağım. Ama bu arada, Beşikçi’nin farklı özelliklerine de değinmekten geçemeyeceğim. Burjuva ideologları burjuva ideolojisini savunurken apaçık kimliğiyle ortaya çıkmışlardır ve çıkmaktadırlar. Dile getirdikleri düşüncelerini örtüleme, birtakım kılıflar altında gizleme ihtiyacı görmemişlerdir, görmezler de. Beşikçi’nin farklılığı; utangaç, çekingen olması, yani düşüncelerini apaçık ortaya koyma cesaretini gösterememesidir. Burjuvazinin birtakım uygulamalarına karşı çıkıyormuş gibi davranıp, sonuçta burjuva sistemini meşru gösteren zikzaklı bir yol izler. Bu da son tahlilde bir İttihat ve Terakki kültürüdür, statükoyu meşru gören bir anlayıştır. Bu nedenledir ki, yaşamının hiçbir döneminde bilimsel dünya görüşünü temel almamış, yani diyalektik materyalist düşünceye her zaman yabancı kalmış biridir. Ben de eleştirilerde bulunurken durduğu bu zemini dikkate alacağım. Eleştirilerimde çok fazla kaynağa başvurmayı gerekli görmüyorum. Bazı kitaplarında ve sonradan kitaplaştırdığı birkaç makalesinde ileri sürdüğü düşüncelerden hareket edeceğim. Daha çokta tüm bir dünya görüşünü, dolayısıyla durduğu zemini çok iyi ifade eden 27 Kasım 1998’de Serxwebun’da kaleme aldığı makaleyi temel alacağım. Burjuva sosyoloğu da olsa etik ve moral değerlerinin nasıl ayaklar altına alındığını gösteren bir makale olduğu için temel alacağım. Yani bu makale, bilim adamı olduğunu iddia eden Beşikçi’nin, aynı zamanda etik, moral değerlerini de açığa çıkarmakta.

    Beşikçi için ‘Bilim adamı olduğunu iddia eden biri’ dediğimde, bazı çevrelerden ve kişilerden, ‘Hayır, O bir bilim adamıdır’ yönlü tepkiler alıyorum. Bu tepkileri önümüzdeki süreçte de alacağımı bilmekteyim. Ama bu yönlü karşı çıkışları hiçte ciddiye almadığımı ve almayacağımı bir kez daha belirtmeliyim. Nedeni benim için gayet basittir.

    İsmail Beşikçi ile kişisel hiç bir sorunum yoktur, ama onun benimle kişisel sorunları varsa orasını bilemem. Beşikçi ile hiç tanışmadım. O beni nereden tanıyor, bilemiyorum. Yazılarımı okuyup okumadığını, düşüncelerim hakkında bir bilgisi olup olmadığını da bilmiyorum. Ayrıca, çok iyi biliyorum ki, Resul Altınok ve Çetin Güngör’ün de bu kişiyle bir tanışıklığı yok. Ama bu zat, hem başsavcı, hem de gıyabta karar veren başyargıç rolüne kendini o kadar alıştırmış ki, karşısında duran herkes için kalem kırıyor. Arkadaşlarım Resul Altınok, Çetin Güngör ve hakkımda baş savcıların kaleme aldığı türden iddianame yazarken hangi kaynaklardan yararlandığı konusunda hiçbir bilgim yok. Çünkü ne iddianamesini hazırlarken, ne de yargı kararını açıklarken hangi delillere dayandığını açıklamamış. Kelle avcılığına çıkmış böylesi bir ‘savcının’ ve ‘başyargıç’ın iddia ve kararları beni hiç ilgilendirmiyor.

     Benim sorunum Beşikçi’nin savunduğu ideoloji ve durduğu politik zemindir. ‘Bilim adamı değildir’ diyorum ve bu çizginin, anlayışın savunucuyum. Kaldı ki, bu salt Beşikçi’yi ilgilendiren bir sorun değil. Her ne kadar bazı çevrelerce halen tartışılıyor olsa da, sosyoloji bir bilim dalı değildir ve bu noktadan hareketle, Beşikçi’ye bilim adamı denilemez. Sosyoloji burjuvazinin tüm kötülüklerini, gericiliklerini gizlemek için bilimsel sosyalimin karşısına çıkarılmış bir ideolojidir. Derebeyliklerle ittifak halinde iktidara gelmiş korkak burjuvazinin ideolojisidir.

    Ayrıca, bazılarının söylediği gibi ideolog olup olmadığı da tartışma konusudur. Bu güne kadar savunduğu metafizik sosyoloji alanında yorumlarıyla da olsa herhangi bir yenilik getirdiğine şahit olmadık. Temsil ettiği ideolojik alanda Kürtlerin reenkarnasyona uğrama tespiti ise, onun bir ideolog olduğunu göstermez. Ayrıca bu, yeni bir ‘buluş’ ya da ‘katkı’ değildir. Kürtleri için ‘Meftun’ tanımlaması ve bahsettiği ‘siyasal önder’in kaburgasından ‘Türeme Kürt halkı’ tespitleri de Beşikçi’ ye ait değildir. Kaldı ki bu alan, Beşikçi’yi değil, bildiğim kadarıyla teologları ilgilendiren bir alandır. Takipcisi olduğu Agust Comte çizgisine yeni bir aşama katettirdiğini, bir şeyler kattığını iddia edemez. Bu anlamda, Beşikçi, olsa olsa ideolojik alanda pozitivizmin basit bir propagandacısı, müridi olabilir. Siyasal alanda ise, İngiliz emperyalizminin ince elekten geçirilmiş politikalarının Türkiye’deki savunucusu durumundadır. Yani İttihat ve Terakki’nin İngiliz yanlısı mandacı kanadının son takipçilerindendir.

    Savunduğu metafizik görüşlerin yaygınlaşması için çaba yürüten Beşikçi’yi, ortaya çıktığı koşullardan bağımsız ele alamayız. 1960’larda ortaya çıkmasını tesadüflere bağlayamayız. Bu nedenle görüşlerinin eleştirisine geçmeden önce, ortaya çıktığı koşullara ve bu koşulların özelliklerine kısa da olsa değinmekte yarar var.

 

1960’LI YILLAR

    1960’lı yıllara gelindiğinde Türkiye’de egemen güçler arasındaki çıkar çelişkilerinin giderek derinleştiğini görüyoruz. Gelişen kapitalizme bağlı olarak küçük burjuvazi de çıkarlarını daha aktif dile getirmeye yöneldi. Sanayide ve tarım alanında işçi sınıfı geçmişe oranla daha fazla yoğunlaştı. Köylülükte ciddi ayrışmalar kendini gösterdi. Egemen güçler arasında ise, tek başına devlet yönetimine egemen olma savaşı kızışmaya başladı. İşte, 27 Mayıs 1960 darbesi, bu savaşımın sonucu olarak ortaya çıktı.

    Bu darbe, daha özgür koşullarda gelişmek isteyen sanayi burjuvazisi ile iktidarda etkisi zayıflayan bürokrasinin ve küçük-burjuvazinin ticaret ve komprador burjuvaziye karşı geliştirdiği bir tepki hareketidir. Gelişen kapitalizm koşullarında bir kenara sıkışmaktan korkan ordu ise, hem siyasal alandaki gücünü eski konuma getirmek, hem de gelişmeye başlayan serbest pazar ilişkileri içinde istediği yeri alabilmek için sürece müdahale etmiştir. Bu nedenle Demokrat Parti döneminde kısmi de olsa saf dışı bırakılma çabalarına tepki duymuştur.

    Bu yıllarda bürokrasinin tutumu birçoklarınca ilginç bulunabilir. Bürokrasi daha çok devlet olanaklarını kullanarak geliştirdiği burjuvazinin kendi insiyatifi dışında güçlenmesini kabul etmeye yanaşmamaktadır. Gelişmenin her aşamasında supap rolü oynamayı sürdürmek istemektedir. Burjuvazi de bürokrasinin sağladığı olanaklarla palazlandığı için bürokrasiye karşı tam bir tavır alamamakta, arayı açmamaya özen göstermektedir. Bu iki kesim arasında böylesi bir bağlılık hem uyumu hem de birbirlerine zıt olmayı getirmekte. Bu güçler birbirleriyle çıkar çatışması içinde olmalarına rağmen, 27 Mayıs’ın birçok alanda getirdiği olumlu yeniliklerin; demokratik hak ve özgürlüklerde oldukça ileri sayılacak gelişmelerin yanında tavır almışlardır.

    Yeni yönetim, toprak reformu dahil bazı reformlara el atılmışsa da ciddi bir sonuca ulaşılamamıştır. Zaten geleneksel dinci tüccar-eşraf ile arasını pek fazla açmamış, sürekli bir çatışma içine girmekten kaçınmıştır. Ordu, özellikle Demokrat Parti iktidarı döneminde azalan etkisine güç kazandırmış, Milli Güvenlik Kurulu aracılığıyla devlet yönetimindeki söz sahipliğini yeniden sağlama bağlamıştır. Buna rağmen, aradan fazla bir zaman geçmeden, Demokrat Parti’nin devamı niteliğinde olan Adalet Partisi’nin iktidara gelmesini önleyememiştir. Bu bir anlamda 27 Mayıs hareketinin daha çok kırsal kesim tarafından benimsenmediğini gösteriyordu. Dolayısıyla Cumhuriyet Halk Parti’sinin katı bürokratik kurallarına ve baskılarına karşı bir tepkiyi ifade ediyordu. Bu duruma yolaçan nedenlerin başında, Demokrat Parti’nin Anadolu’da yenileşme hareketine karşı tepki içinde olan İslamcı kesimi adeta yeniden canlandırmasının yanısıra, yol ve arazi vergilerini kaldırması, ürün taban fiyatlarını yüksek tutması ve önemli ölçüde jandarma dipçiğini azaltması geliyordu.

    1960’lı yıllar özel sanayi girişimciliğinin ağırlık kazandığı yıllar olmuştur. Türkiye’de burjuvazinin doğuşu, gelişme koşulları ve ister istemez anlayışı Batı Avrupa’dan çok farklı olduğu için korkak ve ürkektir. Girişimci değil, pasiftir. Bu nedenle fazla riskli olmayan, büyük kârların her an nakite çevrilebileceği alanlara yönelmiştir. Konut yapımı ve arsa spekülatörlüğü bu yıllarda da ağırlıktadır. Az bir sermaye ile kolay, güvenilir yoldan kâr edilmektedir. Aynı yaklaşım kendini sanayide de göstermektedir. Basit ve kısa yoldan sanayicilik yapılmıştır. İthalatçılığın ve komisyonculuğun ağır bastığı montaj sanayicilik önplana çıkarılmıştır. Çünkü gelişmiş tekniğe ihtiyaç duymadan, yine fazla beyin gücü bulundurmadan az bir sermaye ile kısa zamanda zengin olma hedeflenmektedir. Çizilen çerçeve bu olunca, ne içte ne de dışta kıyasıya bir rekabet yürütme gereksinimi duyulmamıştır. Genellikle yabancı sermaye ortaklı bu sanayiler, doğal olarak makinadan teçhizata, teknik bilgiden mamul maddeye kadar her şeyi dışardan alıp yüksek fiyatlarla pazara sürmüşlerdir. Böylece kazanç yabancı sermaye ile bölüşülmüştür. Bu durum, aynı zamanda, ilerki yıllarda Türkiye’nin yetmiş sentlik dövize ihtiyacının da bir tablosudur. Belirli sahalarda geliştirilen montajcılıkla Türk burjuvazisi belli bir sermaye gücüne ulaşmışsa da, gelişmiş ülkelerdeki sanayi ve sermaye gücü ile karşılaştırılmayacak kadar cüce konumdadır. Resmiyette olmamasına karşın, Düyun-u Umumiye dayatmalarına bu dönemde de boyun eğilmiştir.

    Türkiye bu yıllarda yine de bir tarım ülkesidir. Tarım alanında yaşanılanlar, ne yazık ki sanayi alanında yaşanılanlardan daha acıdır. Tüm iddialara, daha doğrusu ısrarlı girişimlere karşın “Avrupa’nın tarım ambarı” olmanın çok uzağındadır. Yapay temelde ortaya çıkan metropollere karşın, toprak reformu yönünde ciddi hiçbir adım atılmamıştır. Büyük toprak ağalarının tarımda makinalaşmaya yönelmesi az topraklı ve topraksız köylüleri metropol kentlere göçe zorlamıştır. İşlenebilir toprağın önemli kesiminde ise küçük üreticilik hakimdir. Yani toprağın aşırı ölçüde bölünmüşlüğünden ötürü yeterli ürün alınamamaktadır, alınan ürünler de sanayileşmiş ülke standartlarının çok altındadır. 1960’lı yıllarda malzeme ve gübre kullanımında artış olmasına karşın, üretimde bir artıştan bahsedilemez.

    Tarımın içinde bulunduğu bu durum yoğunlaşan gizli işsizliğin kaynağı olurken, sayıları her geçen gün artan bir tefeci kesimin türemesine neden olmuştur. Büyük ölçüde pazar ilişkilerinin dışında tutulan, adil gelir dağılımından yoksun bırakılan köylüler, devlet desteğindeki tefeciler tarafından insafsızca sömürülmüştür. Osmanlı dönemindeki tefecilik yeniden hortlatılarak köylülüğün beli kırılmıştır. Kısaca sanayide yaşanan karmaşa fazlasıyla tarım alanında da yaşanmış,

    Sanayi ve tarımdaki bu oluşumlar toplumsal hareketliliği birlikte getirmiş, devrimci demokratik mücadele toplumun çeşitli katmanlarını kucaklayıp büyümüştür. Sınıf bilinci gelişen işçi sınıfı sendikal örgütlenmesini güçlendirerek grevler ve protestolar yoluyla iktidar mücadelesinde yeni bir güç olduğunu göstermiştir. Geçmiş yıllara oranla köylülük, bu yıllardaki kadar mücadeleci bir konuma gelmemiştir. İşçi sınıfı artık kendisinin yanında yer alan güçlü bir müttefikle birlikteydi. Mücadeledeki bu yakınlaşma aydınları da etkilemiş, ağır baskı koşullarında içine düştükleri vurdum duymazlıktan sıyrılmalarını, kendilerinden beklenen sorumlulukla mücadeleye yaklaşımlarını sağlamıştır. Gençlik ise bu mücadelenin en hareketli ve korkusuz savaşçısı durumundadır. 68 başkaldırısı bunun en güzel örneğidir. Kısaca işçi sınıfı açısından bu yıllar, diğer emekçi kesimlerin desteğinde sesini güçlü biçimde duyurduğu yıllar olmuştur. Artık mücadelesinde yalnız değildir

    60’lı yıllardan bahsedilirken, bazıları Doğu’nun adeta uyuduğunu, Batı’nın da çok hareketli olduğunu  iddia eder. Doğu’yu uyuyan bir bölge olarak gösterme resmi ideolojinin uydurmasıdır. Çünkü bir çok uygulamalarına haklılık kazandırmanın adeta zeminini teşkil eder. Ayrıca bu iddia rejimin inkâr politikasının çok sinsice örtülen- mesini ifade eder. Sosyal yapının gelişmişlik düzleminde ele alırsak Doğu ile Batı arasında çok ciddi farklılıkların olduğu doğrudur. Batı’da çok öncelerden feodal sistem dağılmışken, Doğu bu yıllarda da feodal sistemin kıskacındadır. Ama siyasal hareketlilik anlamında kırklı’lı, ellili yıllarda Batı ne kadar uyuyorsa Doğu da o kadar uyuyor. 60’lı yıllarda Batı ne kadar hareketli ise Doğu da o kadar hareketlidir.  Yani bu yıllarda en az Batı kadar Doğu da devrimci kavganın içinde aktif olarak yerini almıştır. Doğu’nun devrimci uyanışının bir başka özelliği daha vardır; egemen güçlerin şiddet politikasıyla yaygınlaştırmak istedikleri faşist ideoloji ve şövenizme panzehir oluşudur. Doğu’da düzene karşı çıkış, egemen güçlerin sarfettiği uyutma çabalarına karşı verilen en iyi cevaptı. Bu seferki birlikteliğin geçmişten farklı özelliği, devrimci temellerde yükselmiş olmasıydı. Bu değişimde Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın rolü çok büyüktür.

   Bu dönemde işçinin, köylünün, gençliğin, ezilen, sömürülen tüm emekçi yığınların demokratik hak ve özgürlükler için uyanışında ve mücadeleye atılmasında, Türkiye İşçi Partisi’nin öncülüğü ve Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun rolü tartışılmaz bir gerçektir.

    Aynı yılların Avrupa’da da devrimci demokratik mücadelenin yeni boyutlar kazandığı, kitlelerin sola ve sosyalizme kaydığı yıllar olduğunu ve bunların Türkiye’ ye olan etkisini de gözardı etmemek gerekir.

    İşçi sınıfı ve emekçiler cephesinde bunlar yaşanırken, sermaye cephesi de boş durmamaktaydı. Kapitalizmin gelişmesi, egemen güçler arasında ayrışmayı derinleştirmişti. Sermayenin büyük bir kesimi küçük bir azınlığın elinde toplanmaya başlamıştı. 1960’yılların sonuna gelindiğinde artık tekelleşmeye yönelmiş bir burjuvaziden bahsedilebilinirdi. Bunlar sermaye ve iktidarını koruyabilmek için devrimci demokrat kesimlere karşı en sert tedbirlerin alınmasından yanaydı. 1960 Anayasasının getirdiği kısmi demokratik hak ve özgürlükleri fazla görmeye ve kısıtlamaya yönelik çabalarını arttırmaya başlamışlardı. Hatta burjuvazinin bir kanadı bu yıllarda sadece ordu ve polis güçlerini yeterli görmeyerek, yedek güç olarak MHP’yi örgütleyip aktif bir biçimde devreye koymuştu. Bu yapay, adeta zoraki yaratılan, kendine güveni olmayan bir burjuvazinin sıkıştığı noktada başvurabileceği çılgınlıkları göstermesi açısından önemliydi. Yine, ordu içinden çıkmış bir subay tarafından böyle bir örgütlenmenin gerçekleştirilmesi de bir o kadar  ilginçti.

    Görüleceği üzere bilimsel sosyalizmin en fazla tartışıldığı, sosyalist düşüncenin en fazla yaygınlık kazanmaya başladığı, yani işçi sınıfı mücadelesinin bilimsel temellerde yükseldiği bir dönemde İsmail Beşikçi ortaya çıkmakta ve metafizik düşüncenin yaygınlaşması için çaba yürütmektedir. Nasıl ki, Prens Sabahittin’i ve Ziya Gölkap’ı ortaya çıktıkları dönemden bağımsız ele alamıyorsak, Gölkap’ın ardıcılı olan İsmail Beşikçi’yi de 1960’ların sınıf mücadelesinden bağımsız ele alamayız. İdeolojik alanda pozitivizmle bütünleşmiş İsmail Beşikçi, siyasal alanda da İttihat ve Terakki’yi temsil eder.

    İsmail Beşikçi’nin 60’lı yıllardan itibaren verdiği uğraşı özetleyecek olursak; Özne-nesne ilişkisinde insanı özne olarak görmeyen kaderci bir anlayıştan hareketle, toplumsal yapıdaki değişimleri, dönüşümleri yadsıma, felsefi ve ideolojik anlayışının bir gereğidir.

    Burjuva düzenini meşru gördüğü zaten bir sır değil. Reformist çıkışlarla mevcut burjuva sisteminin dayandığı temelleri sağlamlaştırma yönündeki çabalarını pozitif düşüncesinin bir gereği olarak ele almak gerekir. Toplumsal yapıdaki antagonizmalara arkasını dönen bir ütopistden başka bir şey değildir.

    Burjuva-milliyetçi bir yörüngede, daha doğrusu etnikeye dayalı ulus-devlet çözümlemeleri, ister istemez farklı kimlikleri, halkları inkârı içerdiğini görmeyecek kadar hiç kimse kör olamaz.

    Yukarıda değindiğim ulus-devlet çözümlemesinden hareketle, halklar arası savaş kışkırtıcılığı yaptığını görmemek mümkün değil. Özgürlük ve demokrasinin karşısına dil ve ırk argümanlarını yerleştirdiğine dair düşüncelere hemen her makalesinde rastlamak pek tesadüf olmasa gerek.

    Ayrıca, Emperyalist güçlere duyduğu hayranlık bir tarafa, emperyalizmin ‘meşru’, ‘iyiliksever’ olduğu yönünde  propaganda ve ajitasyon yapmadığını kimse iddia edemez.

    Yurttaş özne olarak kabul edilmediği sürece, böylesi sonuçlara varma kaçınılmazdır. Çünkü özne olmayı salt kimlikle sınırlandırmaktadır. Aslında ulus-devlet anlayışı bir anlamda eski Yunan’da şehir-devlet anlayışıdır. Yani ‘erdemliler’den oluşmuş devlet anlayışı vardır. Aradaki fark, ‘erdemliler’e kimlik vermeden ibarettir. Bu nedenle önderine bolca övgüler dizer.

    Bunlar ve benzeri daha bir çok görüş ve düşüncelerine, bahsettiğim yazısından da örnekler vererek, eleştirilerde bulunacağım. Üzerine giydiği taklit marka gömleği çıkartıp olduğu gibi görünmesini sağlamaya çalışacağım.

KÜRT HALKININ İNKÂRI

    ‘...Son 20 yıl, daha önceki binlerce yıla nazaran çok daha birikimli, çok daha dolu bir yaşamdır. Son 20 yıl bir bakımdan da, binlerce yıllık yaşamdan çok daha uzun bir yaşamdır. Özgürlük mücadelesi bu sancılı yıllarda gelişmiş, bu süreçte Kürtler siyasal bir özne olarak, yani siyasal istekleri ve iradeleri olan bir özne olarak tarih sahnesine çıkmışlardır.’*

    Burada ‘Çıkmıştır’ da kesin bir hüküm var, bir hipotez değil, adeta karar var, karar verme var. Kişinin iradesinin nelere ‘muktedir’ olduğunu gösterme var. Yani kişinin iradesiyle sosyal olayların, toplumsal gelişmelerin belirlenmesi ve yönlendirilmesinin sözkonusu olabileceği iddia ediliyor. Yazarın ‘Tanrı’ olarak inandığı kişinin, bir halkı, isterse tarih sahnesine çıkartmanın, isterse cehennemin dibine kadar yollayabilmenin irade gücü vurgulanıyor. Bu, hırıstiyanlığın cadı avcılığı yaptığı dönemde papazların gücünden çok, antik dönemin tanrı gücünü gösteriyor.

    Kürt halkının varlığını ve aynı zamanda iradesi olan özne olduğunu ispatlamak için; Dehak’tan başlayıp Perslerden, Kartacalardan geçip Kasr-ı Şirin’i vurgulayıp birinci dünya savaşında İngiliz emperyalizminin ayak oyunlarından günümüzün Kandil Dağı kuytularından, Şırnak ve Cizre’deki ceset kuyularına kadarki tarihi süreci işlemeye gerek yok sanıyorum. Böylesi bir yola başvurarak gayrı ciddi bir tezi kabullenmiş olurum.

    Kürt halkının varlığı bir gerçekse, aynı zamanda bir öznedir, ve de iradesi vardır. Ayrıca özne olmayı salt iradeye bağlama da başlı başına irdelenmesi, eleştirilmesi gereken bir konudur. ‘İradeye bağlama’ diyorum çünkü, yazara göre irade, eşittir silahlı eylemdir. Oysa toplumsal ilişkiler ağı içinde irade ya da irade gösterme çok geniş kapsamlıdır. Kabul etme kadar kabul etmemenin çeşitliliği yaşamın renkliliği kadar zengindir. Eğer bu gün Kürt halkı hâlâ bağında, bahçesinde, evinde Kürtçe konuşuyorsa, bu irade göstermenin bir biçimini ortaya koyar. Kaldı ki, bir halkın var olup olmayışı salt dille ölçülemez. Bir halk dilini konuşamayabilir veya tümden de unutabilir. Dilini konuşmuyor, konuşamıyor diye bir halkın varlığı inkâr edilemez. Bir halk yaşadığı coğrafyada dilini iletişim aracı olarak egemen kılamamışsa, bu, o halkın iradesinin  olmadığını ya da irade göstermediğini ortaya koymaz. Bırakalım bir halkı, küçük bir topluluğun, çekirdek ailenin ve kişinin dahi şu veya bu düzeyde bir iradesi vardır. Kaldı ki, irade, düzeyle ilgili ve başlı başına belirleyici bir öge değildir. İradenin, gücün, insiyatifin ortaya koyuluş biçimi yere zamana ve koşullara göre değişir. Ama her koşulda da bir irade, güç vardır.

    Gelelim ‘siyasal özne’ olmaya. Yazar da çok iyi bilir ki, siyasal özne olmanın önkoşullarından biri de, siyasal örgütlenme ve önderlik sorunudur. Ama bunu görmemezlikten geliyor ve kendince, toplumüstü statik imgeler yaratıyor ya da yaratmaya çalışıyor. Daha sonra yarattığı imgelerden kavramlar üretiyor ve bunları ‘Tanrı’ nezdinde cisimleştiriyor. Sadece burada kalmıyor; cisimleştirdiklerini bir öge haline getirerek, bu ögeleri toplumsal yapıyı düzenleme görevi ile yükümlendiriyor.

    Toplumsal yapının özneleri inkâr edildiği zaman ister istemez ‘Tanrısal’ güçler ortaya çıkartılır. Toplumsal kesimlerin her birinin ideolojik ve politik duruşu farklıdır. Bu farklılıklar içinden, emekçi yığınlar açısından olumsuz ideolojik ve politik duruşu temel alarak veya ön plana çıkartarak tüm toplumsal kesimleri ifade ediyormuş gibi göstermek, burjuvazinin çıkarlarına hizmet eder. Bu anlamda sorunların çözümü sınfsal temelden bağımsız ele alındığında, egemen güçlere hizmet kaçınılmazdır. Bu nedenledir ki, Kürdü Kürde kırdırma politikasının sonuçlarını, Kürt halkını ‘siyasal özne’ haline getirdiğini ileri sürecek kadar kendinden geçiyor. Ama sözkonusu Beşikçi olursa, makul görmek gerekir, çünkü sosyolojide pragmacılığın varacağı noktalardan biri de budur. Böylesine ‘derin’ tahliller, yoktan var eden ‘ulu önder’ yaratmanın çabalarıdır.             

    ‘Siyasal özne’ olma sorunu üzerinde biraz daha durmakta yarar var. ‘Sizin aradıklarınız Haymana’da yaşarlar’ diyen köylünün mantığıyla hareket edilirse, Kürt halkının tarihini 20 yılla sınırlayan ucube bir anlayış ortaya çıkar. Feodal üretim ilişkileri içinde ömrünü karasaban sürmekle geçirmiş bir köylü için sahip olduğu tarlanın sınırından ötesini görememe gayet doğaldır. Ama Beşikçi için aynı şeyi düşünmek her halde safdillik olur. Burada ‘Dağlı Türkleri’, ‘Aslen Türk olup da Kürtlüğe mağlup olmuş’ anlayışını sinsice Kürt halkına içselleştirme uğraşı vardır. Son noktada resmi düşüncenin sınırları içinde hareket etmeyi meşru hale getirme çabasıdır. Kadı Muhammet, Seyit Rıza niçin idam edildiler? Mustafa Barzani keklik avı için 40 yıl dağlarda dolaşmadı herhalde? Yanlışları ve doğruları, dayandıkları sınıf temelleri ayrıca bir irdeleme konusu. Ortaya çıktıkları dönemde, bunların, ister genel, ister yerel düzeyde olsun bir iradeyi temsil etmediklerini kimse iddia edemez.

    Tehlikeli başka bir tuzak daha var bu anlayışta; silaha başvurulursa ‘siyasal özne’ haline gelinir, silaha başvurulmazsa ‘siyasal özne’ olmaktan çıkılır. Sormak gerekir; bir halkın varlığını silahla özdeştirme, Kürt dostluğu mudur, yoksa düşmanlığı mıdır? Kürt halkının tarih sahnesine çıkışını 1984’le başlatma metafizik düşünme tarzının çok ötesinde bir durumdur.

    Yazarın burada dile getirdiği düşünceyi bir başka açıdan, yani tek boyutluluk açsından da irdelemek gerekir. İktidarın tek boyutlu düşünce sistemini, aklınca, fark ettirmeden kabullenme ve kabullendirme çabası vardır. İktidarın ret ettiği, daha doğrusu, ‘Yoktur’ tezini olumlamayı her nedense bir görev olarak kabul ediyor. İktidarın uyguladığı siyasal baskının karşısında alternatif düşünce üretimi yerine, egemen devlet ideolojisini temel alan önermeleri tartışmasız kabul etme sözkonusu. Olumsuzluğu işlevsiz kılacak eleştirel düşünce ileri sürmenin ‘imkânsızlığı’nı ispat etmeye çalışıyor. Düşünce ile gerçek arasındaki bağlantıyı yok saymanın gayreti içinde. Bu nedenle, devletle ya da mevcut sistemle toplumu eşdeğerli görmektedir.

    Yani ne yapıp yapıp bir halkı ‘Meftun’ gösterme gayreti verilmektedir. Bir taraf bunu her türlü olanaklarını seferber ederek direk yaparken, diğer taraf da biraz daha geniş viraj alarak ve örtülü yapmakta. Sonuçta aynı noktada buluşulmaktadır. Bilimsel temellerden hareket ettiğini iddia eden birinin özne-nesne, özne-irade ilişkilerini birbirine karıştıracağını sanmak biraz saflık olur. Özgücü, özgüce güveni yoketme politikası ve bu yönde yürütülen gayretler yeni değildir.

    Böylesi sinsi gayretler, sonuçta, yok saymanın, yok etmenin değişik versiyonlarıdır. Bu versiyonlardan birinin daha üzerinde durmak gerekiyor: Son 20 yılı binlerce yıllık geçmişin inkârı temelinde ele alma bir halkın varlık nedenini yok saymayla eşdeğerdir. Bu da sinsi bir yöntemdir. Bir halkı tarihi geçmişinden, geleneklerinden, göreneklerinden, bir bütün olarak kültüründen bağımsız ele almayı masum bir davranış ya da düşünce biçimi olarak kabul edemeyiz. Bir halkın tarihi birikimlerini yok sayma, halkın varlığını yok saymadır. Bu, İttihat ve Terakki düşüncesinden çok tek şeflik dönemine özgü düşünce biçimidir. Her nasıl oluyorsa, ‘yeni baştan ulus yaratma’ veya ‘sil baştan ulus yaratma’ çabaları da diyebiliriz. Yazar da şefine uyarak ‘Çocuklar biraz kendine geldiğinde’ ‘yeni bir ulus’un ortaya çıkacağından ümitli! ‘Eski ulusu’, var olan ulusu beceriksiz, iradesiz gördüğü için, alel acele 15, bilemedin 20 yılda yeni bir ‘ulus yaratma’ sevdasına düşmüş... Ne diyeyim, yaratmak istediği ‘yeni ulus’ hayırlı olsun!... Son 20 yıl ‘Önceki binlerce yıla nazaran’ daha birikimliymiş! Nice Ahmedê Xani’ler,  Cizreviler, Cıxerhun’lar vb. çıkmışta haberimiz yokmuş...

    İsmail Beşikçi daha bir çok konuda düz mantığı ile hareket ederek olmadık hükümler veriyor. Yazısında, ‘1978 Fis köyü toplantısı, 1972-73 yıllarında başlayan, gittikçe yoğunlaşarak süren çeşitli ilişkilerin, çeşitli aşamaların sonunda gerçekleşmiştir’* demekte. İlişki ve aşamalar konusunda ise tek bir kelime yok. Çok genel ve içerikten yoksun düz mantıktan hareketle laf kalabalığı... Kürt sorunu veya malum örgütlenme konusunda hiç bir bilgisi olmayan birinin dahi masa başında kalemi eline aldığında karalayacağı kelimeler dizisinden başka bir şey değil. Hangi ilişkiler geliştirilmiş, geliştirilen ilişkilerin niteliği neymiş, hangi aşamalardan geçilmiş, her bir aşamanın özellikleri neymiş, bu ilişki ve aşamalarda ortaya çıkan gelişmeler ve bu gelişmelerin birbiriyle bağlantıları, arkasında yatan nedenlerin neler olduğu konusunda en ufak bir bilgi yok. Bunları kaleme alan kişi sosyolog, daha da öte bilim adamı olduğunu söylüyor.

    Bahsettiği ‘ilişki’ ve ‘aşamalardan’ sonra, PKK için, ‘Kürdistan’ın ve Türkiye’nin toplumsal yapısını tahlil etmiş, temel toplumsal ve siyasal çelişkileri ortaya koymuş, dost ve düşman güçlerin konumunu saptamış, çelişkileri çözecek güçleri harekete geçirmiştir.’* diyor. Daha doğrusu, bir dizi tespitlerde bulunuyor; ‘Tahlil etmiş’, ‘Çelişkileri ortaya koymuş’, ‘Harekete geçirmiş.’ Görüldüğü üzere her biri bir hüküm, yani kesinlik taşıyor. Sosyolojik tahlilde bulunmuyor ya da tez olarak ileri sürmüyor. ‘Tahlil edildiği kabul ediliyor’ ya da ‘Çözüm getirdiklerini iddia ediyorlar’ denmiyor. Kesin tespit yapıyor ve hüküm veriyor. Üstelik bahsettiği ‘keskinleşmiş’ tespit ve hükümler kendine ait değil, yani bir başkasının tespit ve hükümlerini olduğu gibi, hiç bir eleştiriye tabii tutmadan, irdelemeden kabul etme var. Tekrarlıyorum, yukarıda aktardığım paragafdaki tespitler yazara ait değil, bir başkasının, açıkçası, bahsettiği örgütlenmenin belirlemelerini, hükümlerini kendisine ait belirlemeler ya da hükümlermiş gibi ileri sürme sözkonusu. Buna bir anlamda hırsızlık denilir. Eğer illâda ‘benim hükümlerim’ diyorsa, o zaman böylesi sonuçlara hangi bilimsel araştırmalar sonucu vardığını da açıklamak zorundadır. Bu konularla ilgili bilimsel araştırmaları yoksa, bunlar ve benzeri sonuçları hangi politik kaygılarından dolayı kabullendiğini açıkca söylemelidir.

    Yazarın toplumsal gelişmelere ters düşen hükümlerini bir tarafa bırakarak, bahsettiği yapının ya da örgütlenmenin toplumsal yapıyı tahlil etmiş midir? Yoksa herkesi ‘yok edilmesi gereken güçler’ olarak mı görmüşlerdir? Egemen güçler arasındaki farklılıkları hiçe sayan, küçük burjuvaziyi yok sayan, aydınları bile hain ve ajan gören, işçi sınıfını ‘kendinden geçmiş’ olarak nitelendiren ve sonuç olarak tüm bir halk için ‘alçaklaşmış, hainleşmiş’ nitelendirmesinde bulunanlar için, nasıl olurda toplumsal yapıyı ‘tahlil etmişler’ belirlemesi yapılır? Her şeyden önce bunun izahı yapılmalıdır. Bu nedenle, yazar tarafından kesinleştirilmiş hükümlerin ne kadar havada sallandığını göstermek için zaman zaman 1970’li yılların toplumsal özelliklerine de vurgu yaparak, sınıflar ve siyasal eğilimlerine kısaca değinmekte yarar var. Yine toplumsal yapıyı tahlil ettiği söylenilen örgütlenmenin de, bu sınıf ve tabakalar hakkında verdiği, yazarın da paylaş-maktan çekinmediği hükümleri sergilemek gerekiyor. 

SINIFLAR VE SİYASAL EĞİLİMLERİ

    Pazarın dışarıya açılması, pazar için üretimin egemen duruma gelmesi ve tarımda makinalaşmanın yoğunluk kazanmasından ilk etapta olumsuz etkilenen topraksız ve az topraklı köylüler oldu. Kırdan şehre göç hızlandı. Topraktan kopuşu özümseyecek düzeyde sanayileşme sağlanamadığından, göç, daha çok Batının sanayileşmiş büyük şehirlerine yöneldi. Küçük çiftçi ailelerin önemli bir kesimi ise ağalardan, toprak ve ticaret burjuvalarından aldıkları kredilerin altında sürekli ezilir hale geldiler. Öyle ki, bazı yörelerde bu borçlar neredeyse nesilden nesile geçer oldu. Ağaların, aşiret reislerinin, ticaret burjuvazisinin vb. özellikle de devlet bankalarından aldığı krediler yatırımcılıkta değil, esas olarak tefecilikte kullanıldı. Bu gelişmelerin yanısıra, bir de hızla artan nüfus oranı gözönüne getirildiğinde, yoksullaşmanın ne kadar ciddi boyutlarda olduğu kendini gösterir. Bu kesim, demokrasi ve özgürlük taleplerinin hayata geçirilmesinde işçi sınıfına en yakın duran bir kesimdi. Fabrikalarda, büyük çiftliklerde ve genel hizmetler sektöründe yoğunlaşmış işçi sınıfı nicel olarak az olmasına karşın devrimci mücadelenin en dinamik gücü konumundaydı. Bir de henüz köylülükle ilişkilerini tümden koparmamış ve sürekli işçi olmayan mevsimlik işçilik yoğundu. Bunlar daha çok Batı'nın metropol kentlerinde geçici iş bulma olanağına sahip olup sigorta ve diğer sosyal güvencelerden yoksun çalıştıkları bilinmekte.

    Gelişen kapitalizm koşullarında, kırda küçük mülk sahiplerinden şehirlerde esnaf ve zanaatkarlardan, devlet bürokrasisinde yer alanlardan aydınlara dek, geniş bir yelpazeyi kapsayan küçük burjuva kesimi var. Yapısı gereği çok karmaşık özelliklerinden dolayı kaygan, değişken bir yapıya sahip olduğunu biliyoruz.

    Geçmişin klasik elsanatçılığı ve zanaatçılık 70’li yıllara gelindiğinde hemen hemen ortadan kalkmış duruma gelmişti. Feodallerden ve ticaret burjuvalarından veya bunların aracılığıyla bankalardan alınan kredilerle giyim, gıda vb. yanısıra birçok meslek dallarında servis işi yapan işyerlerinin başında esnaflar gelir. Kıyasıya bir rekabet ortamında bunlar herhangi bir güvenceye sahip değillerdi. İstikrarsız ekonomik yapı içinde korku ve panik, esnafın günlük doğal yaşamının bir parçasıydı. Artan faizler karşısında aldıkları kredileri dahi ödeyemeyecek durumdaydılar. Yükselen enflasyonla birlikte kitlelerin alım gücü zayıfladığından, çoğu esnaf, çareyi “deftere yaz”da bulurken, bu yöntem daha fazla borçlanmalarına yolaçmıştır.

    Ayrıca, devlet idari birimlerinde yer alan memurlar, serbest meslek sahibi avukatlar, doktorlar, mühendisler vb. küçük burjuvazi içinde her geçen gün nicel olarak yoğunlaşan kesimlerdi. 1960’ların ortalarına kadar üniversitelerde okuma, hatta ortaokul ve liseyi bitirme daha çok feodal bey, aşiret ve dini reislerin çocuklarıyla sınırlı iken, sonraları işçi ve diğer emekçi kesimlerin çocukları da okuma fırsatı bulabildiler. Yaygınlaşan köy ve yatılı bölge okulları, enstitüler ve üniversiteler sayesinde oldukça yüksek sayıda öğrenci gençlik ve aydın oluştu. Geçmişte avukat, doktor vb. olanlar tekrar bölgelerine döndüklerinde aşiret ilişkileri içinde sıkışıp kalırken, 1960’ ların ortalarından itibaren önemli bir kesim, devrimci düşüncenin emekçi kitlelere götürülme- sinde ve bu kitlelerin örgütlü hale getirilmesinde rol almaya başladılar. Zaten demokrasi mücadelenin başarıy- la sonuçlanabilmesi için işçi sınıfının yedeğe almak zorunda olduğu güçlerden biri de, küçük burjuvazidir. Küçük burjuvazinin yoğunlaşması bir anlamda gelişen kapitalist ilişkilere paralel olarak feodalizmin çözülmesi ve geniş bir kitlesel yelpazenin feodal-aşiret ilişkilerin- den bağımsızlaşması  demektir. 

    Bu arada genel olarak küçük burjuvazi, özellikle de aydınlar üzerine bilinen “dehşetli” görüşleriyle kafa kargaşalığı yaratmayı amaç edinmiş Apocuların, soruna bakış tarzına değinmekten geçemeyeceğiz.

    Bunların devrimci sınıf mücadelesiyle, demokrasi kavgasıyla uzaktan yakından ilgileri olmadıkları gibi, demokrasi güçlerinin önüne nasıl engel oldukları da biliniyor. Bayların iddia ettiği gibi küçük-burjuvazi, “bitmiş” değildir. Tam tersine sosyal, sınıfsal bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Milyonları bulan bu kesimin varlığı görmemezlik edilemez. Baylar böylesine kesin bir dille devrimci mücadelenin en büyük yedek güçlerinden birini inkâr ederlerken, herhâlde kendilerinin ‘ez gelmişkerem, ez gitmişkirem’ konumuna düşmüş olmalarıyla karıştırmaktadırlar. Çok geniş bir yelpazeyi kapsayan küçük burjuvazinin içinde şu veya bu oranda çıkarı feodal ve aşiret reisleriyle işbirliği yapmadan yana olanlar vardır. Ama bu bir avuç kesimi genelleştirme doğru bir anlayış değildir. Çok zor koşullar altında yaşam sürdüren birkaç dönüm toprak sahibi bir köylü ailesini veya bakkalcıyı “ajan”, “hain” diye nitelendirip, “ortadan kaldırılmaları gereken güçlerdir” fermanıyla haklarında ölüm kararları çıkarmak, ancak ve ancak provokatörlere özgü olan, işçi sınıfı düşmanlarının saflarını zenginleştiren, güçlendiren bir anlayıştır. Küçük mülk sahibi çifcilerden, esnaflardan, devlet bürokrasisinin özellikle alt düzeyinde görev yapan devlet memurlarından, doktor, avukat vb. serbest meslek sahiplerine dek çok geniş bir yelpazenin güçlü devrimci bir potansiyeli teşkil ettiği görmemezlikten gelinemez. Asimilasyon politikasına karşı durma adına, özellikle aydın düşmanlığı yapmalarına anlam vermek ise hiç mümkün değil. Kaldı ki, Batı’da durum Doğu’dan(KÜRDİSTAN'DAN) pek de farklı değildir. küçük burjuvazinin genelde egemen güçlerle sıkı ekonomik ilişkiler içinde olduğu bilinen bir gerçektir. Kapitalist ekonomik ilişkilerde farklı beklentiler içinde zaten olunamaz. Ama önemli olan bu iki güç arasında çelişkilerin varlığıdır. Çelişkilerin derinliğine ve kapsamına göre küçük burjuvazi tavrını zaman zaman işçi sınıfından yana koyabilmekte. Diğer etkenlerle birlikte böylesi bir anı akıllıca değerlendirme devrimcilerin görevidir. Sosyal sorunların çözümünün sihirli değneklerle yapılamayacağını Apocular da gayet iyi bilmektedir. Ama halka karşı düşmanca görevlerini yerine getirmekle sorumlular.

    Eğitim ve öğretimin bir toplumun aydınlaşmasında ne kadar önemli olduğunu söylemeye gerek yoktur. Eğitim-öğretim, gelişen toplumsal koşullarda zorunlu ve sürekliliği gerektiren bir sorundur. 21’ci yy. birkaç yıl kalmış günümüz koşullarında birçok ülkede en gelişmiş teknolojilerle bu sorun çözümlenmeye çalışılırken, ülkemizde içler acısı bir durumun yaşandığı tartışılamaz. Okuma-yazma bilmeyenlerin oldukça kabarık olduğu koşullarda, öğretime, genel olarak toplumun aydınlanma sorununa tek yönlü bakılmamalıdır. Demokratik ve özgür bir ortamın olmayışından hareketle, Kürtçe öğrenim olanağının olmadığını söyleyerek, sorunu geleceğe bırakma tehlikeli ve aynı zamanda çağdışı bir anlayıştır.

    Devletin kendi çıkarları doğrultusunda uyguladığı, daha doğrusu dayattığı bir program vardır. Bu asimilasyonu içermektedir; Kürt halkının tarihini, kültürünü vb. hiçe sayan, halkı kendine yabancılaşmasını temel alan, Türk dilini ve kültürünü egemen kılmayı amaçlayan bir eğitim-öğretim sistemidir. Dayatılan bu programla, bir halk gerçekliğinin inkârı temelinde ırkçı ve şöven ideoloji yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Zenginlik kaynaklarının sosyal dağıtımı örtbas ediliyor. Kürt halkına dayatılan yoksulluğu, sefaleti “Dağlık bölge” gibi masallarla gizleme amaçlanıyor. Aslında Doğu ve G.Doğu (KÜRDİSTAN)sözkonusu olduğunda altyapı ve her türlü sosyal hizmetlerin götürülmesi bilinçli olarak geciktirilmekte, hatta zaman zaman da engellenmektedir. Ama tüm bunlar, madalyonun bir yüzüdür. Diğer yüzü ise, devlet yönetiminin gösterdiği olağanüstü karşı çabalara rağmen, bölge halkının da (ÖZGÜRLÜK VE) demokrasi mücadelesinde “ben de varım” demesinin artık engellenemez konumda olmasıdır. Beklentileriyle orantılı başarı sağlayamadıkları bir gerçektir. Kürt halkında okuma-yazma oranı arttıkça ve aydınlaşma daha ileri boyutlar kazandıkça, aydınla geniş halk yığınları arasındaki fark azaldıkça, halkın her yönüyle içinde bulunduğu koşullara bakış açısı da değişmekte; sorgulamakta, sorunların çözümü yönünde düşünceler geliştirmekte ve dünya ile ilişki içine girmektedir. İşkenceyi, hapishaneyi, sorgusuz infazı ve her türlü baskıyı göze alarak demokrasi ve özgürlük kavgasına daha bir bilinçlice ve cesaretle atılmaktadır.

    Gerçekler bu kadar ortadayken, “Kürtçe eğitim ve öğretim yapılmıyor,” bahanesiyle okulları dinamitlemeyi, öğretmenleri öldürmeyi kendine prensip edinmiş Apocular, keçi çobanlarından oluşmuş bir toplum yaratmayı amaç edinmiş olduklarını saklamamaları gerekir. Kaldı ki, kürtçe eğitim ve öğretimin bugünkü Türkiye ve dünya gerçekliğinde geçerliliği de tartışma konusudur. İster Kürt, ister Türk, kim olursa olsun, hiç kimse dünyadan soyutlanmayı kabul edemez, nitekim de etmemektedirler. Ama bu, Kürt dilinin, edebiyatının ve kültürünün gelişip serpilmesi yönünde mücadele verilmeyeceği anlamına gelmez. Yani sorun, salt bir dil sorununa takılamaz. Bir avuç garip grupcuklar milyonlar adına hareket etme özgürlüğüne sahip değildir. K.Irak’taki(GÜNEY kÜRDİSTAN) uygulamalar da buna en açık örnek oluşturmaktadır. Açıkçası, Apocuların bu tutum ve davranışlarıyla kimlere hizmet ettikleri ortadadır. Bunlar uzay çağında Ortaçağ karanlığını özlediklerini “Aryen halk olma bilinciyle” dile getirmekten başka bir şey değildir. Bir devrimci örgütlenmenin amacı, karşı tarafın yönelimlerini çok yönlü, hemen her alanda kapsamlı bir mücadele geliştirerek boşa çıkarma olmalıdır. Ama Apocuların cesaret, emek, kültür, bilgi ve bilinç gerektiren böylesi uğraşlarla nasıl alay ettikleri bilinmekte.

    Bayların özlemini duydukları eğitim sisteminin üzerinde uzun uzadıya durmaya gerek yok. Aşağıdaki satırlar her şeyi anlatmaya yeterlidir;

    “Biz her bireye kendine özgü ve bir halkın yüce çıkarlarının gerisinde seyreden ne kadar derdi, kıvancı, üzüntüsü, sevinci varsa, hepsini...feda edebileceğini dayattık”

    “Çocuklar biraz kendilerine gelip oyun oyamaya başladıklarında bu bilinç ve ruhla büyütülmeli” (Serx. Sayı. 51. s,12)

    Henüz ismini koyamadıkları insandan başka bir mahlukat beklentisi içinde olduklarını söylemekteler. Ortaya çıkartacaklarını iddia ettikleri bu ne idüğü belirsizlerle sınıfsız bir toplum yaratacaklarmış! İlk denemelerini Kandil’de kurdukları dergâhta yaptıklarını, bu nedenle insani bir varlık olmadıklarını ispat için her türlü vahşilikleri sergilediklerini biliyoruz. Eğitim sistemlerine uyum sağlamada zorluk çeken çocukları niçin katlettikleri de  böylece açığa çıkmış oluyor. 

    Baylar aynı sekter bakış açılarını, Kürt egemen güçlerinin farklı siyasal eğilimler göstermesini kabul etmemekle ve kapitalist üretim ilişkilerinin yolaçtığı sosyo-ekonomik yapıyı inkâr etmeleriyle de göstermekteler. Politik düzlemde egemen güçlerin tümünü aynı pota içinde değerlendiriyorlar. Ortaya çıktıkları ana kadar kavak yapraklarının bile sallanmadığını, ama kendileriyle birlikte mucizevi bir biçimde her şeyin duraganlıktan kurtulup hareketli hale geldiğini ve değişime uğramaya başladığını iddia eden Apoculardan başka bir anlayış zaten beklenemez. Papaz Kapon’dan daha beterler.

    Çok partili yaşama geçişle birlikte Kürt feodallerinin en baskıcı ve en kodamanları Demokrat Parti’de toplandı. Daha sonraları Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Parti’sinde yer aldılar. Devrimci güçlerin gelişmesi karşısında ürken bazı feodaller, dini ve aşiret reisleri MSP ve MHP’ye açıktan destek verdiler. Bunlar özellikle her iki MC hükümetleri döneminde devlet olanaklarını da kullanarak hiçte küçümsenmeyecek desteğe sahip oldular. MHP gibi Türk milliyetçiliğini temel alan bir gücün, Kürt feodal, şeyh ve aşiret reislerince desteklenmesi, bu güçlerin sıkıştığında neler yapabilecekleri açısından önemli bir göstergedir. Ama yine de küçümsenmeyecek bir kesim Cumhuriyet Halk Partisi’ nde kalmaya devam etti.

    Her şeye rağmen CHP ve diğer burjuva partilerini aynı kefeye koyarak değerlendirmek yanlıştır. Politikada tekdüzelik kabul edilemez. 70’li yıllara gelindiğinde, küçük burjuvazinin, işçi ve köylü yığınların önemli bir kesiminin desteğini almayı başaran CHP, tabanını genişletti. Küçük burjuvazinin ve işçi sınıfının yaşam standartında göreceli bir iyileştirmeyi hedef alıcı bir politika izlemesi, bu destekte önemli rol oynadı. Ama kitlelerin, beklentilerini ne oranda karşılayıp karşılamadığı ayrıca tartışılması gereken bir sorundur.

    Kürt egemen güçlerinin böylesi siyasal örgütlenmeler içinde yer alması yöresel de olsa hiçbir taleplerinin olmaması anlamına gelmemektedir. Eskiden olduğu gibi, asalarını kaldırdıklarında halkı hizaya dizemediklerinin bilincinde olduklarından, emekçi yığınlar üzerinde sömürülerini devam ettirebilmek için ekonomik ve sosyal alanda ciddi değişimlerin gerekliliğini kabul eder hale gelmişlerdir. Nitekim su, yol, elektirik, okul vb. alt yapı hizmetleri ve fabrikalar için yatırım taleplerinde bulunmaya başlamışlardır. Onların daha çok oy avcılığına yönelik bu istemlerinin emekçi kitlelerin talepleriyle uyumluluk gösterdiği de bir gerçektir. Ayrıca Cumhuriyet öncesi klasik katı feodal beyliğini ve aşiret reisliğini devam ettirmek isteyenlerin oranının gün geçtikçe azaldığını kabul etmek gerekir. Bir çoğu ya kapitalist toprak sahibi olmuş ya da şehirde ticaretle uğraşır hale gelmiştir. Gelişen kapitalist ilişkiler içinde yerlerini alma çabası yürütmektedirler. Bu nedenle ekonomik yatırımların ve altyapıda iyileşmelerin çıkarlarına hizmet ettiğini artık görmeye başlamışlardır.

    Kürt feodalleri ve burjuvalarının bilinen özelliklerine, konumlarını koruyabilmek için sundukları tüm hizmet- lere karşın, zaman zaman kırbaçlanmaktan kutulamamış- lardır. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’de baskılara uğramaktan kendilerini alıkoyamadılar. “Vata- nın ve milletin bütünlüğü” balyozu onları da dıştalamadı.

    PKK’nin demokrasi ve özgürlük sorunu olmadığı için, güçler ayrılığını hesaba katan bir politika yürütmesi de beklenemezdi. Bu nedenledir ki, MHP ile CHP’yi aynı kefeye koyarak değerlendirmiştir. Oysa devrimci politika egemen güçler arasındaki çelişkileri daha fazla derinleş- tirmeye ve bu çelişkilerden olabildiğince yararlanmayı amaç edinir. CHP’nin anti-faşist konumda bulunması egemen güçler cephesinde bir gediği ifade eder. Aktif bir biçimde karşı duruş sergileyip sergilememesi ayrı bir tartışma konusudur. Ama nereden bakılırsa bakılsın, 1970’li yıllarda kitlelerin demokratik mücadelesinin örgütlendirilmesi, faşist baskı ve terörün geriletilmesi açısından CHP’nin yadsınmayacak bir güç olarak kabul edilmesi zorunluydu. Böylesi bir yaklaşım, faşizmden yana tavır koymuş burjuvaziye karşı yönelimi dıştalamaz, tersine devrimci sınıf mücadelesinin manevra alanını genişletir.

    Apocuların genel, teorik anlamda milli burjuvazinin kapitalist üretim ilişkisi içindeki konumunu kavramaktan uzak oldukları bilinmekte. Çünkü, onlara göre milli burjuvazi Kafdağı’nın ötesinde, görünmeyen bir varlıktı. Oysa milli burjuvaziden kapitalizme karşı olması beklenemeyeceği gibi, bu sınıfın her hangi bir biçimde işbirlikciliğe yönelebileceğini de kabul etmek gerekir. İşbirlikciliğin kıstaslarının neler olduğu baylarca da bilinmemektedir. Diğer yandan içinde bulunduğumuz koşullarda, şu veya bu ülkenin sınırlarına hapsolmuş kapitalizmin düşünülmesinin olanaksız olduğu, dolayısıy- la uluslararası ticari ve ekonomik ilişkilerden tecrit olmuş bir burjuvazinin olamayacağını kavramaktan uzaklar. Baylar bu kadar basit bir olguyu karmaşık hale getirmek için ellerinden gelen çabayı göstermekteler. Ulusal burjuvazinin kendi pazarını başkalarıyla bölüşmek iste- mediği bilinen bir gerçektir. Ama buna rağmen siyasal alanda aktif bir konumda olmayışı, ekonomik gücünün oldukça sınırlı oluşu, toplumsal yapının içinde bulunduğu koşullar vb. nedenler, pazarın bölüşümüne karşı yeterli tavır alışını zorlaştıran belli başlı etkenlerdir. Zaten bu kesim, sınıf çıkarları gereği uzun vadeli mücadelenin iniş ve çıkışlarına göre tavır alır. Yine de konumu gereği, nereden bakılırsa bakılsın, devrimci mücadelenin önemli ittifakçı güçlerinden biridir. Kaldı ki, milli burjuvaziyi sadece Doğu ile sınırlandırmaya kalkışma da bir o kadar akıl ermez bir tutumdur. Batı’da da milli burjuvaziden bahsetme mümkündür. Bunların özellikle İstanbul burju- vazisi olarak tanımlanan işbirlikçi burjuvaziye karşı ayakta kalabilmenin çabası içindedir.

    Apocu bayların sadece tanımlamaktan yoksun oldukla- rı milli burjuvaziye karşı değil, akıldışı düşünmeyen, sorunlara salt arpacık deliğinden bakarak çözüm getir- meyen, istihbarat örgütlerinin kucağında oturmayı kabul etmeyen herkese, daha açıkçası, tüm devrimci güçlere karşı neden bu kadar saldırgan tavır içinde bulun- duklarını, o dillerinden hiç düşürmedikleri meşhur “derin tahlil”lerine baktığımızda rahatça görebiliriz. Gerçekten devrimci bir mücadele yürütülmek isteniyorsa, tüm sınıf ve tabakaların üretim biçimindeki yerlerine, üretim araç- larına ne oranda sahip olup olmadıklarına, ülke zengin- liğinin bölüşümünde ne oranda pay alıp almadıklarına, bunlara paralel olarak ekonomik ve siyasal alanda oynadıkları rollere vb.doğru çözümlemenin getirilmesi gerekir. Hem demokrasi ve özgürlük mücadelesinden yana olduğunu söyleyeceksin, hem de burjuvazinin içindeki farklı eğilimleri görmemezlikten geleceksin ve feodal egemen güçte olsa, sosyal demokratlarla birlikte olanlarla, faşist güçlerle çıkarı çakışanları aynı kefede değerlendireceksin…Yani egemen sınıf içindeki çeliş- kileri yadsıyarak, herkesi ‘...resmi ideolojinin Kürtler içindeki ajanları’ ilan edeceksin.  Bu biçimde düşünce ve hareket tarzını ancak artniyetliler yapabilir.

    Sadece feodallerle, aşiret reisleriyle ve burjuvalarla yetinilmemekte, aynı anlayış ve söylem küçük burjuvazi için de geçerli kılınmakta. Bugün milyonlarla ifade edilen küçük üreticiyi, bakkalı, esnafı, aydını ve bürok- ratları, yani genelde küçük burjuvaziyi “ajan, hain,” ilan ederek işçi sınıfını geniş kitlelerin ittifakından yoksun bırakmaya yönelik çaba içinde olanlar, ipleri karanlık güçlerin elinde olan kuklalardır. Türkiye’de böylesi karanlık faaliyetler içinde bulunanlar kitleler nezdinde mahkum edilmediği sürece demokratik ve özgür gelecek kurulamaz.

    Ama kafa kargaşalığını sadece bu konularda  yarat- makla kalmadıkları biliniyor. Teori diye yarım yamalak ortaya sergiledikleri incilerle, kapitalist üretim güçleri ve ilişkilerinin Kürt halkının varlığını tartışılır hale getirdi- ğini söylüyorlar. Adına mücadele yürüttüğünü iddia ettiği bir halkın varlığını tartışma, Apoculuğa ve onlara zoraki eklemlenmiş Beşikçi’ye özgü bir mantıktır. Kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesi, modern sınıfların  ortaya çıkması ve bundan ötürü kapalı köy ekonomisinin hızla tasfiyeye doğru gitmesiyle birlikte, Kürt halkı da büyük değişimler geçirmiş modern tarih sahnesindeki yerini almıştır. Doğu bölgesinde kapitalist gelişme Ege ve Marmara bölgesi kadar yaygın olmadığı dorudur. Bu durum İç Anadolu ve Kara Deniz bölgeleri içinde geçer- lidir. Kapitalist pazar ilişkilerinin gelişmesinde bölgeler arası dengesizlik sadece Türkiye’ye özgü bir özellikte değildir. Kapitalizmin egemen olduğu tüm ülkeler için bu geçerlidir. Doğu’da gelişmenin ağır seyretmesinde elbet- te diğer faktörler de rol oynamıştır.  Ama tüm bunlar hemen her alanda ortaya çıkan değişimin inkâr edilmesini gerekli kılmaz. “1940’lı yıllardan sonra hiç bir şey gelişmedi” veya “halkımız bir kadavra haline getirildi ve bitirildi” benzeri ne idüğü belirsiz yorumlarla ortaya çıkan gelişme ve değişmeleri görmemezlikten gelmekle, aslında niteliklerini ve niyetlerini açığa vuruyorlar. Kürt halkının varlığını inkâr edenlerle aynı koltuğu paylaşmış olduklarını göstermiş oluyorlar. Kaldı ki, bugün burjuva- zinin katmerleşmiş işbirlikçi kanadı bile Kürt varlığını inkâr ettiğini söylemiyor. Değişimi ve Kürt halkının varlığını kabul etmeyen birileri varsa, o da, Apocular ve Apocuların resmi sözcülüğüne oynayan Beşikçi’dir.

    Anlaşılması basit bu tür sorunlara değinirken, kapita- lizmin feodalizme karşı ilerici, devrimci olduğunu söylemek istiyoruz. Toplumların gelişme tarihi ele alındı- ğında bu gayet anlaşılırdır. Ama Apocu baylar da her şey tersine işlemektedir. Apocular feodal üretim ilişkilerine karşı köleci, kapitalist üretim ilişkilerine karşı feodal üretim ilişkilerinin savunuculuğu yapmaktadırlar. “Feo- dalizmin ideolojik-politik biçimlenişten ekonomik biçimle nişe dönüşmesi (!)” ne oldukça hayıflanıyorlar;

     “Feodal sosyo-ekonomik yapının şekillenmesi yabancı karakterde olduğundan, yerleşik halkın diline, kültürüne ve eski dini özelliklerine karşıt olarak geliştiğinden bu durum, toplumun ulusal nitelikteki örgütlenişini ve özgür- lükçü değerleri büyük oranda koruyan aşiretlerin sosyo-ekonomik örgütlenişini çözmüş, bu da örgütsüzlüğü doğurmuştur.” (Örgütlenme Üzerine, s. 99)

    Görüleceği üzere, ne idüğü belirsiz örgütlenme adına aşiret örgütlenme biçimini feodal örgütlenme biçimine, dolayısıyla köleciliği feodal üretim biçimine göre ileri kabul etmiş oluyorlar. Apocu bayların iradi gücü, Kürt halkını aşiret örgütlenmeleri düzeyinde tutmaya yetme- yince, feodalizme boyun eğmek zorunda kalıyorlar ve bu sefer de kapitalizme karşı feodalizmin savunuculuğunu yapıyorlar;

     “Kürdistan’daki bu yetersiz sosyo-ekonomik ve ulusal örgütlenme, kapitalizme dayalı sosyo ekonomik örgütlenme karşısında dayanıksızlığını açıkca sergilemiştir.” (ÖÜ, s. 104)

    Amaçları, “dağlara çekilerek” yaşam sürdürme pahasına feodalizmin bayraktarlığını yapmadır. Kaldı ki, kapitalizm nasıl proletaryayı ortaya çıkararak sosyalizmin koşullarını yaratmışsa, ülkede gelişen kapitalizm de Kürt halkını modern sınıfsal mücadelenin içine çekmiştir. Demek ki son elli yıl, söylenildiği gibi “olağanüstü durgun” geçmemiş, tersine çok büyük alt-üst oluşlar yaşanmıştır; aşiretsel ve mezhepsel bölünmüşlüğün yerini politik oluşumlar almış, ırgatcılığın, angaryacılığın yerine ücretli işçilik gelmiş ve zanaatçılığın yerine modern işletmeler, fabrikalar yükselmiştir. Tüm bu gelişmeleri görmeyip, “kapitalizm ulusal yokoluşumuzu getiriyor” diyerek, küçük burjuva ruh haliyle heyecana kapılan baylar, “Kürt halkı feodal dönemde ulusal ögelerini daha iyi geliştiriyordu” benzeri saçmalıklara sarılarak feodallerin gönüllü kolluk kuvvetleri olduklarını ispatlıyorlar. Böylesi bir anlayışın gideceği başka bir yer yoktur. Kapitalist gelişmenin ortaya çıkardığı sosyo-ekonomik yapı karşısında şaşkınlığa düştüklerinden uzun, sabırlı ve örgütlü devrimci mücadelenin gerekliliğine inanmadıkları için çareyi makinaları, fabrikaları, okulları dinamitlemekte buluyorlar. Eylem ve anlayışlarıyla Kürt ve Türk emekçi yığınlarının üzerinde acımasız sömürünün örgüt- lendirilmesine nasıl katkıda bulunduklarını biliyoruz. Ama onlar, gelişmeleri hangi biçimde ele alırsa alsın, bahsedilen yıllar “durgun” geçmemiş; Kürt halkı ciddi değişimler geçirmiş, baskıya ve sömürüye karşı her geçen gün artan bir biçimde başkaldırının içine girmiştir. Bu çok yönlü değişimi ve savaşımı soyut tarzda kavrayıp bir halkın geçmişini ve geleceğini birkaç pat-putla özdeşleştirenlerin aslında kimlerle uyum içinde olduğu açıkça ortadadır.

    İsmail Beşikçi’nin öne sürdüğü ‘...toplumsal ve siyasal çelişkiler’ bu biçimde ortaya konulmuş, ‘...dost güçlerin  ve düşman güçlerin konumunu’ yukarıda değindiğim tarzda saptamışlardır. Yazar, bu tarz toplumsal çelişkilerin çözümleniş biçimini, dost ve düşman güçlerin belirlenmesini, Kürt halkının çıkarları için doğru olduğunu savunuyor. Böylece, Kürdü Kürde kırdırmanın farklı bir versiyonunu savunmuş oluyor.

   Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, sürekli Kürt halkını yine farklı bir biçimde aşağılama var; ‘1938’lerden sonra Apocular ortaya çıkana kadar geçen yıllar ‘Durgun’ yıllardı diyor. Neye göre durgundu, ya da durgunlukta hangi ölçüler geçerli hiç değinilmiyor. Ayrıca, toplumsal bir yapıyı durgunlukla, sabit olmakla tanımlama kadar saçma bir şey olamaz. Bu, eşyanın tabiatına aykırı bir söylemdir. Bu yıllar içinde yaşanan değişimi, dönüşümü, tüm bir yapının adeta alt-üst oluşu metafizik düşünceden hareketle redediliyor. Dolayısıyla toplumun varoluşu inkâr ediliyor. Ne yapıp yapıp ‘Meftun’ gösterme çabası sarfediliyor. Bu hükme varışının nedeni sorulduğunda da, hiç aldırış etmeden, ‘yenildiler’ o nedenle bahsedilen yıllar ‘durgun geçti’ veya ‘asimile edildiler’, ‘bitirildiler’ yanıtıyla yetinmekte. İsyanların ortaya çıktığı dönemin özelliklerini, nedenlerini ve hedeflerini ortaya koyma nedense işine gelmemekte. Bir toplumun yaşamsal değerlerini tetik çekmeye indirgemek olsa olsa ancak Beşikçi’ ye özgü sosyolojide görülür. Ekonomik yapıda, siyasette, kültürel değerlerde, dinsel yapıda vb. alanlarda yaşanan değişimleri yadsıma hiç bir gerçeği değiştirmez. Tüm bunların genel olarak toplumun ve bireylerin yaşamlarına olan etkilerini bir tarafa bırakıp, düz bir mantıktan hareketle, ‘durgundu’ ya da ‘değişim olmadı’ demek, tam anlamıyla bir bağnazlıktır. Karşıtlıkları, çelişkileri, toplumsal yapının geçirdiği değişim ve dönüşümleri görmemezlikten gelme, toplumsal yapıyı mekanik olarak algılamadır. Toplumsal yaşantıya yön veren birbiriyle ilişkili kavramları anlamsızlaştırarak veya kavramların içini boşaltarak istediği biçimde yorumlamaya çalışan Beşikçi, ne yapıp yapıp Kürt halkını ‘meftun’ gösterme gayretini inatla sürdürmekte. Hemen her fırsatta övgüler yağdırdığı ‘Tanrı’sıyla ancak bu biçimde bütünleşeceğine inanmakta. Bu noktalardan hareketle, 1920’li ve 1930’lu yıllarda ortaya çıkan isyanları ve özellikleri üzerinde durmada yarar görüyorum.

 

KÜRT İSYANLARI VE ÖZELLİKLERİ

    Osmanlı İmparatorluğu’nun hiçbir döneminde Kürt egemen güçlerinin halk üzerindeki ekonomik ve siyasal gücü kırılmamış, kırılma yönünde de ciddi bir adım atılmamıştır. İmparatorluğun Batı’da yükseldiği sosyal temellerle Doğu’da yükseldiği sosyal temeller arasında tam bir farklılık vardır. Bu farklılığı korumak için Batı’da sosyal yapıyı geliştirici yönde hareket ederken, Doğu’da(KÜRDİSTANDA) varolan yapıyı olduğu gibi tutmaya, korumaya yönelmiştir. Yani, Doğu’da her feodal beyin hükmettiği alanda toprağın ve halkın tek hakim gücü olma konumuna dokunmamıştır. Kürtlerin  bir nevi otonom hakları vardı. Bu otonom görüntüye dayanılarak derebeylik sistemi yüzyıllar boyu süregelmişti. Feodal beyler, aşiret reisleri ve şeyhler kurumlarıyla ayakta kalarak ekonomik çıkarlarını korumuşlardı.

    Bahsettiğimiz bir nevi otonom yapı, Cumhuriyetin ilanı ile birlikte devlet örgütlenmesinin önündeki en büyük engellerden biri olarak görülmüştü. Misak-ı Milli sınırları belirlenmiş ve bu sınırlar içinde kapitalist üretimi egemen kılacak yönelimler içine girilmişti. Merkezi bir ekonomik yapı içinde Türk egemen güçleri de bu pazardan payını almayı ve siyasi otoriteye ortak olmayı istiyordu. Bu yönelimin ekonomik ve siyasal alandaki etkinliklerine darbe vuracağını gören Kürt egemen güçleri, 1920’li ve1930’lu yıllarda bir dizi isyanlar geliştirdiler. Halkın sınırlı da olsa bu isyanlara destek vermesi, Cumhuriyetle birlikte içinde bulundukları yoksulluktan bir an evvel kurtulacaklarına inanmanın yanılgısının da hiç olmadığını söyleyemeyiz. İsyanlar, aynı zamanda Kürt halkının kimliğini kabul ettirme gibi haklı nedenlerin de rol oynamış olmasına karşın, üzerine şiddetle gidilerek bastırıldılar. Günümüzde yaşananlar da dikkate alınırsa, geçmiş dönemde ‘İsyan’ diye öne sürülen bazı olaylar gerçekten isyan mı yoksa bilinçli kışkırtmalar mı, tartışma götürür. Örneğin Simko, Şeh Sait vb. Ama sonuç olarak bulunan çözüm geyet basitti; “inkâr edelim, kendi halleriyle başbaşa bırakalım, ama alacağımızı da alalım” Çizilen politika en yalın bu biçimde ifade edilebilinir. Başka türlü “tek millet” sağlanamazdı.

    Kürtler’in Cumhuriyet yönetimine varlıklarını kabul ettiremeyiş nedenlerine gelince;

    Emperyalist güçlerin Anadolu’yu işgal hareketine karşı yürütülen kurtuluş savaşı sırasında her türlü olanağını seferber ederek direnen Kürt halkı, insan ve ekonomik güç açısından büyük kayıplara uğramıştı. Zaten oldukça geri bir ekonomik yapı egemendi. Zenaatcılığa, hayvancılığa ve kendine yetecek kadar tahıl üretimine dayanan gelir kaynakları, bu savaşla birlikte daha da tahrip olmuştu. Daha imparatorluk döneminde sultana asker gönderemez duruma gelmiş, uzun süreli savaşlardan ve bunun yanısıra aşiretler arası çatışmalardan güçsüzleşmiş, her an aç kalmayla karşı karşıya kalmış olan halk, adeta son hamlesini işgalci güçlere karşı yapmıştı. Bu koşullarda halkın, Misak-ı Milli’nin belirlenmesinde ve Cumhuriyetin kuruluşunda oynadığı rolü, ülkenin yeniden inşası dönemimde de devam ettirme isteğini yönetime kabullendirecek düzeyde topyekün bir direniş geliştirmesi oldukça zordu. Ayrıca karşılarında demokratik hakların kullanılmasını hazmedemeyen, inkârla sorunların üstesinden geleceğine inanmış modern bir güç vardı. 

    Değişimin bilincinde değillerdi. Oysa gelişmekte olan burjuvazisi imparatorluktan devraldığı mirasla modern devet örgütlenmesini gerçekleştirmiş, ordusunu yetkinleştirmiş, uluslararası planda tanınmış, hatta birçok uygulamalarıyla ekonomik alanda güçlenmeye başlamıştı.

    Bir diğer önemli neden de, Kürtler Osmanlı İmparatorluğu döneminde genel bir otonomi çatısı altında örgütlenmemiş, böl ve yönet politikasına uygunluk içinde her aşiret reisi ve feodal beye pratikte adeta bir otonomi verilmiştir. Merkezi otoriteye başkaldırmama koşuluyla bölgelerinde her türlü serbesti hakkına sahiptiler. Bu nedenle de aşiret ve mezhep çelişkileri rahatça kullanılarak, halk, zaman zaman birbiriyle çatıştırılmıştır. Özellikle aşiretler arası çatışma ve çelişkilerden dolayı ciddi bir birlik kurulamamış, birlik için fazla bir çaba da gösterilmemiştir. Her aşiret reisi, feodal bey söz sahibi olduğu bölgenin çıkarıyla yetinmeyi yeğlemiştir. Böylesi çelişkilerin yoğunca yaşandığı koşullarda, farklı zamanlarda farklı aşiretlerin geliştirdiği isyanların halkın genel taleplerini içermesi ve sonuç alması pek olanaklı değildi. Zaten aşiret reisleri ve feodal beyler ağırlıklı olarak halkın çıkarları için değil, sarsılan ekonomik ve siyasal çıkarlarını yeniden inşası için isyan çıkarmışlardır.

    Kürt halkının kendi içinde bölünmüşlüğünün yanısıra, ayaklanmalara önderlik edenler de, Osmanlı merkezi örgütlenmesiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin kapitalist dev- let örgütlenmesi arasındaki farkı görmememişlerdir. Yeni devlet, modern temellerde yükselmiş bir örgütlenmeydi. Cumhuriyet burjuvazisinin Kürt halkından istediği sadece boyun eğiş ve sükûnet değil, pazarı kapitalist temellerde genişletme, ekonomik sömürüye ve siyasal etkinliğe ortak olmaydı. Gelişmekte olan burjuvazinin kapitalist iştahı sözkonusuydu. Kürt feodal güçleri böylesi bir farklılığı görmediler. Sıkıştırıldıklarını farkına varan aşiretler, sahip oldukları topraklarla sınırlı ‘otonomi’ lerini korumak için ayaklanmaya kalkıştı. Geçmiş dönemlerden kalan klasik alışkanlıklarıyla tavizler kopartacaklarını sandılar. Bu durum, ister istemez ayaklanmayı yerel kıldı, geniş kitlelerin desteğinden yoksun bıraktı. Bu durum merkezi yönetim açısından bir avantajdı ve dolayısıyla bastırmada fazla bir zorluk çekilmedi.

    Aynı dönemde iç koşullar olduğu kadar dış koşullar da Kürtler açısından içaçıcı değildir. Lozan anlaşmasından sonra Kürtler, Iran, Türkiye Cumhuriyeti, Irak’ı işgal etmiş İngiltere ve Suriye’yi işgal etmiş Fransa arasında parçalanmış oluyordu. Yeniden belirlenmiş sınırların ortaya çıkardığı koşulları yeterince değerlendirememiştir. Batı Avrupa ise, ortaya çıkan yeni konjektörün bozulmasından yana değildir. İngiliz’ler ve Fransız’lar kendi çıkarları gündemleştiği koşullarda, merkezi yönetimlerden daha çok tavizler koparabilmek için kendiliğinden gelişen isyanlara destek sunmuşlar, tam bir provakatörlük yapmışlardır. Hatta zaman zaman bu emperyalist güçler, isyanların gelişmediği koşullarda amaçlarını gerçekleştirmek için halk içinde kışkırtıcı roller de oynamışlar, isyanlar çıkarmışlardır. Bu durum Kürt halkı için daha bir felaket olmuştur.

    SSCB ise, emperyalizme vurduğu darbeyi ve genelde ezilen ve sömürge uluslar açısından oynadığı rolü dikkate alarak, Ankara’da Kemalist yönetimi desteklemiştir. Hem böylece, Sovyetler Birliği’nin güney sınırlarının güvence altına alınması da sağlanmış olunuyordu.

    Parçalanmışlık, dönemin iç ve dış siyasal koşullarını yeterince bilince çıkartamamanın yanısıra, halkın demokratik ve ekonomik taleplerini dile getirmekten uzak olan bu direnişlerin, çok sert biçimde bastırılmasının bir nedeni de, burjuvazinin farklı kanatlarının ya da eğilimlerinin iktidar kavgasıdır. İsyanlar bahane edilerek Cumhuriyetin demokrasi ile bütünleşmesi engellenerek demokratikleşme sürecinin önüne geçilmiştir. Kemalist kanadın direnişine rağmen, Damat Ferit Paşa geleneğini devam ettirmek isteyen Okyar hükümetinin oluşumunda, ve daha sonraları Celal Bayar’ın başbakanlığa gelmesinde bu isyanların kullanılmadığını söyliyemeyiz.

    Cumhuriyetin ilanından ikinci dünya savaşına kadarki dönemde, İsyanlar bastırılmış, isyanlara katılanların önemli bir kesimi imha edilmiş, her an başkaldırabilecek olanlar ise, sürgüne gönderilmiş, geriye kalanlar da tam bir baskı altına alınmıştır. Sonsuz diyebileceğimiz yetkilerle donatılmış genel valilik sistemi getirilerek, jandarma ve polis gücüyle halkın üzerinden kılıç eksik edilmemiştir. Bu arada getirilen Takrir-i  Sükun yasası, çıkartıl- dığı ilk dönemde irticai odaklara ve emperyalist işbirlikçilere karşı olduğu söylenilmişse de, giderek, Kürt kimliğinin tümden inkârını hedeflemiştir. Sonraları kapsamı daha da genişletilerek, işçi ve köylülüğün devrimci demokratik mücadelesini bastırmaya yönelik uygulanmaya başlanmıştır.

    Yani ikinci dünya savaşına kadarki dönemi, yükselmekte olan burjuvazinin, ülke genelinde ekonomik ve siyasal otoritesini kurduğu yıllar olarak da değerlendirebiliriz. Öte yandan demokratik açılımlardan korkan ceberrut bir devletin yetkinleştiği bir dönem de diyebiliriz.

    İsyanların bastırılmasından sonraki, yani 1984 Eruh ve Şemdinli silahlı baskınlarına kadarki dönemi, İsmail Beşikçi, Apocu mantıktan hareketle, kavak yellerinin bile esmediği bir dönem olarak nitelendirmekte, hatta Kürt halkının, bir anlamda üzeri betonla örtülenmiş mezara koyulduğunu iddia etmekte. Yani, ‘Hayali Kürdistan burada gömülüdür’ düşüncesini kabul etmektedir. Kabul etmekten sakınca duymadığı bu belirlemenin hemen devamında, Apocuların 1984’te Kürt halkını yoktan varettiği iddiasını, daha doğrusu taptığı ‘Tanrı’nın yoktan varettiğini ileri sürmekte. Egemen güçlerin niyet olarak ileri sürdüğü düşünceyi kabullenmekle yetinmeyen bay Beşikçi, ‘gerçeğe’ dönüştürmekte. Aynen şöyle demekte;    

    ‘Kürdistan’ın hayal edilmesi bile mezara gömülmüş, mezar taşlarla doldurulmuş, betonlaşıp kapatılmış...’ *

    Hayalin mezara gömülmesi veya mezarların taşlarla doldurulması, Kürt isyanlarının söylenildiği gibi pek de kanlı bastılmadığını ima etmesi ayrı bir tartışma konusu. Adeta bir seromoni tanımlarcasına sorun dile getirilmeye çalışılmakta. Hayalin mezara gömülüp, mezarın da cetsetlerle değil de taşlarla doldurulması yine de insana ‘Çok şükür kurtulmuşuz’ dedirtecekken, birden bire Kürt halkının yokedildiğini vurguluyor. Üfürükçü hocalar misali cinler ve periler arasında mekik dokuyor. Bunlardan birinin yanında tercih yapamamanın sancılarını yaşıyor. Salt üfürükçülükle işin içinden çıkamayacağını anlayınca, sihirbazlığını kullanmaya başlıyor. Mezara gömdüğü ya da gömdürdüğüne inandığı Kürt halkının, bu sefer de inandığı ‘Tanrı’ tarafından yeniden nasıl yaratıldığına dair inciler dökmeye başlıyor;

    ’....15 Ağustos 1984’de Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla başlayan gerilla mücadelesi, Türk devlet yönetiminde, Türk siyasal sisteminde şok yarattı...’*

    Bu kadarla kalmıyor, bakın ‘gerilla mücadelesi’ neler yaratmış;

    ‘...gerilla mücadelesi Türkiye’deki siyasal kültürü, siyasal değerleri yakından etkiledi, giderek Türk devlet ve hükümet yönetiminin, Türk toplumunun çözülmesini getirdi’ ve ‘...Kürt toplumunun çeşitli kesimlerinde önemli kurumlaşmalar meydana geldi.’ *

    Gördünüz mü, Beşikçi’nin şefi nelere muktedirmiş? Tersyüz edilmek istenen gerçekler acaba böyle mi? Bu noktada, esas hedefi Kürt halkı olan terörün ortaya çıkış koşullarını ve sonuçlarını irdelemekte yarar var.

 

12 EYLÜL DARBESİ

 

    Türkiye tarihinin en kanlı darbelerinden biri olan 12 Eylül 1980, egemen güçlerin yüz karası olarak tarihe geçmiştir. Tekelci egemen güçlerin en kodaman kesimine dayanan cuntanın, önündeki engelleri aşmada fazla zorlanmayacağı açıktı. Cunta, iktidarı gasp eder etmez ilk iş olarak meclisi dağıttı, anayasayı rafa kaldırdı, sendikaları, dernekleri, partileri vb. tüm demokratik kurum ve kuruluşları kapattı. Sorgusuz sualsiz kitlesel tutuklamarıyla, işkenceleriyle ve katliamlarıyla  Pinoce faşizmini geride bıraktı. Her şey beş kişilik Milli Güvenlik Kurulu’nda merkezileştirildi. Daha sonra 1982’de yapılan anayasa referandumu ile demokrasi ve insan haklarıyla bağdaşmayan devlet örgütlenmesinin siyasal belgesi meşrulaştırıldı. En ufak bir muhalefetin bile çizmeler altında ezildiği, susan bir Türkiye yaratmayı amaçladılar.

    12 Eylül darbesiyle birlikte işçi sınıfı mücadelesinin yenildiğini iddia eden bazı kesimler var. Bu tür değerlendirmeler, eğer yanılgının bir ürünü değilse, koşulları oldukça abartmaktan kaynaklanmaktadır. Çünkü devrimci demokrat güçler ne iktidarı ele geçirmişlerdi, ne de iktidara alternatif olma gibi bir konumları vardı.12 Eylül öncesinde devrimci demokratik mücadelenin hayli geliştiği, küçümsenmiyecek mevziler kazandığı doğrudur. Ama örgütlü bir mücadeleyle iktidara yürüme gibi bir durumu yoktu. Elde edilen demokratik kazanımların korunmaya ve geliştirilmeye çılışıldığı koşullarda, 12 Eylül’e yakalanmayla ifade edilecek bir durum sözkonusudur. 12 Eylül cuntasının gelişiyle devrimci mücadelenin ağır darbeler almasının birçok nedenleri vardır:

    Bu nedenlerden biri, emekçi yığınların muhalafeti karşısında, aralarındaki çelişkilere rağmen egemen güçlerin birlik sağlıyabilmeleridir. Bu noktada özellikle de CHP’nin tavrı önemli rol oynamıştır. CHP faşist tırmanışa seyirci kalmış, küçük burjuva kesimlerin pasif kalmalarını sağlamıştır. Takınılan bu tavır, halka yönelik baskı ve şiddet politikasından, daha doğrusu, diktatörlükten yana olan tekelci sermaye kesiminin işini kolaylaştırmıştır.

    Sol cephede egemen olan dağınıklık ve kargaşa, halk güçlerinin sürekliliği sağlıyacak örgütlü mücadeleden yoksun oluşunu getirmiştir. Örgütlü dayanışmanın ve birliğin önüne dayatılan dar grup anlayışı ve bireysel çıkarcılık, devrimcilerin yükselen kitlesel muhalefetin gerisinde kalmasına neden olmuştur. Yerden ot biter gibi ortaya çıkan gruplardan bazıları ise, geliştirdikleri terör ile faşist cuntanın gelmesine hizmet etmiştir. Geliştirilen bireysel terör eylemleri, egemen güçlerin halkı terörize etmesine yaramış, onların yedek gücü konumuna gelmişlerdir. Zaten bu tür çıkışların başka bir amaca hizmet etmesi de beklenemezdi.

    Ayrıca, sendikal örgütlenmede bölünmüşlüğün önüne geçilememesi de 12 Eylül darbesini cesaretlendiren etkenlerin başında gelir. Türk-İş’in sarı sendikacılıkta ısrarlı davranması, DİSK’in de bütünleyici olmaktan uzak kalması, içinde birçok fraksiyonun birbirleriyle didişmeleri, işçi sınıfı hareketinin sonuçta zayıf kalmasına yol açmıştır. 12 Eylül’den önce dalgalar halinde yayılan grevlere, direnişlere rağmen, içte barındırılan böylesi zaaflar sonucu, cuntacılara karşı yeterli direniş sergilenememiştir.

    Cunta iktidara gelmenin koşullarını adım adım hazırlarken ve geldikten sonra da karşısında ciddi bir muhalefet görmediği için, ABD ve NATO ile yaptığı bir dizi yeni anlaşmalarla Türkiye’yi yeni bazı yükümlülükler altına koymaktan çekinmemiştir. ABD ve NATO’nun saldırgan amaçlarına uygun olarak Türkiye’nin ileri karakol olmadaki görev alanları genişletilmiştir.

    Ülkemizin dış politikası bu zemin üzerinde geliştirilirken, içte de 24 Ocak kararlarının uygulanmasına hız verildi. Bu kararlar “ekonomik önlemler paketi” değil, ekonomik felaketler paketiydi. Alınan kararlarla her türlü fiyat denetimi kaldırıldı, paranın değeri dalgalanmaya bırakıldı, günlük kur uygulamasına geçildi, yabancı sermayenin gelişini cazip kılacak bir dizi tedbirler alındı. Böylece döviz gelirlerinin artırılacağından, enflasyonun düşürüleceğinden, gelir dağılımında dengenin sağlanacağından ve nihayet işsizliğin azaltılacağından dem vuruldu. Bütün bunlar serbest piyasa ekonomisi vaadleriyle süslendirildi.

   8 tarzda düzlüğe çıkamayacağı belliydi. Başlangıçta zorlamalarla bazı alanlarda konjöktürel iyileşmeler görüldüyse de, bunun yanılgıdan başka bir şey olmadığı kısa sürede anlaşılacaktı; enflasyonun tırmanışı engellenemedi. Paranın değeri giderek düştü. Reel gelirler ve ücretler enflasyon canavarına yedirildi. Günlük kur ve serbest faiz uygulaması holding bankalarının gücüne güç katarken, devlet sektöründen çekilen subvansiyonlar, holdinglerin emrine sunuldu. Üretimde iç pazar ihtiyacı neredeyse unutulurken, dış pazar ihtiyacı temel alındı. Üretim ve yatırımlarda beklenilen artış sağlanamadı. Enerji açığı büyüdü. Devlet sektörü sanayi, bankacılık ve ticaret alanlarındaki en kodaman kesimin hizmetine sunuldu. Özelleştirme adı altında tarım, dış pazar ihtiyacına göre şekillendirilerek bir avuç yerli ve yabancı tekellerin yağmasına terk edildi. Ürün taban fiyatlarının düşük tutulması bir yana, zamanında yapılmayan ödemelerle küçük üreticilerin kazançları enflasyona yedirildi. Orta ve küçük üreticiler yoksullukla karşı karşıya bırakılırken, küçük ve orta boy işletmelerde iflaslar doruğa ulaştı. Tekelleşmede o kadar ileriye gidildi ki, banka ve sanayi alanında dahi bir kaç holding iflas ettirildi. Süngü ve dipçik zoru da kullanılarak sanayi ve bankacılık birkaç holdingte toplandı. Ordu, OYAK aracılığıyla tekelci güçlerle içiçe geçti. Böylece devlet yönetiminde zaten söz sahibi olan Ordu, ekonomik ve mali alanda da yetkinleştirilmiş oldu. Bunlara paralel olarak MİT, polis, ve atmışlı yıllardan itibaren varlığını hissettiren, 12 Eylül’le birlikte perde arkasında kalmaktan çıkartılan kontgerilla, artık kamuflaja gerek duyulmadan devletin üst düzeyinde yeniden örgütlendirildi. Bu durum anayasa ile adeta kurumaştırıldı.

    Atatürkcülük adına yapılan bu türden köklü değişiklikler, cumhuriyet ve laiklik ilkelerinin yerine faşist diktatörlüğün ilkelerini koyarken, uygar ülkeler topluluğunun bir üyesi olma şiarı yerini, Amerikan mandacılığına bırakmıştı. Ortadoğu’da Suudi Arabistan, Ürdün, Basra Körfezi vb. ülkelerde her türlü gericiliğin ABD desteğinde yaşam bulduğu biliniyor. Ümmetçilik, islamcılık vb. çağdışı yönetimlerle yönetilen bu ülkelerin ayakta kalmasına hayranlık duyan cunta, ABD’nin bir dediğini iki etmemeye özen gösteriyordu. Atatürk’ün kurduğu CHP, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu gibi örgütlenmeler yine Atatürkcülük adına kapatılıyor, yazı ve söylevleri dahi yasaklanarak, Osmanlılık, tarikatcılık, islamcılık ön plana çıkarılıyordu. Abdülhamit dönemini aratacak cinsten bir itaatçılık, hafiyecilik kolgeziyordu. Öyle ki, sokakta gezme bile bir kurala bağlanmıştı; insanlar, “Türklüğün yüceliği ve doğruluğu” üzerine duyduğu her marşta ve her ezan sesinde sokak ortasında taştan heykel gibi durmak, gördükleri her subaya, her askere ve polise selam vererek hazır duruşa geçmek zorundaydılar. Cumhuriyet ile birlikte gelişmeye başlayan vatandaşlık kavramının yerini, ümmetçilik kavramı almıştı. Mezhep farklılıklarına bakılmaksızın cami yada mescit açılmayan köy neredeyse bırakılmadı. Yol, su, elektirik ve sağlık hizmetleri için kolunu dahi kıpırdatmayanlar arasında cami inşatı yarışı görülmedik boyut aldı. Cami inşatı, inşaat sektörünün neredeyse en büyük bölümünü oluşturmaya başladı. Alevi köylerine inadına görkemli camiler dikildi ve halk namaza zorlandı. Her mahalleye, köye ve her mezraya kuran kursları açıldı. Demeçler, Kurandan ayetlerle süslenerek verilmeye başlandı. Kısaca; yüzyılın son çeyreğinde en kapsamlı ve en örgütlü islamcı akım, bizzat Ordu, devlet eliyle geliştirildi. Tam anlamıyla zaten uygulanmayan laiklikten adım adım uzaklaşılarak, adeta şeriatçı devletin temel direkleri yükseltilmeye başlandı. Toplumu, ulusu kurtarma adına iktidara el koyanlar, toplumu, ulusu çağdışına itiklemek için en gerici yöntemleri egemen kılmanın savaşımını verdiler.

    Başından beri belirttiğimiz bu çağdışı islamcı-faşist uygulamalarla cuntacılar, devlete kulluk ve kölelikte kusur etmeyen putlaştırılmış bir toplum yaratmak istediler. Üzerine ölü toprağı serpilmiş bir Tükiye’den yana çıkmayan, konuşmaktan ve düşünmekten yana direnmekte ısrar edenler ise, ya katledilerek ya da ağır hapis cezalarıyla her türlü baskı ve tehditlerle susturulmak istendi. Bu yöntem, susmak istemeyen sıradan vatandaştan bilim adamlarına, aydınlara kadar herkese uygulandı. Kurulan Yüksek Öğretim Kurumu, yüksek okul ve üniversitelerin başında demoklesin kılıcı oldu. Daha doğrusu, hemen her alanda Amerika Birleşik Devletleri’nin stratajik çıkarları için ne gerekiyorsa o yapıldı.

    Her alanda estirilen korkunç terör ve baskıya rağmen, gerek içten, gerekse de uluslararası kamuoyundan gelen baskılar sonucu, 6 Kasım 1983’de genel seçimlere gidil- di. Cuntacıların çizdiği sınırlar çerçevesinde MDP (Milli- yetçi Demokrat Parti), ANAP (Ana Vatan Partisi), HP (Halkçı Parti) kuruldu. Kuruculardan milletvekili adayla- rına kadar herkes generallerin onayı ile belirlendi. Bu partilerden hiçbiri de gerçek bir demokrasiyi hedefle- meyi amaç edinmedi. Çizilen çerçevede oluşturdukları proğramlarını, yine cuntanın insiyatifi altında uygula- makla yetinmeyi temel aldılar.

    Eski MESS başkanı, 24 Ocak kararlarının baş mimarı Turgut Özal’ın kurduğu Ana Vatan Partisi, seçimlerden galip çıkan parti oldu. ANAP, ABD’nin de onay ve desteğini alan bir partiydi. Cuntacıların açıktan desteklediği, daha doğrusu, generallerin partisi MDP, yenilgiye uğradı. Bu seçimler de HP bile 30% oranında oy alabildi. Her şeye rağmen seçim sonuçları, emekçi yığınların cuntacılara karşı tepkisini göstermesi açısından çok önemliydi.

    Yapılan genel seçimler sonucu bir meclis oluşturulmuştu ama, Milli Güvenlik Kurulu üyelerini de kapsayacak biçimde kurulmuş “Cumhurbaşkanlığı Konseyi” meclisten çıkacak her kararı onaylama yada veto etme yetkisine sahipti. Garnizon komutanlarına, valilere ve polise her türlü hareket serbestisi tanınmıştı. Askerlerden ve tarikat üyelerinden oluşturulan Devlet Güvenlik Mahkemeleri, sıkıyönetim mahkemelerinin yerine geçirilmişti. Heberleşmeden dolaşım özgürlüğüne kadar tüm kişisel ve toplumsal özgürlükler bunların denetimi altına alınmıştı. Basın-yayın, grev, toplu sözleşme vb. alanlarda özgürlüklerden bahsetmek seçimlerden sonra da olanaklı değildi.

    Özal, ağırlıklı olarak Fredmancı ekonomik tedbirleri uygulamaya devam etti. ABD ve Avrupa ülkelerinde yapısal krizlerin yaşandığı dönemde Özalvari şok metodlarla Türkiye’nin krizden çıkması düşünülemezdi. Tükiye’ye “çağ atlatma” iddiasında olan Özal önderli- ğindeki ANAP, ortaya çıkardığı kara tablo ile çağdışılığı egemen kılmıştır. Öyle ki, 1987’ye gelindiğinde Özal bile yarattığı canavardan korkmuş, kaçışın arayışları içine girmiştir. Çağ atlama demogojisi, özünde kapkaçcılıkla holdingleşmeden başka bir şey değildi. Uygulanan ekonomik modelin sonuçlarına bir göz atıldığında, Türkiye’nin nerelere getirildiği biraz daha yakından görülecektir.

    Özal iktidarı döneminde işsizlik dört kat daha artmıştır. İş ve İşçi Bulma Kurumu kayıtlarına göre, ülke genelinde işsiz sayısı 86 yılı itibarıyla bir milyonun biraz üzerinde gösterilmektedir. Ama buna kargalar bile güler. Çünkü, gerçek işsiz sayısı 7-8 milyonun üzerindedir. Elbette bu sayıya, çalışıyor görünüp de çalıştığı işten geçimini yeterince sağlıyamayanlar dahil değildir. Kürt halkı üzerinde piyonlarla uygulanan korkunç baskı ve terör sonucu Batı’ya göç edenlerin sayısı bu dönemde neredeyse iki milyonu geçmektedir. Kaldı ki, Özal’ın istatistiklerle ne kadar oynadığını tartışmaya gerek bile yoktur. 50-60’lı yıllarda halledilmiş olan tüberküloz vb.salgın hastalıklar, düzensiz göçler ve artan işsizlik sonucu sağlıksız yaşam koşullarında yeniden başgöstermiş ve her geçen gün yaygınlaşmıştır.

    Yine bu dönemde 40 kat arttırılan kiralar sonucu oturdukları dairelerini terkederek, bir gecekonduya bile taşınamayacak kadar yoksullaşan halk, İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük metrepol kentlerde tenekeden barakalar içinde yaşamaya itilmiştir. Öğretmen ve diğer birçok meslek gurubundan çoğu memurlar da kiralarını ödeye- mez duruma düşürülmüş, ayakkabı boyacılığı, simit satıcılığı vb.ek işlerle geçinmek zorunda bırakılmışlardır. Ücretlilerin ve maaşlıların eline geçen para, 70’li yılların ortalarında alınan parayla aynı orandadır. Ya 62 kat artan kayıtlı fahişeliğe, üç kat artan intihar ve akıl hastalık- larına ne demeli? Ekonomik alanda yaratılan bu yoksul- laşma, ahlaksal çöküşü de beraberinde getirmiştir. Bu öylesine bir çöküş ki, Brezilya ve Meksika başta olmak üzere Latin Amerika’nın birçok ülkelerinde olduğu gibi, çocuklar bile ekmek parasına satılmaya başlanmış, fahi- şeliğe zorlanmışlardır.

    Özal iktidarı döneminde holdingler alabildiğince palazlanmıştır. Toplam nüfusun 10% oluşturan bir avuç zengin takımı, gayri safi milli gelirin yüzde 40,7’sini alırken, nüfusun 20% oluşturan en alt kesim yüzde 3,5 gibi gülünç bir pay almaktadır. Bu azgın bir sömürünün vardığı boyutları gösteriyor. Gayri safi milli gelirin bu derece adaletsiz dağıtımında Türkiye, dünyada sondan ikinci gelerek, rekor kırmaktadır. Bu tablo, 15 Ağustos 1984 provakasyonuna neden gerek görüldüğünü ortaya koyar.

    Yine aynı yıllarda, Türkiye’yi, Avrupa’nın ‘tarım ambarı’ yapma iddiasının geçerliliğini h?l? koruduğunu söylüyorlardı. Hemen her dönemde olduğu gibi Özal’da, küçük ve orta üreticilere, genel olarak köylülüğe refah, aydınlık dolu bir gelecek vereceğini söylüyor, ama bunun ancak 24 Ocak kararlarının uygulanmasıyla mümkün olacağının altını çiziyordu. Ama madalyonun öbür yüzü, yani uygulama bambaşkaydı. Tarımın milli gelirden aldığı pay, 1979’ da yüzde 24,33 iken, bu 1986’da yüzde 18,09’a inmişti. Ürün alımlarının desteklenmemesi, tarım girdilerine subvansiyon ayrılmaması veya girdilerin çok pahallı tutulması, tarımda verimliliği alabildiğine düşür- düğü gibi topraktan kopuşu da hızlandırdı. Bu durum en çok büyük toprak sahiplerinin işine yaradı. Şaşkın ve çaresiz küçük toprak sahibi köylüler, topraklarını hiç pahasına satarak büyük şehirlere göç etmek zorunda kaldılar. Ayrıca, tarım yapılan topraklardan dönüm başına elde edilen ürünün de azaldığını unutmamak gerekir. Dolayısıyla Türkiye “tahıl ambarı” olma yerine, dışarıdan tahıl ithal eder hale getirilmiştir.

    Tarımda gelirler düşerken, sanayi alanında da herhangi bir atılım yapılamamıştı. 1980’den önce imalat sanayinin genel yatırımlar içindeki payı yüzde 30 iken, 1986’da bu oran yüzde 18,2’ye kadar düşebilmiştir. Zaten Türkiye sanayisinin içinde bulunduğu durum, özellikle dışa bağımlılık oranı dikkate alındığında, 24 Ocak kararları doğrultusunda uygulanan ekonomik politikayla sanayide büyüme sağlanamazdı. Oysa alınacak birçok tedbir bir yana, sadece hayali ihracatcı kesimlere sağlanan mali olanaklar tam kapasite ile çalışmayan veya kapanmış olan fabrikalara sunulmuş olsaydı, sanayi küçümsenme- yecek bir ivme kazanabilinirdi. Ama bunlar yapılmadı, tekrar başlanılan noktaya gelindi; bütçe açığı büyüdükçe büyüdü, dış borçlar 40 milyar dolara yaklaştı, enflasyon körüklendi, fiyatlar yükseldi. Sıkı para politikası adı altında, “kağıt parçası” politikası yaygınlaştırıldı. Rantçı- ların milli gelirden aldığı pay oranı yüzde 64’ü aştı. Öyle ki, rantçılık yatırımcılığın önüne geçirildi. Özellikle inşa- at, arsa spekülasyonculuğu ve turizm alanlarında vurgun- culuk akıl almaz boyutlara ulaştırıldı. Sanayi yatırımcılığı adeta riskli hale getirildi. Tüm bunlara ek olarak askeri harcamalara ayrılan yüksek meblağlarla ekonomi daha bir çıkmazın içine sürüklendi.

    İşte 24 Ocak kararlarıyla sözümona serbest pazar politikasına  geçişin yolaçtığı sonuç; zaten istikrarsız olan yapıdan daha yetkin bir istikrarsızlık üretmekten başka bir şey olmamıştır.

    Ama tüm bunlar, sınırlı da olsa sivil bir hükümete geçişin emekçi yığınlar açısından anlamını hiçe sayma- mızı gerektirmez. 

  

SİVİL SİYASİ İKTİDARA GEÇİŞ VE

APOCU PROVAKASYONLAR

    Seçim yapma kararı alınmasına neden olan etkenlerden biri de, cuntanın fiilen yönetimi elinde bulundurduğu dönemde yükümlülüklerini içte ve dışta zaten ana hatlarıyla yerine getirmiş olmasından kaynaklanıyordu. Emperyalist-kapitalist sistemin Türkiye ayağı sağlama alınmıştı. Kemerin bir delik ileri genişletilmesinde artık sakınca görülmemişti.

    Cuntanın seçimlere giderek güdümlü sivil bir hükü- metin kurulmasına razı olmasının bir nedeni de, emekçi halk yığınlarının muhalefetini ve egemen güçler arasın- daki çıkar çelişkilerini sürekli dipçikle daha uzun bir süre baskı altında tutamayacağını kavramış olmasıydı.

    6 Kasım 1983’te yapılan seçimden ANAP tek parti iktidarı çıktı. ANAP siyasal ve ekonomik anlayışı gereği çizilen çerçevede hareket etmekten rahatsızlık duymuyor, tersine ordu desteğine sahip olmayı amaçları için bir fırsat biliyordu. Sahip olduğu bu olanağı esas olarak halka, zaman zaman da bazı burjuva muhalefet çevre- lerine karşı ustaca kullanıyordu.

    Öbür yandan, seçimle iş başına gelmiş hükümetten yığınların istemleri, beklentileri vardı. Halkın taleplerini karşılamaya yönelik uygulamalar içine girme, belirli oranda demokratik açılımları zorunlu kılıyordu. Demok- ratikleşme bir avuç holdingcinin işine gelmiyordu. Zaten en başta generaller geliştirdikleri düzende en ufak bir delik açtırmıyacaklarına dair tehditlerini açıktan dile getiriyorlardı. Bu nedenle kendilerine içte ve dışta nefes aldıracak, yani bir taşla iki kuş vurduracak bir araç gerekiyordu. Tekelci burjuvazinin en kodaman kesimle- riyle ordu ve ABD, geçmişe göre hafifletilmiş bir tür baskıcı süreci seçime rağmen mümkün olduğu kadar uzun tutmayı istiyorlardı. Bunu sadece içte yaşanan sorunlardan dolayı değil, uluslararası, özellikle de SSCB etkeni ve Ortadoğu’da güçler dengeleri açısından gerekli görüyorlardı. İşte bu noktada Apocular yoğun biçimde sahneye sokuldu.

    Hazır kıta bekletilen Apocular, devreye girebilmek için çoktan bahanelerini bulmuşlardı. Onlara göre her şey kandırmaca; burjuvazi her şeyi yapmaya muktedir ‘ilahi’ bir güçtü, hiç bir biçimde engellenemezlerdi. Sivil kurumlar, siyasal örgütlenmeler hemen her şey burjuvazinin isteği doğrultusunda yapılıyordu. Sosyal koşulların, yığınların dayatmaları sonucu burjuvazinin geri çekilmesi diye bir şey sözkonusu olamazdı; 

     “Gelişmiş bir burjuva devlet görünümünde (Ne demek acaba? Çözümlemek çok zor!BN) örgütlenen siyasal yapıda, sivil kurumların hiç bir işlevi yoktur; burjuva demokrasisini asla uygulamazlar ve ancak militarizmi gizlemeye yarayan perde görevini görürler.” (PR, s. 37)

    Apocuların 1984’de “muhteşem direniş”diye ilan ettikleri Şemdinli, Uludere ve Eruh baskınları bu anlamda egemen güçlerin cansimidi oldu. Böylesi bir çıkışın Türkiye, bölge ve uluslararası konjöktür açısından ele alındığında kimlere ve nasıl hizmet ettiği çok daha iyi anlaşılır. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, içinde bulunu- lan ortam, Türkiye’de silahlı mücadele geliştirmeye elverişli değildi. Devrimciler silahın bir oyuncak olmadığını çok iyi bilirler. Silahı mutlaklaştırma, diğer mücadele biçimlerini görmemezlikten gelme gibi bir hatanın içine düşmezler. Devrimciler hiç bir zaman “kanlı devrim” nutukları atmamış, böyle bir iddiada bulunmamışlar ve bulunmazlarda. Silahı her sorunu çözümleyici güç olarak kabul etme, insan faktörünü hiçe sayma, her zaman gericilerin, karşı devrimcilerin anlayışı olmuştur. Bizler mümkün olduğunca silah kullanmamayı, olabildiğince barışcıl, uzun vadeli, sabırlı mücadele yöntemlerini temel alırız. Tetiğe basılırsa ‘direniş vardır’, basılmazsa ‘direniş yoktur’ yönlü sığ bir anlayışın sahibi olamayız. Ama Apocu baylar, eylemliliği ve örgütlülüğü kan dökmekle eşdeğerli görüyorlar. Her hareket biçimi ve davranışları, emekçi yığınarın demokrasi ve özgürlük mücadelesinin önüne dikilmiş bir barikattır.

    Dönemler arası farklılıkları kabul etmeme, dolayısıyla değişen sosyal, siyasal vb. koşulları gözardı ederek kör bir şiddetten medet umma, dürtüklenen PKK’ye özgü bir durumdur. Oysa seçimlerin yapılması ve ANAP’ın iktidar olması, düzende bir gediğin açılması demekti. Apocular için böylesi değişikliklerin hiç bir anlamı yoktu. Bayların düşüncelerine göre silah, her şeyin sihirli çözüm anahtarıydı. Partileri ve seçimleri, ortaya çıkan değişiklikleri sadece bir görüntüden ibaret olduğunu söylüyorlardı. Kitleleri buna inandırmak için de, ezbere Kuraan okuyan tekke müritleri misali avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı. Kürdü Kürd’e kırdırmanın ‘teorik’ alt yapısı hazırlanıyordu;

     “Türk kapitalizminin geldiği bu aşamanın bir gereği olarak, “demokrasiye dönüş” ya da “demokrasinin geri geleceği” söz ve anlayışları, cuntacılar açısından tam bir ikiyüzlülüktür; askeri yan yeniden maskelenebilse de Türkiye'de faşist rejim işbirlikçi-tekelci Türk burjuvazisi yıkılana kadar sürekli olacaktır ve olmak zorundadır” (Weşanên Serxwebûn Yayınları, KZR, s. 206)

     “Halk devrimiyle yıkılana kadar böyle kalıcı bir biçimde kurumlaştırılmaya çalışılan faşist diktatörlükten "burjuva demokrasisine geri dönüleceğini" vaaz etmenin ve beklemenin kime hizmet edeceği oldukça açıktır” (Weşanên Serxwebûn Yayınları, FKMBCÜ, s. 29)

    Her şeyden önce 6 Kasım seçimleri cuntanın toplumdan onay almadığını ve destek bulmadığının bir göstergesiydi. ANAP, her ne kadar demokratik halk muhalefetinin gelişmesi karşısında, ordunun desteğine ihtiyaç duyan bir güç olsa da, bir takım farklılıklar taşımadığı anlamına gelmez. Burjuvazinin Türkiye’de ortaya çıkış ve gelişme koşullarına bakıldığında, böylesi tavırlar içine girmesi karakterine uygundur. Ama her şeye rağmen ANAP’ın hükümet oluşu, cuntacıların oluşturmak istediği kurumlaşmanın reddi ve iktidarlarının tek alternatif olmadığının göstergesiydi. Bu ister istemez cuntanın oluşturmak istediği düzene karşı seslerin yükselmesini, eleştirilerin açıktan yapılmasını getiriyordu. Ayrıca, burjuvazi içindeki çelişkilerin daha açık ve net hale gelişinin ifadesiydi. Nitekim burjuva muhalefetleri, Demirel’in ve Ecevit’in takındıkları tutum, devrimci güçler açısından dikkatle değerlendirilmesi ve kullanıl- ması gereken önemli araçlardı. İşçi sınıfı ve diğer emekçi yığınlar açısından bu dönemde, bir anlamda kendini arama, geçmişini irdeleme, içinde bulunulan koşulları sorgulama, değerlendirme ve yeniden toparlanışı sağlıyarak düzen değişikliği getirecek yöntemleri, taktikleri geliştirme arayışı ağır basıyordu. 12 Eylül’den sonra, şu veya bu eğilimin tek başına ve dıştan bir takım empozelerle emekçi yığınlara yön vermesinin olanaklı olamayacağı artık net olarak açığa çıkmıştı. Bu dönemde devrimci siyasal oluşumların, örgütlenmelerin dikkat etmesi gereken önemli noktalardan biri de, burjuva kanatlarının yürüttüğü muhalefetin peşine takılmadan, anti-faşist, anti-emperyalist yelpazede yer alan tüm kesimlerin çıkarlarını ifade edebilecek politik bir atılım içine girmekti. Zaten Doğru Yol Partisi, Sosyal Demokrat Partisi ve Demokratik Sol Partisi gibi bujuva muhalefet çevreleri denenmiş, yıpranmış güçlerdi. Bunların hem kitlelere yönelik söylemlerinde yeni bir şey yoktu, hem de ciddi olmadıkları bilinmekteydi. Ama bu dönemin çok zorlu, çetin ve bir dizi iniş çıkışlarla dolu olacağı, slogancılığa, sözde sosyalist bilinç götürme adına dar gurupculuğa; birkaç kişinin biraraya gelerek halk adına karar verme surumsuzluğuna, hele hele maceracılığa yer vermiyeceği açıktı. Görev; emekçi yığınların en basitinden en karmaşığına kadar tüm sorunlarına eğilme, en basit güncel problemlerden hareketle dönemin koşullarına uygun siyasal araçları kullanarak birleşik bir önderliği yaratmaktı. Ancak bu koşullarda, kitlelerin demokratik istemlerinin burjuva muhalefet çevrelerince istismarının önüne geçilebilinirdi.

    Apocular için bunların hiç bir anlamı yoktu. Onlara göre Kürt halkı, uzayda keşfedilmemiş bir yerlerde duruyordu ve paşa gönüllerince de istedikleri gibi davranabilirlerdi. Nitekim öyle de yaptılar. Bayların, adına “gerilla mücadelesi” dedikleri, özünde CIA’nın ve yerli işbirlikçilerinin emir-komutasında olan kavgayı başlatmaları, Türkiye’de ve bölgede bir dizi derin istikrarsızlıklar yaratmaya yönelikti. Amaçlanan; dönem- sel ve uzun vadeli çıkarlara hizmet edecek karkaşalık yaratmaktı. Yaşanılan dönemin koşullarında,  düzene karşı çıkma adına, Apocuların öne sürdükleri iddialar dikkate alınırsa, kimlere ve niçin hizmet ettikleri daha iyi anlaşılır. 

    PKK’nin silah patlattığı dönem, burjuva cephesinde bir toparlanmanın yaşandığı ama buna karşın, emekçi yığınların saflarında egemen yan olarak arayışın ağır bastığı bir dönemdi. Sendikalaşma bir tarafa, dernek çalışmalarının bile önüne geçildiği, yığınların yeni bir atılıma henüz hazır olmadığı bir dönemdi. Ama Apocular için bir halkın geleceği hiç önemli değildi. Onlar için karanlık güçlerin dayattığı provakasyonları ne pahasına olursa olsun hayata geçirme sözkonusuydu. ABD emperyalizmi ve yerli işbirlikçi kanadın Türkiye için biçtiği rol, başka türlü hayata geçiremezdi.

    Böylesi bir çıkışın, tüm sınıf ve tabakalarda olumsuz yönde bir etki yaratacağı bilinen bir gerçekti. Başta işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçi yığınlarca tepkiyle karşılandı. Nitekim, bunu çok iyi bildikleri için, kendi- lerine teorik kılıflar aramaya koyuldular. Böylesi koşul- larda bulacakları teorik kılıf, doğal olarak işçi sınıfının gücünü, önderlik rolünü reddetmeden başka bir şey olmayacağı açıktı. İşçi sınıfının oynamakta olduğu ve gelecekte oynayacağı rolü inkâr etmekle kalmıyorlar, Çar ve Çan Kayşek vb. babalarına taş çıkartıtcasına işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin düşmanı olduklarını tüm sırıtkanlıklarıyla ortaya koymaktan çekinmiyorlardı. Yayınlamış oldukları kitap ve gazetelerine bakıldığında, bunlar çok açıkça görülür. 

    İşçi sınıfı ve tüm emekçi yığınları ihanetci, dolayısıyla silahla karşı koyulması gereken güçler belirlemelerinden sonra, ister istemez geriye tek bir şey kalıyordu, o da; sınıfdışı kesimle çapulculuk yapacaklarını çok geçmeden ilan etmekti. Yani ne pahasına olursa olsun tüm emekçi yığınların örgütlenme çalışmalarının önüne geçmekti. Nitekim yapılan da o oldu. Kitleler daha katmerli bir baskıya terk edildi. Bu seferki baskı tek kanattan değil, aynı merkezin iki kanadı taraftan yapılıyordu. Baskı ve göç, sadece yeni dönemin bilinen köşe dönücüleriyle gerçekleştirilmiyor, aynı zamanda planlı bir biçimde Apocu kolluk kuvvetlerince de gerçekleştiriliyordu. PINARCIK, TAŞDELEN, İKİKAYA, ÇEVRİMLİ ve daha birçok yerde çocuk ve kadınlara yönelik yaptıkları katliamlarla, Apocular gerçek kimliklerini hiçbir tartış- maya yer bırakmayacak biçimde ortaya koyuyordu. İşledikleri cinayetlerden duydukları sevinci açıktan dile getiriyorlardı;

    “Pınarcık gerçeşinde bir kez daha ortaya çıktığı gibi, Kürdistan'da ihanete yaşam tanınmayacak ve hainler de cezasız bırakılmıyacaktır”(Berxwedan,Temmuz,1987.s.3

    Bu durum karşısında yıllardan buyana ABD emperya- lizminin yalaklığını yapan, onun artıklarıyla büyümeyi meziyet edinmiş vurguncu, rantçı güçler çok rahat hare- ket ediyor; feodal çıkar çelişkilerini, aşiretsel bölünmüş- lüğü ve mezhepsel farklılıkları kullanarak toplumsal yapıda varolan çöküntüyü ve çelişkileri daha da derin- leştiriyordu. İttifak halinde her iki taraftan geliştirilen baskı ve yoğun sömürü altında halk, en ufak taleplerini dile getirmekten men ediliyordu.

    Yine sorumlu devrimci bir güç, ciddi bir çıkışı gerçekleştirirken, diğer parti ve guruplarla sıkı ittifak ve dayanışma içinde olmaya özen göstereceği gibi, Türkiye genelinde içinde bulunulan konjönktörü çok yönlü gözönünde bulundurmak zorundaydı. Kaldı ki 12 Eylül hareketi, kökene bakılmaksızın veya bölge ve milliyet ayrımı yapılmaksızın, tüm emekçi yığınların birlik ve dayanışma içinde düzene karşı mücadelesinin ne kadar gerekli olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştu. Böylesi bir birliğin olmadığı koşullarda, sonuç alıcı bir hareketin içine girilemeyeceği ve dolayısıyla tekelci egemen güçlerin kolay yönetir konumda kalmasına hizmet edileceği bilinen bir gerçekti. Nitekim günümüzde PKK aracılığıyla yaratılan dumanlı ortamda, yönetir durumda olan güçlerin birçok alanda girdiği istikrar- sızlığa rağmen, rahatça yönetmeye devam etmeleri bir yana, güçlerine güç kattıklarını görmekteyiz. Zaten Türkiye’de burjuvazinin tarihi, bir anlamda da, entrikalar ve korkular yaratma tarihidir.

    Apocular, emekçi yığınlarının örgütlenme, demokrasi ve özgürlük kavgasının önünde engel oldular. Türkiye genelinde çağdışılığın, her türlü gericiliğin gelişip güç- lenmesine ellerinden gelen yardımı yaptılar. Emekçile- rin, sosyalistlerin kıyımına, kıyımdan arta kalanların hapishanelere gönderilmesinin motor gücü haline geldi- ler.

    Ağızlarından düşürmedikleri onbeş yıllık sözüm ona savaş sonucunda bir metre karelik bir alanı elde tutma başarısını sağlama bir tarafa, bir gerilla timini bile örgütlemekten aciz olduklarını kendi ağızlarıyla itiraf etmekteler. Bu durum  kontralar olduklarının da itirafıdır. Amerikan emperyalizminin ve yerli işbirlikçilerinin Türkiye’ye dayatmak istedikleri politikaların bir aracı olduklarını sonuçta Apocu güruhta itiraf eder noktaya gelmiştir.

    Bu noktada insan sormadan edemiyor; acaba bayların çizdikleri o meşhur hayali aşamalarının birinci evresi, daha ne kadar uzun sürecek? Birinci aşamaları bir adımlık mevzi kazandırmayıp onbinlerin yok olmasına neden olurken, diğer aşamaların nelere mal olacağını insan düşünmek bile istemiyor. Açıkcası; köy basarak, kadın, çocuk, genç, ihtiyar demeden halkı kurşuna dizme, haraç toplama, vermek istemeyenlerin, veremeyenlerin buğday tarlalarını yakma ve göçe zorlamanın adı gerilla savaşı değil, kabile dönemi eşkiyalığı ve çeteciliğidir. Daha doğru bir ifadeyle, Mau Mau, Unita ve Kızıl Kemer’lerin en piçleştirilmiş biçimiyle karşı karşıyayız.

    Evet, bu iddialarımızı doğruluyorlar. Halkın çıkarları için değil, en rezilce yöntemlerle edindikleri sermayele- rinin çıkarları için hareket ettiklerini bizzat kendileri söylemekte. Hazır reçete senaryolarla halkı aldattıklarını dile getirmekten çekinmemektedirler;

     “Kürdistan’da silahlı propaganda biçiminde başlıya- cak olan gerilla savaşı, bu görevlerin askeri ölçüde gerçekleştirilmesiyle birlikte gelişmiş gerilla dönemine girilecek... Türkiye’deki devrimci siyasal gelişmeler hızlanacak, Kürdistan’ın diğer parçalarındaki ulusal kurtuluşcu gelişmeler ve bunlarla olan ilişkiler güçlene- cektir (...) Gerilla savaşı böyle gelişmeleri ortaya çıkardığında (...) Kürdistan’da gerilla savaşı bir üst evreye, düzenli ve yarı-düzenli birliklerin hareketli savaşı evresine geçilecektir (...)Böyle bir aşama, (...) stratejik denge aşamasına geçildiği bir aşama olacaktır (....) Bu aşamada (...) Türkiye ve Kürdistan’da girişilecek halk ayaklanmalarıyla burjuva ordusu dağıtılabilecek,(....) Ama eğer böyle bir durum çeşitli nedenlerden dolayı gerçekleşmezse... Kürtler, eski meşhur geleneklerini uygulayarak dağlara çekilir, ilkel bir tarzda da olsa dağlarda varlıklarını koruyabilirler.” (Kürdistanda Zorun Rolü,s, 187-302-303-304)

    Anlamayan kafalar için tekrar vurgulamak zorundayız:  Halkın çıkarlarını temsil ettiğini iddia eden, ciddi devrimci mücadele yürütmek isteyen hangi güç, yukarı- daki gayri ciddi senaryoyu çizer? Bu senaryo karanlık güçlerin tezgahında hazırlanmış bir senaryodur. Halk için kavga verenlerin nihayi hedefi, kazanmaktır. Ama bayların amacı kazanmak değil, dağlara çıkıp pintilik yapmadır. Yani vurgundan edindiklerini az veya çok ellerinde tutma gayretidir. Çetelerle, hırsızlarla, mafya ve CIA’nın yol göstericiliğinde daha birçok istihbarat örgütleriyle içiçe bir yaşam sürdürmelerinin bir nedeni de budur. Sonuçta bu durumlarını gizleyemez hale geldiklerinden, halk için birşey yapmadıklarını, silahla oyun oynayıp durduklarını söylemekteler;

     “Hemen belirtelim ki, geçen yıllarda biz iyi savaş- madık, yani taktiğe göre savaşmadık.(Yani yeniden dağlara çekilmek için.BN.) Biz, aslında biraz savaşla oynadık. (Abdullah Öcalan, 12 Eylül Faşizmi ve PKK Direnişi, s. 478)

    Ve daha sonra da ;

     “Zafere güven, halka zaferi garantileme gibi garipten haber vermeye de niyetim yok” (Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, s. 223)

    İşte, Kürt halkına karşı işlenen ihanetin korkunç itirafları. Kahrolası asalak yaşamlarını sürdürebilmek için halkın kanını dökmeye devem edeceklerini ısrarla belirti- yorlar ve mümkün olan en fazla insanın yokoluşunu sağlamayı temel ilkeleri haline getiriyorlar;

     “Çok kan dökülmesi gerekiyor(...)milyonlarca insanın ölümü hiçbir şey değildir. Botan suyundan daha fazla kan akmalı, her dağda, her ağcın altında, her taş kovu- ğunda şehitler vermeliyiz”

    “Bozova'da su gibi akıttığımız kan, o çok bitek olan, ancak beslenemediği için çatlaklaşan topraklarında özgürlük tohumlarının yeşermesini sağlıyacaktır.” (Serx, sayı 42. s,6)

    İsmail Beşikçi’nin neden mezar doldurmakla ya da yoktan var etmekle bu kadar ilgilendiğini insan şimdi daha iyi anlıyor. Bay Beşikçi’ye sormak gerekir; atıfda bulunduğunuz ‘1984 atılımı’ milyonlarca insanın ölümü hiç bir şeydir, her ağacın altında, her taş kovuğunda bir ceset olmalı diyor ve daha su gibi kan akıtılacağını söylü- yor. Siz bunları daha ne kadar onaylamaya devam ede- ceksiniz? Kim böylesi bir pratiği onaylıyorsa, bir vampirden farkının olmadığını kabul etmelidir.

    Yazar, karşısında duran canlı örnek Abdullah Öcalan’ı bir tarafa bırakarak, Machiavelli’yi irdelemesi anlamlıdır. ‘Mezardan çıkan Kütlüğe’ bu kadar övgüler yağdırması demek boşuna değilmiş! Kan ve ceset, duygularına bu kadar mı sesleniyor demekten insan kendini alamıyor. Yine ‘...15 yılı aşkın bir zamandır süren bu gerilla mücadelesinin Kürt toplumunda çok derin, köklü ve yaygın değişiklikler yarattığı, siyasal kültürü arttır- dığı...’* derken, Pınarcık, Taşdelen, İkikaya, Çevrimli vb. katliamlarını kastediği açıkça ortada. Tarihte Kürt’ün Kürt’e karşı böylesi katliamlar yapmadığı ve bu anlamda bu tür katliamların bir ‘katkı’ olduğu doğrudur. Yapılan bu katliamların siyasal kültüre ne tür ‘olumlu’ katkılar yaptığını irdeleme Beşikçi’nin görevidir. Böylece bir buluşunu! daha açımlamış olur.

    Çatlaklaştığı iddia edilen toprakların kanla sulanma- sına övgüler yağdıran Beşikçi, böyle bir davranışı göste- rirken hangi etik ya da ahlâk kurallarıyla hareket ettiğine de açıklık getirmek zorundadır. İnsan ilişkilerinin tarihi süreç içinde deney ve tecrübelerine dayanarak belirlen- miş ahlâkın, kişilerin bencil çıkarlarına indirgenmesi sözkonusu olamaz. Kişiler insan ilişkilerinin belirlediği etik değerleri kabul edip etmemekte elbette özgürdür. Ama bu noktada da insanın bağımsız düşün- mesi ya da özgür olup olmaması gündemleşir. Özgür olmayan insanların özgürce düşünmesi, özgür davranış sergilemesi tabii ki mümkün değildir. Zaten böylesi insanlardan bağımsız davranışlar sergilemesini de bekleyemeyiz. O zaman Beşikçi, kendisine ve diğer insanlara karşı ahlâki yükümlülükleri yerine getirmekten uzak olduğunu, esir alındığını açıkça söyliyebilmeli. İçinde bulunduğu bu gerçeği itiraf ettiği anda doğal olarak eleştiri hakkım ortadan kalkar. Ama daha fazla popüler olmak, yani sırf adından söz ettirmek için özgürlüğünü feda edip gönüllü olarak PKK türü karanlık güçlerin emir komutası altına girmeyi kabul etmişse, o zaman söylenecek çok şey vardır. Ama etik değerleri ayaklar altına almada gönüllü olduğunu açıkça itiraf ediyor. Bunun en keskinleşmiş kanıtı da, ‘...Apo’ları çoğalmak gerekir... Onlarca, yüzlerce Apo olmalıdır.’ Çağrısıdır. Beşikçi, kıraldan daha kıralcıdır. Sedece Bozova’nın kanla sulanmasıyla yetinilmemesini, Harran’ ın ve daha bir çok ovanın, hatta tüm dağların da kanla sulanması yönünde yürüttüğü çabalara bakmak gerekir. Su gibi kan akıtılması için bir Apo’nun yeterli olamaya- cağını, bu nedenle birçok Apo’lara ihtiyaç duyduğunu hiç çekinmeden ilan ediyor. Üstelik bu çağrıyı yaptığı yer, Sağmacılar Cezaevi. Kolluk kuvvetlerinin himayesinde, Resul Altınok, Semir Güngör, Saime Aşkın, Suphi Karakuş, Mehmet Şener vb. daha bir çok devrimcinin katledilişine alkış tutarak, ’Viva la muerto!’*** diye avazı çıktığı kadar bağırıyor. Neyse, sloganını atmaya devam etsin...

    Ayrıca böylesi provakativ bir çıkış, ülkemizde işçinin, köylünün, tüm emekçi yığınların ekonomik ve siyasal taleplerini etkisiz kılmaya hizmet etti. Yürütülen demok- rasi mücadelesini uluslararası destekten yoksun bıraktı. Demokrasi ve özgürlük kavgası terörizmle özdeşir oldu. Avrupa ülkelerinde devrimci-demokrat kamuoyunun desteğinin geri çekilmesine neden oldu.

    Devrimci-demokrat tüm güçleri yok edilmesi gereken düşmanlar olarak gören Apocular, niyet ve amaçları kitleler nezdinde netleştikçe daha bir pervasızlaştı; bu sefer, açıktan, Saddam dahil Arap ve Avrupa emperyalist ülkelerinin istihbarat güçleriyle geliştirdikleri ilişkilerle, Kürt halkını bu güçlerin elinde paravana haline getirmeye çalıştılar. İşbirliği yaptıkları, daha doğrusu hizmetkârı oldukları istihbarat örgütleri tarafından PKK, günlük ve geçici çıkarlar için zaman zaman ileriye doğru dürtük- lendi veya geriye çekildi. Günlük değişen çıkarlara göre yönlendirilen bir kukla olduklarını artık inkâr edemez hale geldiler.

    Kürt halkı esrar, eroin kaçakçılığıyla ve mafya tetikçi- liğiyle, cinayetlerle eşanlamlı anılmaya başlanmıştır. İstanbul’da, Ankara’da, Diyarbakır’da, daha doğrusu her hangi bir yerde basit bir iş bırakma eylemine bile kuşkuyla bakılır oldu. Lüks bir dairede rahatça uyuya- bilmek, yumuşak koltuklarda televizyon seyretmek, telefon ve telsizlerle sağa sola talimatlar gönderebilmek için Türkiye’de demokrasi mücadelesini arkadan hançer- leyenler, bunun hesabını er veya geç vereceklerdir.

    Apocuların eylemlerinin yolaçtığı sonuçlar sadece bu kadarla sınırlı kalmamıştır Kuzey Irak’ta Saddam rejimine karşı yürütülen mücadelenin önünde nasıl engel oluşturdukları madalyonunu bir diğer yüzüdür. Bilindiği gibi İran’la Irak arasında savaşın başlamasıyla birlikte, Irak’ta demokratik güçler için tarihsel bir fırsat ortaya çıkmıştı. Bu iki ülke arasında ortaya çıkan çatışmanın doğurduğu boşluktan yararlanan Kürt ve Arap devrimci güçleri, Saddam rejimine karşı savaşımlarına yeni boyutlar kazandırarak çok önemli başarılar sağlamışlardı. Elbette bu durumdan, ABD ve Ortadoğu gericiliği fazlasıyla rahatsız olmaktaydı. Bölgede kontrolleri dışın- da gelişmeyi kabul etmeleri düşünülemezdi.   

    PKK, bölgeye adımını atmadan önce gerçek niyetini gizlemek için elinden gelen her türlü gayreti gösterdi. Bölgenin yurtsever güçlerine adeta yalvardı. Her türlü işbirliğine ve dayanışmaya hazır olduğunu söyliyerek kuzu postuna büründü. PKK için önemli olan gelişti- receği provakasyoların önadımı olarak K.Irak’a yerleşe- bilmekti. Bunun için gerekli her türlü vaadi bolkeseden verdi; hiçbir şekilde ve koşulda çatışmadan yana tavır almayacağına, birlikten başka bir amacının olmadığına sözverdi. Ama gerçek niyetlerini uzun süre saklayama- dılar.

    Apoculuk çeşitli düzenbazlıklarla bölgeye girdiği andan itibaren, geliştirdiği provakasyonlarla emperyalist güçlerin bölge üzerinde etkinliğini arttırıcı yönde yoğun bir çaba içine girmeye başladı. Saddam rejimine karşı direniş geliştiren güçlere karşı Apocular katliamlar geliştirmiştir. Bayların bölge halkının en acılı, en zor günlerinde nasıl çapulculuk ve yağmacılık yaptıklarını burada tüm ayrıntılarıyla değinmeye gerek görmüyoruz. Apoculuk, eylem, anlayış ve işbirlikçi karakteriyle prova- kasyonlarına teorik kılıf bulma çığırtkanlığını istediği kadar ayyuka çıkarsın, konumunu ve yüklendiği rolü örtbas etmesi olanaklı değildir. Yarım yamalak Kürtçe- leriyle Kürt olduklarını iddiadan hareketle, “Kürtlerin yaşadığı her yere gider ve istediğimi yaparım” tavrını ancak bir eşkiya, karanlık güçlerin elindeki maşalar gösterebilir. Devrimci olduğunu söyliyen hiç bir siyasal güç, bölgenin var olan siyasal ve sosyal gerçeğini gözardı edemez. Somut gerçekliği görmeyip, ellerine tutuştu- rulmuş global yaklaşım taktiğini sergilemesini, salt küstahlıkla açıklanması yeterli bir tavır değildir. Bölge halklarının demokrasi ve özgürlük mücadelelerine saygılı olmayı, onların içişlerine karışmamayı içine sindireme- diğinden, her gelişmenin merkezine kendini oturtmak istiyor. Bu bir devlet erki politikasıdır. Bu noktada PKK’ nin, bölgede hangi erki temsil ettiği açıkça ortadadır.

    Beşikçi’nin Kürt halkını ‘meftun’gösterme gayretlerini biraz daha açmada yarar olduğu kanısındayım. Bu nedenle 40’yıllardan 70’li yılara kadarki ekonomik ve siyasi uygulamalara kısaca değinmekte yarar var. Çünkü bu yıllar arasındaki mevcut taplo, Beşikçi’nin iddialarının tersini göstermekte.

EKONOMİK VE SİYASAL UYGULAMALAR

    1930 ve 1940’lı yıllarda Kürt toplumunda feodal üretim ilişkileri egemendir. Toplumda dini reislerin çok önemli rol oynadığı, aşiretsel yapının devam ettiği, feodal ilişki ağını ve hukukunu elinde bulunduran feodal beyliğin hüküm sürdüğü bir dönemdir. Doğal ekonominin devam ettiği bu koşullarda, halkın geçim kaynağı temel olarak tarım ve hayvancılıktı. Değişim ve iş bölümünün çok sınırlı olduğu bu dönemde, elde edilen ürünler yine halk tarafından işlenmekte ve tüketilmekteydi. Ortaya çıkan artı-ürün ağırlıklı olarak feodal beylerce gasp edilmekteydi. Pazar ile olan alışveriş çok sınırlı ve daha çok parayla değil, mal mübadelesiyle yapılmaktaydı. Feodal beyler nüfusun yüzde beşlik gibi çok sınırlı bir kesimini oluşturmasına karşın, ekilebilir toprakların yüzde kırkını ellerinde bulunduruyorlardı. Ekilebilir toprakların önemli bir kesimi de yarıcılık ve kiracılıkla daha küçük parçalara bölünmüştü. Angaryacılık en yaygın biçimde kullanılıyor, topraklar feodal beyler tarafından köylüyle birlikte alınıp satılıyordu. Bu sömürü çarkının içinde birçok aşiret ve dini reis büyük topraklara sahip olarak feodalleşiyorlardı.

    Tarımın yanısıra, hayvancılıkta önemli bir yer tutuyordu. Hayvancılık yerleşik köylüler ve göçebe aşiretler tarafından yapılmaktaydı. Çok ilkel koşullarda, modern besicilikten uzak yapılan hayvancılıktan fazla bir gelir elde edilmemekteydi. Zaman zaman başgösteren bulaşıcı hastalıklardan ve yem kıtlığından dolayı binlerce küçük ve büyük baş hayvan telef olmaktaydı. Hayvanların bakımı için tutulan çobanlar oldukça yaygın olmasına karşın, ücretle değil, karın tokluğuna çalıştırılıyor, yerleri ve konumları feodal hukuk kurallarınca belirleniyordu. Bölgede tarım ve hayvancılık ekonominin bel kemiğini oluşturuyordu

   1950’li yıllara gelindiğinde, getirilen yeni ekonomik ve mali uygulamalar, ister istemez pazar için üretimi zorlamıştı. Giderek devlet eliyle geliştirilmeye başlanan küçük çaplı sanayi yatırımları, alt yapı hizmetlerinin gelişme- sine neden oluyordu; su, yol, elektirik vb. içpazarı genişletecek uygulamalar özellikle çok partili döneme geçilmesiyle daha hız kazandı. Çünkü gerek Batı’da, gerek Doğu’da egemen güçlerin çıkarları çakışıyordu. Bu çakışma hiç belirtmeye gerek yok ki, tüm emekçi yığınla- rın insafsız sömürüsü yönündeydi. Gelişen kapitalist ilişkiler ortamında egemen güçler, banka kredilerinden mamul maddelerin dağıtımına kadar birçok alanda aracı rolünü yüklenmenin tadına çoktan varmışlardı. Hatta bu dönemde Ziraat Bankası’ndan dağıtılan kredilerin yarıdan fazlasını yine bunlar aldı. Ayrıca, bürokrasiye memur, işyerlerine işçi alımlarında feodal beyler söz sahibiydi. Feodallerin bürokrasi içinde etkin oluşu, küçük üreticiler ve esnaflar üzerinde de baskı ve denetim kurmasını getiriyordu. Doğrusu feodal beyler öylesine uyumlu hale gelmişti ki, Cumhuriyet Halk Partisi’nin yasallaştırdığı halde uygulamaya koyamadığı kısmi toprak reformunu, Demokrat Parti’nin gerçekleştirmesine ses çıkarmadılar. Zaten dağıtılan toprakların büyük çoğunluğu hazineye aitti ya da kullanıma açılması oldukça elverişsiz, değeri üzerinden yüksek fiyatlar ödenerek feodal beylerden satın alınan topraklardı. Böylece feodaller parasal olarak daha güçlü konuma getirildi.

    Duruma tam anlamıyla egemen olan ve her hangi bir tehlike gelmiyeceğinden emin olan devlet, sürgüne gönderdiği, mecburi iskâna tabi tuttuğu  feodal beylerin geri dönmelerine engel olmadı. Devlet, sürgünden geri dönenlerde dahil olmak üzere, genel olarak Kürt egemen güçlerinin ekonomik ve siyasal etkinliklerini tümüyle ortadan kaldırmamıştır. Batı’da olduğu gibi feodal beyle- rin etkinliğini kıracak yönelim içine girilmek istenme- diğinden, hiçbir dönemde ciddi toprak ve tarım refor- mundan yana tavır almamıştır.

    1940’lı yıllardan itibaren toplumsal yapıda ciddi değişmelerin ortaya çıkmadığını söyliyemeyiz. Kürt ege- men güçleri içinde ayrışmalar, yeni biçimlere bürünmeler kendini gösterdi. Vergi, askerlik vb. daha birçok konu- larda devletin tasaruflarına karşı çıkmama temelinde sağlanan bir çeşit uzlaşmayla feodal beyler, CHP’nin yaygın yerel örgütlenmelerinden belediye başkanlıkla- rından, parlemento üyeliğine kadar birçok alanda daha çok yer almaya başladılar. En etkin, en geniş nüfuza sahip olanlar parlementoya alınmakla kalmıyor, bakanlık koltuklarına dahi oturuyorlardı.

    Doğal ekonominin dağılma sürecine girişi, Kürt egemen güçlerinin kendi içinde ayrışmasını derinleştirdi. Tarıma makinanın girmesiyle birlikte büyük toprak ağa- larının önemli bir kesimi toprak kapitalisti haline geldi. Ellili yılların ortalarına gelindiğinde modern tarım yapı- lan çok sayıda  çiftlik ortaya çıktı. Yine birçok çiftçi makinali ve sulu tarıma geçerek zengin köylüler halina geldiler. Bu süreç 1960’lı yıllardan sonra daha bir ivme kazandı.

    Gelişen kapitalist ilişkiler ortamında, ticaret burjuvazisi hem nicel hem de nitel olarak kendini göstermeye başladı. Bölgede üretilen malları Batı’ya, Batı’da sanayi burjuvazisinin mamul maddelerini ve ithal malları bölge- nin pazarına aktarmada aracı rolünü yüklendiler. Avrupa ile direk ticari ilişki içinde bulunanlar bu dönemde henüz çok azdı. Ama banka kredileriyle desteklendiklerinden hızla büyüdüler. Elde ettikleri sermaye birikimiyle hisse senetleri, tahviller satın alarak veya ortaklıklar kurarak sermayeyi Batı’ya aktarmayı hem daha kârlı ve hem de güvenceli gördüler. İstanbul sanayi burjuvazisiyle bölge- nin tüketicileri arasında aracı rolü oynayan bu kesim, her zaman feodallerle uyum içinde oldu.

    Değirmencilikle, tuğlacılıkla ve ilkel tezgahlarla yapılan dokumacılıkla vb. uğraşan kesimlerin ise, dikkate değer bir sermaye birikimi sağladığını iddia edemeyiz. Daha çok kendi olanaklarıyla elde ettikleri sermaye ile ayakta kalmaya çalışan bu kesimin halka ciddi bir iş olanağı yarattığını da söyliyemeyiz. Genel olarak var olan sanayi devlete aittir ve onlar da küçük çaplıdır. Hammadde ve pazar ihtiyaçlarını karşılayacak birtakım yatırımlara gitmeleri zaten zorunluydu. İster istemez genel hizmetler sektöründe bir canlanmayı sağlıyan kara ve demir yolları ulaşım şebekesinin bölgede inşası bir de bu zorunluluktan kaynaklanıyordu.

    70’li yılların başlarına gelindiğinde egemen üretim biçiminin kapitalizm olduğunu söyliyebiliriz. Ama yine de, Marmara, Ege ve Akdeniz bölgeleriyle kıyaslandığında çok geri ve cılızdır; tarımda makinalaşmanın yanısıra, sanayi alanında devlet ve özel yatırımcılığın oranına bakıldığında, bu kolayca anlaşılır. Doğu ve Güney Doğu’da bu yıllarda kentleşme oranı %20’lerde seyreder. Her şeyden önce Kürt nüfusunun ağırlıklı olduğu bölgelerde okum yazma bilmiyenlerin oranı bu yıllarda bile %70’lerin üzerindedir. Zaten Türkiye genelinde okuma yazma oranı %70’dir. Bu rakamlar bile gelişen kapitalist pazar ilişkilerinin boyutunu göstermeye yeter.             

  

KÜRT HALKINI BİTMİŞ GÖSTERME VE AŞAĞILAMA

    Yukarıdaki verilerin temel alınmasına kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum. Görüleceği üzere, 1970’li yıllarda kapitalist pazar ilişkilerinin egemen olmasına rağmen, Kürt toplumu henüz köylülükten çıkmış bir toplum değildir. Asimilasyonu siyasi, sosyal ve ekonomik temellerden bağımsız ele alarak değerlendirmenin hiç bir bilimsel yanı olamaz. Asimilasyon politikasını tek yönlü düşünme, yani toplumsal yapıda ortaya çıkmış bir kaç örnekten hareketle, toplumsal yapının tümünü görmemezlikten gelme, ancak Beşikçi’ye özgür bir yöntemdir. Bu bir anlamda ağaçları görüpte ormanı görmeme gibi bir şeydir. Gerçeklere arka dönüldüğünde gerçekler ortadan yok olmazlar. Ama yazar ne yapıp yapıp, mevcut durumu, kafasında yarattığı kalıpla uyumlu hale getirmenin çabası peşinde. Kalıp ise malum; ‘Meftun.’ Bay Beşikçi, kafasında oluşturduğu kalıba uyum sağlatmak için bakın ne tür çabalar içine giriyor. Bu çabalar aynı zamanda kafa kargaşalığını da ortaya koymakta; ‘Kürdistan'ın hayal edilmesi bile mezara gömülmüş, mezar taşlarla doldurulmuş, betonlanıp kapatılmış...’ * Benzetmede hata olmaz derler ama bu benzetmeden başka her şeye benziyor. Kürsüyü ve mikrofonu hayatında ilk defa yakalama fırsatını elde etmiş birinin avazı çıktığı kadar slogan atmasına benziyor. Ne kadar çok slogan atarsam o kadar çok kitleleri ajite eder ve harekete geçiririm yanılsaması var. Biraz duygu sömürüsüyle karışık mesajlar vermek istemiş ama becerememiş. İsmini koyamadığı bir çorba ortaya çıkarmış. Aslında apolojetik düşünce tarzının içinden çıkılmaz halini sergiliyor. Bu nedenle de, olmayan bir şey için çaba yürütüyor ve her ne hikmetse olmayan bir şeyi varmışçasına bir kez daha yokettiriyor. ‘Türkiye, Türkleştirme programının tamamlanmakta olduğunu düşünüyordu.’* Görüleceği üzere yoktan varetmenin müthiş bir çabasını yürütüyor. Burada çok sinsice bir doğrulama var. Hayal edenler bitirilmişse hayalleri de bitirilmiştir. Kürt halkının bitirilmesinin hedeflendiği ve bu doğrultuda çok yönlü adımların atıldığı söylenmiyor. Kürt halkının artık bitmiş olduğu iddia ediliyor. Yani bir anlamda Amerika’da Kızılderilerin, Latin Amerika’da Mayaların konumuna düşürüldüğü keskin bir dille ifade ediliyor. Neredeyse bir kültür varlığı olarak Kürtlerin koruma altına alınmasını önerecek. Daha yakınımızdan bir örnek vereceksek, Keldaniler’le Kürtler’i bir tutuyor. Durum bu derece içler acısı ise, bu çaba ve telaş niye? Secere tut yeter. Beşikçi devlet adına bu yargıya varırken hangi somut delillerden yola çıktığını açıkça ortaya koymalı. Somut durum tespiti yapılırken, bu somut durumun hangi sosyal temellere dayandığını da açıklamak gerekir, üstelik istatistiki bilgilerle birlikte. Ayrıca Kürt halkını içleri taşlarla doldurulmuş ‘anıt’ mezarlarla birlikte anma, tehditin, korku salmanın bir başka biçimi. ‘Aman öcü var, susun, oturun oturduğunuz yerde’ demektir.

    Bahsettiğim kafa kargaşalığı, burada bilimsel verilere ulaşıp ulaşmamasından kaynaklanan kafa kargaşalığı değil, hareket ettiği sahanın kime ait olduğunun farkedileceğinden kaynaklanan korkunun verdiği kafa kargaşalığıdır. Çünkü resmi ideoloji gerçeğe sırtını dönerek ‘Bitti’ ya da ‘Mezara gömdüm’ diyor. Yazar da ‘Kürtler Türkleşti’ diye feryat ediyor. Metafizik düşünce doğrultusunda hareket etmenin bir yöntemi de budur.

    Oysa Beşikçi, politik bir tartışma yaptığının çok iyi bilincinde. Ama bunu bilinen kaygılarından dolayı açıkça dile getiremiyor. Politik bir tartışma, daha doğrusu çıkarlarına hizmet etmeyeceğini düşündüğü politik tartışmalar sözkonusu olduğunda, sosyoylojinin gölgesine sığınmayı adeta prensip haline getirmiş. Ama bu kaçış insanı kurtarmaz. Yine politik, hatta bilimsel tartışmalarda salt olgulardan ya da tesbitlerden hareket edilmez. Açıkçası bir olguyu tespit etmekle sorunlar çözülmez. Resmi ideoloji Kürtleri yok sayıyorsa bunun karşısına ‘hayır, Kürtler vardır’ teziyle karşı çıkma, resmi ideolojinin hareket ettiği zemini bölüşme demektir. Sistemin yükseldiği ekonomik ve siyasal zemine karşı tavır içinde olunmadığı sürece sistemle bütünleşme kaçınılmazdır.

    1970’li yıllara ait istatistikler temel alındığında Doğu ve Güney Doğu’nunu 1940 ve 1950’li yıllara nazaran çok ciddi değişimler geçirdiği görülecektir. Ekonomik ve sosyal yapıdaki değişimin toplumsal yapının katmanlarında ortaya çıkartığı mevzilenmeyi irdelemesi gerekirken, ‘Yok olma’ teranesini işleme ancak bay Bişikçi’ye özgü bir tavırdır. Çünkü sistemi değiştirmek için mücadele etme yerine, sisteme çeki düzen verme gayreti daha kolay bir yöntemdir, üstelik pek fazla risk taşımamaktadır. Bir toplumun %70’nin okuma yazma bilmediği koşullarda asimilasyonu önplana çıkarmada farklı amaçlar vardır.

    Bugüne kadar gelmiş geçmiş tüm iktidarların en başarısız olduğu bir alan varsa, o da, izlenen asimilasyon politikasıdır. Kaldı ki, halkın yüzde yüzü de Türkçe eğitim-öğretimden geçmiş okur ve yazar olabilirdi, olabilir de. Göçmen bir gruptan bahsetmiyoruz, tarihi, kültürü, diliyle, tüm toplumsal değerleriyle yerleşik bir halktan bahsediyoruz. Ayrıca, asimilasyonun temel alınmaya başlandığı dönemin özelliklerini dikkate aldığımızda, bu politikanın başarısızlıkla sonuçlanacağını da görürüz.

    Ortaçağ karanlığında yaşam sürdürmeyi, hangi dilde olursa olsun okuma yazma bilmeyen tek bir Kürdün kalmamasına yeğlemek açıkça Kürt düşmanlığıdır. Bu noktada, asimilasyon politikasından hareketle, ‘Bittik’i belirleyici faktör haline getirme yerine, toplumun dinamiklerini harekete geçirerek sisteme karşı yönelme temel alınmalıdır. Asimilasyon politikasını eleştirme başka bir şey, kapitalist üretim ilişkileri içinde şekillenen toplumsal yapı karşısında teslim olmayı önerme başka bir şeydir. Yani içinde bulunduğumuz koşullarda asimilasyon politikasıyla Kürt halkının yok edilemeyeceği ortadadır. Yazar, asimilasyon politikasını salt dile indirgemektedir. Asimilasyon salt dille sınırlandırılamaz. Yazarın, daha başından iflas etmiş bir politikayı başarılıymış gibi önplana çıkarmakla, bir dönemler Avrupa içlerine kadar etkisini hissettiren ‘Türkün gücü’nü göstermeye çalışmaktadır. Bu, korku üretme, açıkçası, korkutma, yıldırma politikasıdır.

    Ekonomik ve sosyal yapıdaki her değişim, sınıf ve tabakalarda farklı sosyal eğilimlerin ortaya çıkmasına neden olur. Bu süreç içinde egemen güçlerin geliştireceği siyasal baskılara karşı sınıf ve tabakalar şu veya bu biçimde dirençlerini ifade edebilecek yol bulurlar. Bu noktada devrimci aydının görevi, bu eğilimleri sisteme karşı yöneltmenin, örgütlü hale getirmenin çabasını vermedir. Dürüst aydının görevi yakınma ya da sistemin arızalarını giderme olmamalıdır. Ama Beşikçi, ne yapıp yapıp hemen her koşulda sistemle uyum içinde kalmanın yollarını araştırmakta. Bu konuda o kadar içtenlikle hareket etmekte ki, Kürt halkını en kötüler içinde seçenek yapmaya zorlamakta. Hatta emperyalist güçlerin sunduğu en rezil seçenekleri alayıp pullayıp Kürt halkına sevdirmenin kavgasını vermekte. Sunduğu en iyi seçenek de, ‘Dışlanma.’ Yani ‘Benzemeyi bırakın, dışlanmayı kabul edin’ diyor. Amerika Birleşik Devletleri ve Büyük Britanya ırkcılığı ‘Has ırkçılıktır’ diyebiliyor. Kürtler kötüler içinde ‘iyi’ seçmeye niçin mecbur? Bunun sorgulanmasına bile tehammülü yok bay Beşikçi’nin.

    Beşikçi etnik ya da kimlik sorunlarını ele alırken tam anlamıyla patalojik ruh halini yansıtmakta. O’na göre kimlik sorunu, dünya varolduğundan bu yana vardır. Kimlik sorununu ırk’la bütünleştirmenin çabası içindedir. Etnik ya da kimlik sorununu kapitalizmin gelişme süreci içinde ortaya çıkan bir sorun olduğunu inkâr eder. İnkâr etmesindeki en önemli neden de, bu sürecin kapitalist sömürüyle olan ilişkisindendir. Dolayısıyla sömürüyü olumlama vardır. Sömürüyü ne kadar doğal gösterirse etnik sorunu da ırk’la bütünleştirme o kadar kolaydır. Yani sınıf savaşımını yok saymak için elinden gelen her gayreti göstermekte. Bir kaç kişinin pisikolojik konumundan hareketle bulup buluşturduğu verileri genelleştirmekte ve tüm bir topluma mal etmektedir. Bu yöntem aynı zamanda bir toplumu, halkı aşağılama yöntemidir. Bir halkı aşağılama; ‘küçük’, ‘bitmiş’, ‘tükenmiş’ görme özellikle de klasik sömürgecilik döneminde İngiliz burjuvazisinin yöntemidir. Egemenlik altına aldıkları halkları sürekli bir travma içinde görürler ve içinde bulundukları ‘travma’dan ancak kendilerinin kurtaracaklarını iddia ederler.

    Yazarın sürekli tekrarladığı, hemen her yazısında öne sürdüğü ‘Kürt bitti’ ya da ‘Kürtler asimile oldu’ argümanlarını biraz daha açmak gerekmektedir. Asimilasyonu salt dile indirgemekte. Dolayısıyla ulusu dille tanımlamaktadır. Bu bir anlamda ulusu dinle tanımlamayla eşdeğerdir. Bu aynı zamanda, İttihat ve Terakki  paradigmasını temel almaktır. Kemalizmde de aynı anlayış vardır. Dil varsa ulus vardır, dil yoksa ulus yoktur. Yani ulusu salt dille tanımlama anlayışı vardır. Olayı hiç bir zaman ezenler ve ezilenler açısından ele almaya yanaşmaz. Bu nedenle de İttihat ve Terakki’ci anlayışının katı bir savunucusudur. Bu anlayış ister istemez, insanı, kandaki ‘cevher-i asliye’yi sorgulamaya kadar götürür.

    Böylesi sorgulamalar sonucudur ki, Beşikçi, Kürt halkını ‘uygar olmayan’ yaşam içinden kurtarmak için kendini bir yol gösterici, hatta vahiy olarak öne sürer. Comte’nin elit ‘öncülük’ anlayışıyla hareket eder. Bu nedenle her fırsat bulduğunda Kürt halkını aşağılar, hakaretler yağdırır. İşte Kürt halkını aşağılamasına bir örnek;

    ‘PKK hareketi ise, düşürülmüş toplum koşullarında, düşürülmüş insan ilişkileri içinde nüvelenmiş, gelişmiş, boy vermiş bir harekettir.’ *

    Böylesi bir tanımlama karşısında insan şu soruyu sormadan edemiyor; izbe köşelerde, kokuşmuş labirent- lerde ne işin var? Açıkçası, ahlak bekçiliğine soyunmuş eli sopalı bir molla... Şefiyle tam bir bütünlük içinde. Daha doğrusu şefini taklitte ne kadar becerikli olduğunu gösteriyor. Bakın şefi de Kürt halkına aynı tür hakareti nasıl yapıyor;

     “Kürt, kadın-erkek ilişkisinde ölmüştür. Kürt, bu ilişkide çirkinleşmiştir, alçaktır, rezildir, köledir, tutsak- tır” (Dev.Dili ve Eylemi,s.153)

    Kürt halkına karşı hakaretler yağdırmada birbirleriyle yarışan bu ikiliden yukarıda verdiğim alıntıların yeterli olacağını sanıyorum. Beşikiçi’nin ‘önder’ olarak kabul ettiği kişinin, halka olan kin ve nefreti bilinen bir şey. Beşikçi dışında hemen hemen herkes bunu kabul ediyor. Sosyolog, bilim adamı olduğunu iddia eden Beşikçi, hangi bilimsel araştırmalar ve incelemeler sonucu Kürt halkını ‘Düşürülmüş toplum’ olarak tanımlamaktadır? Bu nedenle aşağıdaki bir kaç sorumuza ikna edici yanıtlar verebilirse, Kürt halkı için yaptığı tanımlamaya da içerik kazandırmış olur:

    -Kürt veya herhangi bir toplumda, bir takım olumsuz- lukları temel alarak o halkın ‘Düşkün’ olduğu sonucuna varma, bilimsel bir tespit midir?

    -Yine, sınıflı toplum özelliklerini dikkate aldığımızda, az veya çok herhangi bir olumsuzluğu içinde barındır- mayan toplumsal ilişkiler yumağı var mıdır?

    -Ayrıca, salt olumsuzluğu temel alan yaklaşım tarzı- nın, toplumsal yaşamın nesnel sorunlarına ne tür çözüm- ler getirebilir? 

    Toplumda birbirine zıt ve çatışan ögeler her zaman olacaktır. Toplumun değişim ve dönüşümünde olumsuz ögelerin belirleyici olduğunu ileri sürmek, eli kamçılı ahlak zapıtacılığına soyunmaktır. Bu da elitçi bir anlayıştır, yani şiddete dayalı toplum mühendisliğidir. Toplumların ilerleyişinde yazarın bahsettiği gibi ‘düşü- rülmüş insan ilişkileri’ belirleyici olsaydı, o çok övgüler dizdiği Batı Avrupa toplumları daha 1860’larda yok olmuştu. Ahlak zapıtası kesildiği için ‘zor’u hemen her koşulda belirleyici olarak görüyor. Gelişmelere metafizik pencereden baktığı halde, toplumsal gelişmeleri mistik açıdan yorumlamayı bile beceremiyor. En azından, dergâhlarda bile her eşikten içeri girenin ‘ermiş’ olarak dışarı çıkamayacağını bilmelidir.

    Beşikçi’nin elinde gitar bilmem neyin önünde bir dans türü yaratma çabalarıyla bir halkın demokrasi ve özgürlük kavgasını biribirine karıştırdığını sanmıyorum. Tek bir amaç var, o da, Kürt halkını aşağılamadır. Sonuç- ta egemen güçlerin soysuzlaşmasını saklamanın bir yöntemi de budur; kabahati, üretim araçlarını ellerinde bulunduranlarda değil, mülksüzlerde arama. Yani Beşikçi’ye özgü bir ‘olgu’ tespiti!

 

BEŞİKÇİ’NİN İRADİ ZORLAMALARI

    Sosyolog ‘Küçük bir karşılaştırma’ yapmış ama büyük bir hizmette bulunduğunun bilincinde değil. Farkında olmadan kaş yapayım derken göz çıkarmış. Acemi erler misali emir komuta zincirine dahil olmanın  pisikolojisini henüz üzerinden atamamış. Özgürlüğünü gönüllü teslim etmenin yükümlülüklerini huşu içinde yerine getirmeye koyulmuş.

   Yükümlülükleri:

    Birincisi; ‘önder’, ‘ulu’, ‘ata’ yaratma.

    İkincisi; yaratmak istediği ‘ulu’ya, ‘ata’ya karşı farklı düşünce ileri sürenleri yerme, karalama, işkence ve cinayet dahil her türlü şiddet kullanılarak ortadan kaldırma girişimlerine yolgöstericilik yapma.

    Bu yönlü çabaların nereden taklit edilmeye kalkışıldığı bir sır değildir.

    Şaşkınlığından da olsa, iyi ki ‘Küçük bir karşılaştırma’ yapmış. Çünkü başka türlü kendi kendini yalanlayamazdı. Ama yine de ‘eline sağlık’ deme içimden gelmiyor.

    ‘Abdullah Öcalan ve PKK bir madalyonun iki yüzü gibidir. PKK önderliği, Başkan Abdullah Öcalan, 20. yüzyılın son çeyreğine, Türkiye'nin ve Ortadoğu'nun tarihine, siyasal ve toplumsal gelişmelerine damgasını vuran en önemli siyaset adamlarından biridir. PKK'yi Kürdistan ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelesini, ona coğrafi olarak en yakın olan zaman olarak da çok uzak olmayan, Anadolu'daki Kuva-i Milliye Hareketi ile karşılaştırmak mümkündür. Bu karşılaştırma bize, PKK hareketi hakkında, gerilla mücadelesi hakkında çok önemli bazı ipuçları verecektir.’ *

    Cizvit papazlarının hitap tarzından çok şeyhine kendini ispatlamak için ayinlerde karnına kılıç saplayan müridlerin hitap tarzına benziyor. Bu paragraf ‘Apo’ları çoğal- mak gerekir’ diye başlayan övgüsüyle birleştirildiğinde tam bir kutsama ortaya çıkar. Toplumların tarihsel gelişimlerini kahramalarla ifade etme anlayışıdır. Aşiret reisi olmazsa aşiret üyeleri yok olur, feodal bey olmazsa aç kalırız ya da ‘Ulu önder’ olmasaydı kurtuluş olmazdı düşüncesinin pekiştirilmesidir. Beşikçi beyninde yarattığı kült’leri tüm topluma mal ediyor ve giderek bunları tapılması gereken ‘Tanrı’lar haline getiriyor. Gelişmemiş, aydınlanmamış toplumlara özgü ‘kurtarıcı’ aramadır bu. Bu anlayış aynı zamanda en lumpen ilişkilerin esas alınmasıdır. Yani sınıfdışı kesimlere seslenme ve onları temel almadır. Yukarıda ortaya koyulan anlayış, aynı zamanda, Türkiye’de bilinen elitistlerin epistemolojisini Kürt toplumu arasında yaygınlaştırma çabasıdır. 

    Bu karşılaştırmadan gerçekten çok güzel ve herkesi ikna edebilecek kadar önemli ipuçları çıkacaktır. Bahset- tiği ‘önder’in ancak ‘coğrafi olarak en yakın olan’ bir yerde ve ‘zaman olarak da çok uzak olmayan’ gelişmelerle karşılaştırılmış olması gayet ‘akıllıca’ bir yoldur. İttihat ve Terakki entrikalarını çok iyi bilen biri olarak, böylesi karşılaştırmalar için, fazla uzaklara giderek yığınca zorlukla yüzyüze gelmesine gerek yoktu. Bu konuda hem tarihimiz, hem de yaşadığımız coğrafya oldukça zengindir.

    Karşılaştırmaya yine utangaç bir biçimde Rum, Ermeni ve Asuriler’in mal ve mülklerine Müslüman eşraf tarafından elkonulduğunu belirterek başlıyor. Ama burada ‘Müslüman eşraf’ derken kimleri kasteddiğini açıkça belirtmekten çekiniyor. Tarihi bir olaydan bahsederken bu derece utangaç davranmasına akıl erdirmek mümkün değil. Yani Türk esnafını mı, Kürt esnafını mı veya Tük ve Kürt esnaflarını birlikte mi kastediyor o da belli değil. Ama belli ki, esas olarak, Kürt ve Türk esnaflarını birlikte ‘Müslüman eşraf’ olarak değerlendirmekte.

    Çok önemli tarihsel bir dönemde olup bitenleri yuvarlak cümlelerle geçiştirmeye çalışmasının esas nedenleri ise;

    Yanlı tarih yazma girişimi, yani tarihi çarpıtma gayreti;

    Gelecekte hiç bir sorumluluk altına girmemeye yönelik çaba içinde olması;

    Kürtler’in tepkisinden çekinmesi;

    Yanlı tarih yazma girişimi derken, kasteddiğim, İngiliz emperyalizminin birinci dünya savaşı döneminde Anadolu’ya biçim verme planlarını temel alması ve onaylamasıdır. Aslında İngilizler’in İstanbul’u kaybetmesi ve Anadolu’dan çekilmek zorunda kalmış olmalarına üzülmektedir. İngiliz, Fransız ve İtalyan egemenliği altında ‘medeni’ olunacağına öylesine inanmış ki, İngilizler’e, genel anlamıyla Batı emperyalizmine övgüler yağdırmakta, olabildiğince sevecen göstermeye gayret etmektedir. Sadece sevecen göstermekle kalmamakta, sinsi bir biçimde masum olduklarını söylemektedir. İngilizler’in, Fransızlar’ın, İtalyanlar’ın, Çarlık Rusyası’ nın ‘göçmenleri yerleştirmek’ için veya birer ‘hayır kurumları’ olarak Anadolu’ya geldiklerini söylemektedir. İşgale uğrayan Anadolu değil, Londra, Paris ve Roma imiş! Açıkçası, Emperyalist güçlerin Anadolu’da kalıcı olamamalarına, dolayısıyla ‘zeki çocuk’ seçilip Londra’ da eğitim görememiş olmasına çok üzülmekte. ‘Zeki çocuk’ olarak iki parelel doğrunun uzayda nasıl kesiştiğini ispatlayacak bilim adamı olamadığına hayıflanmakta. Tüm bu yönlü görüş ve düşüncelerini açık seçik yazma yerine, bakın nasıl dolambaçlı yollara başvuruyor;

    ‘...Rumlar, Yunanlılar’la birlikte tekrar yurtlarına dönmekte (...) Ermeniler, (Burada Çarlık Ruyası ile birlikte demeyi uygun bulmuyor, çünkü Kürt halkının tepkisinden kaçınıyor. Düz mantığa ve akla seslenen kuru ajitasyon ancak bu şekilde yapılır.BN.) tekrar yerlerine, yurtlarına, evlerine-barklarına dönmenin (....) yolunu yordamını aramaktadırlar. İngiliz’in, Fransız’ın, İtalyan’ ın böyle bir amacı olmadığı besbellidir. (Yani İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar’ın toptancı olduğunu kastetmekte. BN)’ *

    Ermeni ve Rumlar’ın arkasına sığınarak emperyalizm hayranlığını gizlemeden başka bir şey değil bu cümleler. Birinci dünya savaşı döneminde Yunan devletinin İngiliz emperyalizmiyle işbirliğini sorgulama işine gelmiyor, çünkü sorgulamaya kalkıştığı anda İngiliz emperyalizminin karşısında yer almak zorunda olduğunun bilincinde. Bu işbirliği ya da ittifakın Yunan halkına ne tür olumlu getirileri olmuştur acaba? Buna yanıt veremez, çünkü verdiği anda üzerine inşa etmek istediği düşünceleri bizzat kendisi çürütmüş olur. Bu nedenle kaçamak yollara başvurmakta, kelime oyunlarının arkasına saklanmakta. Örneğin Teşkilat-ı Mahsusa için ‘mazlum halklar kategorisinde değerlendirilemez’ diye bir ucube üretmekte. Kimsenin Teşkilat-ı Mahsusa eşittir mazlum halktır diye bir değerlendirme yapmamıştır. İşgale uğrayan Anadolu’yu mazlum ülkeler, Anadolu halkını mazlum halklar katagorisinde değerlendirmiştir. Bu, aynı zamanda ‘ordu eşittir halktır’ anlayışının dolaylı kabulüdür. Niçin böylesi yollara başvurduğu bellidir; başka türlü ‘ulu’ ya da ‘mit’ ler yaratılamaz. Nereden bakılırsa bakılsın, İngiliz emperyalizminin çok sinsi bir propagandası yapılmaktadır.   

    Beşikçi’ye sormak gerekiyor, emperyalist güçler Anadolu’ya niçin geldiler? İşgal etmek amacıyla mı, yoksa Ermeni ve Rumlar’ı yerleştirmek için mi geldiler? Yani birer hayır kurumları, daha doğrusu göçmen yerleştirme kurumları olarak mı geldiler?

    Bu sinsiliğin altında bir başka neden daha var, o da, birinci ve ikinci dünya savaşlarını dünya pazarlarını bölüşüm, emperyalist paylaşım savaşı olarak görmeme vardır. O’na göre emperyalist paylaşım,  komünistlerin uydurmasıdır!

    Yazar, Kürtler, Ermeniler ve Rumlar için mangalda kül bırakmazken, ana meseleye değinmekten sürekli kaçınıyor. Var olan ulus-devlet çözümlemesinin karşısına ikinci bir ‘ulus-devlet’ çözümlemesiyle dikilmekte. Acaba aslı dururken, ikinci bir ulus-devlet çözümlemesi niçin sunuyor? Bu noktada kendi kendini çürütmüş oluyor. Nereden bakılsa çelişkiler yığını. İttihat ve Terakki geleneğinden hareketle, Kemalist çözüm önerisinden başka bir şey değildir. Başkalarının ulus-devlet çözümlemesi Kürt, Ermeni, Rum ve Asuriler için kötü oluyor, ama kendi ulus-devlet çözümlemesi her nedense pek ‘hayırlı’ oluyor.

     Beşikçi’nin ulus-devlet çözümlemesinden hareketle, Ermeni halkı için önerisinin ne olduğu, henüz anlaşılmış değil. İçi boş kelimelerle dama oynamaktan vazgeçip soruna açıklık getirmek zorundadır; örneğin Ermeniler, Kars ve Ardahan’dan Van’a kadar olan bölgeyi geri istiyorlar. Yani bugünkü Ermenistan Devleti’nin, sınırlarını, bu bölgeyi içine alacak biçimde genişletmesini onaylayıp onaylamadığını şimdiden belirtmelidir. Ayrıca, Ermeniler, ‘Müslüman eşraf’larca el konulmuş ‘...ev, konak, bağ, bahçe, zeytinlik, tarla, mandıra, atölye gibi mallarına...’ tekrar kavuşmak istiyorlar. Bu durum karşısında çözüm önerisi nedir acaba? Doğal olarak harkes bunu merak ediyor. Aynı durum, Asuriler için de sözkonusu. Bu konuda bugüne kadar çözüm ileri süren herhangi bir kitap veya makale kaleme aldığı görülmedi. Bu ve benzeri konulara içerik kazandırmadığı sürece taklitcilikten öte bir şey yapmış olamaz. Yine, el koydukları Ermeni ve Asurilerin mallarını tekrar geriye vermeleri için Müslüman Kürt eşrafına da bir çağrıda bulunmalıdır. Böylece inandırıcı olduğunu göstermiş olur. Postu İstanbul’a serip işkembe-i kûbradan atacağına, Diyarbakır’da oturmaya başlayıp bu konuda en azından bir ‘sivil girişime’ ön ayak olabilir. İleri sürdüğü görüş ve düşünceler doğrultusunda ciddi, dürüst olmanın bir ölçüsü de budur. Malum ‘tarihi’ tespitlerinden hareketle, Kürtler’ le Ermeniler ve Rumlar arasında ne geçmişte ne de günümüzde herhangi bir ‘çelişki’ ve ‘düşmanlık’ olmadığı için, böylesi bir girişimin çok kısa zamanda başarıyla sonuçlanacağından emin olması gerekir. Bu kadar ‘kolay’ çözümlenecek sorunu bugüne kadar ertelemesini anlamak mümkün değil. Dahası var; Türklere, Asurilere, Araplara, Azerilere vb. halklara yönelik bulduğu çözümler nelerdir?

    Bir önemli konu daha var, Rum sürgünleri. Yine o meşhur ‘tespit’lerinden hareketle, Rumların bağ-bahçe, mandra, atölye vb. mallarını tekrar elde etmeye yönelik somut öneriler, daha doğrusu çözümler ileri sürmek zorundadır. Rumlar, özellikle Ege Bölgesi başta olmak üzere Akdeniz ve Marmara Bölgelerinin batısına geri döndüklerinde nasıl bir statü sahibi olacaklar? Rumların büyük çoğunluğu, bu bölgelerin Yunanistana bağlanmasını ve giderek İstanbul’un en azından Batı yakasının devredilmesini istemektedirler. Tekrar ‘Konstantipolos’a kavuşmayı arzulamaktadırlar. Bu konuda bugüne kadar üstü kapalı mesajlar verme yerine daha açık  olmalıdır.   

    Ayrıca, bu koşullarda, geriye kalan İç Anadolu Bölgesi ile sınırlanacak olan Tükiye Cumhuriyeti’nin devamı sağlanacak mı sağlanmayacak mı? Eğer sağlanacaksa, bu devlet sunni mezhebine dahil Türk halkının bir devlet mi yoksa alevi mezhebine dahil Türk halkının bir devlet mi olacak? Veya bu bölgenin de ikiye bölünüp mezhepsel temelde sunnilerden ve alevilerden iki ayrı cumhuriyet mi oluşturulacak? Daha açık bir ifadeyle söyliyecek olursam, İsmail Beşikçi, birinci dünya savaşı döneminde Anadolu için öngürülen Wınston Churcıll planını hayata nasıl geçirecek acaba? Bu anlamda meşhur ulus-devlet çözümlemesini bugünden bir zemine oturtmak zorunda. Bu sorunlar ‘devlet sorunu’ derse, o zaman sadece bir aldatmacı olduğunu kabul etmiş olur. Eğer aldatmacılık yapmıyorum diyorsa, devletçi elitçilerle kolkola Serbest Fırkacı rolü oynamaya son vermelidir.

    Sonuç olarak, Kürtler’in varlığını ispatlama eyyamlığından ulus-devlet çözümlemesine ulaşılırsa, işte böylesi sorunlar ortaya çıkar. Ama bu sorunların hiç biri, bayımız için önemli değil; oluk gibi kan akıtarak tüm sorunları bir çırpıda çözümleyeceğini iddia ediyor.

    Yazar tarihi gerçekleri örtbas etmek için akla gelmedik zorlamalarda bulunuyor. Kuva-i Milli’nin Osmanlı Devleti’nden kalma olanakları kullanarak hareket ettiğini, bu nedenle de herhangi bir sıkıntı içinde olmadığını söylerken, ‘Kürt önderi’ ilan ettiği kişinin de ‘yoktan varetme’ uğraşı içinde olduğunu, daha doğrusu yoktan nasıl varettiğini ispatlamak için binbir dereden su getirmekte. Tüm zorlamalarının altında yatan esas neden de, ‘önderim’ dediği kişiyi ve PKK’yı aklama uğraşıdır. Ama çabası boşuna; aklamaya çalıştığı önderi, her şeyini açığa vuruyor. Çoktan açığa çıkmış ilişkilerini saklamanın artık anlamsız olduğunu düşünüyor. Yani Beşikçi’nin tüm dayanaklarını çürütmekte. Bu noktada ‘Kürt önderi’ olarak lanse etmeye çalıştığı ve her eyleminden övünç duyduğu kişinin itiraflarından sadece bir kaç örnek vererek, bu ‘Küçük karşılaştırma’yı mümkün olduğunca kısa tutmaya özen göstereceğim. Bu arada ‘Başkan Apo artık, Kürt halkının önderi durumundadır’* diyen Beçikçi’nin, “ister doğrudan ister dolaylı olsun düzenin yetiştirmediği bir ilişki (yani istihbarat örgütleriyle içiçe olunmadan. BN) kolay kolay halka mal olmaz” (Devrimin Dili ve Eylemi,s.121) diyen Öcalan’ın belirlemesine nasıl sıkı sıkıya bağlı olduğu kendiliğinden açığa çıkacaktır.

    Yazar, malum kişi için yukarıdaki cümleyi sarfeder- ken, O kişinin “Ben önderim, bu da eşittir Kürdistan. Kürdistan da eşittir savaş derim.”** buyruğundan hareket ettiğini biliyoruz. Böylesine ‘önder’ düşkünü olması ise hiçte tesadüf değildir. Özellikle 1930’lardan itibaren hızla bürokratlaşan, farklı düşünceleri bir tarafa atıp, tüm toplumu tek bir ideoloji içinde eritmeyi amaçlayan elitist anlayıştan yola çıktığını söylemeliyim. Dikilecek heykellerin zemin taşlarını yerleştirmenin uğraşını veriyor.  Aslında Beşikçi, hareket ettiği zemin üzerinden Kürtler’in ‘Kadro’sunu oluşturma gayreti içinde ve buradan hareketle Bayar’cılık oynamaya çalışıyor. Bilindiği gibi, ‘Büstleştirme’ hareketi Tek Şef’in ürünü olduğu kadar Bayar’cılığın da ürünüdür. Bu anlamda dile getireceğimiz gerçekler adeta madalyonun iki yüzü gibidir; madalyonun bir yüzünü Öcalan ve PKK, diğer yüzünü de İsmail Beşikçi oluşturmaktadır.

    Beşikçi’nin, Kürtleri ‘yoktan vareden’ olarak tanımla dığı ve ‘Kürt önderi’ ilan ettiği Öcalan’ın, nasıl yetiş- tirildiğini ve kimler hizmet ettiğini görelim. Öcalan’ın kaleminden dökülen itiraflarla ‘Küçük bir karşılaştırma’ yapalım;

    1-‘…Ordu ve Kuva-i Milliye birbirlerini tamamlamak- tadır, birbirlerinden güç almaktadır.’*

    Peki, Öcalan kimi tamamlıyormuş; geçmişin Kuva-i Milliye-ordu işbirliği, yerini, günümüzde, Öcalan-derin devlet ilişkisine bırakıyor;

    “Halk adına işbirlikçi bir ilişkiye yöneliyorum (…) Bu adamlar öyle bildiğiniz gibi değil, sana bu kadar masraf yapacaklar, hiç peşini bırakırlar mı? Devletin kendi adamlarına dayanarak gurubumu inşaa ediyorum. Beni sağ bırakırlar mı?” (Devrimin Dili ve Eylemi, s. 122)

    “Ben hem solculuk, hem kürtçülük ve hem de iyi bir sosyal yaşam düzenlemek istiyorum. Hem de bunlar birbirini beslesin, güçlendirsin istiyorum.” (age,s.121)

    ‘Kuva-i Milliye örgütlenmesinin temelinde Rum sürgünleri ve Ermeni soykırımı sonunda yağmalanan Rum mallarının, Ermeni mallarının elden çıkarılmaması dürtüsü vardır.’*

    Öcalan’da ise ‘dürtü’ daha bir farklılaşıyor, zenginleşiyor; bir-iki değil, aynı anda devreye birçok dürtü birden giriyor. Öcalan’ı harekete geçiren dürtüler;

    “Allahın serserisi, ne istiyorsun? Kadın dersen kadın, para dersen para! Apartman dersen apartman al; ye, içinde yat! Ben de bu noktada, tam bir paşa oğlu gibi davranıyorum. Daha fazla para! Kendinizi daha fazla çalıştırın! Çok ilginç, ayarlama çok önemli (!!) burju- vaziyi nasıl çalıştırıyorum” (!!) (age, s. 110)    

    2. ‘Kuva-i Milliye hareketi, Osmanlı Devleti'nden dikkate değer bir devlet bürokrasisi devralmıştır.(...) PKK'nin ise, kendi örgütünden başka dayanabileceği bir güç, destek alabileceği bir yapı yoktur.’*

    Öcalan her koşulda da dayanacağı birilerini bulmuş; Kuva-i Milliye Osmanlı bürokrasisine dayanmış, Öcalan da sadece derin devlet olanaklarına değil, Türkiye Cumhuriyeti bürokrasisine, en önemlisi de MİT’e dayanmış;

    “Apo’yu MİT Kürdistan’a göndermiş diye bir haber vardı. Bu aslında devletin içindeki odakların birbirini suçlamak için söyledikleri bir sözdür. Aslında gönderme değil de onların elindeki ilişkidir.” (age, s. 112)

    3-Beşikçi Kuva-i Milliye'nin yol, posta, telgraf, telefon vb.her türlü sisteme sahip olduğunu uzun uzun anlattık- tan sonra, ‘PKK ise, kurulduğu günlerde, bu konularda kullanabileceği, seferber edebileceği hiçbir sisteme sahip değildir.’ * diyor ve Öcalan için adeta içler acısı bir tablo sergileme gayreti içine giriyor. Ama gerçekleri örtüleme çabaları boşuna. Partiyi MİT’e kurduranın, kara yolu, deniz yolu, posta, telefon vb. olanaklarını kullanmak için çareler aramaya ne ihtiyacı var? Öcalan ne kadar çok olanağa sahip olduğunu saklamıyor. Kullanılabilinecek tüm sistemler hazır halde gümüş tabakta Öcalan’a sunulmuş;

    “Düşünün, devlete Kürt partisi kurduruyorum (…) biz devrimci Kürt partisini nasıl MİT’e dayandırarak kurduysak, Kürt devletini de (şimdi işte içinde olduğumuz bu Güneydeki devlet)Türk devletine dayandırarak kura- cağız.” (age, s. 117)

    4-‘Osmanlı Devleti'nden Kuva-i Milliye'ye işleyen bir dış ilişkiler ağı, işleyen bir örgüt kaldı.(...) PKK ise, dış ilişkiler ağını zaman içerisinde geliştirdi. Bunun ne kadar olumsuz, yoksul koşullarda geliştirildiği yakından biliniyor.’*

    CIA, Almanya istihbaratından tut da İngiliz M16’ya kadar geliştirilen ‘dış ilişkiler’in yanısıra, Yunan, İran, Ermenistan ve en önemlisi de Saddam’ın istihbarat örgütleriyle Bekea’da görüşmelerde bulunan Öcalan, MİT’e parti kudurma ‘becerisi’ni uluslararası ilişkilerde de göstermiştir. Bu görüşmelerle ilgili foğtoğraflarının boy boy gazetelerde yer aldığını herkes biliyor. Ayrıca bu ilişkilerini, katıldığı televizyon konuşmalarında da inkâr etmemiştir. Beşikçi’nin bunlardan haberdar olmaması mümkün değil.

    Yine gerçekleri çok iyi bildiği için, cımbızlamalarla PKK’yi dünyada ve Avrupa’da temize çıkarmaya çalışı- yor;

    ‘19. yüzyıl sonlarında, 20. yüzyıl başlarında, Kürtler'in dünyada, Avrupa'da çok kötü bir imajı vardı. Kürtler, Batı kamuoyu tarafından, "eşkiya", "haydut", "çapulcu", "durmadan adam öldüren", "durmadan yağma yapan", "biraz da insana benzeyen bir varlık" olarak değer- lendiriliyordu,...’*

    Yine klasik, ezbere yapılmış, önyargılardan kaynaklanan, ülkede olduğu gibi Avrupa’da da Apocular’ı imdada yetiştirmenin önhazırlığı niteliğinde bir değerlendirme daha. Yazar Avrupa’ya çıktığında, karşılaşacağı ilk sorunun ne olacağını çok iyi tahmin ettiğinden ‘temizleme’ çabası içine giriyor ama beyhude. Apocular’ın işledikleri cinayetlerle, esrar-eroin kaçakçılığıyla, gasp ve soygunlarla, haraç vb. çapulculuklarla Kürt toplumunu nasıl lekelemeye çalıştıkları apaçık ortada. Bu konularda Avrupa basını ve yayınından derlenecek haberler ciltler doldurur. 19 ve 20. yüzyıllarda Avrupa bilim adamlarının araştırma ve incelemelerinden, bir çok yazarın Kürtler üzerine yazdığı yazılardan haberdar olmadığını söyleyemez. Tam tersi, bu gün Apoculuk denildiğinde Kürtler, vahşi, cinayetler işleyen, haydutluk ve çapulculuk yapan, haraç toplayan bir topluluk olarak tanımlanmaktadır. Bay Beşikçi’nin bu konuda Avrupa bilim adamlarının, yazarlarının, aydınlarının ve bir çok politikacının verdiği tepkileri, yaptıkları protestoları inkâra yeltenmesi acınacak bir durumdur. 

    5- ‘İktidara dayanan, iktidardan güç olan bir hareket değil, iktidara karşı geliştirilen bir harekettir.’*

    Her koşulda iktidara dayanarak geliştiğini, hem de oyun oynamadan, rol dayatmadan, iktidarın gönüllü bir neferi olduğunu Öcalan inkâr etmezken, acaba Beşikçi’ neyin çabasını yürütmekte?

    “Abartmasız söylüyorum; rol dayatmadım, oyun oynamadım.” (Devrimin Dili Ve Eylemi, s. 152)

    ‘Kontrolden çıktığımı anladıkları anda derhal öldürebilirler. Sonuna kadar bağlı olduğumu anı anına tekrarlamam lazım.’ (age,s.155)

    Yazarın bahsettiği ‘ideolojik farklılığa’ gelince: Öcalan Derin devletle ilişki içinde Kürt halkının kanını dökmek için bakın nasıl bir ‘ideoloji’ üretmiş;

    “Çok kan dökülecektir, ama bu temelde olduktan sonra bunun da zararı yoktur. Kan sadece bizi daha fazla yıkar, temizler. O kadar çok kirliyiz ki, ne kadar çok kan dökersek Kürdistan o kadar çok temizlenir, yaşamaya layık bir ülke haline gelir. Onun için ben, kanın dökülme- sinden çekinmiyorum.” (Abdullah Öcalan, 12 Eylül Faşizmi ve PKK Direnişi, s. 487)

    “savaş bir tanrıdır” ve "Tanrıya ne kadar tapınırsan, savaşa da o kadar tapınacaksın.”**

    Mahmut Esat Bozkurt’tan fazlasıyla esinlenmiş olduğu açıkça ortada; karşısında oturan Kürt topluluğuna hitap tarzı, hiçbir yoruma gerek bırakmıyor. Bir halka karşı duyulan kin ve nefret ancak bu biçimde dile getirilir;

   “Yüzlerinize baktığım zaman, ’bunları değiştirmek, dönüştürmek en az düşmanı vurmak kadar emredici bir ilkedir’ diyorum”**

   “Çıkış yapanlarınız da öyle fazla boy vermiyor. Şu ortaya çıktı ki, büyükleriniz, ana babalarınız sizi güçlü

yetiştirmemiş”**

   “Bazıları bir eşek kadar bile hızlı yürüyemiyor.”

   “Yine ne kadar ölümcül ve çürük olduğunuzu ortaya koyduk”**

    Beşikçi ise, bunları, ‘Kürt toplumunun analizi ve ‘Kürt insanının çözümlemesi’ olarak kabul ediyor.

    İslamcılık mı istiyorsunuz, o da var; efendisine rol dayatmayan, oyun oynamayan birinin, islamcılık yapması bir tarafa, kendini ‘Tanrı’ ilan etmesinde o kadar yadırganacak bir durum yok.

    “O’nun (A.Öcalan kastediliyor.BN.) tanrısal bir güç olarak değerlendirilmesinin en başlıca sebebi de, onun anlaşılmasının zorluğundan kaynaklanmaktadır.” (Dev- rimin Dili ve Eylemi, s.12)

    “Yeri-göğü, taşı-toprağı, canlı ve cansız tüm varlıkları yoktan var eden, vardan da yok edecek olan, ay ve güneşin şavkıyla tüm karanlıkları aydınlatan, iyi ile kötüyü ameline göre cezalandıran ya da mükafatlandıran en son dinimiz olan Müslümanlığı yeryüzüne yaymak için Hz. Muhammed’i (S.A.V.) yaratan ve (....) Kürdistan halkının önderliğini yapmasını emrettiği Abdullah Öcalan’ı başımıza önder eden Yüce Rabbimize şükürler ederiz. Yine Yüce Allahımızdan dileriz ki, zalimlere ve kafirlere karşı, ezilen mazlum halkların, hak sahibi insanların başından, hak arayan böyle önderler eksik etmesin.” (PKK, İslam Dinini İstismar Eden Emper- yalizmin Uşağı T.C’yi Tecrit ve Teşhir Edelim)

    İsmail Beşikçi’de başında böylesi bir önderi olduğu için şükretmeye devam etsin. Devam etssin ki, sırat köprüsünden geçmeye hak kazansın, yoksa ateşler içinde yanmayı hakeder. Yerlerde sürünmeyi göze alarak yaptığı dualar, umarım ‘savaş tanrısı’ tarafından kabul edilir.

    Ettiğin dualar seninle olsun İsmail Beşikçi.

 

BAKİ KARER

Aralık 1998-Ocak 1999

 

 

 

 

KAYNAKLAR

*Sexwebun. İsmail Beşikçi değerlendiriyor...

27 Kasım 1988, Kürdistan İşçi Partisi (PKK)’nin kuruluşunun yirminci yıldönümü.

** A.Öcalan. Devrimin Dili ve Eylemi.

*** Yaşasın ölüm! Franko generallerinin attığı slogan.

 

 

  

 

 

BEŞİKÇİ KÜRTÇÜLÜĞÜ

YA DA

BİR TÜRKÜN KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİ

 

    Bu yazımın başlığını ‘Üsküdar’da Sabah Oldu’ koya- caktım ama güncel bir konu irdeleneceği için bunun pek uygun olmayacağını düşündüm. Daha açık bir isim altında konunun irdelenmesine karar verdim. Bu nedenle makaleme ‘Beşikçi Kürtçülüğü ya da Bir Türkün Kürt Milliyetçiliği’ başlığını koydum.

    Öttürülen borazanla Üsküdar’da sabah olduğunu tüm yolçular farketti. Bu sefer ki borazan biraz farklıydı; bir ucu İmralı’da bir ucu Üsküdar’daydı.

İmralıdan üflenen borazan sesine karşı her telden bir tepki geldi.Oysa işler gayet ‘yolunda’ gidiyordu; şimdiye kadar alan da memnundu veren de. Kompartımanlarda oturanların çoğu sabah şafağının sersemliliğiyle adeta ne yapacağını şaşırmıştı. Herkesin birbirine sorduğu tek bir soru vardı; neden terkedildi?

    Bugüne kadar istenildiği gibi yönlendirilen İsmail Beçikçi’nin kalemine artık ihtiyaç duyulmuyordu. Yıllarca kullanılan kalemin ortaya çıkan yeni koşullarda gereksiz olduğu ilan edildi.

    Terkedilme karşısında şaşkınlığını gizleyemen İsmail Beşikçi, ‘Hayal kırıklığına uğradığını’ açıklamakla yetindi. Belli ki, panikleme, korku vardı. Çünkü yapılan açıklamayı ‘tehdit’ olarak kabullenmişti. Aslında terke- dilmeyi bir türlü hazmedememe sözkonusuydu. Hangi biçimde olursa olsun yollar ayrılmıştı bir kere. Tartışıl- ması gereken İsmail Beşikçi ile yolların ayrılma nokta- sına neden gelindiğidir. Bu sorun ‘tehdit’ hay-huy larla ört-bas edilemez. Çünkü bu güne kadar  çok insan tehdit edildi, çok insan da katledildi. Beşikçi ise bu tehditleri ve cinayetleri her alanda ve her biçimde destek ledi. Hatta katledilmiş insanların arkasından, kendilerini savunma imkanlarının olmadığını bile bile her türlü hakareti yaptı. Üstelik hızını alamayıp yaşayanları da ‘Ölüler’ listesine ekledi. ‘Yeni tanrılar’ yaratmanın önünde diyelenlerin hepsi ‘hemen katledilmeli’ diye sağa sola mesajlar gön- derdiğini unutmuş olamaz. Acaba halen gecenin sessiz- liğini bozacak ‘mutlu’ haberler peşinde mi? Umarım lis- tesine aldıklarının tümünün üzerine çizik atamaz.

    ‘Sosyolog’ yaptığı ‘araştırma ve incelemelerde’ nasıl oldu da yol ayrımına gelindiğini görememişti?  Bence çözümlenmiş bu düğümün üzerinde durmak gerekiyor.  Acaba hareket ettiği sahayla ilgili araştırmalarında mı yoksa eline sıkıştırılmış ‘teorik’ bilgilerin irdelenmesinde mi hatalara düşmüştü? Sahayla ilgili yaptığı araştırma- larda elde ettiği bulguları yeterince irdeleyemeyip yanlış teorik sonuçlara mı ulaştı? Ya da saha incelemesiyle yetinip, bulgularını ‘teorik’ araştırmalarla beslemeyi mi ihmal etti? Veya Türkiye genelinde egemen olduğu gibi siyaseti sosyal bilimin önüne çok mu çıkarmıştı? Belki de, Comte pozitivizminden çok Durkheim’i tersinden yorumlayarak Öcalan tapıcılığına başlaması Beşikçi’nin terkedilişini sağladı. Oysa Comte’nin sıradanlaşmış başeğiciliğiyle yetinseydi, hiç bu kadar dikkat çekmeye- cekti. Ama radikal tapıcılığın, putlaştırıcılığın öncü figu- ranlığına oynaması ister istemez işleri biraz bozdu. Daha doğrusu, ‘Tanrı’nın belirlediği kuralların dışına çıktı.

    Beşikçi masa başında korelasyon katsayılarını arttırarak ‘mit’ yaratma çabalarının sonuçlarını almıştır. Bu derece ciddi bir sorunu salt ‘tehdit’le geçiştirmeye kalkma ciddiyetle bağdaşmaz. Evet, gelinen noktada Beşikçi, yeni bir ‘sosyal araştırma stratejisi’ oluşturmak zorunda kalmıştır. Acaba bundan sonra, salt olgulara vurgu yapmaktan vazgeçip aklın eleştiriciliğini mi temel alacak, yoksa tam bir teslim bayrağı çekerek, yeni ‘araştırma ve incelemeleri’ sonucu irrasyonelizmle arasındaki köprüle- ri daha mı sağlamlaştıracak? Bekleyip göreceğiz.

    Bir diğer nokta da, Ziya Gölkap’a benzetilmeye neden bu kadar isyan edildiğini bir türlü anlamadım. Karşılaş- tırmanın farklı bir zeminde ele alıp incelenmesi gerekirken, birden bire etnik kökene indirgenerek, sığ bir zemine çekildi. Kimi’ ‘Beşikçi’nin köken sorunu yoktur’, kimi de, ‘Kürt ideologodur’, dolayısıyla ‘Gökalp’la karşılaştırılamaz’, demeye başladı. Oysa, kimse Beşikçi’nin Türk bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiğini inkar etmiyor, yani kimse ‘Türk değildir’ diye bir tartışma yürütmüyor.

    Bu noktada Beşikçi’den beklenen kaçamaklı yanıtlar değil, ‘meslektaşı’ Gölkalp’la arasındaki farklılıkları ortaya koyan bir tavır beklenirdi. Hiç olmazsa yeni dinler yaratma peşinde olmadığını, sırf olgulardan hareket ettiği için sosyolojik hatalara düştüğünü açıkça  söyliyebilirdi.

Ziya Gölkap Rıza Nurl’a çalıştığı için ‘iktidarın adamı’ olmakla da eleştirilmiştir. Beşikçi’de  Öcalan’la çalışarak ‘sosyolojik araştırmalar’ yapmış ve böylece egemen güçlerin bir kanadı yanında, daha açık bir ifadeyle, devlet yönetiminde bulunan bir tarafın yanında yer aldığı için eleştirilmekte. Bu ortak benzerliklere karşı acaba bir di- yeceği yok mu? Hele her ikisinin pozitivizmciliği, tarihi yorumlamalardan hareketle çıkarsamalarda bulunmaları başlı başına tartışılması gereken konu. Sonuç olarak şunu söyliyebilirim; Biri Türkçülük yapmışsa diğeri de Kürt- çülük yapmıştır. Bu noktada kökenin hiç önemi yoktur. Sonuçta her ikisi de İttihat Terakki geleneğinin ada- mıdırlar. Ama bir farkla; biri öncü, diğeri takipci.

Baki karer

10/01/2009

ROJAVA ÜZERİNE

  ROJAVA ÜZERİNE       Rojava’da   son dönemde olup bitenler, farklı açılardan olabildiğince gündemde tutulmaya çalışılıyor. Pkk-Pyd-Dem...